CHARLES BAUDELAİRE

9 Nisan 1821 - 31 Ağustos 1867

Sinami Orhan

 

ŞEYTAN’A METHİYE

 

Ey bütün meleklerin en âlimi, güzeli, sen,

Kaderi dönük Tanrı, yoksun tüm övgülerden,

Sen ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

Ey sürgünler Prensi; haksızlığa uğrayan,

Yenildiğinde bile, güçlü, doğrulup kalkan,

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

Herşeyi bilirsin sen ve tüm yeraltılarının

Kralı, sıkıntıyı dindiren otacısın,

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

Ölüm adlı o eski ve güçlü sevgilinden

Ümidi, çılgın kızı gibi doğurtacaksın, sen!

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

İdâmlık, ölümünü görmeye gelenlere,

Sakin ve tepeden bakar senden aldığı güçle,

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

Toprağın altındaki o değerli taşları

Sen bilirsin, nereye sakladı kıskanç Tanrı,

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

Kefenlenip uyuyan madenler nerededir,

Derinlikleri gören keskin gözlerin bilir,

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

Çatının kıyısında yürürken uyurgezer

Uçurumları ondan büyük ellerin gizler,

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

Atların çiğnediği sabahçı bir ayyaşın

Yaşlı kemiklerini korur, yumuşatırsın,

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

Sen öğrettin dindirmek için sızılarımı

Kükürt ve güherçileyi karıp melhem yapmayı,

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

Kurnaz ortak, damganı ustalıkla sen vurdun

Alnına acımasız, o alçak Kârun’un,

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

Kızların gözlerine, kalbine sokmadın mı

Yıkımdan zevk almayı, paçavralar aşkını

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

Sürgünlerin değneği, mucitlerin lambası

Asılıp ölenlerin, suçluların papazı,

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

Baba Tanrı’nın kızıp yeryüzü cennetinden

Kovduğu insanların o üvey babası, sen,

Sen, ey Şeytan; bu uzun sefâletime acı!

 

-DUA-

 

Saltanat sürdürdüğün göğün tepelerinde,

Yenik, hayâller kurduğun cehennemin dibinde,

Medihler olsun sana, zaferin hep süregelsin!

Yardım et,şu kimsesiz ruhum bir gün dinlensin,

Senin yanında ve İlim Ağacının altında

Dalları Mabet gibi yeşerirken alnında!

 

 

SOĞUK AZÂMET

 

Dalganan sedef giysileriyle, onun

Yürürken bile dans ettiğini sanırsın,

Uzun değneği üstünde, Hint fakirinin

Oynattığı yılanlardan biri bu, dersin

Benziyor donuk kuma, çöllerin göğsüne,

Onlar kadar acımasız ve duyarsız,

Benziyor o çoşkun denizlerin ağına,

Dalga dalga yayılıyor, öyle umarsız.

Hoş bir madenden yapılmış kaygan gözleri.

Erden bir meleğin sıfenksle buluştuğu,

Herşeyin çelik, elmastan oluştuğu

Bu garip sembolik gövdenin içinde, bak,

Faydasız yıldız gibi parlıyor, sonsuza dek

Kısır ve dölsüz kadının soğuk azâmeti.

 

 

 

BİR CESEDİN YANINDA

 

O gece bir cesedin yanında yatar gibi,

Gudubet bir Yahudinin yanına uzandım,

Hiçbir haz uyandırmayan hazin güzelliği,

Satılık bedenini seyredip, düşünceye daldım.

Canlandırdım gözümde körpe kızlık hâlini,

Bakışı belki haşin, belki yumuşacıktı

Ve başında kokulu bir şapkaydı saçları,

Bunları hayâl etmek bile mestetti beni.

O âsil bedenini nasıl öper, severdim,

Serin ayaklarından saçlarına dek

Seni okşar, herşeyim yoluna feda, derdim.

Yeter ki, gözlerinden dökülen bir damla yaş

Gudubetler ecesi, karartsın yavaş yavaş

O soğuk gözlerini son ışık sönene dek!

 

 

 

KOKU

 

Kiliselerde günnük tohumunu

Veya miski ufacık torbadan,

Esrikçe ve yutarca, zaman zaman

Ey okurum kokladığın oldu mu?..

Yanlışlardan arınmış bir geçmişte

Şimdi bizi büyüleyen bir yan var!

Âşık, tapılası beden üstünde

Nefis çiçekleri hatıradan toplar.

Canlı torba, odanın buhurdanı

Dalga dalga, esnek, ağır saçları

Vahşi, yaban bir hava yayıyordu,

İçine, saf billur gençliği sinen

İpek veya kadife giysisinden

Bir kürk kokusu yükseliyordu.

 

 

 

BÜTÜNÜYLE

 

Bu sabah yüksek tavanlı odamda

Şeytan ziyaretime geldi benim,

Aldatmak, düşürmek için tuzağa,

Dedi ki: "- Söyle, çok merak ettim,

Sevgilinin büyüsünü yaratan

Bütün güzel ve hoş şeyler içinde,

Cazibeli bedenini oluşturan

Siyah, pembe tüm nesneler içinde

Hangisi en tatlı sence?” -Ey Ruhum!

Cevabladın Şeytan’ı: “- Bu mümkün mü!

Hangisini sayayım, bilemiyorum,

Herşey onda geyikotudur çünkü.

Nasıl seçebilirim bir tekini,

Herşeyini beğeniyorsam eğer,

Işıl ışıl yanar şafak vakti gibi

Gece gibi beni teselli eder;

Nice araştırsam, incelesem ben,

Güçsüz çabalarım işe yaramaz,

Onun güzel bedenini yöneten

Nefis uyumun sırrına varamaz.

Ey tek içinde eriyip tek olan

Duyguların esrarlı değişimi!

Soluğudur mûsikiyi yaratan

Ve kokuyu yaratan onun sesi!"

 

 

 

ŞİŞE

 

Güçlü kokular vardır, onlar için, her madde

Gözeneklidir. Sanki, geçerler camdan bile.

Doğu işi ve köhne kilidi gıcırtıyla

Homurdanıp açılan eski bir sandıkta,

Veya ıssız bir evin, yıpranmış, hazin, kara,

Küf kokuları sinmiş tozlu bir dolabında

Yaşlı bir şişe vardır, hâtıralar canlandıran,

Bir ruh dipdiri, gelip fışkırıverir ondan.

Usul usul ürperen, gerip kanatlarını

Uçmaya hazırlanan, mavi, pembe, yaldızlı

Krizalitler gibi nice yoğun düşünce

Uyuyordu o ağır karanlıklar içinde.

Esrikleştiren ânı işte geldi... uçuyor

Garipleşen havada... ve gözler yumuluyor,

Başdönmesi yapışıp itiyor yenik ruhu

Tortumuzla kirlenmiş kara çukura doğru;

Vurup yere seriyor çukurun kıyısında

Ki yırtıp; kefenini kokulu Lazare, orda

eski, buruk, sevimli aşkı kımıldatıyor,

Hortlak cesedini uykudan uyarıyor.

Oy! Bir gün kaybolunca, yitip gidince böyle

Hafızalardan silinip bir dolap köşesinde,

Tükenmiş, tozlu, kirli, çatlak, iğrenç, yapışkan

Yaşlı bir şişe gibi, boş, atıldığım zaman,

Ey meleklerin damıttığı kutsal zehir!

Ey, yaşatan, öldüren, beni kemiren iksir!

Dünya tanısın diye gücünü, irinini,

Tabutun olacağım, pis kokulu, sevimli!

 

 

 

KEDİ

 

I

Beynimin içinde gezinir durur,

Evinde rahat gezindiği gibi,

Güzel, güçlü, hoş, sevimli bir kedi,

Miyavlar, sesi pek hafif duyulur,

Öyle yumuşak, usuldur sesi,

Bazen homurdanır, bazen sessizdir,

Ama hep derin, her zaman zengindir,

Burdan doğar, çekiciliği, sırrı.

Yuvarlanır, damla damla süzülür

Bu ses, karalıklarımın dibine,

Doldurur beni, uyumlu bir dize,

İksirdir, gönlüm onunla haz bulur.

Uyutur en feci ağrılarımı,

Bütün çoşkuları taşır içinde;

Ne gerek var o uzun tümcelere,

Sözcüklere yok onun ihtiyacı.

Yüreğimden iyi keman olur mu!

En tiz telinin üstünde gezinsin,

Şarkısını, saltanatla söylesin,

Sürsün yayını, yürek yorulur mu!

Ey esrarla dolu kedi; sesin,

Ey semavi mahluk, garip ve soylu,

Meleğinki kadar yüce, uyumlu

Sesin saltanatla şarkı söylesin!

 

II

 

O sarılı ve siyahlı kürkünden

Öyle tatlı bir koku çıkıyor ki,

Bir akşam bütün tenime sinmişti

Onu bir kez, bir kez okşayınca ben.

Kaldığı yerlerin evliyasıdır;

O yönetir, o esinler, yargılar,

Çünkü kendi imparatorluğu var;

Belki bir Peridir; belki Tanrı?

Gözlerim usulca döndüğü zaman,

Tıpkı bir mıknatıs çekmişcesine,

Bu sevdiğim, sırlar dolu kediye,

Ve, şöyle bir kendime baktığım ân

Hayretle bir ateş görürüm orda,

Aydınlık fenerler, canlı opaller,

Beni izleyip duran gözbebekler,

Solgun gözbebekler görürüm orda.

 

 

 

BAYKUŞLAR

 

Garib Tarnılar gibi baykuşlar

Karaselvilerde dizi dizi,

Sessiz, düşünmeye koyulmuşlar,

Gözleri ok gibi, kırmızı.

Kımıldamadan duracak onlar,

Hüzün taşıyan saatlere dek,

Orda, ışığı sürgün ederek

ılacak yoğun karanlıklar.

Baykuşlar bu haliyle bize der:

Hayat bazen de durgunluk ister

Kargaşadan, devinimden korkun;

İnsan bir tutkuyla şaşkınlaşır

Yer değiştirmek ister ve bunun

Yıllarca pişmanlığını taşır.

 

 

 

CENAZE

 

Ağır ve karanlık bir gecede

Dini bütün biri, medhe değer

Saygın gövdenisi bir mezbeleye

İyilik yapıp da gömerse eğer,

Sofu yıldızlar, göz kapaklarını

Kapayıp uykuya daldığı zaman,

Örümcek orada örücek ağını

Ve orada yavrulayacak yılan;

Lânetlenmiş başınızın üstünde

İşiteceksiniz bütün bir gece

Felâket uluyuşunu kurtların

Ve sıska büyücülerin sesini,

Yaşlıların şehvet iniltisini,

Tuzağını kara düzenbazların.

 

 

 

OLAĞANÜSTÜ BİR GRAVÜR

 

Bu garip hayâletin bütün süsü, iskelet

Alnına gülünç bir şekilde kondurulmuş, bet

Ve ancak karnavallarda görülen korkunç bir taç

Ne koşum var, ne mahmuz, ne de elinde kırbaç,

Kıyamet günü kadar dehşet verici olan,

Burnundan, saralı gibi, salçalar saçılan

Hayalet atını sürüp dalıyor boşluğa,

Eziyorlar sonsuzu devingen bir toynakla.

Atının çiğnediği yığınlar üstünde, atlı

Gezdiriyor parlayan görkemli kılıcını,

Ve tıpkı, mülkünü denetleyen bir prens gibi

Geziyor, ufuksuz, soğuk ölüler ülkesini,

Ki, beyaz ve donuk bir güneşin ışıklarında

Eski ve yeni çağın halkları uyuyor orada.

 

 

 

HÜZNÜN SİMYASI

 

Tabiat! Kimi sırtını ısıtırken,

Kimi de yasını sen de sergiler,

Kimine "canın cehenneme!” diyen

Kimine de ömür, saltanat diler.

Gizli Hermés’im, hep yardımcım oldun,

Ama simyacıların en hazini

Zavallı Midas’a benzettin beni,

Hep yıldırdın, gözümü hep korkuttun;

Altunu seninle demir ederim,

Cenneti, cehenneme çeviririm;

Ve bulutların beyaz kefeninde

Sevgili bir cesed bulurum

Mübarek ve semavî sahiller üzerinde

Taş mezarlar, lahitler kuruyorum.

 

 

 

KENDİNİ CEZALANDIRAN KİŞİ

 

Yaracağım seni bir gün

Nasıl kayaları Musa

Değneğiyle yardı ise

Nasıl, duymadan öfke, kin

Kasap keserse koyunu

Sunmak için Sara’ma ben

Alacağım göllerinden

Büyük acının suyunu.

Gözyaşlarında yüzecek

Ümitle dolu yüreğim,

Uzaklaştırmak için gemim

Palamarını çözecek.

Gözyaşların o zaman, bak

Yüreğimde, esrik, hür,

Davul gibi, gümbür gümbür

Nasıl ses verip çoşacak!

İtip kakan ve ısıran

Alay öğretti: Ben neyim?

Çatlak bir ses değil miyim?

Mukaddes uyumları bozan?

Bu çığırtkan ses benimdir!

Kara ağu kendi kanım,

Ben bir uğursuz aynayım,

Bakan cadı bedenimdir!

Yara ben’im, bıçak ben’im!

Hem tokat, hem tokat yiyen!

Çarmıh da ben, İsa da ben,

Hem cellat’ım, hem kurban’ım.

Ben kanımın vampiriyim,

Gülümsemeyi bilmeyen,

Sonsuz gülüşü bekleyen

-Terkedilmişlerden biriyim!

 

(* Sara-Sarah; Hazret-i İbrahim’in eşidir ki,

zemzem suyunun çıkmasına vesile olandır.)

 

 

 

LÂNETLENMİŞ KADINLAR

 

Çevirip gözlerini denizlerin ufkuna,

Dalgın bir sürü gibi sahilde uzanmışlar,

Ellerde, birbirini arayan ayaklarda

Tatlı halsizlikleri, ıstırablı gözyaşları var

Bir kısmı, uzun uzun günah çıkartmak için,

Gidiyor, derelerin şakıdığı koruda,

O çocuk yıllardaki korkulu aşkların

Kabuğunu ve yeşil fidanları oya oya;

Kimileri, Aziz Antonie’nin, düşlerinde

Çıplak, kızıl göğüslerin lavlar misâli

Fışkırdığını gördüğü kayalar içinde,

Yürüyor, rahibeler gibi, ağır ve ciddi;

Putperest mağaralarının oyuğunda, bir kısmı

Reçineleri akmış çıralar ışığında,

Azabları uyutan, ey Bachus!, yardımını

Bekliyorlar, uluyup ateşli arzularla!

Karıştırıp karanlık ormanda, gecelerde,

Acının gözyaşına arzunun köpüğünü

Bir kırbaç saklayarak uzun giysilerinde,

Keşiş yeleklerini seviyor bir bölüğü.

Yalnız gerçeğin dışında herşeyi küçümseyen

Erdenler! Canavarlar! Kurbanlar! Büyük canlar!

Şehvet çığlığı atan, pişmanlıkla inleyen

Sofular, yarı insan, yarı hayvan kadınlar!

Hazîn kızkardeşlerim, cehenneminize dek

İzledim hepinizi, perişan hâldesiniz,

Susuzluğunuz gibi acınız da dinmiyor,

Ölü aşk külleriyle dolu kalpleriniz!

 

 

 

LÉTHÉ

(yasaklanmış şiir)

 

Vahşi ve sağır ruh, gel kalbime, gel diyorum,

Tembel, miskin canavar, sen tapılası kaplan;

Şu titreyen parmaklarımı uzun zaman

Ağır, yoğun yelene daldırmak istiyorum;

Acılı, üzgün başımı usulca sokayım

Teninin kokusuyla dolu eteklerine,

Solgun bir çiçek gibi derinden derine

Pis kokan ölü aşkımı içime çekeyim.

Hayatdan çok uyumak istiyorum uyumak!

Kuşkulu bir uykuda, tatlı ölüm misali,

Vicdan azâbı duymadan öpücüklerimi

Bakır gibi cilalı güzel vücûduna yaymak.

Ancak senin yatağının uçurumu yutar

Şimdi artık dinmiş olan hıçkırıklarımı;

Senin ağzında unutuşun o güçlü tadı,

Léthé ırmağı öpüşlerin içinden akar.

Zevkin buyruklarına uymak, boynumun borcu,

Çünkü, kaderim alnıma peşin yazılmış böyle;

Ben, günahı körükleyip aşkın ateşiyle

Alevlendiren uysal kurban, ben masûm suçlu,

Dinsin diye bu acı, uyuşsun diye kinim

Yıllardır altında hiç kalb barındırmayan

Sivri göğüslerinin güzelim uçlarından

Kana kana baldıran zehrini içeceğim!

 

 

 

TAKILAR

(yasaklanmış şiir)

 

Soyunmuştu bir tanem, tek kalan şey teninde

Gözalıcı takılar, çünkü beni tanırdı,

Üstünde kölelerin hürriyet günlerinde

Taşıdığı alnı dik fatih havası vardı.

Alaycı ve canlıbir çığlıkla dansederken,

Madenler ve taşlarla ışıklanan şu dünya

Çoşturur kalbimi, dehşetli düşkünüm ben

Sesin ışıkla hemhâl olduğu eşyalara.

Bırakmıştı kendini koynuna sevgilerin,

Süzüyordu divândan o gülen bakışları

Bir deniz kadar tatlı, bir deniz kadar derin

Sahile çarpar gibi ona vuran aşkımı.

Gözleri gözlerimde sanki evcil bir kaplan

şle dolu, şekilden şekile giriyordu

Şehvete ve arzuya kucak açmış saflığı

Her tavrına yeni bir albeni veriyordu;

Kuğu gibi kıvrımlı, yağ gibi kaygan

Kolları, bacakları, kalçaları, her yeri

Geçiyordu duru ve keskin bakışlarımdan;

Ve karnı; ve bağımın salkımı memeleri

Kötülük meleğinden daha tatlı, daha hoş

Üstüme geliyordu bana el atmak için,

Kimsesiz, yapayalnız oturan şu ruhumu

Kristal kayalarla huzursuz etmek için.

Yepyeni bir desende birleştirmişti bir el

Antiope’nin teniyle tenini bir tüysüzün,

Dolgun kalçalarını yansıtan ince bir bel,

Vahşi, esmer yüzünde beyaz, yüce bir düzgün!

- Can çekişip dururken lambamızın fitili,

Tek ışık, ocaktaki ateş de ölüyordu

Alevin, soluyup iç çeken dumanlı dili

O amber renkli teni kanlara buluyordu.

 

 

 

VAMPİRİN DEĞİŞİMLERİ

(yasaklanmış şiir)

 

Demir kopçalı korsenin üzerindeki

ğüslerini sıkıp, kıvrıldı yılan gibi,

Çilek ağzından akan amber sözcüklerle

Dedi: "- Dudaklarım nemli oldukça böyle

Eskil şuuru yitirme bilimi nedir

Yataklarda, ben bilirim, sır bendedir

Zaferlerle dolu göğsümde acılar, yaşlar diner,

Yaşlının gülüşü çocuk gülüşüne döner.

Beni çıplak seyredenler için her şeyim,

Güneşim ve gökyüzüyüm, yıldızım, ayım!

Sevgili bilgili dost, ah, bir bilsen

Sevişme sanatında nasıl ustayım ben!

Kadife bedenimi şöyle sarsalar

ğsümü, bağrımı, şöyle bir ısırsalar,

Sıkılgan ve fındıkçı, nazenin ve gürbüz,

Şu çarşaflar üzerine uzansam dümdüz,

Uğruma Melekler cehennemlik olurdu!”

Bunu söyleyip, iliklerimi sömürdü.

Ben de, bir sevda öpücüğü sunmak için

Ona döndüm, acılarla kıvranıp bitkin.

Yoktu o, karşımda irin dolu bir tulum

Duruyordu, dehşetle gözlerimi yumdum,

Ve gözlerimi yeniden açtığım zaman

Benden hayli kan emip depolamış olan

Manken gibi o güçlü hayalet yerine

Titreşip duran kemikler gördüm çevremde,

Boğuk, acayip seslerle sanki karşımda

Sürekli uğuldayan bir fırıldak veya

Demir çubuk ucunda bir tabela vardı

Rüzgârın kış gecelerinde salladığı.

 

 

 

LANELENMİŞ KADINLAR

(yasaklanmış şiir)

 

Deélphine ile Hippolyte

 

Hippolyte, lambaların solgun ışığı vuran

Kokulu minderlere uzanmış duruyordu,

Ve toy genç kızlığının perdesini kaldıran

Güçlü okşayışları, dalgın, düşünüyordu.

Sabah uyandığında nasıl başını yolcu

Çevirip mavi ufka bakarsa, tıpkı öyle,

Henüz uzaklardaki gökleri arıyordu

Fırtınalı bir ânın ürküttüğü gözlerle.

Ölgün halkalardakio tembel gözyaşları

Bitkin, perişan hali, şehvetli, üzgün teni,

Hurda silahlar gibi terkedilmş kolları

Ve herşey süslüyordu narin güzelliğini.

Dişlediği avını öldürmeyip gözleyen

Güçlü bir hayvan gibi, Délpine, eteklerinde,

Huzurlu ve gururlu, baktıkça alevlenen

Gözlerini örtmüştü Hippolyte’in üstüne.

Güçlü güzellik, ince güzellik önünde diz

Çökmüş ve şarabını içerken zaferinin,

Dermek istercesine ağzından bir tatlı söz,

Uzanıyordu ona doğru, sevdalı, tutkun.

Kurbanın gözünde arıyordu durmadan

Arzunun şakıdığı sessiz ilâhileri

Ve uzun ahlar gibi gözkapağından çıkan

Şükran hislerini, o tatlı kelimeleri.

 

Dedi: "- Nedir düşüncen, ne dersin olanlara?

Hoyratça soldururlar, Hippolyte tatlı yürek,

İlk güllerinin kutsal adağını o kaba,

O yaban soluklara asla sunmaman gerek.

Benim öpüşüm, akşam, büyük şeffaf gölleri

Okşayan su sineği gibi yumuşacıktır,

Erkeklerin dudağı saban demiri gibi,

Tekerler gibi oyar, acı izler bırakır;

Atlar, öküzler gibi geçerler üzerinden,

Çiğnenirsin altında insafsız ayakların,

Hippolyte, kızkardeşim, yüzünü bana dön sen,

Ruhumsun, herşeyimsin ve öteki yarımsın,

Kutsal merhem, çevir o yıldızlı gözlerini,

Bir tek bakışın bana yeter, ey tatlı bacım,

Daha loş arzuların kaldırıp perdesini

Sonsuz rüyalar içinde seni uyutacağım!”

Hippolyte, genç başını kaldırdı usul usul:

"- Pişmanlık duymuyorum, hiç de nankör değilim

Ama, ağır bir akşam yemeğı yemiş gibi

Öyle acılı, öyle endişe içindeyim.

Sanki, kanlı bir ufkun her yandan kapağı

İşlek, uzun yollara beni sokmak isteyen

O yoğun ve o kara hayalet taburları

Çökmüşcesine ağır bir yük altındayım ben,

Diyebiliyorsan de bana, dehşetim, ruhum,

Yakışıksız, garib bir fiilde bulunduk mu,

Sen "Meleğim” dedikçe korkudan titriyorum,

Yine de dudaklarım gidiyor sana doğru.

 

Kalbimin sonsuza dek sahibi, kızkardeşim,

Artık tek düşümcensin, öyle bakma yüzüme,

Beni yakacakları ateş ve cehennemim,

Günahımın ilki, ilk sebebi olsan bile!”

 

Öfkeyle silkeleyip perişan yelesini,

Délphine, demir sehpada tepinir gibi, birden,

Gözleri çakmak çakmak, haykırarak, dedi:

"- Kim sözedebilirmiş aşk varken cehennemden?

 

Binlerce lânet olsun o ilk hayalci kimse

Lânet o budalaya, o dürüstlük satana,

Çözümsüz ve abes bir meseleye inanıp

Aşka dürüstlük denen saçmalığı katana!

Soğuk ile sıcağı, gündüz ile geceyi

Esrarlı bir uyumda görmek isteyen bir kız

Bir işe yaramayan inmeli bedenini

Sevda denen o kızıl güneşle ısıtamaz!

Git, istersen aptal bir nişanlı bul kendine;

Bu güçlü ve saf kalbini hoyrat öpüşlere sun;

Koşa koşa, dağlanmış göğsünü, bil ki, yine

Bana getireceksin, azabla dolu, solgun...

Bu dünyada herkesin bir tek sahibi vardır!”

Çocuk birden acıyla haykırdı: “- Duyuyorum,

Şu ân tüm varlığımda, benliğimde derin bir

Uçurum açılıyor; kalbimdir bu uçurum!

Volkan gibi yakıcı, sonsuzluk gibi derin!

Eumédi’in elinde meş’ale, kanına dek

Yaktığı bu ejderin,bu inleyen kalbin

Kanmayan susuzluğu dinmiyor, dinmeyecek.

 

Kopalım bu dünyadan, perdeleri çekelim,

Dinlendirsin öpüşler yorgun kalbimizi!

Derin göğüslerinde yok olmak, tüm isteğim

Ve bulmak mezarların serinliğini!”

- İnin, durmadan inin, ey acıklı kurbanlar,

İnin, sonsuz, ölümsüz cehennemin yoluna,

Uçurumun dibine dalın, orda tüm suçlar

Kamçılanıp göklerden gelmeyen bir rüzgârla

Kaynar, fırtınaların, kasırgaların korkunç

Uğultusunda, koşun en son noktasına dek

Arzuların, ki onlar dinmek bilmeyecek hiç

Cezanız, tutkunuzun karşılığı olacak,

Tek serin ışık bile ulaşmayacak size.

Ve işte yarıklardan, sokak feneri gibi

Yanan kızgın mikroblar sızıyor içeriye,

Korkunç kokularıyla kaplıyor vücûdunuzu.

Kıvancınızın buruk, tatminsiz kısırlığı

Susuzluğu giderip, derinizi geriyor,

Şehvetli teninizin öfkeli rüzgârları

Etinizi bir bayrak misâli titretiyor.

İnsanlardan uzakta, seyyahlar, mahkûmlar,

Koşun aç kurtlar gibi çöllerde akın akın;

Kaderinizi kendiniz yazın, düzensiz ruhlar,

İçinizde kökleşen sonsuzluktan sakının!

 

 

 

LESBOS

(yasaklanmış şiir)

 

Annesi sahnelerin, yunan şehvetlerinin

Lesbos, sen de şen veya hüzülü öpücükler,

Güneşler gibi sıcak, karpuzlar gibi serin,

Defneli gündüzleri ve geceleri süsler,

- Annesi sahnelerin, yunan şehetlerinin,

Lesbos, sen de öpüşler çağlayanlar gibidir,

Korkusuzca atılır dipsiz uçurumlara,

Koşar, hıçkırır, çoşar sarsıntılarla birbir,

- Fırtınalı, esrarlı, kaynaşıp durur orda;

Lesbos, sen de öpüşler çağlayanlar gibidir!

Lesbos, sende Phryné’ler birbirlerini sarar,

Sende iç çekişleri asla karşılıksız kalmaz,

Ve tıpkı Paphos gibi yıldızlar sana tapar

Sapho, ey Sapho! Venüs seni nasıl kıskanmaz!

Lesbos, sende Phryné’ler birbirlerini sarar,

Lesbos, sıcak ve hüzünlü gecelerin ülkesi,

Aynalarında kısır arzuları yansıtan,

Kızlar, gözleri çukur, sevdalı bedenleri,

Okşar erginliklerin yemişlerini her ân,

Lesbos, sıcak ve hüzünlü gecelerin ülkesi,

Varsın yaşlı Eflâtun, kısık sert gözle baksın;

Çoktan bağışlandın sen ateşli bûselerle,

Tatlı bir imparatorluk ve soylu bir topraksın,

Sonsuz inceliklerin ülkesi, kraliçe,

Varsın yaşlı Eflâtun, kısık sert gözle baksın;

Ölümsüz kurban zaten bağışlamıştı seni,

Göklerin kıyısında belli belirsiz yanan

Parlak gülüşün bizden uzaklara çektiği

O tutkulu, sevdalı yüreklere sunulan

Ölümsüz kurban zaten bağışlamıştı seni!

Hangi Tanrı yargılar, işten solmuş alnını,

Hangi Tanrı, hâkimin olmaya cür’et eder?

Denizlere döktüğün gözyaşı tufanını

Altın terazilerle tartmamışlarsa eğer?

Hangi Tanrı yargılar, işten solmuş alnını,

Bu kanûnların bizden istedikleri nedir?

Duyarlı, ince kızlar, gururu adaların,

Başka din gibi sizin dininiz de yücedir

Aşk, cennet, cehennemle alay edecek yarın!

Bu kanûnların bizden istedikleri nedir?

Lesbos beni kendine dost seçti şu dünyada,

Çiçekli kızlarımın esrarını şakı, dedi,

Çünkü çocukluğumdan beri, beni, yaşlarla

Islanmış gülüşlerin karanlığı besledi,

Lesbos beni kendine dost seçti şu dünyada,

Leucate tepelerinde beklerim yıllardır ben,

Hani gözcüler vardır, şaşmaz keskin gözleri,

Ufukta, uzaklarda şekilleri titreşen

Kadırgaları izler, o nöbetçiler gibi

Leucate tepelerinde beklerim yıllardır ben.

Denize, dalgalara bakarım uzun uzun,

Kayaları çınlatan hıçkırıklar içinde

Bir akşam tapılası cesedini Sapho’nun

Lesbos kıyılarına getirecek mi diye,

Denize, dalgalara bakarım uzun uzun,

Âşık ve şair Sapho, erce seven kalb,

Hâzîn solgunluğuyla Venüs’ten de güzel kız!

- Acılarla çizilmiş halkanın benek benek

Sardığı kara göze yenilmiş lacivert göz,

Âşık ve şair Sapho, erce seven kalb!

Venüs’ten de güzel kız! Venüs ki dünyamızda

Doğrulup, boşaltırdı berrak hazinesi

Ve kumral gençliğinin ışıklarını, hazla

O yaşlı okyanusun ayağına sererdi,

Venüs’ten de güzel kız, bu yalan dünyamızda!

O Sapho ki, ölmüştü sövgüyle, doğduğu ân,

Uydurulmuş inançla ve nice âyinlerle!

Bir gururki, zındığı bile cezalandıran,

Güzelim bedeneni çayır gibi sunmuştu bize,

O Sapho ki, ölmüştü sövgüyle, doğduğu ân,

Lesbos, yanıp yakınır nice çağlardan beri,

Ve kâinatın sunduğu o büyük azâmetlere

Aldırmaz, kıyıların gökyüzüne ittiği

Acının çığlığıyla sarhoş olur her gece.

Lesbos, yanıp yakınır nice çağlardan beri!

 

 

 

PEK NEŞELİ KADINA

(yasaklanan şiir)

 

Güzel bir manzara gibi güzel

Başın, edan, her halin, davranışın;

Yüzünde oynayıp duran gülüşün

Sanki parlak gökteki serin bir yel.

Yanından geçerken dokunsan, üzgün

İnsanın gözleri, omuzlarından,

Kollarından ışık gibi fışkıran

Sağlık ile kamaşır bütün bir gün.

Pırıl pırıl, elbisenin üstünde

Gözalıcı o renkler yanıp söner,

Sonra bir çiçek bahçesine döner

Şairlerin zengin hayâlinde.

Çılgın giysilerin sanki sembolü

Türlü renklere boyanan aklının;

Uğruna çılgına döndüğüm çılgın

Sana hem kin duyuyorum hem sevgi!

Tembel varlığımı sürüklediğim

Bir bahçede göğsümü kimi zaman

Alay edercesine tırmalayan

Güneşin hışmına boyun eğerdim;

İlk yazla birlikte yeşeren tabiat

Kışkırtınca beni, yalnızlığımı,

Bir çiçekten çıkarırdım acımı,

Ezip karşı kordum bu nobranlığa.

İşte tıpkı bunun gibi, meleğim,

Şehvet saati çalınca,bir gece

Sokulup alçakça, gürültüsüzce

Hazinene tırmanmak tüm dileğim,

Tüm dileğim yırtıp cezalandırmak

Bağışlanmış velûd göğsünü senin,

Üzerinde o neşeli teninin

Geniş, büyük, derin bir yara açmak.

Ve böylece, oy benim tatlı bacım!

Aydınlanıp daha bir güzelleşen

Bu yepyeni dudakların içinden

Zehrimi sana da akıtacağım!

 

 

 

İSYANKÂR

 

Gökte kartal gibi inip öfkeli bir Melek

Zındığın saçlarına doladığı bileğine,

Silkeleyip dedi ki: "- Kuralı bilmen gerek!

(İyilik Meleğinim) Buyruklarımı dinle!

İsa Efendimizin geçtiği kutsal yola

İnancınla dokunmuş bir halı sermek için,

Yalnız fakire değil, çarpığa, aptala,

Hinoğluhine bile sevgi beslemelisin.

Gerçek aşk budur işte! Kalbin kararmadan,

Onurlandır Tanrı’yı, bu aşk ateşiyle yan,

Albenisi ebedî bu hakiki Şehvet’i tat!”

Ne tatlı söz kâr etti, ne yumruk, adam inat;

Melek bağırıp durdu: “- Herkesi sev, diyorum!”

Zındık direniyordu: “- Hayır! İstemiyorum!”

 

 

 

GURURU KIRILMIŞ AY

 

Sen, ey, atalarımın gizlice tapındığı

Ve mavi tepelerden, yıldızların bir saray

Gibi, zarif ve süslü, izlediği tatlı ay,

Sen, ey yaşlı Cyntia’m, evimizin lambası,

Görüyor musun, yoksul, mutlu döşeklerinde

Gösterip dişlerinin körpe minelerini

Uyuyan aşıkları? Başı düşmüş şairi?

Çiftleşen yılanları, kuru otlar içinde?

Sarı kukuletanın altında, usul, ürkek,

Gidiyor musun yine akşamdan sabaha dek

Sevişmeye, o güzel çoban Endymion’la?

"- Anneni görüyorum, güdük çağın çocuğu

Eğiyor ağır yılları aynasına doğru,

Seni emziren göğü alçılıyor ustaca!”

 

 

 

YIKIM

 

Sürekli dolanıyor İblis, yanımda yöremde;

Yüzüyor çevremde, tıpkı görünmeyen bir hava;

Yutuyorum İblis’i, alevi ciğerlerimde,

Dolduruyor içimi, sonsuz, suçlu bir arzuyla.

 

Büyük sanat aşkımı bilerek, bazen giriyor

O baştan çıkaran, ayartıcı kadın şekline,

Dudağımı alçak iksirlere alıştırıyor,

Kendine has o sözde sıkıntı bahânesiyle.

Böylece, uzaklaştırıp beni Tanrı gözünden,

Götürüyor bitkin halimle ve soluk soluğa

Sıkıntının o derin ve kıraç ovalarına,

Ve kirli giysileri, açık yaraları birden

Şaşkın şaşkın bakıp duran gözlerime atıyor,

Kanlı aleti, Yıkımı üstüme fırlatıyor!

 

 

 

BÉATRICE

 

Otsuz, çorak yerlerde gezip dolanıyordum,

Tabiata yakınıyor, derdime yanıyordum.

Öğlendi... kanatlanırken, düşüncem rastgele,

Bilerken hançerimi yüreğimin üstünde,

Kasvetli ve iri bir fırtına bulutuyla

Çirkef iblis tayfası üşüştüler başıma,

Meraklı cüceleri andıran yaratıklar

Soğuk bakışlarıyla beni seyre daldılar,

Taptıkları deliyi ezip geçenler gibi,

Gördüm, fısıldaşarak, bana güldüklerini,

Kaç kez, işaretlerle ve nice göz kırparak

Diyorlardı: “- Şu gülünç karikatüre de bak,

Ebleh gözleri şaşkın, şaçları savruk yelde,

Bu Hamlet kuklasını seyredelim keyifle.

Ne büyük acı, görmek bu zavallı fâniyi,

Bu gezgin palyaçoyu, bu çulsuz enayiyi,

İstiyor ki, kartallar ve cırcır böcekleri,

Irmaklar, akarsular, tabiatın çiçekleri

Dinlesinler bitmeyen hüznünün şarkısını,

Bizi bile, o eski kitabların yazarı,

O dinî kitabların yazarı, bizi bile

Uyutmaya kalkıyor uluduğu nutukla.”

Şu güçlü, saltanatlı başımı, ben, şöyle bir

(Ki, onurum dağlardan daha yücedir,

Papuç bırakmaz öyle iblis çığlıklarına)

Saltanatlı başımı çevireceğim ânda

-Yalnız güneş sarsılmaz böyle suç görünce-

Yüreğimin sultanı, gözleri eşşiz ece,

Baktım ki iblislerle, yıkımıma gülüyor,

Kirli okşayışlarla kırılıp dökülüyor.

 

 

 

HÂBİL VE KÂBİL

 

I

Yiyip içip uyu, Hâbil’in soyu;

Tanrı gülümsüyor sevgiyle sana.

Alçaklığında Kâbil’in soyu,

Sürünüp öl, sefâlet içinde.

Sunduğun kurban, Hâbil’in soyu,

Ne hoş geliyor İsrâfil’e bak!

Çektiğin azâb Kâbil’in soyu

Ne zaman bitip bir son bulacak?

Hasatın güzel, Hâbil’in soyu

Davarın sığırın çoğalıyor;

Karnın açlıktan, Kâbil’in soyu

Yaşlı bir köpek gibi uluyor.

Kızdır postunu Hâbil’in soyu

Baba ocağından kısmetini al;

Küçük ininde, Kâbil’in soyu,

Soğuktan titre, zavallı çakal!

Sev, sevil, üre, Hâbil’in soyu!

Altınların da bak, yavruluyor.

Ey tutuşan kalb, Kâbil’in soyu

Bu tutkulara karşı tetik dur.

Tahta kurusu, Hâbil’in soyu

Kan emip büyüyorsun sürekli!

Durma, yola düş, Kâbil’in soyu

Al götür çaresiz aileni.

 

II

 

Vah ki! Hâbil’in oğlu senin leşin

Bu tüten toprağı gübreleyecek!

Kâbil’in oğlu, gereksinimin

Yıllarca böyle sürüp gidecek;

Ne utanç! Kazanan Hâbil’in soyu;

Kargı sultan oldu demire inat,

Çıkıp gökyüzüne Kâbil’in soyu

Tanrı’yı göklerden yeryüzüne at!

 

 

 

KAPAK

 

Nerede olursa, karada, denizlerde,

Ateşli iklimlerde, beyaz güneş altında,

Azâmetli Kârunuyla, kara dilencisiyle,

İsaya inananı, Cythére’e tapanıyla,

Konarı, göçeriyle, köylüsü, şehirlisiyle,

Kafası hızlı ve ağır çalışanıyla,

Gizemin dehşetini duyar insan, her yerde,

Gözleri titremeden bakamaz yukarıya,

Bakamaz gökyüzüne! Boğucu bir mağaradır,

Işıklı tabanında güldürüler oynanır,

Her palyaço kanlı bir zemin üstünde yürür;

Bütün bir insanlığın içinde kaynadığı

O koca tencerenin büyük, kara kapağı

Gök, inanmışa umut, dinsize dehşet verir.

 

 

 

ROMANTİK GÜNEŞİN BATIŞI

 

Ter-ü tâze doğduğunda Güneş ne kutludur,

Günaydın der ansızın belirip, diri, canlı!

Akşam olduğu zaman, bir düşten daha şanlı

Batışını aşkla selâmlayana ne mutludur!

Çiçek, kaynak, herşey, çırpınan kalp gibi

Baygın düşmüştü akışlarıyla... hatırlarım!

Yine kaçıyor, çabuk, ufka doğru koşalım,

Hiç değilse, son bir ışık yakalarız belki!

Çekti gitti Tanrı, boşuna düştüm peşine;

Kuruyor saltanatını katlanılmaz Gece,

Nemli, uğursuz, ürpertilerle dolu, kara;

Karanlıklarda bir mezar kokusu yüzüyor,

Kurbağaları, soğuk salyangozları eziyor

Korkak, telaşlı ayaklarım bataklıklarda.

 

 

 

PİPO

Bir yazarın piposuyum;

Anlar, Habeşliyi andıran

Bu kara yüzüme bakan,

Nice tiryaki sahibim.

Efkârlanınca efendim,

İşçinin duman duman

Tenceresini kaynatan

Bir ocak gibi tüterim.

Ateş ağzımdan çıkıp da

Yükselen şu mavi ağda

Sarıp sallarım ruhunu,

Yanıp geyikotu gibi

Büyülerim yüreğini,

Dinlendiririm zihnini.

 

 

 

HİÇLİĞİN TADI

 

Ruhum,o hırçın yüzün neden şimdi donuk, mat?

Patlatırken hırsını Ümit mahmuzlarıyla,,

Artık terketti seni! Yat, uyu hayâsızca,

Sürekli tökezleyen canı çıkmış yaşlı at.

Katlan kalbim, boyun eğ; hayvanca uykuna yat.

Sen, yenik, bitkin düşmüş yüreğim, artık sana

Aşkta ne hırçınlıklar kaldı, ne de eski tat;

Elveda saksafonlar, hoşçakal içli flüt!

Arzular! Aldırmayın bu somurtkan insana!

O eski kokular yok güzelim İlkbaharda!

 

Zaman bitirir beni her dakika, her saat,

Bir gövde kazık gibi nasıl donarsa karla;

Bakıyorum tepeden şu yuvarlak dünyaya,

Sığınacak kulübe kalmadı artık. Heyhat!

Ey çığ yıkıl üstüme, beni de kendine kat!

 

 

 

UZAK İKLİMLERİN KOKUSU

(Rarfum Exotique)

 

ğsünün kokusuyla içimi doldururken,

Ilık bir güz akşamı gözümü kapıyarak,

Değişmez bir güneşin aydınlattığı, sıcak

Mesut kıyılar geçer gözlerimin önünden;

Enginlerde kaybolmuş uyuklayan bir ada,

Acayip ağaçları, tatlı meyveleri var;

Ve saf bakışlarıyla hayret veren kadınlar,

İnce, çevik vücûtlu erkekler hep orada.

Büyülü iklimlere kokundur çeken beni,

Görürüm dalgalarda, arasız sallanmaktan

Yorulmuş gemilerin kaynaştığı bir liman.

O demir hindilerin burun deliklerini

Ve havayı dolduran kokusu, öylesine

Karışır ruhumdaki denizci türküsüne.

 

 

 

MAHKÛM BİR KİTAB İÇİN KİTÂBE

 

Tatlı çoban türküleri okuru,

Bu acıklı, esrik kitab sana tat

Vermez, boş yere okuma, kaldır at!

Saf yürekli, Tanrı’nın iyi kulu,

Öğrenmedin, almadıysan dersini

Şeytan denen o yaşlı düzenbazdan,

At! Bir şey anlamazsın bu kitabdan,

Veya bir isterik sanarsın beni.

Ama, büyüye değil de, gözlerin

Uçuruma dalmayı biliyorsa,

Oku, beni sevmeyi öğrenirsin;

Meraklı ruh, kıvranıp ıstırabla

Aramaya giderken cennetini,

Acı bana!.. Yoksa çarparım seni!

 

 

(II.Kısım’la devam edecektir)

(1 Ocak-5 Mart 2002)

 

 

(Şiirler ve hayat hikâyesi için MEB tarafından yayınlanan, "Tercüme" dergisinin, "Elem Çiçekleri"nin yüzüncü yılı için hazırlanmış sayısı ile, Erdoğan Alkan’ın "Karanlıklar Prensi Baudelaire” isimli kitabı ve Baudelaire hakkında yazılmış çeşitli makalelerden faydalanılmıştır.)

 

Başa Dön

 

www.sinamiorhan.up.to

 

1
Hosted by www.Geocities.ws

1