BİR ZAMANLAR KARTALDIM, OYSA ŞİMDİ KARTALDIM

 

 

Merhabalar sayın KELLE okuyucuları. Ben de KELLE'de yazma şerefine nail oldum. Nail dedim de aklıma geldi. Bir zamanlar bizim mahallede bir Nail ağbi vardı. O da çeşitli yerlere yazılar yazar bolbol dayak yerdi. Bizim Nail ağbi karıların poposuna yazı yazma meraklısıydı. Biraz tuhaf bir merak ama napalım merak işte. Bu Nail ağbi mahalledeki hatunları cincilik falan yaparak kandırır, popolarına edebi değeri olmayan edepsiz yazılar yazardı. Sefillerin yazarı Viktor Hügo da böyle yazarmış rahmetli. Neyse sayın okuyucular, mahalledeki en büyük popoya sahip Götübüyük Hayriye Teyzenin de Nail ağbiyi iştahlandıran damperli kamyon gibi poposu vardı, efendime söyleyim; işte bu Nail ağbinin en büyük hayali bu poponun üstüne -ki bir zamanlar buna kısaca göt derdik- bir roman yazmakmış. Ne yapıp ne edip Hayriye teyzeyi kandırmış ve romanını yazmış. Hayriye teyzenin kocası Ayı Recep amca da romanı okuyup, kemiklerini kırarak madara etmese Nail ağbi az daha Madaralı roman ödülünü alıyormuş. Ya işte böyle sayın okuyucular. İnsanların başına merakları yüzünden neler geliyor. Zaten ne demiş Namık Kemal "adamın başına ne gelirse ya meraktan, ya da bitli taraktan ".

 

 

 

Evet sayın okuyucular, bundan böyle ben de diğer seçkin yazarlar gibi KELLE'de yazacağım. Şimden geru gazete ve dergilerde benim yazılarımı okuyamayacaksınız. Artık ben de on-line oldum. Aslında böylesi daha iyi eskisine nazaran. Bir zamanlar gazete-dergi köşelerinde sürünürdük. Şimdi evinde devir poponu, yaz yazını, dünyanın bir ucuna postala gitsin. Bir zamanlar mektup postalayana kadar canımız çıkardı. Mektubu yaz, zarfı yala, pulu yala. Yazar mısın yalaka mısın belli değildi. Bu zarf-pul yalama işi de çok berbat bir iştir yani. Adamın ağzından iki gün tadı gitmez. Ben de bu yüzden pulu koltuk altıma sürerdim. Çünkü orası da sürekli ıslaktır, özellikle yaz günlerinde. Kış gelince biraz zor oluyordu tabii, insan yeterince terleyemiyor. Ben de bunun çaresini paçalı don giymekte bulmuştum. Postaneye gitmeden önce yünlü paçalı don giyerdim. Zaten o zamanlar şimdiki gibi silip donlar yoktu. Bu paçalı donlar iyice terletirdi ayıptır söylemesi. Postaneye gider pulu alır, donumun içine sokar ve münasip yerlerime sürerdim. Ne zaman postaneye gitsem olay olurdu. Bana o zamanlar pul manyağı derledi. Hatta PTT idaresi pullara cinsel taciz yaptığımı zannederek beni mahkemeye bile vermişti. Mahkemede derdimi anlatana kadar canım çıkmıştı. Allahtan o zamanlar medya falan yoktu da suçsuz yere rezil olmaktan kurtulmuştum. Artık teknoloji sayesinde böyle durumlar tarihin karanlık sularında boğuldu. Zaten ne demiş Namık Kemal "böyle tarihe, böyle don".

 

 

 

Evet sayın KELLE okuyucuları teknoloji iyi bir şey ama onu yerinde kullanmak lazım. Bir zamanlar köylere ilk traktörler geldiğinde bizim köylüler bunu kullanmayı bilmediklerinden acayip şeyler yapmışlardı. O zamanlar tarlayı öküzlere bağlı karasabanlarla sürerlerdi. Traktör ilk geldiğinde halka bunun ne olduğunu anlatmak için "bunlar demirden öküzlerdir, öküz yerine kullanacaksınız" demişlerdi. Bizim cahil köylüler de karasabanı traktörün arkasına bağlayıp öyle tarla sürerlerdi. Mazot yerine de deposuna saman doldururlardı. Hatta bir kurban bayramında da traktör kesmişlerdi. Allahtan traktörün tadı çok kötüydü. Yoksa traktör fabrikaları mezbahaya, yedek parçacılar da kasaba dönecekti. Bizim köydeki Kıllıkulakların Osmanı da traktöre tecavüz etmişti. Az daha şeyi kopuyordu salağın. Traktörlerin lastiklerini de değirmen taşı olarak kullanmışlardı. Tabii lastiklerde buğdayla beraber un haline geldiğinden ekmekler lastik gibi oluyordu. Bir lokmayı sekiz saat çiğniyorduk, gene de yutamıyorduk. Hadi yuttun diyelim, adamın karnında bir haftada anca eriyordu. Hadi eridi diyelim, onları çok affedersiniz işemek büyük mesele oluyordu. İnsanın bağırsaklarına dolaştığından ancak iki-üç ikişinin yardımıyla çeke-çeke çıkarabiliyordunuz. Bir zamanlar köylerin durumu böyleydi işte sayın okuyucular. Yerinde kullanılmayan teknoloji adamı işte böyle rezil eder. Şimdi ise internet var. Ama yine yerinde kullanılıyor mu dersiniz? Ne gezer! Şimdiki gençlere bakıyorum, internette hababam chat yapıyorlar. "Naber lan hıyar, napıyon lan deve" şeklinde iç gıcıklayıcı geyik muhabbetleri, ya da okey, tavla bilmem ve benzeri oyunlar. Yani kahvehane kültürü aynen internete taşınmış. Sadece kahvehane taşınsa gene iyi sayın okuyucular, kerhaneler bile internete taşınmış. Çeşitli çıplak hatunları internete doldurmuşlar. Renk renk, cins cins, tip tip hatunlar. Zayıfını mı istersin, tombulunu mu istersin, balık eti, dana eti, koyun eti. Yetmişiki buçuk milletin karılarını anadan üryan soyup resimlerini çekmişler. Ne ayıp. Buna da "sanal sex" diyorlar. Biz gençken böyle şeyleri rüyamızda bile göremezdik sayın okuyucular. Çıplak karı görmek istediğimizde kerhaneye gider, oradaki hatunları camlardan seyrederdik. Biraz para bulunca bir hatuna parayı bayılırdık. O zamanlar şimdiki gibi plajlar falan da yoktu. Hatunların sürüler halinde çıplak bulundukları iki yer vardı, biri malumunuz kerhaneler diğerleri ise karılar hamamı.

 

 

 

Bir keresinde mahalledeki arkadaşlarla hamam röntgenlemeye karar vermiştik. Ama bunu becermek tabii ki çok zordu. Çünkü hamamlar dört başı kapalı yerlerdi. Biz içeri giremediğimizden onları dışarı çıkarmak gerekiyordu. Ama bunu nasıl becerecektik sayın okuyucular. Sonunda şöyle bir plan uygulamaya karar verdik: hamama giden suya, böcek, fare, solucan gibi haşereleri atacaktık. Bunları gören hatunlar hamamdan dışarı fırlayacaktı. O zamanlar su şebekeleri olmadığından sular açıktan giderdi. Sonra topladığımız haşereleri götürüp hamama giden suyoluna attık. Bir kenara çekilip olacakları seyretmeye başladık. Planımız tutmuş hamam boşalmıştı. Görmeliydiniz sayın okuyucular. Yüzlerce anadan üryan hatun Newhampshire (biz Newhampshire'lıyız) çarşısının ortalık yerine dağılmıştı. İnanılmaz bir manzaraydı. Newhampshire Newhampshire olalı böyle şey görmemişti. Sayemizde bütün kasaba halkı göz banyosu yapmıştı. Biz gururlu ve mutluyduk. Ama sonradan bu gurur yerini utanca, mutluluk ise dayanılmaz bir acıya dönüşü. Çünkü o hatunların çoğu bizim mahallenin hatunlarıymış meğer. Aralarında annem, halam, teyzem falan da varmış. Yani söz konusu hatunların büyük çoğunluğu bizim muzur takımının anaları, bacıları falanmış. Rezalete bakın sayın okuyucular. Hatırladıkça bugün bile gözlerimden yaş gelir. Ama çocukluk işte. Bir eyleme geçmeden önce iyice etüd yapmak gerekirmiş. Bunu tabii bilemezdik o zamanlar.

 

 

 

Tabii o zamanlar şimdiki gibi sistemli iş yapma falan ne gezer. Herşey karakucak, herşey kulaktan dolma. Şimdi top bile sistemli oynanıyor. Bir zamanlar futbol denince, akla bir sürü baldırıçıplağın yuvarlak bir şeyin peşinde koşması geliyordu. Yuvarlak birşey diyorum, çünkü o zamanlar top falan yoktu. Herhangi yuvarlak bir şeyi top olarak kullanırdık. Mesela mevsimine göre karpuz, kavun, turp, lahana, limon, soğan, patates gibi çeşitli sebzeler çok işimizi görürdü. Bunları bulamazsak yuvarlak taşlarla oynardık. Ama bu da çok tehlikeli olurdu. En iyisi tabii ki sebzeyle oynamaktı. Bunların içinde en bol bulunanı o zamanlar bizim oralarda çok yetiştirilen lahanaydı. Lahanayla top oynamak diğerlerine göre biraz daha zordu. Çünkü lahana bildiğiniz gibi yekpare olmayıp çeşitli yapraklardan oluşur. İşte yapraklar oynarken dağılırdı. Lahanaya her vurmada bir yaprağı kopardı. En sonunda da sadece bir yaprak kalırdı. Bir keresinde ben bir yaprağı kaleden içeri atmayı başarmıştım da çok büyük olaylar olmuştu. Çünkü rakip takım (Atlanik Citysipor) lahananın olduğu gibi veya en azından göbeğinin girmesi gerektiğini söylüyordu. Sadece bir lahana yaprağıyla gol olduğu dünya tarihinde görülmüş şey değilmiş. Amma velakin bizim gariban lahanada ne göt kalmış ne göbek. Parça pinçik olmuş zavallı. Bu lahana olayı öyle büyüdü ki sayın okuyucular, iki kasaba arasında nerdeyse harp çıkıyordu. O zamanlar Newhampshire jandarma karakolu komutanı olan Başçavuş Patton -sonradan General Patton oldu- devreye girdi de harp engellendi. Ha burada aklıma gelmişken tarihe de biraz ışık tutayım sayın okuyucular. Bu Başçavuş Patton'un esas adı Hayrullah'tır. Bu Hayrullah Başçavuş, sürekli olarak "part part part" diye yellendiğinden, o zamanlar ona "Partpart Başçavuş" denilirdi. Sonradan bu laf halk arasında yuvarlana yuvarlana "Partton" en sonunda da "Patton" olarak değişti, Soyadı kanunu çıkınca da Hayrullah Başçavuş, Patton soyadını aldı. Sonradan da bütün dünyanın bildiği ünlü Tank Generali Patton olup, 2. Dünya savaşında Almanyanın altını üstüne getirip kahraman oldu. Hakkında kitaplar yazıldı, filmler çekildi. Dünya tarihine iz bırakan bir adam oldu sayın okuyucular. Onun bıraktığı izlerden biri de "burda başçavuşun beygiri mi ossuruyo lan" şeklinde dilimize yerleşmiş malum deyimdir. O deyimin aslı "burda Başçavuş Partpart mı ossuruyo lan" biçimindedir. Onuda belirteyim sayın KELLE'ciler.

 

 

 

Neyse sayın okuyucular biz tekrar konumuza dönelim. İşte bu lahana yaprağı yüzünden çıkan hadiseler en sonunda o zamanlar uzun ismi "Dünya Futbol Şapşallıklarını İzleme Komitesi (FİKFİK) " olan kuruma götürüldü. Sonradan bu kurum bildiğiniz gibi FIFA adını almıştır. Herneyse bu FİKFİK de bir sonuca varamadı. Tam seksen sene bekledik, hala varamadılar. Varacakları da yok sayın okuyucular, çünkü o zamanlardan bir ben kaldım, bir de fosile dönmüş lahana yaprağı. Aslında lahanayla oynamayalım diye kaç kere söylemiştim bizimkilere ama dinleyen kim. Ben ileriyi gören bir adam olarak bunun böyle olacağını en başından biliyordum. Onlara limonla oynayalım diye ısrar etmiştim oysa. O zamanlar en gözde top limondu. Çünkü limon öyle lahana gibi kolay parçalanmazdı. Hem parçalansa bile çekirdekleriyle oyuna devam edilebilirdi. Hem kalecinin de limon çekirdeğini görüp tutması mümkün olmaz, bol gollü bir maç olurdu. Oysa şimdi böyle mi sayın okuyucular, her türlü topu sahalarımızda görmek mümkün. Ama yine futbolda istediğimiz yere gelmiş değiliz. Neden? Çünkü sistemimiz yok. Topa tepmesini bile bilmiyoruz. Neymiş efendim, dört-dört-iki, üç-beş-iki, yok bir-dokuz-bir falan filan. Bunlar sistem değil sayın okuyucular. Sistem kafalarda olur. Kafan yoksa dünyanın en iyi topunu bulmuşsun ne fayda!.... Elin oğlu futbolun bir kafa oyunu olduğunu biliyor ve kafasıyla oynuyor. Yanlış anlaşılmasın kendi kafalarını kesip top yerine kullanmıyorlar. Top niyetine kesik kafaların kullanılması çok eskidenmiş, ben bile o zamanları göremedim. Zaten kafa kesmelerinin sebebi de çölde hiç bir şeyin hatta lahananın bile bitmemesi sayın okuyucular. Yani demek istediğim futbolu beyninle oynayacaksın. Nasıl olduysa Galatasaray birşeyler yapıp UEFA kupasını falan aldı. Tabii burada Fatih TERİM'i kutlamak gerekiyor. Neden? Çünkü adamın bir sistemi var. Fatih TERİM'in sistemi öyle zannedildiği gibi karmaşık falan değil. Sistemin adı "Vur dibine gitsin". Galatasaray işte bu sistemle şampiyon oldu. Diğerleri ise, hala topun neresine vuralım diye düşünüyorlar. Oysa biz bile lahanayla top oynarken bu sistemi biliyorduk, amma velakin o zamanlar dibine vurulacak top nerde sayın okuyucular.

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1