Menu
ANASAYFA
 
 


Albumleri
Ardindan yazilanlar



AHMET KAYANIN ARDINDAN



Yilmaz ERDOGAN
Ahmet ALTAN
Oral CALISLAR
Can DUNDAR
Ali KIRCA

YILMAZ ERDOĞAN

Bu vapur hangi karşıdan hangi karşıya gider diye düşünüyordum. Hakkari'den Ankara'ya oradan da İstanbul'a savrulan zihnime sığmıyordu bu karşı lafı. İstanbul'da kim kime niçin karşı konusu bir tarafa, coğrafi olarak herkesin karşı kıyıya "karşı" dediği (savaşlarda iki tarafın da birbirine düşman demesi gibi) bu şehrin rutubetiyle ilk tanışma anını yaşadığım için hangi karşıdan hangi karşıya gittiğimi bilmiyordum.

Az önce merdivenlerini, dublajı kaymış bir Yeşilçam filminin, yirmi dakika sonra meşhur bir türkücü olacak başrol oyuncusu gibi indiğim Haydarpaşa, beni martıların arkadaşı bir vapura teslim etti, bin dokuz yüz seksen beş yılının yazdan kalma alacaklı nefis güneşli bir gününde.Az önceki arabesk filmi bitirmiş, şahane bir romanın içindeydim artık... "Merhaba İstanbul" dedim romanın karizmatik kahramanının ağzından.

Ve dilimin kayganlığına nicedir yuva yapmış bir şarkıyı mırıldanıyordum:"Ağlama bebek ağlama sen de, acı sende hasret sende... Yağmur gibi.."Allah allah bu çiseleyen yağmurun az önce her şeye egemen olan güneşten haberi yok mu? Demek bu şehir için geyik muhabbeti köşelerine dekor olmuş "havasına parasına karısına güvenme..." lafı boşa söylenmemiş.Vapur, dünyayı kurtarmak için sadece on saniyesi kalmışçasına aceleyle, henüz vapur yanaşmasını tamamlamadan kendini betona atan yüzlerce insanı indirirken beni içeride unuttu. Ben son durakta ineceğini iyice bellemiş başka alternatif düşünmeyen saf yolcusu vapurun.. Tenha bir şekilde indim, dünyayı kurtarmak bana düşmez diye düşünüyordum. Adres Osmanlı Divanı gibiydi: Sancaktar Hayrettin Paşa Mahallesi, Müşir Süleyman Paşa sokak, Koca Mustafapaşa! Paşa paşa bindim numarasını önceden ezberimin en itinalı köşesine yazdığım belediye otobüsüne.."Yağmur gibi gözlerinden akan yaş niye... Bu suskunluk bu durgunluk yılgınlık..."Afedersiniz Samatya Durağı burası mı? Teşekkür ederim. Bir öğrenci evinin en derin uykulu saatinde çaldım dairenin zilini. Dört kere basıldığında ancak bir kez ses çıkaran zil bana Mahmut'u getirdi. (Daha doğrusu Mahmut'un uyanmış bölümünü ki bünyesinin pek azını kaplıyordu.)

Afedersiniz acaba Muhsin var mı?- Var kardeşim var yenisine lüzum yok almıyoruz...- Yok ben kendisinin hemşehrisiyim de. Beni İstanbul'da yuva sahibi yapacağını söylemişti. Zira benim kalacak başka bir yerim yok da...- Haa sen Yılmaz mısın? Komikmişsin sen öyle mi?- Evet ama sen şimdi böyle söyledin diye sana esprili bir cevap verecek kadar yırtık değilim. Bu yüzden ilerde şiir de yazmayı düşünüyorum.- İyi... Hoş geldin.- İyi... Hoş bulduk...İşte İstanbul'da ilk girdiğim kapı buydu, bin dokuz yüz seksen beş yılının güneşine güvenilmez bir eylül günü..."Dışarda mevsim baharmış, gezip dolaşanlar varmış, günler su gibi akarmış, geçmiyor günler geçmiyor..."Kaçmak istiyordum hemen Ankara'ya, bana o sıra yatay görünen şimdi anlıyorum ki fazlasıyla dikey bir geçiş yapmak istiyordum İTÜ İnşaat'tan Ankara'da herhangi bir inşaata...

Ama öğrenci derneğinin kuruluşuna bizzat katılmıştım ve diğer devrimci arkadaşlara karşı bir sorumluluğum, özerk demokratik üniversite mücadelesinde de bir görevim vardı... Bütün bunların dışında gamzelerine yuva yapmak istediğim ama bir türlü sığamadığım bir de sevgilim vardı.. İlk sevişme için sabahın yedisinde okulda buluşup Koca Mustafapaşa'ya iki otobüs değiştirerek geldiğim. Ve seksten bu kadar uzak aşka bu kadar yakın bir sevişmeyi ilk ve son kez yaşadığım."Maviye maviye çalar gözlerin... İtten aç yılandan çıplak gelip durmuşsam kapına..."Seni seviyorum. Seni İstanbul'u sever gibi seviyorum. Artık İstanbul'u seni sever gibi seviyorum."Dostum dostum güzel dostum, bu ne beter çizgidir bu, bu ne çıldırtan denge... Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe..."Çok komik kafe çay ve briç seanslarından geçtim sonra. Bizim kafeye takılan öğrenci aleminde hafif yollu bir şöhretimiz de oldu hani, çok komik Kürt çocuk başlığı altında. Ve "sen niye yazmıyorsun?" sorusuyla sevgili Belma'cığımın ağzından çıktığı sıra karşılaşmış, o sıra Belma'yı tanrının bir elçisi, soruyu da bir tanrı buyruğu saymışım: YAZ!3. Ve o gün yaşamayı erteleyip yazmaya başladım."...Acı çekmek özgürlükse özgürdük ikimizde.. O yuvasız çalı kuşu bense kafeste kanarya...

"Arkadaşlar olmasa kimse hiçbir konuda kendini teşvik edecek insan bulamaz. Senden diyorlar tiyatrocu da olur ha, komik adamsın kardeşim. Bu gazla başlamışım tiyatroya başlayabilmek için önce insana işkence yapmak için icat edilmiş sınavlarda Rezil ile Rüsva'yı oynamaya. Sahnede tek başınayım ama iki boktan rolü aynı anda oynuyorum. Anladım ki sınav sevmiyorum. O zaman jüri müessesesini de sevmemiştim... Sonra hepsini tanıma fırsatı buldum beni seçmeyen jüri üyelerini ve hepsini sevdim.. Yani jüri üyelerini tanıdıkça anladım neden güzel insanların jüri olmaması gerektiğini. Kim birçok insanın hayallerini çöpe atmak ister ki? Çünkü bütün sınavların sonunda mutsuzların sayısı mutlulardan çok daha fazladır."Beni burada arama anne... Kapıda adımı sorma..

Saçlarıma yıldız düşmüş koparma anne ağlama..."Muhsin, Vedat Günyol'u, yani ak saçlarının ışığıyla önüne kim gelse on saniye içinde aydınlatabilen o büyük adamı tanımasa, Vedat Günyol da Ferhan Şensoy'un ustası olmasa ya tiyatroya girecek başka bir baca bulacaktık ya da hiç bulamayacaktık."kaç zamandır yüzüm traşlı... saçlarına yıldız düşmüş koparma anne ağlama..."Amatör yıllardan para mecburiyeti zeminlerine doğru kaydım sonra. "An gelir şimşek çakar masmavi heybetiyle siyaset meydanını.. Ve direkler çatırdar yalnızlıktan.. An gelir Attila İlhan ölür..."Başka ağızlar söylesin diye şakalar yazdım durmadan. Bazen tutuyor bazen tutmuyordu ağızlar... Benim ağzımda şaka olan başkasının ağzında hiç şaka gibi durmuyordu bazen. Zaten bu yüzden kendi şarkımı kendim söylemem gerektiğine karar verdim. Onlardan öğrendiklerimi yanıma alarak ayrıldım onlardan. "Yağmur yağsın isterdim bu sabah.. Merhaba soylu sevdam merhaba..."Ve bir hüzünbaz sevişmeler dönemi başladı. Bu bahsin detayına girmeye lüzum yok, ayrıca kitabını yazdım zaten.

"O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız... Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı... O mahur beste çalar..."Ayrı yollarda yürüdüğümüz yıllarda bile yol arkadaşımmış meğer dediğim hem büyük hem küçük kardeşim, adının önüne sıfat bulamadığım Necati Akpınar'la bir kolumuzu tefeciye vererek kurduk Beşiktaş Kültür Merkezi'ni."Ağladıkça... Ağladıkça.. güneşi tutacağız göreceksin.. İlk yazda bitti telaşım... Bahardan mı yoksa aşktan mı.. Ağladıkça... dağlarımız yeşerecek göreceksin..."Sonra geldiler... geldiler... ve çok şükür ki hâlâ gelmekteler. Hiçbir istatiksel bilgiyle genel durumu anlaşılamayan sevgili seyirciler..."...martılar ağlardı çöplüklerde... biz seninle sarılırdık... şehirlere bombalar yağardı her gece biz durmadan savaşırdık..."Ve bünyemden bir başka bünye yarattım ve kimilerine göre bünyenin o küçük parçası bütün bünyeyi temsil etmektedir:

Mükremin Çıtır ki kendisi aynı anda "Neydi lan o lavuğun adı... suyun debisiyle alakalı bir ismi vardı.. hah! Coşkun" esprisinin, hem de "O ne biçim laf kızım! Senin parmağına çöp batsa benimki kanar" sözünün sahibidir. Birçok otogarda dolaştıktan sonra ilk ateşböceğini gördüm. Oyunu Demet Akbağ'a mı yazdım yoksa Demet Akbağ'dan mı bir oyun çıkardım bilmiyorum. Ama çırılçıplak bir yürek nasıl sahneye çıkar da nasıl bütün seyircinin yüreğini kendi yüreğine katar bunu öğrendim kendisinden.Yarım adım arkamda yürüdüklerinde bile kendimi sonsuz bir güvende hissettiğim diğer yol arkadaşlarımı buldum zaman içinde."Geceden karanlık... Geceden mülteci kederim... Korkarım dinmez yüreğim, korkarım senden korkarım...

"Sonra aslında hayatımın ilk göz sancısı olan sinemaya bir selam teşebbüsü (Bu yazı yayına hazırlandığında Vizontele filmi vizyona girmemişti)...Sonra?.. Sonrasını henüz bilmiyorum. Ama artık şunu iyi biliyorum: Bundan sonraki güzergahta dilimin kayganlığına karışacak, bütün İstanbul yıllarıma film müziği olacak, yalnız yürüdüğüm bir yolu pes bir hüzünle yürünür kılacak bir şarkı ya da türkü bulmam çok zor olacak. Neyse ki gitme vakti geldiğinde zamandan, yani acımasızlık, hoşgörüsüzlük, başka türlü olabilen, başka türlü düşünebilen insanlara karşı hızla harekete geçebilen o nefret duygusu benim de yüreğime fazla geldiğinde söyleyecek bir şarkım olacak en azından:"Artık seninle duramam. Bu akşam çeker giderim... Sana yazdığım şarkıyı sazımdan söker giderim!"...

17 Kasım 2000

Bir şarkı söylerdim

Ah keşke şarkı söyleyebilseydim.
Kürtçe bir şarkı söylerdim onun için.
Yalnızlık üzerine bir şarkı, ölüm üzerine bir şarkı.
"Şarkı söyleyen çocukları sevin" diye bir şarkı.
"Ben öldüğümde kimse memleketimi sevmediğimi söylemesin" diye vasiyet eden birini anlatan bir şarkı.
Kürtçe bir şarkı söylerdim onun için.
Eğer şarkı söylemeyi bilseydim.


AHMET ALTAN

Kırk yaşını daha yeni aşmıştı ve "içkisini bile sevmediği" bir diyarda hoşlanmadığı bir hayat kurmaya mahkum edilmişti. "Evimi özledim" diyordu, "balkonumda bacağı kırık mangalımı yakıp dostlarımla rakı içmeyi özledim." Ama ona evine dönmek yasaktı. "Kürtçe şarkı söylemek istiyorum" demişti çünkü. Sonra o dönüş yolunu biraz daha kesecek duraklarda aramıştı sevgiyi, öfkeyle aramıştı. Biraz daha güçlü, biraz daha kendine güvenen bir toplumun çocuğu olsaydı, onun o sert konuşmalarında, yumruğunu havaya kaldırarak söylediği şarkılarda açıkça hissedilen o çocuksu yalnızlığı ve kızgınlığı o toplum görür ve onu yeniden koynuna alırdı.
"Ben öldüğümde" diye başlayan cümleleri hepimiz duymuşuzdur, dinler geçeriz, böyle cümleler ancak onu söyleyen öldüğünde bir mana kazanır çünkü.
Geçen akşam Ahmet Kaya'nın o asi yüzü televizyonun ekranında belirdiğinde, "ben öldüğümde" diyordu, "kimse arkamdan memleketini sevmiyordu demesin, ben bu memleketi Ardahan'dan Edirne'ye kadar severim."
Ölmüş bir adam konuşuyordu karşımda.
"Ben öldüğümde..."
"Ben öldüğümde kimse memleketini sevmiyordu demesin."
Öldüğü günün akşamında hiç büyümeyen şişman ve öfkeli çocuk yüzüyle karşıma çıkan adamın şarkılarını dinleyen milyonlarca insana vasiyeti bu acıklı cümleydi, "memleketimi sevmediğimi söylemeyin."
Bu memleketin şarkılarını söyleyen bir insan niye arkasından "memleketini sevmiyordu" deneceğinden kuşkulanıyordu ki...
Bir gece mikrofonu alıp "Ben Kürtçe şarkı söyleyeceğim" demiş, bu masum cümle yüzünden "hain" ilan edilip sürgüne yollanmış, hakaretlere uğramış ve genç yaşında ölmüştü.
Onu ölüme götüren yolun ilk taşı o cümleyle konmuştu. "Kürtçe şarkı söyleyeceğim."
Kürtçe bile bilmiyordu ama öfkeliydi, çocuksuydu, hesapsızdı.
Besteler yapmayı, şarkılar söylemeyi, içmeyi, dostlarıyla sohbet etmeyi, çocuklara tanınan sevimli bir özgürlüğün içinde aldırmazca konuşmayı seviyordu, "ben berbere gitmem, giden de hoşlanmam" bile diyebiliyordu.
Sanatla uğraşanların çoğu gibi kocaman bir çocuktu işte ve bu ülkede yaşayan çoğu insan gibi çocukluğundan ve gençliğinden yaralar taşıyordu içinde, onu zaman zaman bütün topluma meydan okumaya kadar götüren acılı yaralar.
Coşmuş, "Kürtçe şarkı söyleyeceğim" demişti.
Bunu söyledi diye onu sürgünlere yolladık.
"Yağmurlarını bile tanımadığı" şehirlerin sokaklarında yapayalnız dolaşmaya mahkum ettik.
Tanıdığı bir yüzle karşılaşmadığı, bildik bir kokuyu duymadığı yabancı sokaklarda dolaştı.
Aylarca yalnızlığının içinde savrulup durdu.
Şarkılarını sevenlerin sevgisine alışmıştı, sevgisiz kaldı.
O sevgiyi aradı.
Her seferinde biraz daha öfkelenip her seferinde onu sevdiği topraklardan biraz daha kopartan konuşmalar yaptı.
İnsanlar onun coşkulu bir şarkıcı olduğunu unutmuş, sanki bir politik lidermiş gibi söylediği her kelimenin altını çizerek ona başka bir kimlik giydirmeye koyulmuşlardı.
"Kürtçe şarkı söyleyeceğim" cümlesiyle başlayan macera gittikçe daha keskin bir hale gelmişti.
Yüzlerce şarkı yazmış, söylemiş, milyonlarca insan tarafından dinlenmiş, bu ülkenin insanlarına sesiyle acılar ve sevinçler bağışlamış biri "Kürtçe şarkı söylemek" istediği için "hain" olmuştu, yaptığı her harekette, söylediği her sözde, attığı her adımda onun "hainliğini" kanıtlayan yeni izler bulmak için peşine düşmüşlerdi.
O, geri dönüşü olmayan bir yola itildiğini görüyor, öfkesinden o yolda daha hızlı koşuyordu.
Her seferinde biraz daha hızlı, biraz daha hızlı.
Her seferinde doğduğu topraklardan biraz daha kopartıldığını hissederek.
Her seferinde biraz daha yaralı ve biraz daha yalnız.
Öfkeli konuşmalar ve şarkıların ardından yağmurları bile yabancı sokaklarda yaşanan hüzünlü yürüyüşler geliyordu.
Evini özlüyordu.
Memleketini özlüyordu.
Özlediği yerlere dönemeyeceğini anlıyordu.
Acıyla anlıyordu bunu.
Kırk yaşını daha yeni aşmıştı ve "içkisini bile sevmediği" bir diyarda hoşlanmadığı bir hayat kurmaya mahkum edilmişti.
"Evimi özledim" diyordu, "balkonumda bacağı kırık mangalımı yakıp dostlarımla rakı içmeyi özledim."
Ama ona evine dönmek yasaktı.
"Kürtçe şarkı söylemek istiyorum" demişti çünkü.
Sonra o dönüş yolunu biraz daha kesecek duraklarda aramıştı sevgiyi, öfkeyle aramıştı.
Biraz daha güçlü, biraz daha kendine güvenen bir toplumun çocuğu olsaydı, onun o sert konuşmalarında, yumruğunu havaya kaldırarak söylediği şarkılarda açıkça hissedilen o çocuksu yalnızlığı ve kızgınlığı o toplum görür ve onu yeniden koynuna alırdı.
Ama onun içinde doğduğu toplum o kadar güvenli ve güçlü değildi.
Kelimelerden ve şarkılardan korkan insanların yaşadığı topraklarda doğmuştu.
O insanlara şarkılar, acılar, sevinçler bağışlamıştı ama o insanlar şimdi onu affetmiyordu.
O, "Kürtçe şarkı söyleyeceğim" demişti.
Ve, sürgünlere gönderilmişti.
Ülkesinin yöneticileri onu hain ilan ederken, o da kendisini bir zamanlar sevmiş olanların, dinleyicilerinin, dostlarının, toprakdaşlarının ihanetine uğradığını düşünüyordu herhalde.
Gidip politik toplantılara katılıyordu.
Yumruğunu havaya kaldırarak şarkılar söylüyordu.
Her sözüyle dönüş yolunu biraz daha kestiği halde, öfkesine sahip olamıyordu.
O bir şarkıcıydı.
Çocuksuydu.
Öfkeliydi.
Yaralıydı.
Ve, hayatının son döneminde yağmurlarını tanımadığı şehirlerde yalnızdı.
Dilini bilmediği bir şehirde, karısının ve kızının kolları arasında öldü.
Çabucak öldü.
Bir çocuk gibi öldü.
Daha önce sürgünde ölenler gibi yalnızlığıyla parçalanarak öldü.
Tanımadığı bir ülkenin topraklarına gömüldü.
Kürtçe bir şarkı söylemek istediğini söylediği için terkedilmiş olarak öldü.
Kürtçe bile bilmiyordu.
Artık bacağı kırık mangalını yakamayacak, dostlarıyla rakı içemeyecek, doğduğu toprakları bir daha göremeyecek.
Bir daha şarkı söyleyemeyecek.
Onun Kürtçe şarkı söylemesi gibi bir tehlike kalmadı.
Ah keşke şarkı söyleyebilseydim.
Kürtçe bir şarkı söylerdim onun için.
Yalnızlık üzerine bir şarkı, ölüm üzerine bir şarkı.
"Şarkı söyleyen çocukları sevin" diye bir şarkı.
"Ben öldüğümde kimse memleketimi sevmediğimi söylemesin" diye vasiyet eden birini anlatan bir şarkı.
Kürtçe bir şarkı söylerdim onun için.
Eğer şarkı söylemeyi bilseydim.
O şarkı söylemeyi biliyordu.
Ama benim söyleyemediğim şarkıyı o da söyleyemedi.
Yağmurlarını tanımadığı bir şehirde yalnız, öfkeli ve mahzun öldü.
Söylenmeyen ve söylenmeyi bekleyen bir şarkı kaldı.
Belki bir gün, o şarkı söylendiğinde, belki o da bizi affeder.

AHMET ALTAN (Aktüel Dergisi, 23 Kasım 2000)

Ahmet Kaya'nın ölümü

Ahmet Kaya'ya haksızlık yapıldı. Bu haksızlığa yeterince tepki gösteremediğimiz için kendimize kızıyorum. Bir avuç adam bu ülkede her şeyi keyiflerine göre düzene sokabiliyorlar ve bizler de bunu kabulleniyoruz. Ahmet Kaya olayı bir acıdır. Ahmet Kaya'nın yad ellerde ölümü aslında bu ülkenin bir döneminin güzel bir özetidir.

ORAL ÇALIŞLAR

Ahmet Kaya 'yı çok eski yıllardan, gençliğinden bu yana tanırdım. Ününü 12 Eylül'ün suskunluk günlerinde yaptı. Nevzat Çelik 'in hapisten annesine yazdığı ''Annem'' şiiri, onun müziğiyle yıllarca bütün gençliğin dilinden düşmedi. Kabadayılıkla solculuğun karıştığı asi türkülerin adamıydı Ahmet. Delidoluydu, en beklenmedik anda en muhalif çıkışları yapardı. Gecekonduların sevgilisiydi. Bir dönem medyanın da gözbebeğiydi.

Ahmet Kaya, varoşların, düzene kafa tutanların, çaresizlerin sesi gibiydi. Diğer gecekondu türkücülerinden farkı hep bir siyasi duruşu olmasıydı. Ahmet, solcuydu. Solculuğu gençlik yıllarına dayanıyordu ve bu solcu çizgisini aslında hiç terk etmedi. Güneydoğu'daki savaşın en kritik günlerinde, şiddet yanlısı olmadığını söyleyerek bir çizgi tutturdu. Ama Ahmet solcu olduğu için, Kürt olduğu için oradaki olaylara karşı da duyarlılığını ifade etmekten çekinmedi.

Ahmet delidoluydu, yine de kendi içinde bir tutarlılığı ve dengesi vardı. Bir törende, ''Kürtçe müzik yapacağım, bakalım basabilecek misiniz?'' dediği an cadı kazanına atıldı. Medya şöhretlerinin öncülüğünde Ahmet Kaya yuhalandı, saldırıya uğradı ve açılan kampanyanın ardından gözaltına alındı. Baskılara dayanamadı ve Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldı.

Yurtdışına gidince bu kez, yeni sözleri yüzünden taşa tutuldu. Türkiye'ye dönemeyeceği bir hava yaratıldı. Çoğunluğu da uydurma haberlere dayanan kampanyaların birisi bitip birisi başladı gazete sütunlarında. Biz hafızası olmayan bir toplumuz, geçmiş günlere dönüp Ahmet Kaya için açılan kampanyaları bir hatırlayın.

MHP İstanbul Milletvekili Mehmet Gül , çok sayıda öldürme olayının sanığıydı. Yaptıklarını TRT televizyonundan 12 Eylül'ün başında itiraf etmişti. Ahmet Kaya'nın ölümü üzerine bir TV kanalında ''Hakkımı ona helal etmiyorum'' dedi. Ahmet, kimseyi öldürmemişti, hakkında cinayet davası da açılmamıştı. Mehmet Gül, Türkiye'yi yöneten bir partinin milletvekili, Ahmet Kaya ise sürgünde öldü, mezarı Yılmaz Güney gibi Paris'te kaldı.

Ahmet Kaya'nın görüşleri neydi, buna katılır mıydınız, katılmaz mıydınız, bunun ne önemi var. Ahmet Kaya milyonların sevgilisi bir türkücüydü, sanatçıydı. Asi bir sanatçıydı. Bir avuç egemen onun ipini çektiler ve bu ülkeyi ona dar ettiler. Onun düzene boyun eğmesini istediler. Eğmezse yad ellerde sürünüp yok olmasını hazırlayacak bir ortam yarattılar.

Ahmet Kaya'ya haksızlık yapıldı. Bu haksızlığa yeterince tepki gösteremediğimiz için kendimize kızıyorum. Bir avuç adam bu ülkede her şeyi keyiflerine göre düzene sokabiliyorlar ve bizler de bunu kabulleniyoruz. Ahmet Kaya olayı bir acıdır. Ahmet Kaya'nın yad ellerde ölümü aslında bu ülkenin bir döneminin güzel bir özetidir.

Ahmet Kaya öldü, Türkiye, bankaları hortumlayanları tartışıyor. O bankaları hortumlayanların gazetelerinde onu cadı kazanına atmışlardı. Ahmet Kaya öldü, Susurluk çetelerinin izine bile ulaşılamadı. Çatlı 'nın arkadaşları iktidar oldular. Ahmet Kaya ne yapmıştı? Banka mı hortumlamıştı, cinayet mi işlemişti, depremde yıkılan konutları mı yapmıştı? Ahmet Kaya asi türküler söylemişti. Ahmet Kaya, düzenin sınırları içinde davranmak istemeyen aykırı çıkışlar yapmıştı.

Ahmet Kaya'nın yurtdışında ölümü acıdır. Bu acı, Türkiye'nin, hepimizin acısıdır. Ahmet Kaya'yı yurtdışında öldüren bağnazlık, bu ülkede egemenliğini sürdürüyor. Ahmet öldü gitti, artık onun çekeceği acı kalmadı. Bu ülkede yaşamaya devam edenler, uyum içinde, düzen içinde yaşamaya devam etsinler. Aykırıları cadı kazanlarına atmayı sürdürsünler. Yeni Ahmet Kaya'ların peşine düşsünler.

Ahmet yurtdışında öldü. Aslında bu ölümle hepimiz biraz öldük. Tıpkı Nâzım 'ın, Yılmaz Güney'in ölümünde olduğu gibi. Sanatçısını yurtdışına sürüp orada öldürmek utancı bu ülkenin utancıdır. Hepimize bu utançtan düşecek bir pay olduğunu sanıyorum.

Ahmet Kaya Paris'te yatıyor. Çeteler Türkiye'de cirit atıyor.

Eşi Gülten 'e ve kızına başsağlığı ve sabırlar diliyorum.

 

ORAL ÇALIŞLAR (Cumhuriyet Gazetesi, 22 Kasım 2000)

Olmasaydı sonumuz böyle

Nasıl Nazım'ın şiirleri afişlerdeyse bugün, nasıl Yılmaz Güney filmleri perdelerdeyse, hiç kuşkusuz Ahmet'in söylemek istediği türküler de dillerde olacak çok yakında. O zamana kadar Serdar Ortaç ve korosunu dinleyecek bu vatan.

CAN DÜNDAR

Ahmet Kaya öldü. Serdar Ortaç ve hezeyan korosu marşına gönül rahatlığıyla devam edebilir. Ahmet Kaya'nın Paris'te öldüğü haberini aldığımda Kudüs'te, onun kliplerindekine benzer bir manzaranın orta yerindeydim. Göğsüm daraldı, yüreğim kanadı birden; onun en güzel türküsünü, "Olmasaydı sonumuz böyle"yi söylemek geçti içimden, bağıra çağıra...


Ardından öfke bastırdı.
"Kürtçe kaset yapacağım" dediği için linç edildiği o magazin gecesini anımsadım: Serdar Ortaç'ın "Bu vatan bizim" fırsatçılığıyla sahneye fırlayıp başlattığı milliyetçi hezeyan eşliğinde marş söyleyen fanatik koroyu düşündüm.


O koro Malatya'da 7 kişiyle 35 metrekare bir evde büyümenin ne demek olduğunu bilir miydi ki? O "kıro"larla hiç tanışmış mıydı?
15 yaşında ilk kez denizi gördüğü kente daha bavullarını indirirken "Bakın kırolar geldi" sataşmasına muhatap olmanın yarattığı tahribattan haberdar mıydı? O "kıro"larla hiç tanışmış mıydı?
Gündelik hayatlarında bir dilsiz gibi yaşayanların bağlamalarını niye "at teper gibi" öfkeyle, hırsla, hınçla çaldıklarını, türkülerinde niye hep acılardan, isyanlardan söz ettiklerini bir an olsun düşünmüş müydü?
"Saçlarına yıldız düşmüş" anaları, "tabancasını helada unutan," gençliğini mahpusta tüketen, dağa çıkan, silaha sarılan oğulları, kızları bilir miydi?
Ahmet Kaya o tarumar kuşağın sesiydi.

* * *

Aynalar belgeselinin çekimlerinden bir sahne gözümün önünden gitmiyor.
İstanbul'a ilk geldiği yıllarda yaya olarak eve döndüğü bir gece bir düğün salonunun önünden geçerken içeri dalışını anlatmıştı. İçerde hiç tanımadığı insanlar bağıra çağıra göbek atıyorlardı. Kendisi beş parasız, işsiz, aç ve sefildi. "Attım kendimi insanların ortasına..." demişti, "Nasıl oynuyorum biliyor musun... Göbekler atıyorum, düz dönüyorum, ters dönüyorum..."
Devam edememiş, gözyaşına boğulmuştu.
Pek az adam çözebilmişti bu sahnede neyin gözyaşartıcı olduğunu...
O, içimizdeki arabesk damarı bulup çıkaran adamdı.

 

* * *

Türkiye solu "başka bir tür üst yapı" kurabilmek için epey uğraşmış, ancak 12 Eylül bozgunundan sonra eski sloganlarını onun arabesk yüklü nağmelerinde bulunca dört elle sarılmıştı. Herkes susarken konuşacak kadar cesur, 1985'teki ilk albümüne, -devrimci şarkıları "dengelemek" için- bir de Mehmet Akif şiiri koyacak kadar korkaktı. Ütopyaların çürümüşlüğünden örgütsüzlüğün yalnızlığına, yenilmişliğin çaresizliğinden umudun diriliğine kadar herşey vardı türkülerinde... Yorgun, yiğit, yılgın, ürkek, delikanlı, tutarsız, serseri, öfkeli, kanlı canlı, deli dolu, kısacası benzersizdi.
Ne sağa ne sola yaranabildi; ama hem sağda hem solda dinlendi.
Kendisine "Biz burdayız gitmeyiz / ülkemizi bekleriz" diye sataşanlara yazdığı şarkıda şöyle diyordu:
"Dövülmüşüm, sövülmüşüm, kovulmuşum ben/
S.ktir çekilmişim yani/ kendi öz yurdumdan çeker giderim"
Çekip gitti, ama ayrılığa yüreği dayanmadı.

 

* * *

O fanatik hezeyan korosu, zerrece iplemediği marşlar söyleye söyleye, sürgünde bir muhalifler mezarlığı kurdu sonunda...
Lakin bilmeliyiz ki; o mezarlıkta Nazım Hikmet'ten Yılmaz Güney'e ve Ahmet Kaya'ya kadar öz yurdundan kovulanlar için kazılan her mezar, bu ülkeyi biraz daha kurutup çölleştiriyor.
Çünkü oradaki her mezar taşı, buradaki hoşgörüsüzlüğün alameti...
Gurbete sürülenler, uzağa gömülenler, ancak bu ülke farklı seslere tahammülü öğrenince dönebilecekler.
Nasıl Nazım'ın şiirleri afişlerdeyse bugün, nasıl Yılmaz Güney filmleri perdelerdeyse, hiç kuşkusuz Ahmet'in söylemek istediği türküler de dillerde olacak çok yakında.
O zamana kadar Serdar Ortaç ve korosunu dinleyecek bu vatan.
O koroyu alkışlayanlardansanız, yakınıp durmayın o zaman!..

CAN DÜNDAR (Aktüel Dergisi)
[email protected]

Penceresiz kalmak

Ahmet Kaya'nın iri gövdesiyle tezat oluştururcasına dudaklarından dökülen hüzünlü nameleri önce varoşları esir aldı.
Hayatın acımasız yükü altında ezilen çaresiz milyonların ve hayata tutunamayanların ortak senfonisi gibiydi ilk şarkıları..

ALİ KIRCA

Ahmet Kaya'nın iri gövdesiyle tezat oluştururcasına dudaklarından dökülen hüzünlü nameleri önce varoşları esir aldı.

Hayatın acımasız yükü altında ezilen çaresiz milyonların ve hayata tutunamayanların ortak senfonisi gibiydi ilk şarkıları..

"Penceresiz kaldım anne/uçurtmam tellere takıldı/hani benim gençliğim nerde..."

Dinleyenin boğazına yumruk gibi oturan o kederli ses, sonra varoşların sınırlarını aştı. Nerede çocukluğunu arayan, gençliğini yaşayamayan varsa; nerede aşk acılarının ve yalnızlıkların kuşatmasında savrulan varsa, o sesle buluştu...

Dinleyenler arasında ağlayanlar çoktu.. İlk başlarda yalnızca bir isimdi Ahmet Kaya.. Ne bir fotoğrafını, ne tek kare görüntüsünü gören yoktu. Bir şehir efsanesi gibiydi.. Sonra ete kemiğe büründü..

O görüntüyle birlikte siyasal kimliği de öne çıkmaya başladı.. Kürt hareketiyle özdeşleşir görünmesi ise çok daha sonradır.. İşte o yıllarla birlikte, hüzünlü şarkıların ciğerini dağladığı milyonlarca insanın yolları ayrıştı.

Türkiye, kanlı bir trajedinin içinden geçiyordu.. Herkesin aynı "saf"ta durmasının çok zor olduğu yıllar...

Ahmet Kaya'yı sevenler bir yanda, öfkelenenler öte yanda..

Buna karşın, Ahmet Kaya yine de popüler televizyon kanallarının gözdesiydi... Çağrılmadığı televizyon programı yok gibiydi... Çünkü, O'nun çıktığı "show"lar iş yapıyordu.. Ondan nefret edenler bile, Ahmet Kaya'nın milyonlarca seveni olduğunu biliyor ve bu kitlenin ilgisinden sonuna dek yararlanmaya çalışıyordu.. Klipleri her kanalda defalarca gösteriliyordu... Gece alemleri, "saza niye gelmedin" diye sallanıyordu.. Öteki Türkiye'de de, beriki Türkiye'de de o vardı..

Ancak.. Bir gün, bir tören gecesi, yollar iyice ayrıldı... O gece ve sonrasında, hoşa gitmeyen sözleri ve tavrıyla o artık "lanetli" adamdı..

Ekranlar kapandı...

Ya "öteki Türkiye"de?..


***

Burada, Ahmet Kaya yazısına ara veriyor ve yıllar önceki bir yazımızdan bazı satırları bu köşeye taşıyoruz.. Yazının başlığı "Bir acı tebessüm.."


***

Vakit akşamdır.

Takvimlerin 24 Eylül'ü gösterdiği bir güz akşamı. Türkiye'nin her yanında insanların gözleri ekranlara takılıdır. Haberler, hüzünle kazınır beyazcama. Hüzün, ekranlardan yüreklere taşınır. Altyazılar bütün kanallarda kanayan bir nehir gibi akar, akar:

'Zeki Müren öldü, Sanat Güneşi söndü.'

Vakit akşamdır.

Yer Diyarbakır.

Kahvehaneyi dolduran Diyarbakırlılar da bütün Türkiye'yle birlikte kanayan bir nehir gibi akan altyazıları izlerler gözleriyle:

'Zeki Müren öldü, Sanat Güneşi söndü.'

İşte tam o sırada bir acı tebessüm dokunur dudaklara. Sessizliği bozan gönül kırığı bir serzeniş:

'Tuzu kuru olanlar Zeki Mü- ren'e ağlar...'

Hepsi hepsi 6 kelimeden oluşan alçak sesli bu serzenişi, televizyonlara yönelik hayli acımasız eleştiriler izler:

'Diyarbakır Cezaevinde olanların hiç mi önemi yok?'

Zeki Müren'in, Türkiye'yle tam da kavuşurken ayrıldığı o hicran gecesinde, hemen hemen aynı saatlerde, Diyarbakır E Tipi Cezaevi'nde yerlerde cesetler yatmaktadır.

Ölenlerin kimlikleri, suçları, neden orada oldukları önemli mi? Önemli olan Adalet Bakanı'nın cezaevinde inceleme yaptıktan sonra söyledikleridir:

'Benim bizzat müşahede ettiğim, genelgeyi bir kenara iterek keyfi uygulamalarını devam ettiren cezaevi yöneticilerinin bu hareketleri, müfettişlerimiz tarafından da tespit edilmiştir ve kendileri şu anda görevden uzaklaştırılmıştır.'

Onlar görevden uzaklaştırılmıştır, ama 10 tutuklu da artık yaşamamaktadır. Kimlikleri, suçları ne olursa olsun can güvenlikleri Türkiye Cumhuriyeti devletine emanet edilmiş 10 tutuklu.

Ve ekranlarda Zeki Müren:

'Bir tatlı tebessüm, bin vuslata bedeldir.'

'Sevda, hasret ve hicran' şarkılarının adamı, bir güz akşamında ülkesiyle vedalaşırken ciğerinizi yakan acı. Diyarbakır kahvehanelerine aynı yakıcılıkta ulaşamaz.

Ekranları, ölümü dimdik ve boyun eğmeden karşılayan koca çınarın hüznü kaplarken, ülkemin bir başka köşesinde sorulan gönül kırığı soru da büsbütün haksız sayılamaz.

'Diyarbakır Cezaevinde olanların hiç mi önemi yok?'

Yıllar yılı bu ülkede, 'vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü' nutukları atıldı. Korkuldu, bölünmekten.

Ne var ki, bölünme korkuları, coğrafyaya ve toprağa indirgendi. Kartal kanatlarıyla kaplanıp korundu atlas haritaları. Kim bölebilir, kim ayırabilirdi ki? Kimin gücü yeter, kim cesaret ederdi?

Nafile korkuların gölgesinde heder oldu en güzel hayatlar.

Ama bir başka korkuyu, hem de gerçek bir korkuyu umursayan olmadı.

Doğuda yaşanan acıyı batıda duymazsanız, batıda yürek yakan kederleri doğuda acı saymazsanız, işte o zaman korkun ayrılıklardan.

Bir coğrafyayı dolduran insanları ortak acılar, ortak sevinçler ve ortak kıvançlardan başka ne birleştirebilir ki?

Ve Zeki Müren'den ötede daha nasıl bir zenginlik bulabiliriz ki?

Herkes aşık olur, herkes aşk acısı çeker, herkes hasretlere düşer, herkesin gönlü hicranla dolar ve herkesin içinde, gün gelir sevda bahçelerinin çiçekleri solarken, şarkılardan daha ötede ne buluşturur ki bizi?

24 Eylül akşamı, Diyarbakır kahvehanesindeki 'bir acı tebessüm' dokundu bize.

Zeki Müren, 'Bir tatlı gülümseyiş, bin kavuşmaya bedeldir' diyordu şarkısında. O acı gülümseyiş, kaç ayrılığa bedeldir acep?


***
O yazı, Zeki Müren'in ölümünden sonra yazılmıştı.. Bu yazı, Ahmet Kaya'nın ölümünden sonra yazılıyor..

Ölüm acısı, her yerde aynı "şiddet"le duyuluyor mu?

Bir zamanlar programlarında ve müzik kanallarında "reyting"i yüksek adamı tepe tepe kullananlar susuyor.. Şarkılardan eser yok...

Son yıllarında kendi dışındaki rüzgarlara teslim olup oradan oraya savrulan; kendi hatalarının kuşatmasında kalbi yorulan adam ölünce...

İyi-kötü söylenecek tek sözcük dahi yok muydu? Meydan, "çanak anten fırsatçıları"na mı bırakılacaktı?..

Çoğumuzun belki de haklı olarak öfkelendiği o adamı bu ülkede halâ seven onca insanın, kendi ülkelerinin kanallarında, iki-üç şarkısını dahi dinlemeye hakları yok muydu?

Penceresiz kalmadı mı aradaki duvarlar?

Pencereler kapanmadı mı?

ALİ KIRCA SABAH (18 Kasım 2000)







<< Geri dön Favorilere Ekle Ana Sayfa Yap

Ozgur yasam © 2002 sitenin hicbir kurum kurulus yada orgutle bagi yoktur 
Hosted by www.Geocities.ws

1