|
4. din'de insanın kökeni ..................................... 4.2 - isimlerin öğretilmesi 4 . - D İ N D E İ N S A N I N K Ö K E N İ İnsanı diğer varlıklardan ve özellikle hayvandan ayıran vasf-ı mümeyyiz, onun ilm ve hüküm taşıması; içtimai ve camii bir varlık olmasıdır. Bu psik özellik ve sosyal nitelik 1940' larda Arnold Gehlen tarafından tescil edildiği gibi daha önce de bu husus 1930 lar da İmamı Nursi tarafından insan ve hayvanın yapı ve işlevlerinin temel ayrılığı belirterek tespit edilmiştir. Gehlen'le birlikte, ana karnında feotal (embriyonik fetüs) bir halde, biolojik gelişmesini bitirmeden ve hayvani donanımları (diş-tırnak-kürk-ferc) temin edemeden doğan insanan yaşamını sürdürmesi, ancak yarım kalan bio-psişik varlık yapısını tamamlayacağı toplum ortamının bulunmasıyla mümkün olduğu anlaşılmıştır. Bununla, "TOPLUM olmadan BİREYİN olamayacağı" hakikatini iyice anlaşılmış ve insanı vahşi tabiattan çıkarmaya çalışan felsefi kuramların nasıl köksüz olduğu ortay çıkmış ve insanı maymundan türeten fenni betimlemelerin ne kadar temelsiz bulunduğu belli olmuştur. Antropoloji "dil olmadan insan olamaz" diyor. Gördüğmüz gibi dilin kökeninin bulunamadığı, yerlisi ve yabancısıyla, felsefi antropoloji tarafından itiraf ediliyor. Keza "toplum olmadan birey olamadığı." hakikati da fennen sabittir. Artık dilin ve dilin kökeni olan aklın, metafizik bir asla dayandırılmadıkca açıklanması mümkün olmadığı gibi dini kaynaklar da devreye konulmayınca insanın hayatı ve şuur varlığı bireysel ve toplumsal başarılarının bir izahının yapılamadığı görülmektedir. Demekki şimdiye kadar sürdürdüğü yanlış yöntem ve tutumla gayrımeşru sayıp dışladığı metafizikten vazgeçen sözde felsefe ve tarihsel sayıp geridede bıraktığı dinden bigane kalan resmi bilim eğer düşünce ve gerçeklik adına ; hem dil-akıl bilinmezini çözmek istiyorsa bu yanlış yöntem ve tutumunu terk edip hikmetle bağdaşmayan kibrini bırakıp ilimle uyuşmayan gururunu aşağı indirip kitab ve vahiy kaynağına çıkmak zorundadır ki insanı açıklasın. "Hayvan dünyaya geldiği vakit adeta başka bir alemde tekemmül etmiş gibi istidadına göre mükemmel olarak gelir yani gönderilir.Ya iki saatte ya iki günde veya iki ayda bütün şerait-i hayatiyesini ve kainat la olan münasebetini ve kavanin-i hayatını öğrenir. İnsanın yirmi sene de kazandığı iktidar-ı hayatiyesini ve meleke-i ameli yesini yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur. Demek hayvanın vazife-i asliyesi taallümle tekemmül etmek değildir ve marifet kesbetmekle terakki etmek değildir. Belki vazifesi istidadına göre taammüldür, amel etmektir. Ubudiyet-i fiiliyedir. İnsan ise, dünyaya gelişinde her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunları na karşı cahil , hatta yirmi senede tamamen şerait-i hayatıöğrenemiyor. Belki ahir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç. Hem gayet aciz ve fakir bir surette dünyaya gönderilip , bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. Onbeş senede ancak zarar ve menfeati fark eder. Hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle ancak menfeatlerini celb ve zararlar dan sakınabilir. Demekki, insanın vazife-i fıtrıyesi; taallümle tekemmül dür, dua ile ubudiyettir."(SÖZLER, 23.söz. Birirci mebhas. DördüncüNokta. sh.329) Bu insanın "içtimailiği ve ilmiliği" olgusu bize gösterir kibir insan ferdinin oluşumu için, bir aile ortamının ve ön bir toplum koşulunun varolması gerekmektedir. Halbuki fenni ve felsefi tespit ve kuramlara göre "ilk insanın" ve "ilk birey"in erkek ve dişi iki bireyden oluşan biolojik ve sosyalojik birlik alt-yapısı olan "ilk ailesi" ve "ilk toplum"u yok. Onlar için vahşi tabiat ve canlılar birde insana benzer hayvanlar, maymunlar var. Oysa bu canlılar ve maymunlar ilmi araştırmalar ve tarihi belirlemelere göre, sosyol ve rasyonel biopsik ve semiotik bir varlık olan insanın; biolojik, psikolojik, sosyolojik ve linguistik nitelikleri tevarüs edineceği bir ortam, başlangıç, bir kaynak ve bir kök, olamazlar. Değil bu moral sayılan vasıfları biolojik yapısı dahi hayvandan farklıdır insanın. Mesela biolojik gelişimi on onbeş yıl gibi uzun bir süre alan başka bir canlı varmıdır ? İnsan gibi zengin bir dış duyum ve iç duygu çeşitliliği yaşayan bir hayvanı düşünebilir miyiz ? Kültür ve medeniyet kuran bir “hayvan” nerede mevcuttur. İnsanın bu toplayıcı yeteneğinin kaynağı ve güçlü eğilimlerinin kökeni, bu güne kadar fenni kuram ve felsefi kurgularda ortaya konulamamıştır. İşte bu sayılan olumsuzluğu gideren, bu PSL alt yapı ve temeli gösteren, açıklamalar, dini beyanlarda yer almaktadır. Hayvanın çevresine intibakı içgüdü denilen sevki fıtrileri ile kısa bir zamanda gerçekleştiği halde insan uzun bir biolojik ikmali sağlayacak ve psikolojik kemali verecek bir terbiyeye ihtiyac duyar. Bu terbiye süreci iki yönlüdür: Birincisi İnsanın hayati biolojik olgunlaşmasını tamamlayacağı bir gözetimdir. Cinsel gelişiminin tamamlanmasına kadar çocuğun anababanın (ailenin) bilgisi ve ilgisi dahilinde zorunlu beslenme ve barındırma “beşiğinin” yanında arınma ve koruma “ocağının” bulunması dir. İkincisi şuuri psikolojik gelişiminin tamamlayacağı öğretimdir. Gözetim süresi boyunca ailesi ile birarada olan çocuk aynı zamanda bir dil ortamın da (kavm-i lisan) içinde bulunmaktadır. Bunun için gözetim süreci bilişim ve iletişim muhiti çocuğun bilim yeteneğinin (ilm ü akl) açığa çıkarılması ve ona bilgi (marifet ve tahsil ) kazandırıl ması yani öğretme etkinliklerini dahi kapsayacaktır. İşte bu biolojik beslenme ve barınma koşullarının
tümüne "bakım"
dersek şu psikolojik bilme ve öğrenme bağlarına da "eğitim"
diyelim.
Şimdi bireyin bu hayati bakım ve şuuri eğitim olanaklarının gerçekleşebilecegi
biricik alanın korkulu ve vahşetli tabiatın
nesneler ve cevre ortamı değilde emin
ve ünsiyetli medeniyetin kimseler ve toplum ortam olması
gerektiği GERÇEĞİNİ, dolayısıyla cemiyet olmadan ferdin ortaya çıkamacağı
OLGUSUNU fenni manüplasyan ile kurulan kuramlarla gizlemek ve felsefi spekülasyonlarla
örülen öğretilerle örtmek mümkün değildir. (51)
Günümüzün "gelişmiş" sayılan insanının
bütün vasıflarını taşıdığını varsaysak dahi bu "İlk insan", bio-psik yapılı
birey; bir sosyal ortam, bir toplum koşulu, bir aile nüvesi bulamazsa kendisini
varlılğını sürdüremediği gibi herhangi bir toplumuda oluşturamaya caktır.
İşte ana karnından doğmuş bir bebeği
anababa kucağına değilde bir ormana bırakı verin! Eger kurtlar yemezse
soğuktan donarak telef olur. İşte bu realite ve empirik olgu, hiç bir spekülativ
ve rasyonel kuram ile açıklanamadığı halde "dini kuram" ile açıklanabil
mektedir. Çünkü din, insanı dünya tabiatı
içinde değil cenetin ortamında başlatır.
Cennetin bakıcılığında ve Yaratanın eğitiminde bio-psik düzeni ve hayat-şuur denklemi kurulan ilk insan bireyi, Adem Aleyhisselam, bile dünyada tekbaşına insan türünü oluşturmaya yetmeyecektir. Çünkü insan soyunun dünyada türemesi için Adem Aleyhisselamın yarımının tamamlanarak Havva anamızın Babamızın genetik yapısından yaratılmasıyla "ilk aile"nin oluşturulması gerekmektedir. Demek değil ilk insan, ilk birey; hatta ilk aile bile dünyada oluşmamış cennetten "düşürülmüştür". (6) İnsan türünün "parcacıkları" olan bireylerin, insan "atomları" olan aile halinde ilk "nüve"sinin CENNETTE muhabbetle ve sevgiyle "bütünleştirilmesinden" sonradır ki insan "organizması" nın yerde "birleştirilmiştir", Daha sonra bu ilk aileden şehvet ve cinsellilkle toplum sistelerinin DÜNYADA çoğalarak varoluş imkanı açılmıştır. Bu biolojik bir modül olan karı-kocanın cinsel ilişkileriyle ve sosyal bir komün olan ailedeki mütekabil sevgi ve saygı ilişkileriyle ve ekonomik bir ünite olan aile ögelerinin işbirliği ve işbölümüyle oluşturulan toplum modelin de hiyerarşik onur ve görev bağıntıları kurularak toplumsal yapılar ve işlevler sosyal sınıflar ve ödevler oluşturulmuştur. Zaten İslamın hukuk daha geniş ahlaktan daha derin olan ilahi ve semavi sistemi yani FIKIH açısından kul hakları içinde ana-baba hakkının (rızasının) ibadetten öne alınması ve imandan hemen sonraya konulmasının hikmeti ve boşanmanın en sevimsiz helal olmasının sırrı, sadece değil dünyaya ve cemiyete, ahirete ve ebediyete "adam" yetiştiren toplum birimi olmasıdır. Bu mahiyetteki insan "fideliğinin" bu ilginç gerçekler taşıyan "modüler" işlevi ve "atomik" yapısını önemini ve “üniter” bütünlüğünün değerini gözardı eden kuramlar, düzelten değil yaratılışı bozan ve buyuruluşu yıkan bir görevi üstleniyorlar. Sözde felsefe ler ve beşeri ideolojiler tarafından bu kurumun bozulması ve bu birimin yıkılması yolun daki sinsi saldırı, bizce "yokluk" sözcülüğüdür. Her hangi bir öge ve organ "parcası" sözkonusu olduğunda, varolması gereken alan ve ortam "bütününün" aranması şart ve zorunlulugunu nazara aldığımızda, felsefe kuramlarının, insan bireyinin açıklanması için ve yani bakım ve eğitim hazırlığı için gerekli olan toplum önşartını kanıtlıyamadıklarını görüyoruz. İnsan elemanının kümesini aramak beşer biriminin sistemini kurmak mantıki ve fenni lazime iken bunu yerine getire memek insanbilimin çok önemli bir açığı olarak kalır. Ancak din kuramı , cennetin bakıcılığı ve Rabbülaleminin hocalığı vakıasının bildirimi ile "ilk-aile" gerçeği ile toplum önşartını kapatıyor. Önce hayat için bir "çekirdek" hücre gerekiyordu. Fakat felsefe bunu ya darvinist hikayelerle çözmüş görünerek kaynak meselesini gündem dışı tutarak unutturmaya çalışıyordu. Böylece atizmini ve pozitivizmini yaşatıyordı. Şimdi cemiyet içinde bir çekirdek aile gerekiyor fakat felsefe tahmin ve zanlar gerçekler ve olgulara karıştırılarak spekülasyonlarla bu meseleyi de çözülmüş göstermek istiyor. Ancak ferdin cemiyete olan ihtiyacı cemiyetin ferde istinadı çelişkisinin akli ve tecrübi birikimiyle gideremediğini gösterdik. Felsefenin çözemediği insanın ferd-cemiyet çıkmazının böylece din tarafından açıldığını gördükten sonra şimdi de biraz dil-akıl bilinmezi üzerinde duralım. Taki toplumun önşartının bir ilk insan değilde bio-sosyal bir ortam ve eko-kültürel bir çevre olan bir ilk ailenin olması gerektiğinin nedenini anlıyabilelim. |