4. din'de insanın kökeni ..................................... 4.1 - ilk aile cennetten (6)

4.2 - isimlerin öğretilmesi


 
 

4.2 - İsimlerin Öğretilmesi

Gördük ki resmi bilim yaptığı açıklamalarda ve söze felsefe yaptığı yorumlarda insan için ne açık ve net doğru olan bir psik dayanak ne de tam ve kesin gerçek olan sosyal bir çıkış gösterebildi. Bazan da köken ve kaynak sorununu konu dışına çıkardı. Çoğu zaman da hayatın menba ve madeni; şuurun menşe ve mehazi; mevcudatın mevrud ve masdarı; hadisatın asıl ve esası; kainatın ukde ve kaidesi olarak gösterdiklerinin de gerçekten bir dayanılacak belge ve tutulacak bir kanıt olmadıkları anlaşıldı. Çünkü İnsan bireyinin bağlantılı bir nesnel öğe olarak biolojik bir ortama olan istinadını tanımladıktan ve ilişkili bir üye olarak sosyal bir sistemden istimdadını belirledikten sonra bu betimleme ve indirgemelerde çözümleme ve kurgulamalarda dayandığı bu hayati ortamın ve desteklendiği bu içtimai sistemin alanlarını dışına çıkmadan bu tanımlamayı yasal bir açıklama ve bu belgelemeyi geçerli bir yorumlama diye kabul etmek ve bunları insanbilimsel bir veri ve ilke olarak ileri sürmek akla ve bilime apacık aykırı tutumdur.

Hele linguistik temele hiç inemediğni "dil insanla birlikte varoluştur" tespitiyle anlıyoruz. Çünkü herhangi bir varlık yapısında, ister eşzamanlı ister ardzamanlı birarada ve birlikte, varolan bir nesne; altlık ve üstlük yada öncelik ve sonralık bağlantısı kurulmadan anlaşılamaz. Bunun için eğer dil insanla birlikte varolmuşsa, dil mi altta insan mı altta yada dil mi önce insan mı önce, bu belirlenmeden dil ve insanın "ayrılığı"nı tanımladıktan sonra "birlikte" varolmuştur demek vahim bir yanlışdır.

İşte bu noktada Felsefi Hikmet’in tasvir ettiği fakat izah edemediği insanın varlık yapısı gibi insanın dilinin de "TALİMİ ESMA" (İSİMLERİN ÖĞRETİLMESİ) hakikatının Dini Kitab'da açıkladığını görüyoruz. Her köklü olgu gibi lisanın kaynağı da bir ilim ve akıl kelam ve beyan dünyası olan dindedir. Zaten dinin esası olan "Kitab" başlıbaşına bir dil harikası ve lisan mucizesi dirzki şu 1400 yıllık islam tarihi içinde bilim esasları Aristo’nun yer merkezli kainat tasvirinden Newton’un güneş merkezli dünyasına oradan Einstein’in zaman ve mekan mutlaklığını kaldıran izafiyet kuramana kadar köklü inkilablar geçirdiği halde ve hukuk sistemleri ortaçağın derebeylikten ve kölelikten ortaçağın saltanat ve kulluğuna oradan yeni çağın cumhuriyet ve yurttaşlığına kadar bir çok devrimlerle köklü olarak değişdikleri halde yine o en son geçerli dini kitap olan Kur’an-ı Hakim, Abdüsselam gibi ödül almış teorik fizikçilerin Roger Gaurady gibi Marksist Kuramcıların ve Cat Steves gibi Popcuların değişmez başyapıtı olarak binlerce çeşitli görüşlerde ve farklı alanlardaki tanınmış veya tanınmamış profesyönel veya entellektüel aydınların temel kaynağı olmakta devam etmektedir. Bunun içindirki Michael H.HART “Hz. Muhammmed’den Gorbaçov’a özgün bir değerlendirme” alt başlığıyla yayınlanan EN ETKİN 100 isimli kitabında dünyanın en etkin yüz kişisini sıralarken bir numara olarak bu kitabın mübelliğini göstermektedir. Bu kitabda ikinci sırada Newton üçüncü sırada Hz. İsa A.S. yer almaktadır.

Kısaca bilim ve hukukun her ne kadar akıl ve tecrübe ile değişip gelişdiği zaman içinde gelişip olgunlaştığı bir vakıa ise başka bir hakikatta onun bugüne kadar hep kitab ve rasulden temellendiği ve beslendiği de bir başka hakikattır. Bilim ve hukukun yöneldiği iman ve ahlakın bu iki fıtrat ve şeriat kanadını yani akıl ve tecrübe ile kitab ve rasulü birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ayıranlar ise bunun sonucuna katlanırlar ya ortaçağdaki gibi cehaletin ve sefaletin kokuşmuş ufunetine düşerek dünyalarını bırakırlar yada geçen yüzyıldaki gibi gururun ve sefahetin pis necasetine düşerek ukbalarını yitirirler. Şimdi Yaratan ve yaratılan arasındaki iletişimde ve etkileşimde bir arac ve aracı bulunan kelamın birimi ve öğesi olan “ad” yada evren ve insan arasında bir perde olan ve fıtrat ve şeriat ortasında bir köprü olan lisanın atom ve hücresi olan “isim” üzerinde düşünelim:

Bu şanlı Kuran-ı Hakim'de şöyle buyurulmaktadır:

"ve alleme adem-el-esmae külleha" "VE ADEME BÜTÜN İSİMLERİ ÖĞRETTİ." (Bakara sUresi,ayet:31)

İsim, remizler ve sırlar taşıyan gizemli bir kelam birimi; manalar ve gayeler bulunduran simgeli bir dil ögesidir. DİL, İnsanla evren arasında nesnel ara bir ortamı (berzah -muhit) olan dil aynı zamanda insanla insan arasında kimsel ortaç bir alanı (mutavassıt saha) olarak bu nesne ve kimse uçları arasındaki ilişki ve bağlantıyı sağlayan ortak bir aracı (müşterek vesile) katmanıdır. Ayrıca bu dil aracının, kimsel ortaclık ve nesnel araçlık işlevi yanında temel bir düşüncenin aygıtı olarak öylesine büyük bir görevi vardır. Bu çok yanlı ve yönle yapı ve işlevindendir ki felsefe bugünkü seviyesi ile dahi, değil dilin kühnüne vakıf olmak daha dil ile düşünceyi birbirinden ayırarak dil bir varlık alanı olarak tam tanımlıyamıyor. Her ne kadar belli yanlara göre oluşan dil bilimleri, sözdizimini inceleyen sentaktik (fenni beyan) yada anlam bilimini ele alan semantik (ilmi maani), ve dil felsefeleri, iletişim ve bilişim bilimleri ile bu konu yüzyılımızda derinlemesine incelenmekte ise de bize alışkınlıkla basit bir etkinlik gibi yaşanan söz söyleme işini ve bize alışkanlıkla sıradan bir şey halinde görünen dil varlığını şematik ve yalın bir modelde anlamaya çalışalım. Çünkü İSİM varlığı ve isimlendirme olayı bu dil varlığının açılması ve konuşma işinin aydınlanmasıyla açığa çıkabilir.

İnsanla evren arasında etkileşim berzahı olarak mükemmel bir "ara-yüz" (interface) olan dil, insan ile insan arasında iletişim vesilesi olarak da sürekli tekamül eden bir "ayo-kapı" (I/O) olarak iki yönlü bir yapıdır. Evrendeki olgular, insanda bilgiler ve değerler haline dönüşerek dil de tespit edilidiği gibi insandaki düşünceler ve proğramlar dil aracılığı ile uygulanmakta ve gerçekleştirilmektedir. Keza insan ile insan arasındaki ilişkiler de girdi-çıktı aracı olarak her türlü alışverişler için dil kullanıldığı gibi ; içkin manaların anlatılması ve aşkın gayelere ulaşılması için etki-tepki aygıtı halinde yine dil kullanılmaktadır. İster arayüz ister ayo kapu olsun, dilin BEYAN VE LİSAN da ilim ve hüküm, MANA VE KELAM da marifet ve kıymet olarak mütehavvil bir işlevi ve mütekamil bir yapısı bulunmaktadır. Bu ana ayırımların ilkine yaratılış dili olan bilim ikincisine buyuruluş dili olan hukuk adı verebiliriz.
 
 

Demekki dilin iki ana işlevi var dolayısıyla bir dil ögesi olan isminde iki vazifesi bulunacaktır:

1 - Bedenin (cesedin) dışarısındaki çok ve çeşitli nesneleri, varlıkları ve olayları, bilenin (zihnin) içerisinde canlandırarak yansıtır, dışarıda birbirinden ayrı her bir nesne, bilende birbirinden ayrı adlar-simgelerle (ism-remz) belirtilir ve o ad-simge ile göstergelenir. Bu haliyle yani bir hafıza öğesi ve zeka gereci olarak aynı zamanda tefekkür ve tasavvur cihazıdır. Fen ve hikmet vasıtasıdır.

2 -Hem bilen içindeki çokluğu ve çeşitliliği hem isimler aracılığı ile saptar, biribirinden ayırır hem de başka bilenlere, isimler aracılığıyla aktarır iki ayrı dünya birbiriyle ilişki ve bağlantı kurar. Kişiler arası doğru ve gerçekler bu ilişki ile birikir ve büyür, değişir ve gelişir. Kimseler arası anlam ve amaçlar bu bağlantı ile korunur ve saklanır, olgunlaşır ve yetkinleşir.

Dolayısıyla nerede ise lisan (dil) ile özdeşleştireceğimiz isim (ad)in "öğretilmesi", insanın ve evrenin "yaratılması" kadar muazzam ve muhteşem bir gerçektirki, yaratılışı "buyuruluş"a açan anlatım ve dil kabiliyetinin EĞİTİLMESİ vakıası, beyan ve lisan cihazının kullanılmasının ÖGRETİLMESİ olgusu, dört kelimelik cümlede:

"ve alleme adem-el-esmae külleha" ayetiyle:

"alem" ve "GÖRÜNGÜ-VARLIK", "âdem" ve "KURGU-İNSAN" terimiyle birlikte zikrediliyor.

"esma" ve "GÖSTERGE-ADLAMA", "küll" ve "KAVRAM-ANLAM" terimiyle beraber sarfediliyor.

Bu TERKİB; mucizekar ve icazkar bir ayetle;

nesne-kullanıcı-belirtec-kavram terimlerinin tekabülü

(varlık-insan-adlama-anlam) ögelerini içeren

semiotik vakanın sentaktik ve semantik yapısı anlatılmakla beraber lisanın tefekkür ve tekellüm cepheleriyle birlikte

tanıtımıdır.

Bu alt dile ilişkin sarih ve doğrudan anlatımdan başka üst dile

ait işari ve dolaylı anlatımla da; şu dört terim de: "alem" ve "görüngü" (imge) ; "adem" ve "kurgu" (yokluk)

"isim" ve "gösterge " (simge) ; "küll" ve "kavram” (varlık)

somut görüngünün imgesiyle birlikte soyut kurgunun (vehmoloşu) yokluğu

aşkın göstergenin simgeliliğiyle birlikte içkin kavramın (mevcudiyeti) varoluşu

çelişkisindeki paradoksal gerçeğin inceliğinin letafetiyle;

Varlığın yokluk aynasında yansımasını içeren

temel aşkın metafizik gerçeğin ve köken içkin parapsik doğrunun

anlamanın anlatımı amaçlanmıştır.
 
 

Demekki "isimler ademe öğretiliyor"bildirimi;

Varlıklar [isimler;adlar, alemler, âlemler, ilimler,]

yoklukta [ademe; adem perdesinde, soyut zihinde, şuur aynasında]

yansıyor [öğretiliyor;gösteriliyor,tanıtılıyor,bildirliyor]

olgusunu bize anlatıyor.

Bu girift MANA lifleriyle örgülenen MARİFET gergefiyle;

yalın fakat çok mükemmel İLİM VE HÜKÜM gerçeğinin

sıradan fakat sırlı KELAM VE LİSAN olgusunun

İlahi bir HABER ve semavi bir KİTAB

dışında bir BEYAN VE HİTAP ile çözülmeside zaten beklenilmezdi!

İSİM (ad) denilince ; (nam ve ünvan lafz ve istilah sinonimleriyle birlikte) cümleyi oluşturan kelimelerin sıralanması yani sentaktik (söz-dizimi) yönünden asıl olan gramatik işleviyle simge ve gösterge olmasıdır.

İngilizce name, fransızca nom ve türkçe nam sesleri semiotik yönden bize ortak bir kökene işaret eder.Keza lafz ve lugat terimleriyle de etimolojik ortak bir köken çağrıştırmaktadır. Ayrıca (nomos/ad ve logos/bilgi) terimleriyle de semantik (anlam-bilim) yönden de bilimlere ek olan astro-nomi eko-nomi kozmo-loji eko-loji gibi isimlerin/adların özünü göstermesi itibariyle"evrensel" bir tanımlamadır.

"isim" insan dünyası ile kevn dünyası arasındaki dil yani kelam ve lisan dünyasının gizemli bir birimi, sırlı bir ögesi ve garib bir atomudur. Kelam (Söz), lafz ve mananın biçim ve içeriğinden oluşan bir dil molekülü (cümle) ise, bu molekülün atomu da, terim ve kavramdan oluşan "KELİME" (sözcük) dür.

Evet, acaba her isim bir kelime midir veya her kelime bir isim mi dir ?

Kelam en az mevzu ve mahmul yada mübteda ve haber yani konu ve yüklem olan iki kelimeden meydana gelen bir molekül ise bunun atomu olan söz parçaları olan kelimeler/sözcükler artık parçalanamaz ögeler, birimler ve atomlar haline gelir. Kelimelerin ve sözcüklerin başka bir adı, yani sinonimi ve eşanlamlısı olan adlar artık bağımsız “adlar” olmaktan çıkarak kelam yapısının parçası olan bağımlı “sözcükler” haline gelirler. İster ad ister sözücük olsun bu semiotik lisan atomları bu anlamlı semantik tefekkür ögeleri olan isimler eğer parçalanırlarsa anlamsız sentaktik tekellüm birimleri olan harflere dönüşürler.

Bu sözel sentaktik tekellüm lafz modlarının gizemini ve nitel semantik tefekkür mana kodların bilinmezinin çözülmesi bu gün felsefenin varlık ve bilgi ve değer alanlarını bırakıp dile yönelen günümüz düşüncesinin başlıcı ilgi ve merak konusu olarak çekiciliğini korumaktadır. Bu konunun bilim ve felsefenin gündeminden ineceğini de hiç düşünemiyoruz.

Biz sözcükleri; varlıkları ve kavramları, simgelemek ve adlandırmak üzere kullanırız. Bunun için kelimenin (sözcüğün/ismin) bir adı (ismi) de isimdir...?! Verdiğimiz isimler yani adlar bize o varlıkları ve kavramları gösterir, göstergeler, belirtir, bildirirler eğer ortak olarak konulmuşsa başkalarına anlatırlar.

Diyeceksiniz ki bunu biz de biliyoruz. Peki o zaman şu soruların

cevabını da verebilirmiyiz.

Adın bir varlığı yansıtma ve gösterge fonksiyonunun anlamı ve amacı nedir?

İsmin kavramı belirtme ve bildirme işlevinin kökeni ve ereği nedir?

Kelime-word-sözcük/lafz ile isim-name-ad/remz arasındaki ayırım nedir ?

İsmin kelimenin biçim yani lafz-terim yönü ile içerik yani mana-anlam yönü ile ilişkisi nasıldır ?

Kelimenin üstünde olan kelam ile aralarındaki irtibat nedir ?

Eğer isim/ad bir bilgi ve karar aracı; ileti ve esin aracısı ise ismin/adın altındaki anlam ile, bilgi ile, esin ile, ileti ile ilişkisi nedir?

Demekki İsim, bilim ve bilgi yani ilim ve marifetin hem kaynağı hem taşıyıcısı (Elif/İ) (Sin/S) (Mim/M) harflerinden müteşekkil esrarlı bir varlık. Daire-i Esma ve Esma-i Hüsna ile kudsi alana da taşıyor. Biz elbette bu remzi, harfi, rakami ve cifri alanla da bağlantılı "isim " kavramını ayrıntılı çözümleyip İSİM ve CİSİM, RESİM ve REMZ işaretlerinin olan gizemli ve bilinmez SİMgeli ve SEMbolik taraflarını da FEHM VE CEHD ederek araştırcak ve bunu FIKH VE HÜKM edecek bir İLME biz acizane sahip değiliz.Bunların SEMiotik (Göstergebilim) yönden SENTAKS(söz-dizimi) ve SEMantik (anlambilim) incelenmesi bu yazının konusunun yani insanbilim ve yöntembilim denemesi gücünün ve sınırının dışında kalır.

İsim, tek başına anlamı olan dil birimi ve bilgi ögesi. Diğer birim öge ise tek başına anlamı olmayan harf. "Ben ankaraDA çalışıYOR-UM" cümlesinde küçük harflerle yazılanlar "isim" büyükharfle yazılanlar ise "harf". H-R-F çok anlamlı bir isim köküdür. 1.Herif (Bozuk yapan sanatkar). Hürafe (Bozulmuş ve tahrif edilmiş din ). 2.başkasını yapan ve başkasını anlatan ALET. 3.Dil ucu ile göstermelik,geçiçi, iğreti, kenarından, kıyısından yapılan İŞ. (K:32/11).

İnsan ile evren “ortasında ve arasında” kalan nesnelere ortaç (vasıta) ve araç (alet) denilir. Mesela insan ile evren arasında alıcı-verici aleti ve etki-tepki cihazı olarak göz-kulak etki- alıcı bir ortaçtır. El-ayak ise tepki-verici bir araçtır. Gözlük ve mikroskop göz ile eşya arasında ikincil bir ortaçtır. çekiç ve gırayder ise el ve dünya arasında ikincil bir araçtır. Bu fıtrı ve suni cismani aletler ve İlahi ve beşeri maddi vasıtalardan başka birde ilmi ve manevi bir ortaç ve araç daha vardırki bütün evvelkilerin hepsini içerir ve onları etkiler, değiştirir ve geliştirir. Bu araç ve ortaç, nümerik-sayıl ve alfebetik-sözel göstergelerin ve işaretlerin; matemetik ve lojik isimlerin ve lafızların yani "rakam" ve"harf"lerden oluşan adetlerin ve kelimelerin dünyası olan DİLDİR.

Dil, delil olma yani delalet etme türlerinden bir tanesidir. Burada aracı olma işlevi, yansıtıcı olma yani bir şey aracılığı ile başka bir şeyi belirtme ve gösterme iş şeklindedir. Bu aracılık, aynacılık ve göstergecilik işlevi dilde en kompleks bir durumdadır. Mantık ilmine göre üç türlü delalet vardır. Birincisi fıtrı delalettir: ah sesinin bir acıya oh sesinin bir sevince belirtmesi gibi. Buna tanıt göstergesi diyebiliriz. Bir olayı bize doğrudan duyumuza, kulağımıza ve gözümüze işittirerek ve göstererek tanıtıyor. Belgeliyor. İkincisi akli delalettir: dumanın ateşe, ağrının hastalığı göstermesidir. Bu kanıt göstergesi denebilir. Bir olayı bize dolaylı olarak aklımıza bildiriyor. Sebeb-sonuç ilişkisine dayanarak ateşi görmediğimiz halde duman onun varlığını bize kanıtlıyor. Delalet türlerinden üçüncüsü ise VAZ’İ DELALET: (a) ve (t) harflerinden oluşan (at) yazılı simgelerinin, türklere yada türk dilini bilinlere bu isimdeki bir hayvanı bildirmesidir. Bu tür deliller tabii ve akli delalet gibi kevni ve ilahi bir yapı ve işlev olmayıp, insani ve beşeri etkinlikliklerle teşekkül suni ve vazi bir “aracılık , yansıtıcılık ve göstergecilik”tir.Buna da dil göstergesi diyebiliriz. İşte bu dil göstergeleri, hem maddi araçların yani aletlerin hemde manevi araçların yana delaletleri içeren kompleks bir göstergedir. Bu kompleks delaletler ve göstergeler, remzler ve simgeler işaretler ve belirteçler iki ana dile ayrılır: SÖZEL VE SAYIL diller yani harflerin ve kelimelerin dünyası ile rakamların ve adedlerin dünyası. İlki niteliği ikincisi niceliği bildirir ve gösterir yani göstergeler

Remz (simge) , başkasının anlamını gösteren işaretlerdir. Bu dil öğeleri iolan harflerin ve isimlerin hatta bütün bir dilin ortak bir özelliğidirki bu nesneler kendileri için değil başkaları için vardırlar. Başkalarına hizmet eden ve onları tanıtan ve belirten gösterge araçlarıdırlar. Bunlardan harfler, müstakil manaları olmayan maddi ve hatti şekil ve ses parçalarıdır. İsimler ise müstakil manaları olan harflerden müteşekkil dil atomlarıdır. İsimler parçalanamaz dil birimleri olarak iki ana küme teşkil ederler varlıkların isimler ve olayların isimleri. Birincisine isimler ikincisini de fiiller ismi verilir. Kelimelerin dilbilgisi yönünden zamir, sıfat, zarf, edat gibi başka türleri varsada bunlar isimleri ve fiilleri tamamlayan yardımcı öğelerdir. Sanki mekan gibi donmuş isim kutubu ile sanki zaman gibi devinik fiil kutubu arasında yer olan bu yardımcı öğelerin içinde öğrenilmesi zor olan kısmı dil alet ve edavatları olan "edatlar"dır. Çünkü her nekadar isim türü cinsi içinde yer alsa isim bu türü, harfler gibi kendi başlarına anlamları olmayan bu öğeler yeni bir dil öğrenirken karşımıza çıkacak alışılması ve aşılması en zor dil işaretlerdir. Ancak biz bir dili iyice öğrendikten ve ana dilimiz gibi konuşmaya hatta düşünmeye başladıktan sonra, önce dilin bu zorlukları, sonra dilin kendisi ortadan kaybolurlar. Çünkü artık dil öğeleri ve terimleri ard plana geçerek gizlenmiştir. Bunların belirttiği kavramlar ve tanıttığı anlamlar; anlattığı tasarımlar ve bildirdiği biçimler ön plana geçmiş, bunları göstergeleyen dil öğeleri, simgeleyen isimler ve belirten fiiller unutulmuştur.

Şimdi KELAM' ın; bir remzi ve lafzi olan HARFİ'in şekli var , buna simge diyelim. KELAM’ın bir de şey'i ve mana olan İSİM'İN sureti var, şuna da imge diyelim. Eğer söz bir BİLGİYİ ifade ediyorsa İlki sözün hayata müteallik veri olan maddi algı bilinen tarafı, ikincisi şuura ilişkin ilke olan manevi düşünce bilen tarafı var. Eğer söz bir BUYRUĞU ibare ediyorsa ilki sözün kaynağı olan bildirenin ileti tarafı ikincisi sözün ereği olan bildirilene ait bildiri tarafı var.

İşte lisanda kullanılan bu kelamların ve kelimelerin madde ve manası öylesine iç içe geçmişki dil, deri ve etten bileşiminden daha canlı ve karmaşık ZARF VE MAZRUF ilişkisi arzeder.

Hele bilginin bilen ve bilinen bileşimi ile iletişimin söyleyen ve dinleyen ilişkisi, sözün bu isim; MARİFET (simge- symbol -remz:KOD) ve mefhum KIYMET (kavram-concepte-mana:VALEUR) ilgisine eklenince bu şekil-suret (biçim-tasrım), kalıb-muhteva (kab-içerik) ve lafz (deyim) - mana(anlam) kompleksinin çözümü iyice karmaşıklaşarak yöntembilim aygıtının kullanılmasını gerektirirler.

Biz buna girişmeden burada bilgi felsefesinin; BİLGİ; "bilen" insanda yaratılıştan deney öncesi kabli ilkeler (a priori) bulunması yanında doğuştan sonra "bilinen" evrenden deneyimle elde edilen mutaların(a poste-riori) dahi bulunması koşulunu koyduğunu hatırlatıyoruz. Eger bilim değil dil sorunu olarak ela alırsak; SÖZ denilen belirteç-kavram yapısında şuurda yaratılıştan olan "tecrid" ile soyut kavrama yeteneği yanında hayatta yaşantıdan katılan "tesmiye" ile somut adlama ve adlar (isimler) ve simgeler (harfler) nereden geliyor diye sormakla yetineceğiz.

Hafızamıza doldurduğumuz bu remiz ve harfin kaynağı nedir, zekamızla işlediği miz mana ve mefhumların pınarı nerededir, lisanımızla aktardığımız kelime ve ismin köklerini nasıl bulduk ?

Tecrid ve tesmiye işlemine dayanan zeka ve hafızadan müteşekkil tefekkür cihazının, tekkellüm tasarrufu yapabilmesi ve mübtedanın haberini verebilmesi yani lisandan kelam tevellüd edebilmesi, dilin söz söyleyebilmesi için gerken mevzu + mahmul = "kelam" / konu + yüklem = “söz” parçasının parçacıklarını yani kelimeleri / sözcükleri oluşturması lazımdır.

Kelime yada sözcük’ü tanımlarsak; “varlıkları ve olayları”, mevcudatı ve hadisatı anlatan kelimeler olan “isimler ve fiillerin”, adların ve eylemlerin adlarına "isim" denir. diyebiliriz. Eğer burada isimler ve fiiller için ayrı ad yani isim kullanılmasa yada varlıklar ve olaylar için başka bir sözcük yani kelime türetilmese; bu tanımı şöylede yapabilirdik : [isimlerin isimleri isimdir.]

İlkini anlamlı kılıp bilgi verdiren ve anlamlı bir tümce kılan, ikincisini anlamsız yapıp bilgi verdirmeyen bir cümle yapan nedir ? cevap; isimlerin, isimlerinin bilinmeme sidir. Eğer isimlerin isimleri "öğretilse" yani eşyaların remzleri tanıtılsa ve remizlerin anlamları bildirilse; tümceler anlamlı olup bilgi verir hale gelecektir. Başka bir ifade ile işaretlerin ilim verebilmesi, ilimle muhaberenin (iletişimin) sağlanması, muhabere ile müesserenin (etkileşimin) gerçekleşmesi, “talim-i esma” yani isimlerin öğretilmesine bağlıdır. Talim-i esma yoksa, işaretlerde ilimde yoktur. İlim yoksa, kültürde olmaz. Kültür olmayınca medeniyette olmaz. Yani zanaattan edebiyata, hüsniyattan fikriyata,

terbiyeden ahlaka ve bilimden hukuka kadar bütün etkinliklerin merkezinde LİSAN yer almaktadır. Fenden dine sanattan hikmete (felsefeye) değin bütün faaliyetleri de ancak KELAM ile yürütebilmekteyiz.

İşte varlık ve olayların anlamlı kılınmasına vesile olan: tecrid (zeka) Soyut Anlamlar (Kavramlar)ın manası, HİTAP [Mana-yı mütehavvil]

tesmiye (hıfz) Somut Terimler (Simgeler)in beyanı, KİTAB [Lafz-ı sabit]

tefekkür (KASD / NAZAR : fehm - fikr)in tarifi, İLİM [Zihn-i şuur] ve

tekellümün (FİİL / AMEL : fıkh - nutk)un delaleti, BEYAN [Cism-i hayat]

yani L İ S A N dört (4) köşesinin bir ucundaki isimlerin talimi;

adların ögretilmesi

simgelerin bilinmesi

terimlerim tanıtılması

değişkenlerin gösterimlenmesi

KELAM’in çözümlenmesi ve anlaşılması ile açığa çıkabilecektir.

Batı ortaçağ felsefesindeki nominalist ve coseptüalist adcılar ve kavramcılar tartışmasını bitirecek kuram, "dinden, dilden ve insandan uzaklaşıp evrene maddeye ve dünyaya dönmek ve sorunu yoksayamak" değildir. İki tarafı birlikte kucaklayarak sorunu;ADLARLA, KAVRAMLARLA, NESNELERLE VE GERÇEKLERLE kesin ve kararlı bir çözüme ulaştırmaktır.Şimdi bu kısa işaretle yetinip "Talim-i Esma" ayetinin Kuran'ın çağdaş bir tefsiri olan Risale-i Nurdaki yorumuna değineceğiz:

Kainatın ihtiva ettiği bütün nevilerin isimlerini, sıfatlarını, hassalarını açıklayan beşerin bilgi birikimiyle meydana getirilen fenler sayesinde "ve Ademe bütün isimleri öğretti "ayetiyle işaret edilen Hazreti Ademin mucizesine mazhar olmak sayesinde tamamiyle dinlerden alınan işaretlerden alınan ilhamlar sayesinde asrımızdaki ilim ve teknolojik ilerlemeler meydana geldiği anlatılarak

"Kısaca diğer peygamberlerin mucizeleri birer sanat harikalarına işaret ediyor ve Hz.Admin mucizesi ise sanatın temelleri ile beraber ilimlerin ve fenlerin, harikaların ve kemalatın fihristesine kısa bir şekilde işaret ediyor ve teşvik ediyor.

"Amma Hz.Muhammed'in (A.S.M) en büyük mucizesi olan Kuran'ı Kerim ise talimi esmanın hakikatına mufassalan mazhariyetini hak ve hakikat olan ilim ve fenlerin doğru hedeflerini ve dünyevi, uhrevi kemalatı ve saadetleri açıkça gösteriyor." (işare-tül icazsh.238,sözler sh.274)

"İsimlerin öğretilmesi" gibi külliyetli bir hakikatın; Cesed-i İnsanı ve Dil Çekirdegini (Talim-i Esma'yı) getiren Hz. Adem Aleyhisselamdan, İslam Dünyası olan Cemiyet-i Ümmete, Lisan Dünyası olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın Mübarek Dil Ağacını hediye eden Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam'a kadar iki ucu bize bağışlanmışken niçin biz bu şecerenin meyveleri olan fikirleri ve zikirleri, ilim ve ameldeki kemalat ve hayratı neden toplamayalım ?
 
 
 
 

Bu kudsi ağacın dalları olan "sureler" başlarında sonlarında durmadan "Düşünmüyor musunuz ?", "Akletmiyor musunuz ?" "Fikretmiyor musunuz?" derken düşünme nin önemli bir aygıtı olan YÖNTEMBİLİM üzerinde niçin yeterince durmuyoruz ?

Bir insana bir düşünce ürünü verirseniz bir kere öğretirsiniz ve bir kere bilgi verirsiniz; eğer düşünmeyi öğretirseniz her zaman düşündürürsünüz ve sürekli bilgilendirirsiniz. Dünya ve ahirette mutluluk ve erdemin kaynağı bilgi ise bilginin kaynağı olan düşünmenin zorunluluğu ve gereği, değeri ve önemi kendiliğinden

ortaya çıkacaktır.

Eğer insanlar düşünme etkinliğine yükselir, ölçüsüz ve kuralsız duygu, kin ve öfke alanından ve "cahiliye" döneminden kurtulurlarsa o zaman felsefe; içerikli düşüncelerle anlamsız fen ve din savaş alanı olmaz. Böylece yanılma, yanlama ve yanıltmanın gürültülü meydanı olmaktan kurtulur. Kimseler arasında doğruların ve gerçeklerin alış verişinin yapılabildiği bir diyaloğ ortamı doğar.

Böyle bir düşünce barışında fikri içerikler elde edilmesinin ve saklanmasının verimli aracı nesnel bir yöntem bilimdir. Ardniyetsiz olarak anlamların ve amaçların "üretilme ve pazarlama"sının önkoşulu; doğruların ve gereklerin aktarılmasının ve paylaşılmasının uygun ortamını sağlamaktır. Bu verimli yöntem ve uygun ortamında "İÇERİK-SİZ tefekkür" ve "FELSEFE-SİZ düşünce" ye yani DÜŞÜNCE SİSTEMLERİNİN VE İZMLERİN DEĞİL yöntembilimin bireye "düşünmeyi öğreten" ve topluma "ortak alan" oluşturan çalışmasına önem ve öncelik verilmesi, ideoloji ve doktrinlerin felsefe sistemlerinin öğretilmesinin ikinci plana bırakılması sayesinde gerçekleşebileceğini öngörüyoruz.

Biz de fen, felsefe, sanat ve din alanlarına ilişkin şuur etkinliklerinin yapıldığı ortak alan olan lisan olgusu ve dilin kökeni hakkında getirilen bu metafizik gerçeğin ve fakat rasyonel hakikatın açıklanmasının ayrıntılarını ve yorumlarını, bu içeriksiz düşünceyi yapabilen "felsefe-siz" araştırmacılardan bekliyoruz. Çünkü ideleştirme aktı denilen ve aslında düalleştirme aktıyla tamamlanan bölen ve seçen aklın şuur aktlarının (conscious option) iki kutbu yitirilmeden tadmayı ve sevmeyi, düşünme ve dilemeyi; bilme ve buyurmayı; anlama ve anlatmayı; yaşayan, yapan,bildiren ve aktaran dilin kökenine inmek öyle kolay değildir.

Dış ve iç gözlem ve deneyimlerin

tecrid ve tesmiye ile akl-etme yeteneği (mantık) ile

bu faaliyetten farklı olarak

vicdani ve iradi özgür etkinliklerin de

cazibe ve kaide ile emr-etme yeteneği (meşiet) ile ne şekilde gerçekleştirildiği tasavvur ve tasdikin; ilim ve kelamın; haberin

ve beyanın; kitabın ve hitabın incelenmesiyle belli olacaktır.

LİSAN'ın sırrı ve nurunun açılması ve saçılması için:

AKL denilen mantıkın nasıl bir marifet husule getirdiğini;

RUH denilen nutkun nasıl bir kıymetle vusule erdiğini ;

EMR'in hükm-ü zihniyi kanun-u harici ile nasıl rabtettiğini;

nasıl;

İLİM VE İRADE,

İLİM VE İRFAN,

İLİM VE İDRAK

İLİM VE İLHAM

İLİM VE HİLM ,

İLİM VE HÜKÜM,

İLİM VE HÜSÜN,

İLİM VE HİKMET

İLİM VE SANAT

İLİM VE ZANAAT

İLİM VE ZİYA

İLİM VE ZULMAT

İLİM VE ZİKİR,

İLİM VE FİKİR,

İLİM VE ŞÜKR,

İLİM VE EDEB

ve

İLİM VE İMAN, yapıldığı ve edinildiği

bütün SIRRI VE NURU ile açığa çıkartılarak

İLİM VE AMEL’in nasıl gerçekleştirildiği aydınlatılmalıdır.

Bu hedefleri gerçekleştirecek kompleks çok yönlü ve yanlı NAZARİYATIN, yukarıda sayılanlanın külliyeti kaybedilmeden, kurulması ve işletilmesi lazımdır.

Bu da insanbilimin genel verileriyle fen, felsefe, sanat ve dinin dört birleşik etkinliğin birikimin, geliştirilecek nesnel yöntembilim yani İLM-İ USUL aracında kullanılmasıyla; kelamın ve lisanın Tümel Kaynağı olan indirilen Kitabullah'a çıkmak ve lutfedilen Kelamullah'a yükselmekle yapılabilir.

Yöntembilim konusunda bu işaretlerden sonra daha önemli ve öncelikli bir sorun, "tabiat" kavramı daha doğrusu doğa kurgusu üzerinde durmak istiyoruz. Çünkü sağlıklı bir insanbilim yapabilmek için bu alana girmiş felsefi kavramları ve beşeri kurguları

incelemek ve irdelemek zorundayız.

Ana Sayfa
 
Hosted by www.Geocities.ws

1