|
2.5 - Tasvir (Betimleme) ve Tavzih (Açıklama) Biz zıddıyetle biliriz: Hem bütünlüğün niceliği hem özdeşliğin niteliği eğer bir bilgi konusu olacaksa ya eş (nid-misil-ayn-müşabih) yada karşıt (zıd-fark-gayr-mübayin) iki uç teşkil etmeli. Yoksa hem hayatla ayırdedilmez ve gözlenemez hem şuurla tanınamaz ve bilinemez. İşte hem tecrübenin apaçık olgularını gözlemleyip belgelerken hem aklın zorunlu ilkeleri ile uslamlayıp kanıtlarken anlatımımızın anlaşılır olabilmesi için bu genel kuralı uygulamak ve tümel ilkeye uymak zorundayız. Hem bu yanlışın neticesi şu yanılgının sonucundan daha tehlikelidir. Optik yanılgının bizim geçici dünyamızda ve dış bilgilerimde olumsuz sonuçları varken epistemik yanlış, sürekli benliğimiz ve iç değerlerimizde olumsuzluklar çıkarabilir.Oysa saltlık, yetkinlik ve birlik gibi kavramlarla varlık tanımlamasını yaparken çok dikkatli olmalıyız.. Zira dünya görüşümüz ve dini geleceğimizin anlam ve amacını belirleyecek salt tümlük ve yetkin bütünlük ancak birlik ve tekliğin gerçekten sağlanmasına bakar. Çünkü biz, bizi kuşatana yada bizi temelleyene bağlıyız. Herhangi bir varlık ve olayın müşahedeye dayanan tasvir ile yapılan anlatımı, dışbeş duyu ile yapılan gözlem ve tartım belirlemeleri, kapsamı ne kadar geniş olursa olsun, cüzi bir tespitten ibarettir. Bu parçalı belirleme ve sınırlı betimlemeleri hiç bir zaman bütün zamana ve tüm mekana yayarak mahdud bir parça örneklemden muhit bir evrenin hepsini elde etme imkanı olmadığı gerçeği, metodolojinin genel kabülüdür. İstikranın (indüksiyon-tümevarım) kesin ve değişmez gerçeği veremeyeceğini K.Popper daha açık anlattı. Eğer materyalist yada idealist bir peşin hükümden kalkmazsak sınırlı zaman ve mekanda yapılan gözlemlerin görmediğimiz bütün süre ve uzama hangi hakla yayabildiğimizi sorguladığımızda bizde bunu onarız. Keza kavram ve olguların ircaı ile yapılan bağlamlar da kozalitik yada finalitik ilkelerin kutupları dışına çıkamadığından bize küllî ve kat'î anlam veremeyecek. Çünkü bağlamlar; özdeş-karşıt, neden-sonuç, araç-amaç ve özne-nesne kutupları arasında kaldığından hiç kimse bu uçların dışına çıkarak çelişmezlik ilkesini aşamaz. Ancak felsefinin diyalektik yanılsaması ve dinin divinitik yansıması ile bu yapılabilir. Fakat bu da imkanın muğlaklığının aklın zarureti ile kaldırılması bir istenç vasıtası ile olduğundan ve vucudun muhitliğinin itikadın mutlaklığı ile kaldırılması bir inanç vesilesiyle gerçekleştiğinden her iki halde şuhudun ötesinesinde gaybi bir kabul, gaibi bir huzur sözs konusu olacaktır . Fakat bu sefer de fen ve gözlem, mantık ve ilim dışına çıkılır. Bunun için mutlak alanda, fen dili ile yapılan konuşmada, anlatımımız kısmî [yanlı ve yarım] bölerek ve kutbî [uçlu ve bölgeli] parçalayarak aktarmak zorunda kalacağından bütünü, tümü, saltı ve yetkini anlama ve tanıtmada zorlanacağız. Mecazi ifadeye ve metaforik stile başvurarak benzetim ve anolojilerden yardım alacağız. Bu uslübün edebiliği ise, hakikatın ilmiliğini ve varlığın gerçekliğini bilmeyenlerin ve yabancıların nazarında perdeleyecektir. İsimlerin kendisi; eğer o isimle anlatılan eşya ve eşhası; varlık ve olayı; kavram ve anlamı bilmiyorsak o isim, o ismi teşkil eden yazılı ve sesli simgelerin kendisi bize hiç bir veri vermezler. Birisi yada bir lüğat o simgelerin anlamını anlatmazsa o göstergeler içeriği olmayan yazılı-görme ve sesli-işitme harf duyumlarından ibaret kalır. Aynen bunun gibi felsefi ve dini bir yaklaşımımız yok ise ve bu nedenle biz onları anlamlandırıp amaçlandırmıyorsak fenler yoluyla elde ettiğimiz betimli ve indirgemeli bilgilerimiz yani bildiğimiz doğrular ve gerçekler anlamsız ve amaçsız kalarak bize hiç bir "bilgi" vermez. Biz eğer o bilgileri sonuna kadar çözümlemeye devam edersek belgelerin tanıtılamazlara dayandığını ve kanıtların tanımlamamazlara kapandınığını anlarız ve bu tanıtılmayan ve tanımlanmayan birincil veri ve temel ilkeler yüzünden o zamana kadar doğru ve gerçek görünen bilgi ve değerlerin hiç bir anlam ve amacının bulunmadığını ve saçma olduğunu kavrar ve tasalanırız. Ancak günlük boşveren boş benlik veya felsefi duyarsız taş benlik veya dini hoşgören hoş benlik bu kaygıyı ve tasayı ortadan kaldırabilir. Mesela bir yakınımız ölünce "dünya boşmuş" diye bunu bazan ifade ederiz. Eğer bu ölçüt tam uygulansa, ki Written gestein uygulamış, dilin bize sunduğu anlam va amacı olmayan dünyanın, saçma bir oyun olduğu, sonucuna varmış. Demek boş, taş ve hoş benliklerden hiç birini kullanmayan ve sözde felsefede yapmayan yazar, böylece sırf betimlemeye dayanan fenn ile mahz indirgemeye dayanan felsefenin, din olmadan nasıl yetmez ve yetersiz kaldığının bir bir belge ve kanıtını dahi ortaya koymuş oluyor Tavzih ile yapılan değerlendirme ve karşılaştırma bir isbattır. Tasvir ile yapılan inceleme ve belirleme bir tespittir. Bu iki kavram terim olarak aynı kökten (sbt) gelmesine rağman kavram olarak çok farklıdır. Bu tasvir anlatımı ile tavzih anlatımı arasındaki farkı tam anlamak için: Mevcudatın ve hadisatın ibaresi ile mana ve gayenin ifadesinin ayrılığını belirlemek lazımdır. mecazi ve asli, nakıs ve kamil, takribi ve kati anlamların benzerliği içindeki benzemezliği belirlenmelidir. Bu da bilim ve dilin ayrıntısına götürecektir. Ancak bu ayrıntılı dağılmaması için insanbilim yönünden içerikli anlatımı sürdüreceğiz. Şimdi burada felsefi antropolojinin yaptığı da insanın varlık yapısı ve insanın dünyasının varlık şartlarının belirlenmesi ve tanımlan masında yapı ve şart uçları arasında bir gidip-gelme olduğundan anlatım soyut bir betimlemeden başka bir şey olamaz. Çünkü varlıklar ve ögelerin, olaylar ve koşullarla veya tersinden; mevcudatın ve unsurların, hadisat ve şartlarla "izah"! edilmesi veya daha ayrıntıda mesela varlıkta; varlık yapısının işlevlerle, işlevlerin varlık yapısıyla "açıklanması"! ve en sonuda maddenin harekete (enerjiye) yada mekanın (uzam/boyut) zamana(süre/etki) indirgenmesi etkinliğimiz, olgusal ve kavramsal betimlemeden başka bir şey olamaz. Keza bizim şuurumuzdaki birincil niteliklerle ikincil nitelikler arasındaki ilişkilerde; vaz'i (koyut)lu sözel niteliğin çeşitli ve zengin dünyasını, itibari (sayıntı)lı sayıl niceliğin yalın ve fakir dünyasına indirme çalışmasına yada tersini yapıp, sonunda yorulup, ulaşdığı sonuçları açıklama diye göstererek bir "yan"a yaslanmak isteyenleri biz, bu yazımızdaki "sözde felsefeler" başlığına göndermek istiyoruzki orada; evrenden baktıkları zaman her şeyi madde görüp insanı unutan, insandan baktıkları zaman her şeyi ruh gören evreni unutan diyalektikçilerden ibret alsınlar. Bu yanlanma yanlışlığında materyalistlerin spritülistlerden yada empiristlerin idealistlerden epistemik yönden köklü farkları yoktur. Hatta birinin (Hegel) hazırladığını karşıtı (Engels) tersine çevirerek (Marks) rahatça kullanır. Demekki Diyalektik kavram betimlemesini
felsefi bilgi ısbatı sanmak insanı yanıltır ve demagojik
kavram indiregemesini yüksek gerçek izahı
saymak yanlıştır. Bu "yanlılık"
tan doğan yanlış ve yanılış, bir tarafı açarken öbür tarafı kapatır. Aslında
bir tarafı görünce öbür tarafın gözlenemmesi yada gizlenmesi insanın optik,
psik ve lojik zaafıdır. İnsan kendi ile yalnız
kalınca bu çıkmazında kurtulamadığından nefsin ve aklın kör ve boş
görülerinin ve kavramlarının etkisiyle kalbin ve ruhun içkin ve aşkın kapılarından
yoksun kalarak ya tecrübenin verileri yada aklın ilkelerine yaslanarak
“izm”ler takib eden “ist”lerden biri olmak zorundadır. Bu izmlerde "Bilgi,
güçtür" ya da "Güç, bilgidir." önermesine "inandırarak" bizi ya özgür spritüalist
düşlere daldırarak yada emekçi materyalist işlere sokarak, bilgi ve değer
üretme gücümüzü yitirirler.
sebeb-sonuç, ayn-gayr, vasıta-gaye ve durum-devinim, kütle-güç, varlık-olay, yapı-işlev, koşul(şart)-öge(unsur).....ve benzerleriyle bir görüntünün ya da bir gösterinin simgelendirilip dillendirilerek anlatımı hiç bir zaman aydınlatıcı ve doyurucu bir açıklama olamaz. Bu: Sadece eğer belgesi varsa bir tasvirden ve eğer umumiyeti varsa bir tespitten ve eğer bir kanuniyeti varsa bir tescilden ibaret betimleme, saptama ve belirleme olabilir. Ama unutulmamalıdır ki fennin kainat kitabına yaptığı bu tescil kaydı her zaman kaldırılabilir: Ya Genel olarak zamanın değişme ve gelişme yasası yada insan bilgisinin araştırma ve geliştirmesi iledevrim niteliğindeki yeni fenni kuramların ve teknik gelişmelerlerin başarılarıyla Hatta yapılan bu tasvirlerin alt-yapılarının
ve ayrıntılarının olanak ve olasılıklarının tahmin ve tahmil edilmelerinden
doğan faraziye ve nazariyelerine dahi açıklama denilemeyeğini belirtmiştik.
Denizdeki dalgaların ve sahildeki çakılların
yine enerji dalgaları ve atom çakıllara dayandırılması dahi bir açıklama
değil bir betimlemedir. Hatta bir fizik aliminin Enerji titreşimlerin dal-gacıklarını
ve material çakıllarının par-çacıklarını düşünce ve akılda birleştirip
"dal-ça" ismini vermekte durumu kurtarmaz.
Açıklama; yeni bir alana geçiş ile bilgi netliğinin artması, delilden davaya doğru aydınlıgın yayılması ve insanın zihnine kesinlik veren ışığın doğmasıdır. İzah; merak uyandıran kapalılığın veya şüphe doguran karanlığın giderek veya birden azalması yada kaybolması suretiyle suallerin cevaplanmasıdır. Sarih bir beyan ve vazıh bir lisan, basar ile sem'in; mantık ile meşietin; rüyet ile delaletin; ayrılığının bilinmesi veya da fehm ile cehdin; resm ile remzin; cism ile ismin ayrılığınınkonulmasıdır yada kaldırılmasıdır. Böylece tümlüğün ve bütünlüğün; saltlığın ve yetkinliğin; birliğin ve tekliğin sağlanmasıdır. Böylece: Doğumu anlamlandıran hayatı boşluktan kurtaran ölümü amaçlandıran şuuru saçmalığa düşürmeyen en tam gerçeğe en kesin doğruya YAKİNİN "artması" KEŞFİN "açılası"dır. Mevcut ve meşhud manzaraların ve mazharların
,
teferruat ve tafsilat ile tasrihi de asla bir tavzih addedilemez.Bu
da bir tasvir, yeni bir ayrıntı ve alt bir kılcaldır. Somut yada soyut
saptamalar (tespit) yada belirlemeler (tayin) ile manzaraların ve mazharların
anlatımı ile bir şekil veya suret çizilmesi açıklama degildir. Betimlemedir.
Açıklama; görüntü (manzara) ve gösteriler (mazhar) ile içerik kazanan görüngülerin
(eserlerin) ve göstergelerin (alemlerin) "kaynağ"ına inmek ve "anlam" ını
çözmektir. Fakat bu tavzih, izah ve
vuzuha kavuşturma fennin görevi degildir. Zaten gücü de yetmez. Felsefe
ve Din bundan sonra devreye girer.
Ancak felsefenin bu konuda iki bin yıldır bir arpa boyu yol alamadığını da felsefe tarihi gösteriyor: "Biz yunanlı hekim Hipokratı aştık fakat Yunanlı filozof Sokrat'ı aşamadık" K.Jaspers gibi bir çok filozoflar bunu itiraf etmekdedirler. Ama bu arada felsefenin büyük ustaları, fen-üstü "yöntem" aygıtını inşa etmişler insanlığın hizmetine sunmuşlardır. Dine karşı çıkan fakat onun yapısına bürünen ve işlevine soyunan ancak bunu yapamayıp yığın yığın laf üreten bu sözde felsefelerden biri olan felsefi antropolojinin de başarısız olacağı zaten işin başından belliydi. Çünkü bu öğretiler, "topyekün" insanı anlatma kaygısı taşımıyor. İnsanın ezelden ebede giden yolculuğunda dünyaya giriş ve çıkış noktaları olan doğumun ve ölümün önünü ve ardını açıklama çabasına girişmiyor. Nefs ve ruhun hayati sıçramasını gerçekleştirecek metafizik süreçlerin köprüsünü atmıyor. Akıl ve kalbin ötesini açılan kapıları aralamıyor. İnsanın maddi ve manevi tüm varlıklar ve yokluklar evrenlerine yayılan mahiyet çekirdeğini sorgulamıyor. Yaratılış ve buyuruluşu kucaklayan hakikat ağacının alanlarını sormuyor. İnsanın zat (öz) kökünü araştırmıyor ve sadr (varoluş) meyvesini aramıyor. Kısaca kesin doğru ve tam gerçek bir insan nosyonu kurmak için hiç kaygılanmıyor. yetkin iyi ve bengin güzel bir insan modeli bulmak için hiç tasalanmıyor. Bu amaçlara yönelik olmadığından insan için çizilen bütün formlar ve önerilen bütün normlar, zamanın değişimine açık denemeler ve yanılmalar olarak insan gelişiminin dinamiğini yavaşlatmaktadır. Özü ve varoluşu tanrıtanımazlık
olan bu yeni dinlerin; kuramı ve edimi kuşkucu bu ideolojilerin
labirentlerinde dolaşanlar hiç bir çıkış kapısı bulamazlar. Dayanak ve
destekdan mahrum olarak ve koruma
ve yardımdan yoksun bir halde
düşünce ve yaşantıları amaçsız ve anlamsız olan bu öğretiler insana ancak
boğucu ve elemli bir dünya sunarlar. Allah’a itikadı olmadığından geçmişi
karanlık ve Ahiret’e imanı bulunmadığından geleceği korkuç olan bu sözde
felsefeler, zaten ciddi bir analize tabi tutulsa tasarladıkları ve önerdikleri
zihniyet ve ferdiyet tam bir saçmalığa; seçtikleri ve onadıkları tahiyyet
ve içtimaiyyet salt bir boşluğa düşmekten
kurtulamaz. Dolayısıyla sarsılmaz bir köken ve tükenmez
bir kaynak sahibi olmayan, kopmaz bir
ereği ve bitmez bir ürünü bulamayan
insanın bu kuram ve öğretilerden sürekli
bilgi kavramları elde etmesi ve değişmez değer kazanımları elde
etmesi olanaksızdır. Bu nedenle insana doğru ve doyurucu bir kimlik veremez
ve gerçek ve kazançlı bir kişilik öneremezler.
İşte bunlardan biri olan felsefi antropoloji
anlatımlarıyla sadece insanı betimliyor; mekan ve zaman koordinatlarında
öge (varlık/yapı) ve koşul(olay/işlev) çizgilerini görüntülüyor, gösterimliyor.
Resimliyor, grafikliyor.Yani sadece insanın tasviri var; insan tanımlaması
var fakat açıklaması yok; insanın kökenine
inmiyor, temelini bulmuyor. Bunun için tasvirin görünen karanlık grafiği
hiç bir zaman, izahın gizleneni açan aydınlığı yerine geçemez. Bu tasvirlerle
insanın doğum-ölüm olayının kökenine erişilemez. Bu savı kanıtsamalarla
onun hayat-şuur varlığının temeli bulunmaz.
Çünkü onun bio-psik yapısının tensel ve cinsel yapı-işlev sürecinin biolojik tozunun köküne ; tinsel ve kutsal anlam-amaç psik tözünün özüne birlikte inilemiyor ve bunların izi ve gizi bilinemiyor. Bunlar bilinmeyince insanın düşünce ve davranışına yön verecek, inancına ve yaşantısına yol gösterecek; bedeninin ve zihninin gereksimini sağlayacak, kimliğinin ve kişiliğinin yararını ve yetkinliğini gerçekleştirecek , nefsini mutluluğun enginliğine ve enesini erdemin benginliğine ulaştırcacak Yaratılışın ölçü ve yasaları ile Buyuruluşun görev ve ödevlerinin nesnel ve evrensel olarak araştırılması, anlaşılması ve tartışılması yapılamaz. Çünkü insanın cisim ve ruhunun, ekmek ve özgürlük ihtiyacı sömürülmek ve kötüye kullanılmak suretiyle ekmek yoksunu sıradan çoğunluğa dönük sosyalist devrimci kuramın yasaklı ticaretinde yada özgürlük muhtacı seçkin azınlığına yönelik libaral evrimci öğretinin kapalı siyasetinde yarı-doğrulu ideolojik davalarının ve yarım-gerçekli felsefi davetlerininin kapalı ve perdeli dünyasında, ya marksist eşitlik yada masonik kardeşlik teziyle, zaten oda hep tek taraflı olarak , gündemde tutulmuş fakat, mutluluk ve kutluluk özleminin hülyası olan SONSUZLUK İHTİYACI hep karanlıkta kalmış. Kendinin enginlik, benin benginlik ve insanın yetkinlik rüyası unutularak, rüyalardan daha kesin olan varlıktan düşüncenin ayakları çekilerek; gerçeklerden daha katı olan sonsuzluktan sevginin kanatları koparılarak ,insan, gerçeklik hesabına, bazı gerçeklerle karıştırılmış düşlerin, sanıların, kurguların, kuramların dünyasına hapsedilmiş. Hem de dinin tutsaklığından kurtarmak adına, daha tutucu dinsizlik taassubu ile. Çünkü geçen çağın kalıtısı olan sözde felsefe, resmi bilimin kilitlediği bu kapıları kendiside içeriden sürgülüyor. Eğemenliğini baskılarla sürdüren resmi bilim ise, metafiziğe ve parapsiğe ambargo koyuyor, bilimi fizikte ve psikte hapsediyor. Teknolojinin olanca açıklığına sanki inad ideolojiyi kapalı tutarak hem düşünceyi karartıyor hem teknolojiyi beslyen bilim ve kültürü kısırlaştırıyor. Bilimin içinden doğduğu sosyal hayat ve hukuk düzeninin bu karanlık ideolojilerin, teknolojileri kötüye kullanılması ile bu şekilde tahribinin önü alınmazsa uzak olmayan bir gelecekte insanlık ağır bir yıkımla karşılaşabilir. İşte bu toplumsal tehlike ve evrensel sorun düşünce dünyamıza yeni ve yöntemli bir değişim ve düzen getirmeyi gerekli kılmaktadır. Ahiret sorumluluğunu taşımamak ve dünyada başıboş yaşayabilmek için fail ve gai sebebi bilimsel anlatımdan çıkaran sahte fen ile tanrıtanımaz bir sonuca varmak için eşya ve eşhası madde ve ruh uçlarından birine yaslayan sözde felsefe, akıl adına dışa açılma ve düşün ötesine geçme hareketi yapamıyor; ilim hesabına gerçeği ve doğruyu araştırma görevini savsaklıyor. Çünkü inad ve taassubun yolaçtığı katı objektivite yada şek ve şüphenin sebeb olduğu kaypak aktivite aklın gerçeği bölme süreçlerini ve kalbin doğruyu seçme işlemlerini ya dış baskıların yada iç zaafların etkisiyle sakatlıyor. O zaman ne alanların farklılığını algılayabiliyor ne de bunlara ilişkin yöntem özgülüğünü belirleyebiliyor. Bu olmayınca da bu iki tarafı mezc ve terkib yapabilme, tesanüd ve taazzuv yaptırabilme imkanına eremiyor. Bunun için resmi bilime angaje ve sözde felsefeye tutsak olan bir zihnin, etkin bir action ile betimlemeden izaha atlama özlemi bulunmaz ve özgür bir akide ile delilden davaya sıçrama mecali yoktur. Bunu sebeble de ona imkandan vücuba geçme izni verilmemiş! Sonuç ortada; felsefi antropoloji, insanın biopisisk varlık yapısını açıklayamadığı gibi varlık şartı sayılmayan Dil' i de dahi izah edemiyor, tasviri aşamıyor. İşte felsefi antropoloji tasviri aşamadığından
bu fasit daireyi bize açıklama diye benimsetmeye kalkıyor. O zaman biz
de Max Scheler'in Darvinistlere yönelttiği şu tenkidi kendisine yapabiliriz:
"İnsan
hakkındaki teori, kendisinden açıklanması gereken soruları kendisine dayanarak
olarak alıyor." (insanın cosmosdaki yerish.67).
|
|
|
|
|