2.5 - Tasvir (Betimleme) ve Tavzih (Açıklama)

Eğer kavram bağlantıları (bağlamlar) bir kısır döngü oluşturuyor ise yani anlatımda nedensellik zinciri bir kutup yada bir çember hududundan dışarı çıkamıyorsa tasvirdir. Çıkabiliyorsa izahdır. Betimleme ile açıklama arasındaki farkı anlatabilmek için bilgi teorisinin temel gerçeklerinden yola çıkmamız gerekmektedir.

Biz zıddıyetle biliriz: Hem bütünlüğün niceliği hem özdeşliğin niteliği eğer bir bilgi konusu olacaksa ya eş (nid-misil-ayn-müşabih) yada karşıt (zıd-fark-gayr-mübayin) iki uç teşkil etmeli. Yoksa hem hayatla ayırdedilmez ve gözlenemez hem şuurla tanınamaz ve bilinemez. İşte hem tecrübenin apaçık olgularını gözlemleyip belgelerken hem aklın zorunlu ilkeleri ile uslamlayıp kanıtlarken anlatımımızın anlaşılır olabilmesi için bu genel kuralı uygulamak ve tümel ilkeye uymak zorundayız.

İşte bu yüzden olguları teşkil eden varlıkları ve olayları birbirleriyle ilişkilendiren betimlemeler ile bunlardan yapılan belgelemeler ve kavramları oluşturan ilkeleri ve düşünceleri yekdiğerine bağlayan indirgemeler bunlar ile yapılan kanıtlamalar iki uç arasında kapalı, kısımlı ve kutuplu kalırlar.
 
 
 
 
 
  İşte bu simetrik veya paralel uçlamaların, kapalılığı, birlik ve teklik ile özdeşleştirilmemelidir. Aykırısı ile tanınan bilgilerin kısımlılığı, tümlük ve bütünlük olarak tanımlanmamalıdır. Karşıtı ile anlaşılan değerlerin kutupluluğu, saltlık ve yetkinlik diye tanıtılmamalıdır. Aksi halde duyumlarımızın ve imgelerimizin fizyolojik ve fizik "duyum eşikler"inde sınırlanmasından dolayı, bir olgu ve kurgu karıştırmasına düşeriz. Keza düşüncelerimizin ve kurgularımızın diyalektik ve psik "bilim uçlar"ında bağlamlanması dolayısiyle gerçek ve kavram karışmasıyla karşılaşırız. Başka bir ifade ile fizyolojik ve fizik koşulların ve diyalektik ve psik bağların doğurduğu epistemik kısıtlamalar gözardı edilirse öyle bir yanlışa düşülürki bunun faturası fizik olgu ile fizyolojik duyumun farklılığını bildirmeyen ve birincil nicelikleri ikincil niteliklerden ayırmayan safdil realizmin yanılgısından daha da ağır olur. Çünkü bu esiptemik sonuçları ontik tam ve kesin doğrular ve gerçekler gibi görme yanlışını düzeltmek; safdil realizmin yanılgısını değiştirmekten daha zordur. Akıl ve tecrübe el ele vererek ancak ikibin yılda, görünür gerçekçiğiliği yeri güneş siseminin merkezi görmek yanılgısından kurtarabildi. Kalb ve vicdanın doğru ve gerçeği yakalaması ise daha zordur.

Hem bu yanlışın neticesi şu yanılgının sonucundan daha tehlikelidir. Optik yanılgının bizim geçici dünyamızda ve dış bilgilerimde olumsuz sonuçları varken epistemik yanlış, sürekli benliğimiz ve iç değerlerimizde olumsuzluklar çıkarabilir.Oysa saltlık, yetkinlik ve birlik gibi kavramlarla varlık tanımlamasını yaparken çok dikkatli olmalıyız.. Zira dünya görüşümüz ve dini geleceğimizin anlam ve amacını belirleyecek salt tümlük ve yetkin bütünlük ancak birlik ve tekliğin gerçekten sağlanmasına bakar. Çünkü biz, bizi kuşatana yada bizi temelleyene bağlıyız.

Herhangi bir varlık ve olayın müşahedeye dayanan tasvir ile yapılan anlatımı, dışbeş duyu ile yapılan gözlem ve tartım belirlemeleri, kapsamı ne kadar geniş olursa olsun, cüzi bir tespitten ibarettir. Bu parçalı belirleme ve sınırlı betimlemeleri hiç bir zaman bütün zamana ve tüm mekana yayarak mahdud bir parça örneklemden muhit bir evrenin hepsini elde etme imkanı olmadığı gerçeği, metodolojinin genel kabülüdür. İstikranın (indüksiyon-tümevarım) kesin ve değişmez gerçeği veremeyeceğini K.Popper daha açık anlattı. Eğer materyalist yada idealist bir peşin hükümden kalkmazsak sınırlı zaman ve mekanda yapılan gözlemlerin görmediğimiz bütün süre ve uzama hangi hakla yayabildiğimizi sorguladığımızda bizde bunu onarız.

Keza kavram ve olguların ircaı ile yapılan bağlamlar da kozalitik yada finalitik ilkelerin kutupları dışına çıkamadığından bize küllî ve kat'î anlam veremeyecek. Çünkü bağlamlar; özdeş-karşıt, neden-sonuç, araç-amaç ve özne-nesne kutupları arasında kaldığından hiç kimse bu uçların dışına çıkarak çelişmezlik ilkesini aşamaz. Ancak felsefinin diyalektik yanılsaması ve dinin divinitik yansıması ile bu yapılabilir. Fakat bu da imkanın muğlaklığının aklın zarureti ile kaldırılması bir istenç vasıtası ile olduğundan ve vucudun muhitliğinin itikadın mutlaklığı ile kaldırılması bir inanç vesilesiyle gerçekleştiğinden her iki halde şuhudun ötesinesinde gaybi bir kabul, gaibi bir huzur sözs konusu olacaktır . Fakat bu sefer de fen ve gözlem, mantık ve ilim dışına çıkılır. Bunun için mutlak alanda, fen dili ile yapılan konuşmada, anlatımımız kısmî [yanlı ve yarım] bölerek ve kutbî [uçlu ve bölgeli] parçalayarak aktarmak zorunda kalacağından bütünü, tümü, saltı ve yetkini anlama ve tanıtmada zorlanacağız. Mecazi ifadeye ve metaforik stile başvurarak benzetim ve anolojilerden yardım alacağız. Bu uslübün edebiliği ise, hakikatın ilmiliğini ve varlığın gerçekliğini bilmeyenlerin ve yabancıların nazarında perdeleyecektir.

Bütün bunlar, olgusal betimleme ve mantıksal indirgemenin kullanıldığı deskriptif ve reduktif yöntemler ile kurulan hipotez ve teoriler dünyasının yani bilimsel düşüncenin sınırını gösteren gerçekler ve düşüncenin öteki boyutuna geçmenin gerekçeleridir. Bu gerçekler ve gerekçeler bize felsefi ve dini düşünceye yönelmeyi gerektiren pek çok kayıtlar ve koşullara bağlı kısımlamalar, kutuplamaların ve kısıtlamalar ortaya koyar ki mutlak gerçeği ve doğruyu aramakla birlikte her şeyi bilimsel düşünce ve yöntemle elde etmeye çalışanların nasıl boş yere hülyalara daldıklarını göstererek ayaklarının yere basmadıklarını kanıtlar. Hem de bilimsel düşünceyi esas tutanlara acındırır. Çünkü bir yandan ellerindeki bütün değil fakat tüm biliyorlar, öte yandan başklarının elindeki bütün yarım hatta yanlış görüyorlar. Demiştikki bilimsel yöntemle indüktif deskripsiyon anlatımlar (tasvir) ve redüktif dedüksiyon tanımlamalar (irca) ile yapılan varlık belirlemelerin ilişkileri ve kavram indirgemelerin bağlamları eğer bir kısım ve kutupta kısıtlanmıyorsa ve bir doğru üzerinde ilerlemesini sürdürüyorsa betimlemeyi aşıyor ve indirgemeyi atlıyor ve önü kapalı değilse açıksa bir izah karşısındayız demektir. Kapalı ise yani savı kanıtsama ve kısır döngü ise betimleme ve indirgemedir.

İsimlerin kendisi; eğer o isimle anlatılan eşya ve eşhası; varlık ve olayı; kavram ve anlamı bilmiyorsak o isim, o ismi teşkil eden yazılı ve sesli simgelerin kendisi bize hiç bir veri vermezler. Birisi yada bir lüğat o simgelerin anlamını anlatmazsa o göstergeler içeriği olmayan yazılı-görme ve sesli-işitme harf duyumlarından ibaret kalır. Aynen bunun gibi felsefi ve dini bir yaklaşımımız yok ise ve bu nedenle biz onları anlamlandırıp amaçlandırmıyorsak fenler yoluyla elde ettiğimiz betimli ve indirgemeli bilgilerimiz yani bildiğimiz doğrular ve gerçekler anlamsız ve amaçsız kalarak bize hiç bir "bilgi" vermez.

Biz eğer o bilgileri sonuna kadar çözümlemeye devam edersek belgelerin tanıtılamazlara dayandığını ve kanıtların tanımlamamazlara kapandınığını anlarız ve bu tanıtılmayan ve tanımlanmayan birincil veri ve temel ilkeler yüzünden o zamana kadar doğru ve gerçek görünen bilgi ve değerlerin hiç bir anlam ve amacının bulunmadığını ve saçma olduğunu kavrar ve tasalanırız. Ancak günlük boşveren boş benlik veya felsefi duyarsız taş benlik veya dini hoşgören hoş benlik bu kaygıyı ve tasayı ortadan kaldırabilir. Mesela bir yakınımız ölünce "dünya boşmuş" diye bunu bazan ifade ederiz. Eğer bu ölçüt tam uygulansa, ki Written gestein uygulamış, dilin bize sunduğu anlam va amacı olmayan dünyanın, saçma bir oyun olduğu, sonucuna varmış. Demek boş, taş ve hoş benliklerden hiç birini kullanmayan ve sözde felsefede yapmayan yazar, böylece sırf betimlemeye dayanan fenn ile mahz indirgemeye dayanan felsefenin, din olmadan nasıl yetmez ve yetersiz kaldığının bir bir belge ve kanıtını dahi ortaya koymuş oluyor

Tavzih ile yapılan değerlendirme ve karşılaştırma bir isbattır. Tasvir ile yapılan inceleme ve belirleme bir tespittir. Bu iki kavram terim olarak aynı kökten (sbt) gelmesine rağman kavram olarak çok farklıdır. Bu tasvir anlatımı ile tavzih anlatımı arasındaki farkı tam anlamak için:

Mevcudatın ve hadisatın ibaresi ile

mana ve gayenin ifadesinin ayrılığını belirlemek lazımdır.

Varlıklar ve olayların aktarımı ile anlamların ve amaçların anlatımının başkalığını saptamak zaruridir. Hak ve hakikatın alt ve üst dile ilişkin

mecazi ve asli, nakıs ve kamil, takribi ve kati anlamların

benzerliği içindeki benzemezliği belirlenmelidir.

Bu da bilim ve dilin ayrıntısına götürecektir. Ancak bu ayrıntılı

yöntembilimli biçimsel incelemeler konuyu aşıracağından, meselenin

dağılmaması için insanbilim yönünden içerikli anlatımı sürdüreceğiz.

Şimdi burada felsefi antropolojinin yaptığı da insanın varlık yapısı ve insanın dünyasının varlık şartlarının belirlenmesi ve tanımlan masında yapı ve şart uçları arasında bir gidip-gelme olduğundan anlatım soyut bir betimlemeden başka bir şey olamaz. Çünkü varlıklar ve ögelerin, olaylar ve koşullarla veya tersinden; mevcudatın ve unsurların, hadisat ve şartlarla "izah"! edilmesi veya daha ayrıntıda mesela varlıkta; varlık yapısının işlevlerle, işlevlerin varlık yapısıyla "açıklanması"! ve en sonuda maddenin harekete (enerjiye) yada mekanın (uzam/boyut) zamana(süre/etki) indirgenmesi etkinliğimiz, olgusal ve kavramsal betimlemeden başka bir şey olamaz.

Keza bizim şuurumuzdaki birincil niteliklerle ikincil nitelikler arasındaki ilişkilerde; vaz'i (koyut)lu sözel niteliğin çeşitli ve zengin dünyasını, itibari (sayıntı)lı sayıl niceliğin yalın ve fakir dünyasına indirme çalışmasına yada tersini yapıp, sonunda yorulup, ulaşdığı sonuçları açıklama diye göstererek bir "yan"a yaslanmak isteyenleri biz, bu yazımızdaki "sözde felsefeler" başlığına göndermek istiyoruzki orada; evrenden baktıkları zaman her şeyi madde görüp insanı unutan, insandan baktıkları zaman her şeyi ruh gören evreni unutan diyalektikçilerden ibret alsınlar. Bu yanlanma yanlışlığında materyalistlerin spritülistlerden yada empiristlerin idealistlerden epistemik yönden köklü farkları yoktur. Hatta birinin (Hegel) hazırladığını karşıtı (Engels) tersine çevirerek (Marks) rahatça kullanır.

Demekki Diyalektik kavram betimlemesini felsefi bilgi ısbatı sanmak insanı yanıltır ve demagojik kavram indiregemesini yüksek gerçek izahı saymak yanlıştır. Bu "yanlılık" tan doğan yanlış ve yanılış, bir tarafı açarken öbür tarafı kapatır. Aslında bir tarafı görünce öbür tarafın gözlenemmesi yada gizlenmesi insanın optik, psik ve lojik zaafıdır. İnsan kendi ile yalnız kalınca bu çıkmazında kurtulamadığından nefsin ve aklın kör ve boş görülerinin ve kavramlarının etkisiyle kalbin ve ruhun içkin ve aşkın kapılarından yoksun kalarak ya tecrübenin verileri yada aklın ilkelerine yaslanarak “izm”ler takib eden “ist”lerden biri olmak zorundadır. Bu izmlerde "Bilgi, güçtür" ya da "Güç, bilgidir." önermesine "inandırarak" bizi ya özgür spritüalist düşlere daldırarak yada emekçi materyalist işlere sokarak, bilgi ve değer üretme gücümüzü yitirirler.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Şuurun a priori(kabli) ilkelerinin;

sebeb-sonuç,

ayn-gayr,

vasıta-gaye ve

fail-eser bağlamlarından biri ile zaman ve mekan kadro-sahifesi yani kevn koordinatları içerisinde hayatın a posteriori (tecrübi) verilerinden

durum-devinim, kütle-güç, varlık-olay,

yapı-işlev, koşul(şart)-öge(unsur).....ve benzerleriyle bir görüntünün ya da bir gösterinin simgelendirilip dillendirilerek anlatımı hiç bir zaman aydınlatıcı ve doyurucu bir açıklama olamaz.

Bu: Sadece eğer belgesi varsa bir tasvirden

ve eğer umumiyeti varsa bir tespitten

ve eğer bir kanuniyeti varsa bir tescilden

ibaret betimleme, saptama ve belirleme olabilir.

Ama unutulmamalıdır ki fennin kainat kitabına yaptığı bu tescil

kaydı her zaman kaldırılabilir:

Ya Genel olarak zamanın değişme ve gelişme yasası yada insan bilgisinin araştırma ve geliştirmesi iledevrim niteliğindeki yeni fenni kuramların ve teknik gelişmelerlerin başarılarıyla

ya da mü'cize ve keramet ve benzeri olağanüstü tekil olaylarla.

Hatta yapılan bu tasvirlerin alt-yapılarının ve ayrıntılarının olanak ve olasılıklarının tahmin ve tahmil edilmelerinden doğan faraziye ve nazariyelerine dahi açıklama denilemeyeğini belirtmiştik. Denizdeki dalgaların ve sahildeki çakılların yine enerji dalgaları ve atom çakıllara dayandırılması dahi bir açıklama değil bir betimlemedir. Hatta bir fizik aliminin Enerji titreşimlerin dal-gacıklarını ve material çakıllarının par-çacıklarını düşünce ve akılda birleştirip "dal-ça" ismini vermekte durumu kurtarmaz.
 
 
 
 
 
 

Açıklama; yeni bir alana geçiş ile bilgi netliğinin artması, delilden davaya doğru aydınlıgın yayılması ve insanın zihnine kesinlik veren ışığın doğmasıdır. İzah; merak uyandıran kapalılığın veya şüphe doguran karanlığın giderek veya birden azalması yada kaybolması suretiyle suallerin cevaplanmasıdır.

Sarih bir beyan ve vazıh bir lisan, basar ile sem'in; mantık ile meşietin; rüyet ile delaletin; ayrılığının bilinmesi veya da fehm ile cehdin; resm ile remzin; cism ile ismin ayrılığınınkonulmasıdır yada kaldırılmasıdır. Böylece tümlüğün ve bütünlüğün; saltlığın ve yetkinliğin; birliğin ve tekliğin sağlanmasıdır.

Böylece:

Doğumu anlamlandıran

hayatı boşluktan kurtaran

ölümü amaçlandıran

şuuru saçmalığa düşürmeyen

en tam gerçeğe

en kesin doğruya

YAKİNİN "artması" KEŞFİN "açılası"dır.

Mevcut ve meşhud manzaraların ve mazharların , teferruat ve tafsilat ile tasrihi de asla bir tavzih addedilemez.Bu da bir tasvir, yeni bir ayrıntı ve alt bir kılcaldır. Somut yada soyut saptamalar (tespit) yada belirlemeler (tayin) ile manzaraların ve mazharların anlatımı ile bir şekil veya suret çizilmesi açıklama degildir. Betimlemedir. Açıklama; görüntü (manzara) ve gösteriler (mazhar) ile içerik kazanan görüngülerin (eserlerin) ve göstergelerin (alemlerin) "kaynağ"ına inmek ve "anlam" ını çözmektir. Fakat bu tavzih, izah ve vuzuha kavuşturma fennin görevi degildir. Zaten gücü de yetmez. Felsefe ve Din bundan sonra devreye girer.
 
 

Ancak felsefenin bu konuda iki bin yıldır bir arpa boyu yol alamadığını da felsefe tarihi gösteriyor: "Biz yunanlı hekim Hipokratı aştık fakat Yunanlı filozof Sokrat'ı aşamadık" K.Jaspers gibi bir çok filozoflar bunu itiraf etmekdedirler. Ama bu arada felsefenin büyük ustaları, fen-üstü "yöntem" aygıtını inşa etmişler insanlığın hizmetine sunmuşlardır.

Dine karşı çıkan fakat onun yapısına bürünen ve işlevine soyunan ancak bunu yapamayıp yığın yığın laf üreten bu sözde felsefelerden biri olan felsefi antropolojinin de başarısız olacağı zaten işin başından belliydi. Çünkü bu öğretiler, "topyekün" insanı anlatma kaygısı taşımıyor. İnsanın ezelden ebede giden yolculuğunda dünyaya giriş ve çıkış noktaları olan doğumun ve ölümün önünü ve ardını açıklama çabasına girişmiyor. Nefs ve ruhun hayati sıçramasını gerçekleştirecek metafizik süreçlerin köprüsünü atmıyor. Akıl ve kalbin ötesini açılan kapıları aralamıyor. İnsanın maddi ve manevi tüm varlıklar ve yokluklar evrenlerine yayılan mahiyet çekirdeğini sorgulamıyor. Yaratılış ve buyuruluşu kucaklayan hakikat ağacının alanlarını sormuyor. İnsanın zat (öz) kökünü araştırmıyor ve sadr (varoluş) meyvesini aramıyor. Kısaca kesin doğru ve tam gerçek bir insan nosyonu kurmak için hiç kaygılanmıyor. yetkin iyi ve bengin güzel bir insan modeli bulmak için hiç tasalanmıyor. Bu amaçlara yönelik olmadığından insan için çizilen bütün formlar ve önerilen bütün normlar, zamanın değişimine açık denemeler ve yanılmalar olarak insan gelişiminin dinamiğini yavaşlatmaktadır.

Özü ve varoluşu tanrıtanımazlık olan bu yeni dinlerin; kuramı ve edimi kuşkucu bu ideolojilerin labirentlerinde dolaşanlar hiç bir çıkış kapısı bulamazlar. Dayanak ve destekdan mahrum olarak ve koruma ve yardımdan yoksun bir halde düşünce ve yaşantıları amaçsız ve anlamsız olan bu öğretiler insana ancak boğucu ve elemli bir dünya sunarlar. Allah’a itikadı olmadığından geçmişi karanlık ve Ahiret’e imanı bulunmadığından geleceği korkuç olan bu sözde felsefeler, zaten ciddi bir analize tabi tutulsa tasarladıkları ve önerdikleri zihniyet ve ferdiyet tam bir saçmalığa; seçtikleri ve onadıkları tahiyyet ve içtimaiyyet salt bir boşluğa düşmekten kurtulamaz. Dolayısıyla sarsılmaz bir köken ve tükenmez bir kaynak sahibi olmayan, kopmaz bir ereği ve bitmez bir ürünü bulamayan insanın bu kuram ve öğretilerden sürekli bilgi kavramları elde etmesi ve değişmez değer kazanımları elde etmesi olanaksızdır. Bu nedenle insana doğru ve doyurucu bir kimlik veremez ve gerçek ve kazançlı bir kişilik öneremezler.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Yukarıda tanımlanan sarsılmaz, tükenmez, kopmaz ve bitmez ilahi gücü bulunmadığından; sürekli ve değişmez yetenegi bulundurmadıklarından, insanüstü özelliği ve kevnötesi niteliği taşımadıklarından insanın sözde felsefelerin öğretilerinden özgür bir yaşantı formasyonu , sağlıklı bir davranış disiplini ve sağlam bir düşünce mentalitesi edinmesi mümkün görünmüyor . Çünkü özgür ve özgün bir düşüncenin garantisi olan faal irade gücünden mahrum; sağlıklı ve sağlam bir yaşantının güvencesi olan mesud ebedi hayattan ümidleri yoktur. Bunun için insanın bilmesi ve yapması fani bir göstermelik; sevmesi ve istemesi muvakkat bir gösteriş olmaktan kurtulamıyor. Rasyonelite ve realiteden sık sık dem vuran bu beşeri dinler, korkunç ve karanlık dünyalarına yol açan aklı zıt (irrasyonel) bu tarz yaşantı ve davranışları ve hakikata muhalif (irreal) bu şekil düşünce ve tavırları ile güzel ve yetkin varlığa; iyi ve bengin gerçeğe karşı geldiklerinin farkında bile değiller. İşte betimlemeden açıklamaya geçemediklerinden , İnsaniyetten İslamiyete yani ilimden amele götüren ve tahiyyetten ubudiyyete yani ihlasdan rızaya uzanan varlığın sonsuz birliğini yakalayamayan bu dizgeler, insana ekmegi ve özgürlüğü birlikte verecek dünya görüşünün halidi ve sermedi enginliğinden mutluluk ve erdemi birlikte verecek yaşam biçiminin ebedi ve ezeli benginliğinden pek çok uzaktadırlar.

İşte bunlardan biri olan felsefi antropoloji anlatımlarıyla sadece insanı betimliyor; mekan ve zaman koordinatlarında öge (varlık/yapı) ve koşul(olay/işlev) çizgilerini görüntülüyor, gösterimliyor. Resimliyor, grafikliyor.Yani sadece insanın tasviri var; insan tanımlaması var fakat açıklaması yok; insanın kökenine inmiyor, temelini bulmuyor. Bunun için tasvirin görünen karanlık grafiği hiç bir zaman, izahın gizleneni açan aydınlığı yerine geçemez. Bu tasvirlerle insanın doğum-ölüm olayının kökenine erişilemez. Bu savı kanıtsamalarla onun hayat-şuur varlığının temeli bulunmaz.
 
 
 
 
 
 

Çünkü onun bio-psik yapısının tensel ve cinsel yapı-işlev sürecinin biolojik tozunun köküne ; tinsel ve kutsal anlam-amaç psik tözünün özüne birlikte inilemiyor ve bunların izi ve gizi bilinemiyor. Bunlar bilinmeyince insanın düşünce ve davranışına yön verecek, inancına ve yaşantısına yol gösterecek; bedeninin ve zihninin gereksimini sağlayacak, kimliğinin ve kişiliğinin yararını ve yetkinliğini gerçekleştirecek , nefsini mutluluğun enginliğine ve enesini erdemin benginliğine ulaştırcacak Yaratılışın ölçü ve yasaları ile Buyuruluşun görev ve ödevlerinin nesnel ve evrensel olarak araştırılması, anlaşılması ve tartışılması yapılamaz.

Çünkü insanın cisim ve ruhunun, ekmek ve özgürlük ihtiyacı sömürülmek ve kötüye kullanılmak suretiyle ekmek yoksunu sıradan çoğunluğa dönük sosyalist devrimci kuramın yasaklı ticaretinde yada özgürlük muhtacı seçkin azınlığına yönelik libaral evrimci öğretinin kapalı siyasetinde yarı-doğrulu ideolojik davalarının ve yarım-gerçekli felsefi davetlerininin kapalı ve perdeli dünyasında, ya marksist eşitlik yada masonik kardeşlik teziyle, zaten oda hep tek taraflı olarak , gündemde tutulmuş fakat, mutluluk ve kutluluk özleminin hülyası olan SONSUZLUK İHTİYACI hep karanlıkta kalmış. Kendinin enginlik, benin benginlik ve insanın yetkinlik rüyası unutularak, rüyalardan daha kesin olan varlıktan düşüncenin ayakları çekilerek; gerçeklerden daha katı olan sonsuzluktan sevginin kanatları koparılarak ,insan, gerçeklik hesabına, bazı gerçeklerle karıştırılmış düşlerin, sanıların, kurguların, kuramların dünyasına hapsedilmiş. Hem de dinin tutsaklığından kurtarmak adına, daha tutucu dinsizlik taassubu ile.

Çünkü geçen çağın kalıtısı olan sözde felsefe, resmi bilimin kilitlediği bu kapıları kendiside içeriden sürgülüyor. Eğemenliğini baskılarla sürdüren resmi bilim ise, metafiziğe ve parapsiğe ambargo koyuyor, bilimi fizikte ve psikte hapsediyor. Teknolojinin olanca açıklığına sanki inad ideolojiyi kapalı tutarak hem düşünceyi karartıyor hem teknolojiyi beslyen bilim ve kültürü kısırlaştırıyor.

Bilimin içinden doğduğu sosyal hayat ve hukuk düzeninin bu karanlık ideolojilerin, teknolojileri kötüye kullanılması ile bu şekilde tahribinin önü alınmazsa uzak olmayan bir gelecekte insanlık ağır bir yıkımla karşılaşabilir. İşte bu toplumsal tehlike ve evrensel sorun düşünce dünyamıza yeni ve yöntemli bir değişim ve düzen getirmeyi gerekli kılmaktadır.

Ahiret sorumluluğunu taşımamak ve dünyada başıboş yaşayabilmek için fail ve gai sebebi bilimsel anlatımdan çıkaran sahte fen ile tanrıtanımaz bir sonuca varmak için eşya ve eşhası madde ve ruh uçlarından birine yaslayan sözde felsefe, akıl adına dışa açılma ve düşün ötesine geçme hareketi yapamıyor; ilim hesabına gerçeği ve doğruyu araştırma görevini savsaklıyor.

Çünkü inad ve taassubun yolaçtığı katı objektivite yada şek ve şüphenin sebeb olduğu kaypak aktivite aklın gerçeği bölme süreçlerini ve kalbin doğruyu seçme işlemlerini ya dış baskıların yada iç zaafların etkisiyle sakatlıyor.

O zaman ne alanların farklılığını algılayabiliyor ne de bunlara ilişkin yöntem özgülüğünü belirleyebiliyor. Bu olmayınca da bu iki tarafı mezc ve terkib yapabilme, tesanüd ve taazzuv yaptırabilme imkanına eremiyor.

Bunun için resmi bilime angaje ve sözde felsefeye tutsak olan bir zihnin, etkin bir action ile betimlemeden izaha atlama özlemi bulunmaz ve özgür bir akide ile delilden davaya sıçrama mecali yoktur. Bunu sebeble de ona imkandan vücuba geçme izni verilmemiş! Sonuç ortada; felsefi antropoloji, insanın biopisisk varlık yapısını açıklayamadığı gibi varlık şartı sayılmayan Dil' i de dahi izah edemiyor, tasviri aşamıyor.

Halbuki "Biz ehl-i haliz. Namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-imüddea, zihnimizi işba etmiyor. BÜRHAN İSTERİZ." (Muhakemat sh.32) Evet, tezlerin süslenmesi ve betimlenmesi düşüncemizi doyurmuyor, açıklama ve bunun gereği olan kanıt bekliyoruz.

İşte felsefi antropoloji tasviri aşamadığından bu fasit daireyi bize açıklama diye benimsetmeye kalkıyor. O zaman biz de Max Scheler'in Darvinistlere yönelttiği şu tenkidi kendisine yapabiliriz: "İnsan hakkındaki teori, kendisinden açıklanması gereken soruları kendisine dayanarak olarak alıyor." (insanın cosmosdaki yerish.67).
 
 
 

2.6 Sorun kaynakta mı Erekte mi 
devamı var
Hosted by www.Geocities.ws

1