|
2. FELSEFİ ANTROPOLOJİ ..................................... 2.2 - Hayvanın Çevresi 2.3 - İnsanın Dünyası 2.4 - İnsan Felsefesi mi, İnsan Fenni mi? 2.5 - Tasvir (Betimleme) ve İzah (Açıklama) 2.6 - Sorun Kaynakta mı, Erekte mi ? 2.6 - Sorun Kaynaktan mı Yoksa Erekten mi ? Felsefi antropoloji, bütün sözde felsefelerde görülen ve yöntem yetmezliğinden doğan çözümsüzlüğü "kaynak" sorununa bağlıyacak ve diyecekki "kök ve kaynak aramayın bulunanaz." Buna ilişkin olarak da bir sürü bilim dışı ve tutarsız anlatımlarda bulunacak. Daha sonrada "tabiat" adıyla öylesine çelişkili bir "kaynak" koyacak ki gerçekten düşünceye "kök" söktürecek. Hem kök bulunmaz diyor hem tabiat kökünü koyuyor ? Düşüncesi gibi tutumunda da çelişki var ! Eğer bu tutarsız tabiat kökünden doğan mantıki gerilim şayet aklınızı çatlamazsa sözde felsefelerde sunulacak çelişkilerin zihin gerilimine hazırsınız demektir. Felsefi Antropolojinin bu kuramsal indirgemeleri ve çözümsüz betimlemelerinden sonra içtenlikle itiraf ettiği kaynağın “bulunamayacağı” tespiti gerçekten ilmi yaklaşımın göstergesi ve olanı aktarma belirtisidir. Ancak bu kaynağın “bulunmadığı” anlamına gelmez ve kaynağın hiç bir zaman bulunamamacağnı göstermez. Kaynağın bulunamamasından “aranan kaynağın” özelliği olduğu kadar “arayanın ereği” hatta arama yöntemi ve aramadaki tutumu da sorumludur. Gerçekten objektif bir arama niyeti, uygun bir usul ve yaklaşım mevcutsa kaynak bulunabilir. Bunu Din’de İnsanın Kökekini başlığında göstermeye çalışacağız. Burada kaynağın bulunamayacağına ilişkin, çelişkili ve ilginç fakat tutarsız anlatımların "kökeni"ni, felsefi antropolojinin "erek"ini çözümleyerek ortaya çıkarıyoruz. Felsefe, antropolojik vakıalara dayanarak tespit ve kabul etti ki insan hayvandan türemiş olamaz yani yerden çıkmış değildir. Cennetten geldiğini de "din" söylediği için kabul etmiyor. O halde varlık şartları sayılan vakıaların kaynağı nedir? Gerçi yukarıda "insanın bio-pisisik varlık olmasıda onun kendi eseri değildir, ona tabiat tarafından verilmiştir" diyor. Fakat başka bir yerde de şöyle söylüyor: "insanı ikiye bölmek yanlış olduğu gibi, onu hayvan ve bitki gibi tabiata vermekte yanlış olur." (insan ve hayvan. sh.15) Felsefi antropoloji köşeye şıkıştığının yani açıklama yapamadığının farkınadır ki "kaynak" meselesinin kendini alakadar etmediğini ifade ediyor. Darvinizm gibi kaynak ve köken arayan felsefi teorileri despekülasyonculukla masabaşıcılıkla, kurguculukla, hayalcilikle itham ediyor: "Antropoploji,insanı kaynağını göstermeye çalışan phyloganetik teorilere dayanmaz. Ontolojik antropolojiyi sadece insanın kendisi ilgilendirir."(Fels. antropoloji sh.39) "Çağımızda bilimsel bir teori olarak terkedilip kenara itilmiş olan Darvinizm, önemli olmayan phylogonetik şeylerle uğraşmıştır..Darvinizm gibi spekülativ bir teoriye değil ,fenomenlere dayanmalıdır." (insan ve hayvan sh.24) "İnsanın kaynağı problemine büyük bir önem verildi, fakat antropoloji insan için böyle bir ilk kaynak aramak zorunda değildir." (İnsanve hayvan sh.4) Felsefi antropoloji bu dediklerini yapsaydı, vakıalara bakıp tespit ve tasvir etmekle yetinseydi ve tabiatı kavramını kök ve kaynak olarak kuramının içine sokmasaydı, onu bir insan fenni olarak "ANTROPOLOJİ" veya "antroponomi" yada "homoğrafya" olarak tebrik etmek işi bize düşerdi. Fakat o felsefiliğinden ötürü bu "sözde fenni" tavrı takındığı halde suçladığı spekülasyonlara meyletmekten de kendisini bir türlü alamıyor dolaylı ve örtülü olarak felsefi hayalleri benimsiyor. Çünkü diyor ki "Tabiat insanı ham , işlenmemiş ve geliştirimemiş bio-pisisik ÇEKİRDEKLERLE, yeteneklerle donatmıştır." (insan ve hayvan sh. 64) Bu sır ve muamma dolu çekirdeklerin ne olduğunu kitapta bir kaç cümlede tespit edebiliyoruz: "İnsanda ancak bu yeteneklerin çekirdekleri (genleri) vardır. Bu çekirdeklerin gelişmesi,geliştirilmesi gerekir,ancak bundan sonra insan kendi başarılarını meydana getirir." (insan ve hayvan sh.80) Artık bunun gibi bir kaç cümle ile suçladığı darvinist ve mutasyoncu yüzünü ilmilik perdesini kaldırarak tespit edebiliyoruz: "Ancak insan günün birinde bir MUTATION geçirirse başka bir varlık yapısına sahip olan bir insan cinsi oluşursa, belki o zaman, insan disharmonik olmayan bir varlık olabilir." (insan ve hayvan sh.119) Bize kalırsa bu çelişkiyi bağışlamak lazımdır ! Çünkü Felsefi antropoloji bu çelişkiye düşerek MUTASYOCU (yeni-darvinist) olmaya mecbur ve hatta mahkumdur.! Çünkü hem insanı açıklayacak bir kök ve temel bulamıyor. Hem kainatı ve beşeriyeti uluhiyet ile irtibatlandıran kitabın kanıtına sırtını dönüyor; insanı cennet beşiğinden çıkarıp dünya okuluna ve alem pazarına indiren dinin açıklamasına muhalafet ediyor. Felsefeden başka etkinlik akıldan başka kaynak tanımıyor! Keşke gerçekten felsefe yapsa; içerikli çalışıyor sözdesini üretiyor. Keşke aklı kullansa; biçimsel çalışmıyor, tutarsızlığa düşüyor. Kitabda gerçek olmadığı önyargısı ve dinin hürafe olduğu saplantısı içine öylesine yer etmişki konunun bilimsel incelemesini ve kaynak taramasını terketmiş. Eğer "evrim" kavramını ve "mutasyon" olgusunu fenni ve dini kaynakları bütünüyle incelese görecekti ki fen adına ve din adına, akıl hesabına ve vahy hesabına yapılan anlatımlardaki önyargılar ve peşin hükümler çıkarılsa gerçeğe daha kolay ve çabuk varılabilir. Nitekim bunun bir denemesini "evrim değişik bir bakış" başlığında gösterdik. Felsefi antropolojinin kaynağa, ilke, köke ve başlangıca inememesi belki onun ereğe, sona, sonuça, bitime ve akibete(en-son-uc) a yani ölüme, ölümün ötesine olan görüş ve bakışına, yaklaşımıma ve tutumuna çok bağlıdır. Yani sonuç'daki ahiret yaşamı bir sorumluluk ve yükümlülük getiriyor ise (ki davranış ve yaşantısının pratik isyanı sebebiyle getiriyor) o zaman ön-uc'tan, kaynaktan ve Yaratıcıdan teorik olarak suçu ve suçluluk psikolojisi yüzünden kaçmak ve kaçınmaya mecbur hissediyor. Dolayısıyla "insanın" kaynağına inmemesinin "insani" kökeninde bu "insani" zaaf; sorumluluğu gerektirecek, benginliğe ve sonsuzluğa karşı çıkma eğilimi vardır. Yani insanın gerçeğe "objektif" bakamama kusuru var. Hele incelediği "obje" kendisi olunca bu kusur katlanarak artıyor. Bunu da açıkca söylüyor ve diyorki: "Kısaca bir öbür taraf, yani insan da ölümsüz bir yan kabul eden din tasavvurru için,insanın düal bir varlık (beden ve ruh olarak ikili varlık )olarak görülmesi kadar tabi bir şey yoktur. Fakat felsefe için durum bu kadar tabii değildir.." "İnsanın metafiziği, kökünü büyük dinlerde ,hatta Mitoslarda bulan düal insan görüşünün temellerini yoklamalıdır." (Kant ve Scheler'de insan problemi sh.85) Şunu hemen belirtelimki insanın ruh ve beden olarak ikili bir varlık olarak tanımlanmasının kökü din de değil bizzat bölen akıl (mantık)ı kullanan ve dialektikle çalışan fen ve felsefededir. Çünkü bunlarda analitik mahiyeti ile ilim, varlığı bölerek gerçeği elde etmeye çalışır. Bu normal, geçerli ve fıtri bir yoldur. Anormal olan bu bölümlerden birisine, bu bilgilerin bir ucuna, bilinenlerin birisine tek hakikat ve tüm gerçek diye yanlamak ve yaslanmaktır. Şimdi kesretin, evren ve insan olarak bölünüp tanınmasının yada evrenin zaman ve mekan veya insanın birey ve toplum halinde bilinmesinin "suçu"nu da mı dine yükleyeceğiz ? Hem daha kendi köküne inemeyen hem olguların kaynağına inilemeyecegini ilan eden Felsefi Antropolojinin, dinin temellerini yoklamaya kalkması; hem cür'etindeki küstahlığı hemde bilgisizliğindeki çelişkiyi gösterir. Bu ilginç "gösteri", insani zaafların insanı ne kadar aptal ve gülünç hale getirdiğini ama bir o kadar da çirkin ve korkunç duruma düşürdüğünü yansıtan düşündürücü bir manzara ve tezahürdür. Hem Yaratılış gibi bir mecburiyetle karşılaşmamak için kaynak sorununu yok sayan hem mutasyon çekirdeği, tabiat kökeni ve madde kaynağını koyan felsefi anropolojinin, tabiat başlığındaki itiraflarından da anlaşılacağı gibi, bu açık çelişkiye düşmesinin sebebi; dünyaki yükümlülükten kurtulmak, ahiret sorumluluğundan kaçmak, dinin alanından sıyrılmak ve Yaradanın Buyruğundan çıkmaktır. Ölümün neticesi olan bu gerçeklerle karşılaşmamak için doğum sebebinin araştırılmaması ve sorunun yok sayılması önce hazır ve kolay bir çözüm olarak görülürse de her geçiçi çözüm gibi sorunu bitirmeyem üstelik sorunu artırarak sürdüren sevimsiz ve zararlı bir yaklaşımdır. Meseleyi yok sayarak yada unutarak sorunu çözmek, geçici ve gündelik problemlerde işe yarasa dahi kalıcı ve köklü meselelerde hiç bir faydası olmaz. Bir baş ağrısına bir aspirin iyi gelebilir fakat kanser acısını ortadan kaldıramaz.
|