2. FELSEFİ ANTROPOLOJİ .....................................
  2.1 - Üexkull'ün Çevre Teorisi (2)

2.2 - Hayvanın Çevresi

2.3 - İnsanın Dünyası

2.4 - İnsan Felsefesi mi, İnsan Fenni mi?

2.5 - Tasvir (Betimleme) ve İzah (Açıklama)

2.6 - Sorun Kaynakta mı, Erekte mi ?


 
 
 
 
 

2.4 - İnsan "Felsefesi"mi İnsan "Fenni" mi ?
 

Şimdi bizim felsefi antropolojinin tespit ettiği bu varlık şartlarına, bu tasvir ettiği vakıalara, betimlediği fenomenlere, saydığı özelliklere bir diyeceğimiz yok. Hatta bu kuram ve kurgulardan yararlanıp analitik ve metodik çözümlemelerine de girilebiliriz. Oldukça değerli tespitler yapar insanbilimin işine yarar hipotezler kurabiliriz. Kurgusal bağlantılar bulabilir ve nesnel ilişkileri araştırabiliriz. Ancak eğer insanbilim sadece insan üzerine bir edebiyat ve spekülatif bir insan felsefesi değil de belgeli .bir açıklama ve kanıtlı bir tanım ortaya koymak istiyorsa delilsiz kabullerden ve hüccetsiz görüşlerden ve bürhansız inançlardan sakınmaladır. Bu dayanak arayışı bizim hakikata olan saygımızdır. Diğer taraftan, “insanbilim” diğer “insan bilimleri”nden farklı olduğundan sadece olayların belirlemelerinden ve ilişkilerin betimlemelerden ibaret kuru bir bilgi yığını dahi olmamalıdır. Olgular değerlendirme ve yorumlama tabi tutulacaktır. Bu da bizim insani yorumlama hakkımızdır.

Bu dayanaklı-yorum ölçütünden yola çıkıldığında bir kere, eleştirimizin konusu olan felsefe antropolojinin insanın varlık şartları olarak ortaya koydukları sadece bir tespit ve tasvirdir ki asla doyurucu bir yorumlama ve inandırıcı bir açıklama ortaya koymadığını düşünüyoruz. Diğer taraftan. “düşünen doğa ve acıyan tabiat” tarzındaki tavsifler ile ileri sürülen bilim-dışı (olgusuz) öğeleri ve dini yaklaşımı (salt) sebebiyle ilmi bir dayanak ve tecrübi bir veriden yoksun olduğu içinde belgeli ve olgulu bir kanıtlama olmadığı gibi akli ve mantıki bir tanımlama dahi değildir.
 
 

Felsefi antropoloji bir fen, yani sadece "antropo-loji" İnsan-fenni olarak kalmaya razı ise bu toptan reddeden yada toptan kabul eden bilim-dışı yaklaşımı seçen dine benzeyen yanını göz ardı edersek şimdilik diyecek bir sözümüz yok. Çünkü fennin işi veri (muta/sabite)nin tespiti ve (hadise/müşahede)nin tasvirinden ibarettir. Felsefi antropolojinin anlatımı, aslında öznel belirleme içeren "açıklama" yani izah değil nesnel belirleme olan "betimleme" yani tasvirdir. Hatta hipotez ve faraziyeler ile yeni yapılar ve yeni işlevler varsayıldığından, şimdi öngörülen fakat daha sonra gözlenmesi gereken ve bilimsel olarak beklenen bu ögeler ve koşulların anlatımı dahi yine tespit ve tasvir kapsamında kalır. Ama ne varki ismine "felsefilik" eklemek isterse ve yaptığı bu açıklamalarla bu felsefe dinin yerine geçmek istiyorsa yani Tanrını yerine Tabiatı ikame eden sözde felsefe ise, o zaman tespit ettiği vakıalara bir izah getirmesini, tasvir ettiği hadiseleri bir yorum getirmesini bekleriz. Elbette bu izah ve tefsirleri dayanaksız , vakıa ve hadiselerle ilgisiz olamazlar. Bunun içinde davasına delil vermesini umarız.*
 
Fenlerle yapılan betimlemelerle; belgeler ve olguların saptamaları yapılır. Bunlarda delil olarak kullanılıp yorumlamalar yapılarak açıklamalar elde edilir. Ama gözlem üstü açıklama ve deney ötesi yorumlamalarla da fenni alanın dışına çıkılır. Bu durumda insanbilim, evrenbilim gibi geniş bir tümel ilim alanındayız demektir yada din ve felsefe gibi genel bir etkinlik alanına geçilmiştir.

Şimdi insan için yapılan bu tespitleri felsefe adına kullananın, üstelik bu işi “olgulara dayalı felsefe” kurmak isteyenenin ayrıca izahlar da yapmak suretiyle, sayılan varlık şartlarının kökenine bilhassa bunlardan dilin kaynağına inerek kesin ve doğru mantiki bağıntıları kurması; tam ve doyurucu tecrübeyi açıklayan gerekçeleri ve gerçekleri bulması gerekliydi. İşte felsefi antropolojide bu tasvirlerin izahını ve tefsirini , bu olguların dayanağını ve kökenini bulamıyoruz. Özellikle insanın varlık şartlarının temeli sayılan dil vakıası konusunda doyurcu bir açıklamasını göremiyoruz.

O zaman bu anlatım: Bir taraftan sadece olgularla yetinmediği için ilm-i insan fenni (loji) olmuyor, Diğer taraftan da olgulara açıklama getirmediği içinde insanbilim (insan felsefesi) olmuyor. Sadece bizi daha ciddi bir insanbilim yapmaya çağıran ön çalışma oluyor. Nakıs bir etüd oluyor. Bize bazı ham malzeme ve bilgiler aktarıyor; hazır veri ve tespitler veriyor. Fakat bunu verirken kendisinin heva ve hatasını da ekleyerek, haricin hakikatını bozarak, metnin mana ve gayesini aşarak ve bilginin; veri-olgusuna uymayan ve ilke-tutarlılığına aykırı olarak belgesiz-çelişik bilgiler veriyor. Bunların açık bir örneği de, çelişik bir halde hem koşullu varlık hem tanrısal varlık olarak kullanılan tutarsız tabiat kavramını kuramın merkezi yerine temel bir kavram olarak koymasıdır.

Yaptığı bu anlatımlardan anlaşılıyor ki felsefi antropoloji insanı varlık şartlarına; olaylara, olgulara, vakıalara dayandırıyor. Bu varlık şartlarını da, insanın varlık-yapısına; somut mevcudiyetine, bio-psik varlığına, hayat-şuur yapısına dayandırıyor. Burada insan ve dünyası arasındaki ilişki hayvanın çevresi ile olan ilişkisine benzetilmiştir. Zaten Özek, varlık-yapısı ile çevrel olay-işleviarasındaki ilişki, genel bir bilimsel formdur. İnsanın bu soyut mahiyetinin yerleştirildiği tablo, aslında düşüncenin geometrik genel bir şablonudur. Evrensel yasaları tanımladığımız bu şema ile yapılan bu biçim, bir olgunun tespiti olabilir ama bir olgunun izahı olamaz.

Hayvanın çevresi ile ilişkileri “fonksiyon çemberleri” ile irtibatlandırıldığı gibi insanın dünya ile irtibatı bu "varlık şartları" ile oluyor. Ancak burada insanın varlık yapısı ile insanın varlık şartları arasındaki bağlantı da "nerede insan varsa orada bu varlık şartları vardır" hükmü ile bu iki kavram özdeşleştiriliyor. Yani İNSAN;yapı (varlık:meşrut bünye) ve işlev (olay:şart vazife) kutuplar arasında geçen bir kısır döngünün içinde salınıyor. Ama asla bu döngü dışına taşan bir açıklama ve değerlendirme olamıyor, meşrut ve şart dışına çıkamıyor.

Felsefi antropolojide genelde felsefi renge bürünük fenlerin kullandığı olayları(işlevleri) varlıklarla(yapılarla), varlıkları da olaylarla sözüm ona "açıklama"eğiliminden geri kalamıyor. Nitekim bugün fizikte maddeyi dalgacık ve parçacık kutupları arasında hapsetmekten kurtulamamaktadır. Keza Kozmoğrafya da makro alan determinist izafiyet kuramı mikro alan istatistik kuantum teorilerince paylaşılmıştır. Belki bu disiplinler birer fen olarak nedensellik ve özdeşlik ilkeleri çerçevesinde yaptıkları bu tasvir ve tespitlerinde mazurdurlar. Ama bunların mutlak doğa ve kesin yasa halinde getirilmesi suretiyle din ve hikmetin gündemden çıkartılıp fennin, felsefe ve din haline getirilmesi affedilemez bir yanlıştır. Şimdi bu yanlışın bir benzeriyle insana yaklaşılması insanın "izahı" olmaz, sadece evrenin tasviri gibi insanın tasviri olur.

Evren konusunda yapılanlar Kosmo-nomi’den bir teknik ve sanat yada Kozmo-grafya’dan bir FKB disiplini ve fen ismi ise yapılan doğrudur. Biz bir (kevn/kozmo) evren (tasvir/grafik) çizimi çerçevesinde zamanla değişen ve gelişen kuramlar kurabiliriz: Eskiden yeri merkez alıyorduk. Bilgilerimiz biriktikçe, araçlarımız ve duyarlılığı geliştikçe ve yeni veriler elde ettikçe, daha sonra "tam tersini" yaparak güneşi merkeze aldık. Şimdi izafiyet (rölativite/görecellik) kuramı, arzı merkeze alanlar (Batlamyus-Aristo) ile güneşi merkeze alanların (Kopernik-Newton) kavgasını dindirerek merkezde hiç bir şey bırakmadı. İlginçtir ki bu ikiside zamanlarına göre fenni yani bilimsel görülen kuramlar, eski yer merkezli tasvir dine, yeni güneş merkezli tasvir felsefeye mal edilerek yada din ve felsefe adına sahip çıkılarak, bu fenni kuramlarla doğrudan ilgisi olmayan din ve felsefe etkinlikleri arasında kıyasıya bir savaş görüntüsü ortaya çıkmıştır.

Evrenbilimde yer merkezli kainat tasvirinden güneş merkezli kainat tasvirine geçişte yapılan kayısıya meydan savaşının insanbilimdeki benzeri Hz. Adem atamızdan maymun atalara geçişte de cereyan etmektedir.

Halbuki / ? ? evren ve insan hakkındaki teorilerin değişmesi din ve felsefenin dışında yer alan “değişen ve gelişen” fen ve bilim sürecinin doğal ve dönel (tarihi) bir sonucudur. Zaten tanımı gereği “süreç” olgusu, bitmeyen bir değişim ve gelişimdir. Vetire süregiden bir etkileşim ve iletişimdir. Process işleyen bir devinim ve akımdır. Bu değişim, etkileşim ve devinim; hem eşzamanlı kişiler ve guruplar arasında hem ard zamanlı ekoller ve çağlar arasında cereyan etmektedir. Elbette bu süreç/vetire/process’in sonucu yani son-ucu değişmez ve kesin olamaz.

Bu bitmeyen, süregiden ve işleyen; daima kuşkuya açık fakat gerçege yaklaşıklığı arttıkça yapılması giderek zorlaşan; geniş bir toplumsal alana yayılan ; masraflı bir teknolojik tabanı olan ve uzun bir tarihi bilgi birikimi ve teknik araç gelişimine dayanan fenni ve bilimsel sürecin herhangi bir aşamasında ortaya çıkan ve gelecek de çıkacak olan bir kuram ve öğreti, elbette kesin olmayan sonuçtur fakat asla bir "son" “uç” değildir. Çünkü daim bir hakikat olan evren ve süre giden bir gerçek olan insan sönmüş bir “işlev” ve donmuş bir “yapı” değildir. Hem evren olgusunun değişme seyri akar, hem insanın bilgisinin gelişme yolculuğu durmaz.

Diğer yönden fenlerle yapılan belirlemeler ve betimlemeler ile elde edilen bilgiler ve belgeler zorunlu ve "tümel" görünseler ve apaçık ve "nesnel" olsalar da "tam" ve "kati" değillerdir. Başka bir ifade ile tümel ilkelere ve nesnel verilerle yapılan anlatımlar, salt olan tam ve biçimsel olan kesin argümanlarla karıştırılmamalıdır. Bir taraftan aklın zaruretini oluşturan özdeşlik gibi şuurun ve anlığın önsel tanımlamazları ve tecrübenin bedahetini sağlayan dış bey duyu gibi hayatın ve duyarlığın sonsal tanıtılamazları düşüncemizin infra ve ultra uçları olarak bilgimizi sınırladığından öbür taraftan bilgimizin sınırları içinde oluşturduğumuz imgeler ve kurgular, görüler ve kavramlar, gözlemler ve yorumlar sürekli devinip etkileşerek değişip geliştiğinden bu fenni kuramların sonuçları mantıken ne kadar doğru ve hadiseten ne kadar gerçek ve bu nedenle ne kadar saglam ve sarsılmaz görünürse görünsün "tam kesin" olamayacağını düşüncesini bize bilim tarihi iyice öğretti. O halde tam ve kesini yakalamak isteyenler "üst" bölgeye, felsefe ve dine çıkmalıdır. *

Eğer biz bir evren ilimlerinden (ulum-u kevnî) bir FKB disiplini ile uğraşmıyor da bir evren felsefesi yapacaksak ve buna Kozmoloji (evrenbilim) (ilm-i kainat) diyeceksek seçtiğimiz alana uygun bir tutum takınmak ve uyumlu bir yöntem seçmemiz gerekecektir. Şayet biz grafik tasvir ve lojik irca ötesinde gnostik değerler ve mistik gizemlerle bağlantı kuracaksak ve bu hususta felsefe yaparak düşünce ve açıklamalar ortaya koyup kimlik ve kişiliğimizi, varoluşumuzu biçimlendirecek ve bunlarla ideolojik ve felsefi "yorumlar" yapacaksak ; bu yorumlardan geleceğimizi ve sonsuzluğumuzu etkileyecek "inançlar" elde edeceksek bir din oluşturacaksak adımlarımızı daha dikkatli atmalı ve anlatımlarımızı ona göre dilegetirmeliyiz:
 
 

1-) Öyle ki bir taraftan fen ve sanata dayanacağız; sınırlı cihaz ve eşikli yeteneklerimizi kullandığımız bu cüz'i alandaki olasılıklı ve parçalı görüleri ve kavramları kullanacağız. Tam ve kesin olmayan sonuçlara ulaşacağız. Keza kullandığımız teknik ve matematik araç ve aygıtları geliştirip görüş alanımızı artırıp, bilgi ufkumuzu genişletip öğrendiklerimizi derinleştireceğiz. Bunlarla elde ettiğimiz verileri ve bilgileri değerlendireceğiz, değiştireceğiz ve geliştireceğiz. Bunun içinde gerçeği belirlerken dikkatli ve mürakebeli olacağız ve doğruyu ararken temkinli ve kuşkulu yaklaşacağız. Ancak her gün biraz daha ileri giderek kurgu ve kuram veri ve öğretilerden oluşan bilgi dünyamızın çapımızı daha çok genişleterek öğrendiklerimizi artıracağız ve bilgi ülkemizi ve tecessüs evrenimizi giderek büyüteceğiz. Bu ülkenin haritalarını yaparken görecel olarak sabit olan “tabiat ve coğrafya atlasını” değil sürekli değişen “tarih ve historiya” atlasını kullanacağız.

Ama bu gelişme ve başarımız başımızı döndürüp bilgimiz yerine burnumuzu büyütmesin: İki yüzyıl öncesi, yer merkezli kainat tasvirinden güneş merkezli kainat tasvirine geçişi ayrıntılandıran ve Kuramında niçin Tanrı' ya yer vermediğini soran Krala, "Majesteleri, ben böyle bir varsayıma gerek duymadım" diyen Laplace gibi değil de güneş merkezli kuramın temeli olan meşhur genel çekim varsayımını formüle eden Newton gibi mütevazı olmalıyız. Kendisine üstat bize uzayda genel çekim "iplerini" gösterebilir misiniz ? diyenlere ilk defa entegral hesabı bularak genel çekimde uygulayan bu müthiş dahi, tevazu ile; genel çekim bizim matematik formüllerin ortaya koyduğu bir "varsayım" dır. Yoksa uzayda böyle ipler yoktur. Biz ilim adamları ilim okyanusunun kenarında oynayan çocuklarız. Genel çekimde burada bulduğum küçük bir çakıl taşıdır, diyerek ilim gibi irfanda da büyük olduğunu ortaya koymuştur.

2-) Diğer yandan felsefe ve din ile bağlantımızı koparmamalıyız: Her ne kadar biz insanlar , meşrut ve mukayyet kuşatılmış bir nesnelerle dolu ve onlara bağımlı bu dünyada kasr ve naks ile doldurulmuş bir kimselerle çevrili ve onlara bağlantılı isek de bizim her birimizin, salt ve yetkin alana dönük yönümüz ve sonsuza ve tama açık yeteneklerimiz de var. Bunun için tam ve kesin doğru ve gerçeği arama merakımız ve tama ve yetkine ulaşma aşkımızın önünü kesemeyiz. Ancak bu aradığımızı bulduk mu da artık ondan vazgeçemeyiz. Bizim mantığımızın tersine meşietimiz, aradığı hedefe ulaştı mı, beklediği amaca erişti mi bir daha onu bırakmaz. İşte bu "Küllî" alana, her türlü duraksamalar bırakılarak girilir; bu“Mutlak” yöne, bütün kuşkular bitirilerek inançla yönelinir. Ama bir kere girilir ve yönelinir. iman ile girilince kolay kolay çıkılmaz, sıdk ile yönelince keyfi olarak dönülmez. .

Nasıl bu ölümü bir kere başımıza getiren bu "doğum" bir kere olmuş ise sanki iman ile doğmak din ile ölmek bir kere gerçekleşmelidir. Çünkü tecrübi fen ve mantıki felsefe ile erişilen bilginin; cüz'i ve tedrici alanının aksine, özgür ve etkin irade ile özgün ve özerk vicdan tarafından beğinilip benimsenilen iman ve din, insanlarca ciddiyet ve ehemmiyetle belirlenip seçilirler. Hayatımızın özeğini ve şuurumuzun özünü teşkil eden bu seçimin ve beğeninin şaka yapılır ve dalgaya gelir yanı yoktur. İlkeli ve onurlu insanlar bunu yapmazlar. Ancak dönek ve kaypak olanlar, girerken ciddi olmadıklarından düşüncenin namusunu ve inancın şerefini rencide edecek bir tavırla ilkesiz ve onursuz girip çıkabilirler. Ancak şu da var ki eğer hasıl olan kuşkumuzda bir ilke ve temel varsa yani inancımızın bir kökü ve dayanağı olmadığını belirlemişsek ve düşüncemiz boş ve saçma ise, hak ve hakikatı kendimize tercih ederek her zaman yanlıştan da dönebilmeliyiz. Fakat bu istisnaidir. Asıl olan inancın kesin ve değişmez bir inancın seçilmesi ve onun sarsılmaz ve sürekli doğruluğudur.

Her ne kadar bu temel ve köklü tercihin, bu ilk ve son seçimin şu değişmez özü, özgürlük ilkesine aykırı görünse de, bu ilkelilik, özgürlük kadar gerçek olan sonsuzluk değerine dayanır. Sonsuzluk özgürlük gibi dahi varlığın bir başka yönünü oluşturur. Özgürlüğün, özgülüğün ve özgünlüğün seçimi ve yönelimi nasıl çokluğun bir hakikatı ise kadar sonsuzluğun benginliğin ve dinginliğin tekliği dahi bir “hakk”ıdır. Çünkü bu “sonsuz” “özgürlüğün” “tek” “seçimi”nin sonucu bir kere gerçekleşen doğuma ve ölüme, onun anlam ve amacına bakar. Amacı dünya ise, ölüm onu yani ÖZGÜRLÜĞÜ yani dünyadaki özgürlüğtü bir kere yaşatacaktır. Amacı ukba ise hayatta ona SONSUZLUK fırsatı bir kere doğmuştur. Özgürlüğü ve sonsuzluğu ikisini birden elde etmek istiyorsa ... İşte bu noktada din ve özellikle semavi din ve nihayet en son geçerli İlahi Mesajla karşında bulunan insan bu "mutlak bildirim" ile kendi "meşrut bilgileri"nin ilişkisini kurmadan edemez. İşte bu durumda yöntembilim, gerek evrenbilim imgesinde gerek insanbilim kurgusunda devreye girerek fen-din ilişkisine açıklık getirerek hem evren ilimleri ile evrenbilim arasında; hem insan ilimleri ile insanbilim arasında bağıntılar kurarak kutsal kitaplardan alıntılarla fenni faraziye ve nazariyelerini düzeltecek ve zenginleştirecektir.

İşte bunun için eğer biz bu tasvir (betimleme) ve irca (indirgeme) ile bir insan tespiti ( homo-goni) ve insan tasviri (homo-grafya) ötesinde bir insan fenni (homo-loji) yapıyorsak bu (ilm-i insan = homoloji = insanbilim) alanında hem fen hem de dinden vazgeçemeyiz. Parçalı bir insan yerine bütünü arıyorsak, yaklaşık ve geçici sonuçları değil kesin ve tam sonuçlar araştırıyorsak kısaca felsefi antropoloji veya dini homoloji yapıyorsak yani burada kullanılan terimle insanbilim sözkonusu ise felsefenin antropoloji adına yaptığı bu indirgeme ve betimlemeler yetersiz!

Zaten Husserl'in fenemonolojisi, bu indirgeme ve betimlemeleri parantez içine alarak evrenbilim ve insanbilim için neotik ve neomatik özleri yakalamaya çalışarak bu gereğe işaret etmişti. Fenni çalışmaların yetersizliğini kapatmaya hatta indirgemeleri apostrof içine alarak yanılgılarını düzeltmeye gayret etmişti. Olayları olduğu gibi görmemize engel teşkil eden zihni tembelliğimiz olan ülfet ve alışkınlıkları yırtarak bir köprü kurmaya girişmişti; gerçeğin rengini değiştiren gaflet ve alışkanlıklarımızı yıkarak bir kapı açmaya uğraşmıştı.

Fakat bu kapılar paradigma da denilen bu genel ve tümel ülfet ve gaflet ile özel ve öznel hükmü peşin ile fikri sabit birleşerek dini muhafazakarlığı geçen fenni taassub ve taklid ile ferdî inad ve garazla “örtüldü.” Bu köprü nesnel ve tümel görünen fenni bilgilerin aldatıcı cazibesi ve teknolojik kullanımın çekiciliği ile “örüldü.” Bu örtü ve örgüler sözde felsefelerle ve beşeri ideolojilerle iyice karardı ve katılaştı mı artık bu siyah perdenin ötesine hiç bir ışığı geçirme olanağı kalmaz. Öyle ki kendi kafasındaki örümceklenmiş kumaşları başkalarının felsefelerinde görmeye kalkar ve özellikle söz felsefe kafası ise köhneliği dine yansıtmaya dini “eskilerin masalları” ve modası geçmiş mitler olarak görmeye başlar.

Bu kat kat örtüleri kafasından sıyırıp atabilme başarısını becerbilen çağdaş insanın, bu zor olan işi gerçekleştirebildikten sonra çağiçinde kalanla çağlar üstü olanın ayırdına vardıracak ölçütleri belirlenmesi ve çağdışı kalanla çağını aşanı ayırcak ölçülerin elde etmesi artık zamanımızda zor değildir. Herhangi bir yüzyılda yaşayan insanın bulunduğu çağa her yönüyle hapsolma ve içinde kalma mecburiyeti yoktur. Her zaman aklı ve nakli kullanan insan tecrübe ve hazır bilgilerin ötesine geçebilir. Hele geçmişe nazaran bilgilerimizin oldukça biriktiği ve erişimin oldukça kolaylaştığı şimdilerde insan daha çok sanslıdır.

Çünkü; cüz'î ve vucudî alanda apaçık ve zorunlu olarak olayları, olguları betimleyen ve nitelikleri ve nicelikleri indirgeyen kuramlaşmış

fennin

"bilgi"li ( ilim/inforomation) anlatımları ile

küllî ve vücübî alanda özgün ve özgür olarak doğruları ve gerçekleri açıklayan ve anlamları ve amaçları yorumlayan kurumlaşmış dinin

"bildirim"li (beyan/declaration) anlatımları

arsındaki yapı ve işlev farkını ortaya koyabilecek bilgi kaynakları önümüzdedir.

Tamı, kesini, doğruyu ve gerçeği arayanlar için felsefi ögeler yanında dini kaynakları araştıran okuyan anlatan açıklayan yazarlar ve kitablarıda önümüzde çok ve çeşitli olarak duruyor.

Demiştik ki bio-psişik varlık yapısı "varlık" kavramına, varlık şartları da "olay" kavramına indirgenirse o zaman ortada bir kısır döngü var. Anlatılan olaylar ve gösterilen varlıklar ise değişen ve gelişen sonuçta kesin ve tam olmayan verilerin betimlemesi. Dolayısıyla yapılan işte kesin kanıtlama ve tam belgeleme değil.

Şimdiye kadar ki tespitlerle görüldü ki felsefi antropolojinin etkinlik kategorisi açıklayan felsefe değil betimleyen fendir. Öyle ise başındaki felsefilik sıfatının kaldırılması lazımdır.

Bundan sonra felsefi antropolojiyi bir bilim statüsü bakımından ele alacağız; yapılan anlatım; sorunsalı aktaran, karakutuyu yansıtan betimleme (tasvir/description ) midir yoksa bir kapalılığı açan, karanlığı aydınlatan bir açıklama (izah/explanation) mıdır ? onu göreceğiz:

Ana Sayfa        2 .5.  - Tasvir (Betimleme) ve İzah (Açıklama)

 
Hosted by www.Geocities.ws

1