|
Özal-APO
pazarlığının içyüzü
(Can Dündar, Sabah, 05-06-07 Haziran 1999)
Mart 1992'de Türkiye, tarihinin en kanlı Nevruz'unu
yaşadı. İki günde toplam 57 kişi öldü Cumhurbaşkanı, sorunun şiddetle
çözülemeyeceğini görüyordu. Bir arayış içerisindeydi...
Abdullah Öcalan önceki gün İmralı'da "Özal'la Talabani aracılığı ile
görüştüm" deyince ortalık karıştı. PKK lideri ile Türkiye Cumhurbaşkanı
arasında dolaylı da olsa bir mesaj trafiği yaşanıp yaşanmadığı sorusu kafalarda
dolaşmaya başladı. Bu trafiğin en yoğunlaştığı 1993 baharında, Apo'nun Bekaa'da
düzenlediği basın toplantısını izleyen gazetecilerden biriydim. O süreçte, Apo ile
Türkiye arasında bir haberleşme ağının kurulmasına yardımcı olmaya çalışan
Iraklı Kürt lider Celal Talabani'yle ve yerli yabancı bazı meslektaşlarımla olayın
perde arkasına ışık tutabilecek söyleşiler yapmıştım. Daha sonra da Celal
Kazdağlı ile birlikte hazırladığımız "40 Dakika" programı için Doğan
Güreş'ten, Kaya Toperi'ye, Sırrı Sakık'tan, Hüsamettin Cindoruk'a kadar dönemin
diğer tanıklarıyla da konuşmuştuk. Bugün Apo'nun iddiası üzerine bütün o
tanıklıkları bir araya toplayınca, Özal'ın nasıl bir çözüm peşinde olduğu ve
bunu nasıl uygulamaya çalıştığı daha iyi görülebiliyor. O dönemin notlarını,
tarihe bir belge olarak burada sunmak istiyorum.
Sessiz diplomasi
Her şey Körfez Krizi'nde başladı. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ABD Başkanı Bush'la
sık sık görüşüyor ve Irak'ta daha aktif bir politika izlemek istiyordu. Elinde bir
"Türkmen kartı" vardı, ama zayıf bir karttı. Irak'ta söz sahibi olabilmek
için "Kürt kartı"nı da elinde bulundurması gerektiğini düşünüyordu.
İşte tam o günlerde Iraklı Kürtler'den "Bizim vatandaşlarımızın
soydaşları" diye söz etti. Türkiye nasıl Batı Trakya'da, Kıbrıs'ta
soydaşlarına yapılanlar karşısında sessiz kalmadıysa, bu tezle, Kuzey Irak'taki
soydaşlarına karşı da duyarsız kalmayacak ve böylece müdahale zeminini yaratmış
olacaktı. Yalnız bir sorun vardı: Iraklı Kürtler'den "soydaşlarımız"
diye söz edebilmek için Türkiye'nin önce kendi Kürt vatandaşlarının kimliğini
tanımış olması gerekiyordu. O dönem Özal'ın siyasi danışmanı olarak görev yapan
gazeteci Cengiz Çandar, Cumhurbaşkanı'na bu konuyu hatırlatınca "Elbette bu
yönde adımlar atacağız. Ama zaman lazım" yanıtını aldı. Çandar tam o
günlerde Talabani ile bir röportaja gidiyordu. Özal'a "Bu görüşlerinizi
Talabani'ye iletebilir miyim" diye sordu. Olumlu yanıt aldı.
Çandar, “Türkiye kapısının açık olduğu” mesajıyla Talabani'ye giderken, Özal
da konuyu MGK gündemine getirdi ve "Irak Kürtleri'ne sahip çıkma" planını
askerlere açtı. Söylediği şuydu: “Talabani ve Barzani, Türkiye'ye her bakımdan
muhtaçtır. Bunları itip PKK'nın ya da ABD'nin kucağına atmak yerine iletişim
kuralım ve kontrolümüze alalım.” Bunun üzerine dönemin Genelkurbay Başkanı Org.
Doğan Güreş şöyle dedi: "İngilizce'de 'Silence process' denilen bir yöntem
var, yani sessiz diplomasi... Bu konuyu aleni, açık bir şekilde gündeme getirmeyelim.
Çok düşük seviyede sessiz bir diplomasi uygulayalım.
Kürt realitesi tanınıyor
Nitekim öyle yapıldı. Irak krizi patladıktan iki ay sonra Mart 1991'de Iraklı Kürt
lider Celal Talabani gizlice Türkiye'ye geldi. Teması, Köşk'ün diplomat kökenli
basın sözcüsü Kaya Toperi sağladı. Talabani, o gelişinde Cumburbaşkanı ile
değil, Dışişleri yetkilileri ve ihtihbaratçılarla görüştü. Ancak burada somut
bir sonuca ulaşamayınca 1991'in Haziran ayında bu kez Özal'la randevulaştı. Özal
görüşmesi öncesi heyecandan titriyor, şunları söylüyordu: "İlk kez bir Türk
Cumhurbaşkanı bir Kürt liderle görüşecek. Bunun Kürtler için ne anlama geldiğini,
nasıl bir kilometre taşı olduğunu kimse anlayamaz. O dönemde Irak Kürtleri, PKK'ya
karşı Türkiye'yle ortak hareket etme kararı aldılar.
Özal Kürt sorununa ilişkin en cesur çıkışları da o yıl yaptı. Önce Kürtçe
konuşmanın serbest bırakılmasını gündeme getirdi. Ardından meselelerin diyalogla
çözülmesi gerektiğini söyledi: "Adam kendine 'Kürt' diyorsa, 'Hayır, Sen dağ
Türküsün' denmemeli" dedi. Başbakan Demirel'in Diyarbakır'da yaptığı
"Kürt realitesini tanıyoruz" açıklaması da o yıl sonuna denk geldi.
2. Mustafa Kemal olmak...
Mart 1992'de Türkiye, tarihinin en kanlı Nevruz'unu yaşadı. İki günde tam 57 kişi
öldü. Cumhurbaşkanı, sorunun şiddetle çözülemeyeceğini görüyordu, ancak
PKK'nın uyguladığı şiddete karşı da başka kozu yoktu. Kendisinin "Double
track" dediği planı yürürlüğe kondu: Bundan böyle işi "iki koldan"
yürütecekti: Bir yandan şiddete en sert yöntemle karşılık verecek, öte yandan da
gizli diyalogla çözüm arayacaktı. HEP'lilerle temas o aşamada başladı: HEP
Milletvekili Sırrı Sakık Özal'la görüşmelerini şöyle anlatıyor: "Bir
arayış içerisindeydi. 'Ülkenin en büyük sorunu bu... Bunu çözmek istiyorum'
diyordu. Kendisine `Bu sorunu halleden 2. Mustafa Kemal olur' dedik. Çözüm için,
parlamentodaki Kürt milletvekillerine büyük görev düştüğünü, silahın ve
şiddetin Türkiye'nin gündeminden çıkması için büyük özveriler gerektiğini
söyledi."
Kürt sorunu nasıl çözülmez
1992 yazında Özal'ın "siyasi çözüm önerisi" kağıda döküldü. ANAP
Milletvekili Adnan Kahveci, Güneydoğu'da bir süre inceleme yaptıktan sonra "Kürt
sorunu nasıl çözülmez" başlıklı bir rapor hazırladı: Bu raporda "Kürt
meselesinin ciddi bir çözüm bulunamaması halinde bir iç harbe
dönüşebileceği" belirtiliyor ve şöyle deniliyordu: "Askeri çözümle
hiçbir ülke çözüme ulaşamamıştır. Bugün Kürt sorunu siyasal bir kriz halini
almıştır. Çözüm için cesur siyasal adımlara ihtiyaç vardır. Bu nedenle Kürt
realitesi, Kürt kimliği ve dili hızla kabul edilerek, Kürtler'in siyasal hakları
verilmelidir. Bu durum Türkiye'de demokrasiye ufuklar açmakla kalmayıp, PKK gibi terör
örgütlerine olan halk desteğini de ortadan kaldıracaktır." Özal, bu rapor
üzerinde kendi el yazısıyla bazı değişiklikler yapıp, "kendi raporu"
olarak Başbakan Demirel'e gönderdi. O yaz, bu yaklaşım doğrultusunda adımlar atmaya
başladı: MGK'da GAP televizyonundan Kürtçe yayını savundu. Ağustos ayında Kürtçe
eğitimin serbest bırakılması gerektiğini söyledi ve "Ben karşıyım ama
federasyonu bile tartışmalıyız" dedi. İşte bu noktada askerler itiraz ettiler.
Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş "Bunun tartışılması bile askerin moralini
bozar, beni de sıkıntıya sokar" dedi.
Apo'nun mesajı Köşk'te
1992 kışında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin büyük operasyonu başladı. PKK, Kuzey
Irak'ta ilk kez Iraklı peşmergelerle ortak harekat yapıyordu. Bu işbirliği büyük
oranda Eylül ayında Köşk'te yapılan Iraklı Kürt ve Türkmen liderler zirvesinin
sonucuydu. Barzani güneyden bastırıyor, TSK da Hakurk'tan sıkıştırıyordu. Bir
yandan operasyon sürerken, bir yandan da Nevruz yaklaşıyor, Türkiye, bir önceki
kanlı Nevruz'un tekrarlanacağı kuşkusuyla gerginleşiyordu. İşte o aşamada Talabani
bir girişim yapıp Apo'yu ateşkese ikna etti. Bu mesajı Türkiye'ye iletmesi için de
Arap dünyasının etkili gazetelerinden El-Hayat'ın yazarı Kamran Karadagi'yi seçti.
Karadagi sonrasını şöyle anlattı: "Talabani bu barış girişimi çerçevesinde
Öcalan'ın ateşkese hazır olduğunu Türk tarafına iletmemi isteyince hemen
Türkiye'deki dostlarımı aradım. Mesajı Özal ve Demirel'e ulaştırdım."
Karadagi'nin aradığı dost, Cengiz Çandar'dı. Çandar, ertesi gece Köşk'teki bir
iftar yemeğinde mesajı Özal'a iletti: Özal "Açıklasın bakarız" diye
kestirip attı. Basın toplantısına gidecek gazeteciler arasında Cengiz Çandar da
vardı ve Apo'nun O'nunla baş başa görüşüp, kendisine iletilmek üzere bazı
mesajlar vereceğini biliyordu. Bu, hiç deklare edilmedi. Yarın işler sarpa sararsa
Özal, "Benimle ilgisi yok" deyip çekilecekti. İş, olumlu yönde gelişirse
Çandar devreden çıkacak ve konuyu asıl sahiplerine devredecekti. Çandar böylece
Apo'yla görüşmeye Bekaa'ya gitti. Görüşme biter bitmez Özal'ı arayacaktı.
Özal: "Anlat bakalım, nasıl bir adam bu
Öcalan!"
1993 yılında Cumhurbaşkanı Özal'la Öcalan arasında yaşanan mesaj alışverişini,
dönemin tanıklarının anlattıklarından aktarmaya devam ediyoruz:
Apo, 1993 Mart'ındaki basın toplantısında gazetecilerin karşısına ilk kez üniforma
yerine kravatla çıktı. Kendisine bu aklı, El-Hayat gazetesi yazarı Kamran Karadagi
vermiş, "Öyle savaşçı gibi çıkma ortalığa" demişti. Apo, ateşkesi bu
havada açıkladı: "Zorunlu bir meşru savunma durumuna düşmedikçe biz 20
Mart'tan 15 Nisan'a kadar ateş etmeyeceğiz" dedi. Bu süreci başlatan Iraklı
Kürt lider Celal Talabani, basın toplantısı boyunca Apo'nun hemen yanında oturuyor,
yaptığı işten memnun gülümsüyordu. Ateşkes başarılı olursa hem Kürt federe
devletinin Türkiye ile ilişkilerini düzelteceğini, hem de kendisinin de başını
ağrıtan PKK sorununu halledeceğini umuyordu. O ünlü basın toplantısından hemen
sonra "arabulucu olup olmayacağı" sorusuna şu karşılığı verdi:
"Eğer hem Türk hükümeti, hem de Öcalan arabulucu olmamı isterse barış
istikrar ve demokratik bir çözüm için bunu kabul edebilirim." Özal ve Demirel'e
mesaj O basın toplantısını izleyen gazeteciler içinde ikisinin özel misyonu vardı:
Biri Başbakan Demirel'in danışmanı İlnur Çevik'in Daily News gazetesinde çalışan
ve PKK konusuna hakimiyetiyle tanınan İsmet İmset, diğeri ise Cumhurbaşkanı
Özal'ın siyasi danışmanı Cengiz Çandar...
Basın toplantısı bittikten sonra Öcalan, kendisiyle özel görüşme talep eden Cengiz
Çandar'ı yanına davet etti. Talabani de odaya buyur edildi. Talabani, "Siz
işinizi kendi aranızda halledin" diyerek bu teklifi reddetti. Görüşmeye İsmet
İmset de dahil olunca, Apo, Çandar'a "Başbaşa görüşelim" diye
fısıldadı. Çandar, "Benim İsmet'ten gizli konuşacağım bir şey yok"
yanıtını verdi ve durumu şöyle açıkladı:
"Ben bu görüşmeyi Özal'a ileteceğim, İsmet de Demirel'e nakledecek. Biri
Cumhurbaşkanı, diğeri Başbakan..." Artık Apo, vereceği mesajların kimlere
gideceğini biliyordu. Ancak Çandar bir ekleme yaptı: "Yalnız şunu bil"
dedi, "Benim adım Cengiz Çandar, O'nun adı İsmet İmset... Özal ve Demirel ile
müzakere ediyor değilsin. Bizle konuşuyorsun. Biz sadece söylediklerini harfiyen bu
isimlere naklederiz." Öcalan 45 dakika süren o görüşmede Özal'ın Kürt
sorununa cesur yaklaşımını öven sözler söyledi. Ancak hükümetin ayrı, Köşk'ün
ayrı dilden konuştuğuna dikkat çekti: Sonunda lafı somut teklifine getirdi:
"Güneydoğu'da büyük çapta temizlik operasyonlarına geçmezseniz, ben de üzmem
kimseyi..." dedi: "Birkaç gün sonra Nevruz geliyor, size taahhüt ediyorum ki,
yaprak kımıldamayacak. Sayın Cumhurbaşkanı'na da, Sayın Başbakan'a da bunu
söyleyebilirsiniz."
Bu adam deli mi?
Cengiz Çandar görüşmeden çıkar çıkmaz hemen telefona sarılıp Köşk'ü aradı.
Ama daha lafa girmeden hattın diğer ucunda Özal'ın öfkeyle bağırdığını duydu:
"Bu herif deli mi... Ne Türkiye'ye dönmesinden bahsediyor bu!.." diye
soruyordu Özal... Apo'nun o gün El-Hayat gazetesinde Kamran Karadagi'ye verdiği demeci
okumuştu; yakında Türkiye'ye geleceğini söylüyordu Apo... Çandar, bu demecin,
"iç tüketime dönük" olduğunu söyedi "Apo kendi tabanına hava
basıyor. Önemsemeyin" dedi. Apo ile 45 dakika görüştüklerini ve bir mesaj
getirdiklerini anlattı: "Tek ricam, ben dönene kadar bu konuda bir demeç
vermeyin" dedi.
Özal sakinleşmişti. "Peki" deyip kapattı.
Özal'ın PKK'yı dağdan indirme planı
Dönüşte İsmet İmset, ayağının tozuyla Ankara'da devletin zirvesine bilgi verdi.
Kendi deyimiyle "son derece olumlu bir tepki aldı". Bir gazeteci olarak hem
tarihi bir haberleşmeye tanıklık ediyor, hem de dökülen kanın sona ermesine katkı
yapabileceğini düşünerek seviniyordu. Cengiz Çandar ise Özal'la ancak ertesi gece
sahurda görüşebildi. Cumhurbaşkanı ilk olarak Türkiye'nin başına bunca dert açan
Apo'nun ne menem biri olduğunu sordu: "Anlat bakalım, nasıl bir adam bu"
dedi. Çandar kendine özgü üslubuyla "Bildiğiniz keko... bölgenin insanı"
diye lafa girdi: "Olmaz ya, adam şu an herhangi bir partiden milletvekili olsa,
İstanbul Çakıl Gazinosu'ndaki, Diyarbakırspor gecesinde bağış toplatıp dansöz
oynatacak; sonra Diyarbakır'ın kanalizasyon meselesi için heyet gelecek, çözemeyecek.
Yani durumu normalleşse, efsane bitecek." Özal güldü: "Tip bu mu yani".
"Ya ne olacak" dedi Çandar, "Bizim memleketin insanı... Türkiye'de
siyasette aktif olmak istiyor, hesap bu..."
Cumhurbaşkanı, Apo'nun ilettiği sözleri dikkatle dinledikten sonra kafasındaki
çözüm önerisini ilk kez açtı. Bu "Özal'ın PKK'yı dağdan indirme
planı"ydı: "Şimdi önemli olan ateşkesi kalıcı kılmak. Bunun için de
dağdaki adamları indirmek gerek. Onun için af çıkarmak lazım. Üstelik affa önder
kadrosunu ilave etmezsen sabote ederler. O yüzden kademeli bir affa ihtiyaç var. Hiç
kimseyi öldürmemiş olanlara silahlarını bırakmaları halinde dağa çıkmadan
önceki hayatlarını aynen garantilemek lazım. Yöneticiler için de şartlı bir madde
ilave etmek gerekir. Mesela 5 yıl yasaklı tutup, o 5 yıl içinde suç işlemezlerse
otomatikman siyasi haklara kavuşmaları gibi bir şey yapmak lazım..."
Özal adeta kafasında yasayı oluşturmuş gibi konuşuyordu. Çandar hayretle: "Bu
Meclis'ten bu yasa çıkar mı" diye sordu: "Çıkmaz" dedi Özal...
"O yüzden bir yol bulmak lazım. Ben de bunu düşünüyorum." "Yeni bir
süreç başlıyor" Gün ışımıştı. Özal bir yandan bunları anlatıyor, bir
yandan da oruç ağızla, saat 10.00'da yapılacak MGK toplantısına gitmeye
hazırlanıyordu. Toplantının ertesi günü Nevruz'du ve bayram tatili başlıyordu.
"Şimdi hemen böyle heyecanla 'Apo bilmem ne dedi' diye devlet toplanıyor, MGK
tepki veriyor gibi bir görüntü vermemek lazım" dedi. Kurul'da ateşkes meselesini
hiç gündeme getirmeyecek, bayram tatilinden de yararlanarak zaman kazanmaya
çalışacaktı. Ayrılırken, "Yeni bir durum var ortada. Yeni bir süreç
başlıyor gibi" dedi.
Özal siyasete dönmeye hazırlanıyordu
Üç günlük "Özal-Apo pazarlığı"
dizimizin sonuna geldik. 6 yıl önce yaşanan ve ayrıntıları pek gün ışığına
çıkmayan bu gizli trafiğin, nasıl dramatik bir şekilde son bulduğunu yazacağız
bugün...
Apo'nun ateşkes çağrısını yaparken vaat ettiği gibi 1993 nevruzunda "yaprak
kımıldamadı". Öcalan, örgütüne sahip olabildiğini göstermişti. Ancak mesaj
trafiğinin Köşk tarafında işler o kadar kolay yürümüyordu. Özal'a, Apo'nun
mesajının ulaşmasının hemen ardından düzenlenen Milli Güvenlik Kurulu
toplantısında askerler tepkilerini ortaya koydular.
Daha önce Iraklı Kürt liderlerle sürdürülen pazarlıklarda "sessiz
diplomasi" öneren Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş "Eşkıya ile
masaya oturulmaz" diye kestirip attı ve İrlanda örneğini verdi: "Orada IRA
meselesi var. Şin Pen mi, Şun Pen mi denilen bir parti var. O, onlar adına aracılık
yapıyor. Ama öyle bir masaya oturup onların başıyla konuşmak... öyle şey
olmaz". Bu sözler, Cumhurbaşkanı'nın girişimlerine tepki olarak söylense de
Özal'ın işini kolaylaştırdı.
Çünkü Org. Güreş'in verdiği örnek Özal'ın düşündüğü çözüme uygundu. O da
PKK ile doğrudan temas yerine, HEP'lilerle görüşmeyi ve mesajını bu kanaldan
iletmeyi düşünüyordu.
Ateşkesin önemli bir şans olduğu kanısındaydı. Nevruz'un olaysız geçmesinden
umutlanmıştı. Kafasındaki "PKK'lıları afla dağdan indirme planı"nı
uygulamaya koymak için en uygun ortamı yakaladığına inanıyordu. Ancak Başbakan
Süleyman Demirel'in, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü'nün ve İçişleri Bakanı
İsmet Sezgin'in basmakalıp demeçlerle barış sürecini baltaladıklarını
düşünüyordu. Oysa "her yeni durum, bu yeni duruma uygun politikalar
gerektirir"di.
Kendi teklifinin o gün itibariyle Meclis'ten geçmesinin olanaksızlığını biliyor,
buna bir çare arıyordu. Zamana ihtiyacı vardı. 25 günlük ateşkesin mutlaka
uzatılması gerekiyordu. Köşk'ün siyasi danışmanı Cengiz Çandar o günlerde Celal
Talabani ile telefonla görüştü: "Söyle Apo'ya, tekrar, şartsız ve süresiz
uzatsın ateşkesi" dedi.
Özal: Askerin bir kanadı da benim gibi düşünüyor
Ateşkesin süresinin dolmasına 2 hafta kala önce Celal Talabani çıktı Köşk'e,
sonra da HEP milletvekilleri... Özal onlara zamana ihtiyacı olduğunu hissettirdi. O
görüşmenin ayrıntılarını Sırrı Sakık şöyle anlatıyor: "'Gidip ateşkes
sürecini uzatmalısınız' dedi. Hatta şunu söyledi: 'Tepki alabilirsiniz. Size
saldırabilirler, ama bana da saldıracaklar. Hep birlikte bunu göğüslemek zorundayız.
Çünkü bu sorun el yakıyor. Bazı siyasiler Kürt sorunu diye korkabilirler, ama
görebildiğim kadarıyla askerlerin bir kanadı da artık benim gibi düşünüyor!' dedi
bize... Ve giderken de 'Ben arkanızdayım, gidin' dedi."
Nisan ayı başında HEP'liler bu mesajla Apo'ya giderlerken Özal da o uzun Türki
Cumhuriyet gezisine çıktı. Müthiş bir arabulucu trafiği başlamış ve herkes bu
kanlı düğümün Nisan ayı içinde çözülmesi için seferber olmuştu. İlk mesaj
Suriye'den geldi. Talabani, Cengiz Çandar'ı arayarak "Öcalan'la görüştüm"
dedi. "Hemen bir basın toplantısı düzenleyerek ateşkesi şartsız ve süresiz
uzattığını açıklayacak. Sayın Cumhurbaşkanı'na bildirebilirsin".
Uçakta tarihi konuşma
Çandar hemen ilk uçakla Azerbaycan'a uçtu, Özal'la buluştu. Gezinin sona erdiği 15
Nisan Perşembe günü, heyet Türkiye'ye dönerken uçak Türk hava sahasına girince
Cumhurbaşkanı'nın yanında oturan Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, yerini Cengiz
Çandar'a verdi. Özal "Nedir vaziyet, anlat bakalım" diye sordu. Çandar:
"Apo yarın basın toplantısı yapıp, ateşkesi uzattığını açıklayacak"
dedi. Özal düşünceliydi: "İyi de açıklasa ne olacak" dedi. Sonra sorusunu
kendisi yanıtladı: "Bu iş böyle devam edemez. Eğer önümüzdeki bir ay
zarfında da bu işi çözecek bir tavır ortaya konmazsa terör geri dönebilir ve
korkarım ki eski dönemi arayacağımız şiddette geri dönebilir." Hükümetin
"Güneydoğu ahalisinin hissiyatını ve PKK'nın pozisyonunu" hesaba katmadan
açıklamalar yapıp işi güçleştirdiğini kanısındaydı: "Aslında kanun
hükümünde bir kararnameyle hemen kademeli bir af çıkarılabilir ve PKK'lılar dağdan
indirilebilir. Yöneticileri de 5 sene sonra legal siyasi hayatın içine çekilebilirler,
ama şimdi ben bu öneriyi getirsem Süleyman Bey, hem asker korkusundan, hem de bu işi
çözme şerefi bana maledilmesin diye engeller" diye dert yandı. "O halde
korkuyu temelinden çözmekte yarar var" diye konuştular.
Yani?
Yani "önce askeri ikna etmek..."
Asıl cephede savaşan asker buna ikna olursa hükümet "Başüstüne Paşam"
der ve imzalardı. "Zaten asker, birçok konuda sivillerden daha esnek, hiç şüphen
olmasın" dedi Özal ve sonra, kimi zaman yaptığı gibi üst dudağını alt
dudağının içine gömüp düşünceye daldı. Uçak Esenboğa'ya yaklaşırken tarihi
kararını Çandar'a şöyle açıkladı: "Eğer bu bir ay zarfıda bunlar
(hükümet) hiçbir adım atmazlarsa her şeyi göze alarak ortaya çıkacağım ve
çözüm formülünü ilan edeceğim. Bu benim Cumhurbaşkanı olarak bütün halkıma
karşı tarihi sorumluluğumdur. Bu momentumu kaçıramayız çünkü..." Halkın
karşısına çıkarak çözüm formülünü açıklayacak ve devleti harekete
geçiremezse, belki de yeni bir oluşum içinde siyasete dönerek tarihi saydığı bu
misyonu bizzat uygulamaya koyacaktı.
Ve son...
Özal'ın Türkiye'ye dönmesinden hemen sonraki gün, yani 16 Nisan Cuma günü Abdullah
Öcalan, Bekaa'daki bu kez HEP milletvekillerinin de katıldıkları bir basın
toplantısıyla ateşkesi süresiz uzattığını açıkladı. Ancak hükümetin tavrı
değişmedi. Ankara, "Silahlı insanlarla konuşulmaz, savaşılır" diyordu.
Özal, tek başına sürdürdüğü diyaloğun böyle sonuç veremeyeceğini anlamıştı.
O halde şimdi kafasındaki planı devreye sokacaktı. Aynı sıralarda HEP
milletvekilleri Öcalan'ın karargahında PKK liderine Cumhurbaşkanı'nın çözüm
konusundaki kararlılığını anlatıyorlardı.
Artık Öcalan'ın kulağı Özal'dan gelecek bir mesajdaydı. Çözüme çok
yaklaşıldığına inanıyordu. Yemekte, HEP milletvekilleri ile birlikte televizyonun
karşısına kuruldu ve heyecanla haberleri açtı. Ancak spikerin dudakları arasından
dökülen ilk cümle ile hepsi şok oldular:
"Cumhurbaşkanı Özal, ani bir kalp krizi sonucu vefat etti...!"
|