11 Ağustos 1999 02:30

Yarın büyük gün. Güneş ve ayla randevumuz var. Sabah erkenden kalkmalı ve yola koyulmalıyız.Bizim için buluşma yeri, Kurucaşile-Cide karayolunun ondördüncü kilometresi. Belki Bartın, belki Kastamonu, belki Amasra. Ama fazla uzak olamaz. Güneş ve ay, binlerce, onbinlerce, yüzmilyonlarca yıldır yaptıkları gibi yine randevularına sadık kalacaklar. Güneş ve ay, içinde yollar bulunan gökte, kendi feleklerinde yüzmekteler. "Küllün fi felekin yesbehun." Yasin 33

 

 

11 Ağustos 1999 04:30

Ey uyku! Geldinse üç kere tavana vur! Uyuyamıyorum. Heyecandan değil, uyumam gerektiğini düşünmekten.

 

11 Ağustos 1999 06:00

Gece boyunca gözümü binlerce kez kırptım. Ama sadece bir kerrecik kırptıktan sonra uyumayı hepsine tercih ederdim. Anlaşılan 11 Ağustos'un tamamını uyanık olarak geçiren nadir insanlardan biri olacağım.Günün ilk haber bültenlerinde günün tutulmasından söz ediliyor. Son endişelerim, hava raporuyla buharlaşıyor: hava açık ve bulutsuz olacak. Hava ayrıca güneşli de olacak, tabii kısa bir süre hariç. Cornwal'de havanın kapalı olacağını öğreniyorum. İnşaallah Fransa'da da kapalı olur hava da, şu kibirli Avrupalı'ların burnu iyice sürtülür. Haydi bir dahaki sefere de gelmeyin bakalım benim cennet yurduma!

 
11 Ağustos 1999 09:00

Ankara'dan ancak çıkabildik! Her zamanki gibi, gecikecek miyiz yoksa? Bu randevu da diğerlerine hiç benzemiyor; saniye ve dakika sektirmeye tahammülü yok. Hürriyet gazetesinde Avrupa'da tıkanmış bir otoyol fotoğrafı var. Biz de otoyoldayız ama herhangi bir tıkanıklık gözleyemiyorum. Yanından geçtiğimiz Anadol kamyonetin arkasındakiler herhalde bizimle aynı randevuya gitmiyorlar. Hükumetin benzine yaptığı son zam, halkımızdaki bilimsel tutkuyu köreltmiş görünüyor.

 

11 Ağustos 1999 12:25

İlk sıcak temasa yarım saatten az bir süre kaldı ama biz daha Bartın'a bile varamadık. "En azından tam tutulma hattının içine girmeyi başardık"la teselli buluyorum. Hala ümit kesmiş değilim.

 

11 Ağustos 1999 13:10

Ay, güneşin ucundan kemirmeye başlayalı on beş dakika oldu ve biz hala buluşma yerine ulaşamadık. Amasra'dayız. Tutulmayı bu civarda izleyeceğiz anlaşılan. Amasra'da küçük çaplı bir milenyum çılgınlığı yaşanıyor. TRT canlı yayında. Bir panayır havası var ortalıkta. Amasra Amasra olalı böyle kalabalık görmedi! Turistler yerlisiyle yabancısıyla Amasra'yı bütünüyle esir almış durumdalar. Yabancılar, teleskoplarını, dürbünlerini, fotoğraf makinelerini kurmuşlar. Hazır bekliyorlar. Bizimkiler plajda denizin tadını çıkarmayı yeğliyor. Limanda Rotary Klübü, Bartın Turizm Müdürlüğü ve PTT stand açmış. Beyaz entarileri, kefiyeleriyle Dubai'den gelmiş Araplar bile var burada. Bir çadır kurmuşlar, bir de pankart açmışlar. "Dubai Astronomi Derneği"nin işi olsa gerek! Disko'dan Rachid Taha, Ricky Martin ve Tarkan müzikleri yükseliyor. Kalabalıktan rahatsız oldum. Halbuki daha sakin bir ortam düşlemiştim. Tam tutulma artık İngiltere'yi vurmuş olmalı. Bir saatten biraz sonra buraya da gelecek. Zaman daralıyor. Şehrin dışına çıkmalıyım. Yol arkadaşlarımdan Abdurrahman da benimle aynı fikirde. İkimiz Amasra'yı terkediyoruz.

 

11 Ağustos 1999 13:20

Amasra'nın dışına çıktık. Kurucaşile yolu, bizim gibi kalabalıktan uzaklaşmak isteyenlerle dolu. Neyse yolun kıyısında bir yere arabayı bırakabildik. Burasını gözüne kestiren başkaları da var. Beş altı yaşlarındakı bir çocuk Bilim ve Teknik'in verdiği gözlükle güneşe baktı: "Aaa bu güneş değil ay ki!" dedi. Aileler için yolun kenarı yeterli, oysa bizim gözümüz yükseklerde. Kayaların, çalıların arasından bir patikayı tırmanarak yirmi-otuz metre kadar yükseliyoruz. Amasra'ya, limana tepeden bakan bir noktadayız. Çevremiz çalılar, yaban böğürtlenleriyle çevrili. Her yeri otlar bürümüş. Altımızda Karadeniz, sırtımızı dağlara yaslamış, bekliyoruz. İşte randevu yeri burası!

 

11 Ağustos 1999 13:30

Hala çıplak gözle bakılamayacak kadar parlak. Gözlükle bakmak gerek. Gözlük diyorum, ama aslında kalın bir bant parçası; ne sapı var ne çerçevesi. Gözlüğü güneşle gözlerimin arasında tutuyorum ve bakıyorum. Üçte biri çoktan gitmiş. Dolgun bir hilal gorünümünde güneş. Yanımızda mukavva bir kutu getirmiştik; dibinde bir delik açarak bir perdeye görüntü düşürmeye çalışıyoruz. Sonuç: hayal kırıklığı. Beyaz bir kağıttan oluşan perdenin üstüne hilal şeklinde bir ışık hüzmesi düşüyor, başka ne olabilir ki? Ortalık hala aydınlık ama, bir tuhaflık var. Işık yavaş yavaş azalıyor. Tutulma sırasında ağaçların yaprakları arasından sızan ışıklar da hilal şeklini alırmış. Tam bunu düşünürken Abdurrahman, yanındaki çalının bacaklarına düşen gölgesine dikkatimi çekiyor. Abdurrahman'ın üstünde, rüzgarda hafifçe salınan yaprakların gölgesi var. Ve yaprakların arasında irili ufaklı hilaller! Az önce kutuda delik açarak güneşin görüntüsünü perdeye düşürmeye çalışmıştık. Şimdi, yaprakların arasından sızan güneş ışıkları bütün yeryüzünün koca bir perdeye dönüştürmüş, binlerce, milyonlarca güneş aksediyor. Hemen fotoğraf makineme uzanıyorum. Abdurrahman canlı bir perde, üstünde güneşin akislerinin resmini çekiyorum. Çalının gölgesinde yaprakların yoğun olduğu bir bölüm buldum. Bu daha ince aralıklar ve daha net görüntü demek. Bu sefer ben avuçlarımı açıyorum.

Avuçlarımın içinde binlerce güneş parlıyor!

"Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!" Avuçlarımı yüzüme sürüyorum. Bir dua. Amin.

11 Ağustos 1999 13:45

Güneşin artık yarıdan fazlası ayın ardında. Artık çevreye bakınca insanın gözleri kamaşmıyor. Ama güneşe hala çıplak gözle bakamıyorum. Yüksek yerlerden, tam tutulma gölgesinin yaklaştığı görülebilirmiş. Kaba bir hesap yapıyoruz. Tam tutulma hattı, saatte 3000 kilometre hızla ilerlediğine göre bu, saniyede bir kilometre eder. Gölge Karadeniz üzerinden gelecek. Bakış açımıza göre Amasra limanının tam arkasından, denizin üstünden üstümüze doğru gelmesi gerekiyor tam tutulma hattının. Ufku kolluyorum. Denizin üstünde, kara bir çizgi oluşmuş. Geceleri görünür olan nem hatti olmali. Garip bir rüzgar çıktı. Kıyamet kopmadan az önce çıkacak olan esinti de böyle mi acaba? Arkamızdaki tepelerin zirvelerinde bulutlar birikiyor. Sanki hava da biraz serinledi. Rüzgarın ve bulutların belirmesini açıklamaya çalışıyoruz. Bulunduğumuz bölgede güneş ışınlarının azalması sonucunda hava sıcaklığı düşmeli. Bu durumda, sıcak ve soğuk hava katmanları arasında bir akım olması beklenir. Hava soğuyunca fazla nem de bulut şeklinde yoğunlaşıyor olmalı. Bizi gidi bizi; bilim adamcılık oynamaktan hiç vazgeçmeyeceğiz!

 

11 Ağustos 1999 14:01

Daha randevuya yirmi dakika olmasına rağmen neredeyse yüzde doksanı kararmış durumda. Hala çok parlak, hala çıplak gözle bakılamayacak kadar parlak, ama artık ışığı etrafı aydınlatmaya yetmiyor. Karanlık desem o da değil. Bir alacakaranlik kuşağındayız. Yaprak gölgeleriyle oynamaya devam ediyorum. Hilale meyleden sadece gölgelerin arasından sızan ışıklar değil, yaprakların keskin uçları da kavislenmiş, onlar da hilal şeklini almışlar. Elimde perde niyetine kullandığım kağıdın üstüne Abdurrahman'ın saçlarının gölgesi düşüyor. Saç tellerinin arasından sızan ışıklarda güneşin görüntüsü var. Kaba kumaştan pantalonumun paçasını tutuyorum güneşe. Kumaşın delikleri, perdede milimetrik görüntüler oluşturuyor. Balık ağındaki düğümler misali onlarca, yüzlerce minik güneş, ipince hilallere dönüşüp düşüyorlar perdeye. Tam tutulma Romanya'ya varmış olmalı.

 
   

11 Ağustos 1999 14:15

Dakikaları sayıyorum. Bir yandan güneşe bakıyorum, bir yandan ufku kolluyorum. Gözlerim Karadeniz'in üstünden gelerek büyük bir hışımla üstümüze çökecek karanlığı bekliyor. Gölge Bulgaristan'ı çoktan terketmiş olmalı; şimdi Karadeniz üstünde hızla bizi de örtmek için ilerliyor. Birkaç dakika daha mı geçti, yoksa birkac saniye mi? Çalıların yaprakları rüzgarda hışırdıyor. Bakışlarımız gökyüzüne kilitlenmiş. Ne zaman kopacağını bildiğimiz bir kıyameti bekliyoruz. Limanda tüm hareketlilik durmuş. Karadeniz'in üstünde ufku umutsuzca taramaya devam ederken Karanlığın her tarafı nasıl sardığını anlayamıyorum bile. Gözlerimi güneşe çeviriyorum. Birkaç saniye elmas bir yüzük gibi görünüyor, sonra Ay o paha biçilmez elması da yutuyor. Güneşe karalar çalındı. Sübhanallah! Ürperiyorum. Konuyla ilgili-ilgisiz tüm fizik kanunlarını arka arkaya diziyorum, olup bitenlerin son derece doğal olduğunu telkin ediyorum kendime. Yine de ürperiyorum. Kıyamet korkusunu hisseder gibi oluyorum. Aşağıda, limanda flaşlar birbiri ardınca patlıyor. Sanki güneşten kalan parıltı, limanda sığınacak bir yer arayıp da bulamıyor, ordan oraya sekiyor. Tekrar güneşe bakıyorum. Yerinde ayın simsiyah gölgesi var. Çevresinde, belli belirsiz pırıltılar. Güneşten geriye kalan pırıltılar. Kızgın fırında erimiş, akkor kıvamına gelmiş demirin, fırının ağzından karanlığı aydınlatışı geliyor aklıma. Ayın karanlığının bittiği yerde güneş koronasından yayılan hüzmeler başlıyor. Karanlık bir yüz için görkemli bir taç! Ay gölgesinin karanlığı ile, koronanın işınları arasında gizli bir mücadele var sanki. Gözlerim gökyüzünde yıldızları görmek için aranıyor, ama karanlığa gömülmüş güneşin solunda parlayan biri dışında başkası görünmüyor. Sabah yıldızı veya akşam yıldızı gibi parlıyor. Yoksa çoban yıldızı mı? Karadeniz, dağlar, Amasra, her taraf karanlığa gömülmüş durumda. Harikulade bir manzara. Hariku'l-ade, yani adet olanın ötesi. Daha harikuladeliğin tadına doyamadan Ay aradan çekilmeye başlıyor. Güneşin bir ucundan girmişti, şimdi öbür ucundan yavaş yavaş çıkmaya başladı bile. Elmas yüzük birkaç saniye gökte asılı kalıyor, sonra gözlerimiz yeniden kamaşıyor. Havada uçuşan sinekler akşam olduğunu sandılar herhalde. Alacakaranlık kuşağı çöktüğü gibi, birden kalkıyor. Mine'z-Zulumati ile'n-Nur. Karanlıktan aydınlığa. Hilal yavaş yavaş dolgunlaşmaya başlıyor. Artık normale dönmenin vaktidir.

Bir sonraki randevu için geri sayım çoktan başladı bile. O randevuya sadık kalacak, biliyorum. Peki ya biz?

"Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir. Yıldızlar ve ağaçlar O'na boyun eğerler. O göğü yükseltmiş ve dengeyi koymuştur" Rahman 5-7

 

 

Kürşad Akpınar, 13 Ağustos 1999

 

Gözlem Çatkısı'na Dönüş

Kürşad Akpınar, Son Güncelleme: 9 Aralık 1999.
800x600x16bit çözünürlükte Netscape 4.6 ve Internet Explorer 5.0 ile test edimiştir.

Hosted by www.Geocities.ws

1