23

Russia’s Prosecutor General Vladimir Ustinov / Frame from NTV Channel
Created: 29.10.2004 16:24 MSK (GMT +3), Updated: 18:02 MSK , 17 hours 59 minutes ago
MosNews
Aslan Maskhadov / Photo from www.all-photo.ru
Former Soviet colonel Aslan Maskhadov, who became Chief of Staff of the Chechen army in 1992 after the collapse of the Soviet Union, has fought against Russian forces in the first Chechen war of 1994-1997, and was elected president upon the death of Chechnya’s first leader Dzhokhar Dudaev.
Aslan Maskhadov was born in 1951 to Chechen parents in exile in
Kazakhstan; his family returned to Chechnya only in 1957. He soon joined the
Soviet army, serving in both Hungary and Lithuania, where he assisted in the
suppression of the Lithuanian nationalist movement in 1991.
After the
collapse of the Soviet Union, colonel Maskhadov retired from the
Russian
Army
After leading Chechen fighters in the
war with
Russia
Shamil
Basayev
In
January 1997 Maskhadov won a landslide victory in Chechen presidential
elections, swearing “to reinforce the independence of the Chechen state.” The
election was declared fair by international monitors. Russian President Boris
Yeltsin sent his congratulations, and Russia said it wanted to rebuild relations
with Chechnya.
However, Russia still refused to recognize Chechnya’s
claim of independence.
After Maskhadov’s victory, he worked with Basayev
until 1998, when the rival established a network of military commanders which
soon devolved into territorial warlords scattered around Chechnya. Maskhadov’s
attempts to stifle Wahhabism and other fundamentalist Muslim groups, coupled
with his inability to subdue radical Chechen militants under Basaev and other
commanders, made him appear incompetent and incapable of controlling the
republic.
In 1999 Chechen rebel forces crossed into the Russian internal
republic of Dagestan and Moscow held Chechens responsible for a wave of bomb
attacks across Russia.
On the same year Russia sent troops back into the
republic, and proclaimed Maskhadov’s government as unlawful. After fierce
fighting, Maskhadov removed from power and a pro-Moscow administration was set
up. After Moscow-backed Chechen president Akhmad Kadyrov was
assassinated
After the
Russian
theater
siege
President Vladimir
Putin
FSB
---------------------------------------------

Shamil Basayev / Photo: Reuters
Shamil Basayev, a Chechen separatist leader and the most wanted
man in Russia, rose to prominence after Russian forces
invaded
Chechnya
The Early Years
Shamil Basayev was born in 1965 in a
village near the town of Vedeno in south-eastern Chechnya. He graduated from
school in Vedeno in 1982 and spent the next two years in the Soviet military
serving as a fire-fighter on an airfield. For the next four years, he worked at
a state farm in the Volgograd region of southern Russia before moving to Moscow.
He attempted to enroll at the law faculty of the Moscow State University but
failed, and instead entered the Moscow Engineering Institute of land management
in 1987. However, he was expelled for poor grades in 1988.
When
Communist hardliners attempted to stage a coup in August 1991, Basayev joined
supporters of Russian President Boris Yeltsin on the barricades around the
Russian parliament building in central Moscow. He subsequently worked as a
computer salesman in Moscow before returning to his native Chechnya, after
Chechen nationalist leader Djokhar Dudayev declared independence from Russia in
1991.
In 1991, Basayev hijacked a Russian passenger plane and forced it
to go to Ankara, Turkey, where he demanded a press conference to tell the world
what was going on in Chechnya. The following year, he traveled to Abkhazia, a
breakaway region of
Georgia
The
Warlord
After Russian forces invaded Chechnya on December 11, 1994 to
restore Russian rule in the republic, Basayev came to international prominence
when he led, in June 1995, a hostage-taking raid at Budennovsk, a town in
southern Russia. 2,000 hostages were taken at a local hospital, but 150 of them
died when Russian forces stormed the building. Basayev and some of his
guerrillas managed to escape.
By 1996, Basayev had been promoted to
Commander of the Chechen Armed Forces. In August 1996, he led a successful
operation to retake the Chechen capital Grozny. The Russian defence collapsed
and the Yeltsin government sued for peace, bringing in former General Aleksandr
Lebed as a negotiator. A peace agreement was concluded between the Chechens and
Russians, under which the Chechens acquired de facto independence from Russia.
Basayev stepped down from his military position in December 1996 to run
for president in Chechnya’s first presidential election. He came second,
receiving 23.5% of the votes. Aslan Maskhadov, former colonel in the Soviet
Army, was elected president. In January 1998 Basayev was appointed prime
minister of Chechnya by Maskhadov for a six-month term, after which he resigned.
In August and September 1999, Basayev led a small army of radical
Chechens in an unsuccessful attempt to take over the neighboring Russian
territory of Dagestan, provoking Russia to launch a second military campaign
against Chechnya.
During the rebel withdraw from Grozny in January 2000
he lost a foot after stepping on a landmine, but eluded Russian capture together
with other rebels by hiding in forests and mountains. He welcomed assistance
from Islamic groups including the Taleban of Afghanistan and was accused by
Russian security services of organising bombings of Russian apartment blocks in
September 1999.
Russia’s Most Wanted
Around November 2,
2002 Basayev claimed on a Chechen rebel website that he was responsible for the
Moscow theatre
siege
bombing
downing of two
passenger airliners
school hostage
siege
The U.N.
Security Council put Basayev on its official terrorist list in 2003 after
Washington classified him as a threat to the United States. Russia’s
FSB
---------------------------------
| Asker, 8 milyara altın alem koyacak | |||
Ateş YALAZAN-Hasan TÜFEKÇİ/ANKARA Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Cumhuriyet Bayramı provaları sırasında F-4 uçağının kırdığı Aksa Camii’nin minaresindeki alemi yeniliyor. Komutanlık, altın varaklı yeni alemin
İstanbul’da yapımı 15 gün sürdüğü için dün geçici olarak hazırlanan bakır
alemi camiye gönderdi. Komutanlık, inşaat için gerekli malzemeyi ve
işçileri de sağladı. | |||
------------------------------------
30 Ekim 2004
Üsküdar'da doğdum, Üsküdar'da büyüdüm; ömrümün büyük bir bölümü Üsküdar'da, Üsküdar'ın muhtelif semtlerinde geçti. (Kimbilir belki hem ölüm'üm de, hem ölü'm de Üsküdar'da olacak?!)
Üsküdar her yönüyle kaderimin tahakkuk ettiği mekânın adı! Düşünüyorum da çocukken sokaklarında dolaşırken, dolaştığım o yerleri, yeterince/bütün geçmişiyle kucaklamayı becerememişim. Şimdi Üsküdar'ı biraz daha iyi tanımaya çalışıyorum. Lâkin bu sefer sokaklarında istediğim gibi gönlümce dolaşmaya imkân bulamıyorum. Şemsipaşa, Salacak, Kuzguncuk, Beylerbeyi, Çengelköy, Vaniköy... Bu sahillerinin önünden akıp gitmekte olan o soğuk Boğaz suları bütün çocukluğumu yıkayıp arındırmıştı. Öyle ki Boğazın sularını karpuz kabuklarından önce, biz Üsküdar çocukları şenlendirirdik; o da sağolsun bizleri biraz erken de olsa sînesine kabul etmekten çekinmez, titreyen küçük bedenlerimizi semasını aydınlatan güneşin yardımıyla ısıtmak için elinden geleni yapardı.
Çok değil, daha 30 yıl öncesine kadar Fıstıkağacı ve Bağlarbaşı sâkinlerinin muhakkak birkaç tane Rum veya Ermeni komşusu, Türk çocuklarının da birkaç tane Rum veya Ermeni arkadaşı vardı. Fakat yahudi arkadaşımız (veya komşumuz) olduğunu hatırlamıyorum; her ne kadar Bağlarbaşı'nda ve Kuzguncuk'ta birer yahudi mezarlığı varsa da...
Şimdi herkesin dilinde olan o meşhur Bülbülderesi Mezarlığı'nın bir 'Selanikliler Mezarlığı' olduğunu meselâ biz çocuklar hiç bilmezdik; şimdikiler de bilmiyor. Selâmsız mahallesinden zorunlu olmadıkça geçmemizi büyüklerimiz pek tasvib etmezdi. Nitekim mezarlığın önünden geçip Selâmsız'a doğru çıkan şu sapa yolun adının "Selanikliler Caddesi" olduğunu ben çok sonraları öğrenmiştim.
Farkedilecek ve öğrenilecek ne çok şey var! Nitekim bu arada -bu yazıyı da yazmama neden olan- bence ilginç olan yeni bir şey daha farkettim: Selanikliler caddesinden yukarı doğru çıkıldıkda, yolun devamında meşhur Dağhamamı'nın bulunduğu mahalle, bir zamanlar bir yahudi mahallesi imiş. İyi-kötü ilgili yayınları yıllardır yakından takip ederim ve fakat bu neşriyat içerisinde Üsküdar'da bir yahudi mahallesine ilişkin akılda kalacak ciddi bir atfa ve doğru-dürüst bir tanıtım yazısına rastladığımı hatırlayamıyorum. Bilgilerini yokladığım birkaç dost da ne yazık ki keşfiyâtımı (!) tahrik ve teşvik edecek bir şey söyleyemediler. Fakat okumalarım sırasında, teyiden ikinci bir kayıt daha bulup meseleyi deşince, keşfiyât-ı fakirânenin sıhhatinden hiç kuşkum kalmadı.
İlk kayda, Rıza Tevfik'in Halide Edib Adıvar'la ilgili hatıralarında rastlamıştım:
- "Halide Hanım, Üsküdar'daki Amerikan Kız Mektebi'nde okuyordu ve Üsküdar'da Sultantepesi'nde, Özbekler Tekkesi yanında oturdukları Vakıf'a ait evden Bağlarbaşı'ndaki bu mektebe yaya gider gelirdi. (...) Hatta çok iyi hatırlarım, Halide Hanım bazen akşam üzerleri gezmeye çıkar gibi evinden çıkar, Üsküdar'ın o tozlu yolundan yavaş yavaş Bülbülderesi mezarlığını geçer ve sağa yahudi mahallesine dönerek Dağhamamı yolundan mektebe giderdi." [Halide Edib'in 1890'da "Konstantinopol Kızlar Koleji" adını alan bu okuldan 1900'da mezun olduğunu kaydedeyim.]
Derken bir başka kayıt daha çıktı karşıma. Rıza Tevfik başka bir vesikada bu sefer kendi çocukluğunu anlatırken bu yahudi mahallesinden söz ediyordu.
- "İstanbul'a geldiğim zaman 1876 Eylül'ü idi. O sene meğer pek tehlikeli bir buhran zamanı imiş. Biz Rumeli'den İstanbul'a perişan bir halde hücum etmeye başlayan biçare İslâm muhacirlerinin sefalet ve felâketine o zamanlar şahit olduk. Çünkü Bülbülderesi mezarlığının medhaline nâzır bir set üzerinde kain viran bir küçük evde kira ile oturuyorduk. Babam bu hengâme-i kıyamette bizi geçindirebilmek için yine hocalığa başvurdu ve o civarda musevîlerle meskun Dağhamamı'nda Sion mektebine Türkçe hocası olarak intisab etti ve beni de en küçük çocuklarla ders okumak üzere meccanen kabul ettirdi. Bu mektep meşhur Alliance İsraelite müessesatından idi. 1879 senesine kadar haftada beş defa muntazaman devam ettik ve ben Fransızca ve Yahudiceyi pek güzel konuşacak kadar öğrenmiştim. O zaman bu kadar erken iki ecnebi lisanı öğrenmeye başlamış hiç Türk çocuğu yoktu sanırım."
Eh artık işimiz kolaydı; zira Türkiye'deki büyük yahudi yerleşim merkezlerindeki Alliance Israelite Universelle okullarını ve bu okullarda okuyan öğrenci sayılarını öğrenmek zor değildi. Merkezi Paris'te 1860'da kurulan A.I.U. İstanbul'daki ilk mektebini 1875'de açmış. Eldeki kayıtlara göre Üsküdar Dağhamamı'nda 1879 yılında 75 erkek öğrenci okurken, 1885'de 106 erkek öğrencinin yanısıra 64 de kız öğrenci okuyor; 1891'de ise bu okulda 120 erkek ve 126 kız öğrenci eğitim görüyor. Osmanlı yönetiminin 1894 yılında bütün gayr-ı müslim okullarında Türkçe öğretiminin zorunlu olmasını kararlaştırdığı ve bu okullara maaşları hükümetçe ödenen Türkçe öğretmenleri göndermeye başladığına göre, Rıza Tevfik'in babasının öğretmenliği bu yasanın yürürlüğe girmesinden öncedir.
Yeri gelmişken şu notu da kaydedelim:
- "Türkçe AIU okullarında başlangıçtan bu yana mevcuttu. Erkek okullarında her sınıfa günde iki saat Türkçe öğretilirken, kız okullarında (en azından ilk başlarda) hiç Türkçe dersi yoktu."
Keşfiyât bu kadar! Siz bu yazıyı okurken, ben, çocukluğumun geçtiği semtin hemen alt tarafında bulunan bu eski yahudi mahallesini gezmek için çoktan yola çıkmış olacağım. Ancak bu arada, malumat sahibi zevat-ı kiram lütfedip bu fakiri ellerindeki bilgiden mahrum etmezlerse kendilerine müteşekkir kalırım.
Not: Bu yazıyı yazdıktan sonra bilgisine başvurduğum Rifat N. Bali, ailece (baba tarafından) Dağhamamlı olduklarını, hatta kendisinin hâlen Dağhamamı kütüğüne kayıtlı bulunduğunu, aile üyelerinin ise -babasından duyduğu kadarıyla- büyük bir yangın sebebiyle bu mahalleden taşındığını, ancak Dağhamamı'ndaki Alliance Israelite mektebinden haberi bulunmadığını söyledi.
ATATÜRK'LE İLGİLİ 'TARİHİ SIR' AYDINLANDI!... Bu tarihi sırrı, anne tarafından Gerede'nin torunu olan, Mustafa Kemal Atatürk'ün Harbiye'den sıra, Kurtuluş Savaşı'ndan silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy'un kızı Ayşe Cebesoy Sarıalp açıkladı. 23 Ekim 2004 Cumartesi 13:11
|
|
Atatürk'ün
Samsun'a çıkmadan önce saraydan para alıp almadığı yıllarca tartışıldı.
AliFuat Cebesoy'un kızının ortaya koyduğu bir belge, bu tartışmalara son
noktayı koydu. Ulu önder Atatürk'ün okul ve silah arkadaşı Ali Fuat
Cebesoy'un kızı Ayşe Cebesoy Sarıalp, tarihe ışık tutan bir belge ortaya
çıkardı. Atatürk'ün imzaladığı belgede, ''Dahiliye Nezareti Celilesi'nden
(İçişleri Bakanlığından) badehu ödenmek kaydıyla (daha sonra geri ödenmek
kaydıyla) 1000 lira Osmaniye'yi (1000 Osmanlı lirasını) teslim aldım''
yazısı yer alıyor.
SIRRI, AYŞE CEBESOY SAKLADI
TERCÜMAN'a bu tarihi sırrı, anne tarafından
Gerede'nin torunu olan, Mustafa Kemal Atatürk'ün Harbiye'den sıra,
Kurtuluş Savaşı'ndan silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy'un kızı Ayşe Cebesoy
Sarıalp açıkladı. Bu paranın, ''asayişin sağlanmasına harcanmak'' şartıyla
verildiğini belirtti. Ödemeyi yapan dönemin Dahiliye Nazırı (İçişleri
Bakanı) Gerede'nin hayatına ilişkin de şu bilgiyi verdi:
150'LİK SAYILDI, SÜRGÜNE GİTTİ
''TARİHİN cilveleri... Mehmet Ali Gerede,
daha sonra 150'liklerden ilan edildi. 2 teyzem ve 2 dayımla beraber yurdu
terk etti. Ailece çok sefalet çekti. Atatürk'ün vefatından 1 sene sonra
yurda döndükten 15 gün sonra da öldü. Bu mücadelede bir takım hatalar
yapıldı. Mustafa Kemal, hepsinin farkındaydı. Bunları tashih yoluna
gidiyordu. Fakat ömrü vefa etmedi. O'nu çok genç kaybettik.''
İstiklal ateşini yakan bin liranın makbuzu
Mehmet Ali Gerede (solda), Atatürk'e bin
lirayı verdikten sonra bu belgeyi sakladı. Bugün Ayşe Cebesoy'un
çerçeveletip evinde koruduğu belgede, şu ifadeler yer aldı: ''Yalnız 1000
lirayı Osmaniyi, asayiş dahilinde görülecek lüzum üzerine sarf edilmek ve
sonra teferruatlı hesaba tedbil olmak (ödenmek) üzere, iş bu yukarıda
muharrer 1000 lirayı Osmaniyi'nin Dahiliye Nezareti Celilesi'nden
alındığına mübeyyin makbuzdur. 13 Mayıs 1335 (1919) İmza: Mustafa Kemal.''
Türk Amerikan Üniversiteliler Derneği Başkanı
78 yaşındaki Ayşe Cebesoy Sarıalp, Kuzfuncuktaki müze gibi evini
Tercüman'a açtı. Ayşe Hanım, babasının Atatürk ile olan arkadaşlığını,
Kuzguncuk'ta yaşananları ve bugüne kadar bilinmeyen tarihi gerçekleri
anlattı.
ATATÜRK BİZDE KALIRDI''
Ayşe Cebesoy, Atatürk'ün sık sık evlerinde
kaldığını ve Büyükbabası İsmail Fazıl Paşa'yı ''baba'' gibi sevdiğini
belirterek, yıllardır tartışılan bir konuya da tarihi belgeyle açıklık
getirdi:
''Hafta sonları Ali Fuat ile Mustafa Kemal
bizim evde kalıyorlardı. O zaman Kuzguncuk'taki evimiz Mustafa Kemal'e ve
Ali Fuat'a bir nevi özel bir sosyal ekoldü. Çünkü büyükbabam İsmail Fazıl
Paşa'nın çok muhterem tanıdığı zevatlar vardı. Dışarıda bulunmuş çok iyi
eğitim almış, kültürlü Osmanlı paşaları. Bunlar hep Kuzguncuk'ta iştima
yaparlarmış. Mustafa Kemal ile Ali Fuat bunları dinlerlermiş. Dolayısıyla
bir nevi eğitim alanı.''
ATATÜRK'E HAYRAN OLDULAR
''İsmail Fazıl Paşa, Dahiliyi Nazırı
(İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Gerede'nin büyük kızı Leyla Makbule Hanım'ı
oğluna istiyor. Bu şekilde bir izdivaç oluyor. Mehmet Ali Gerede
Kuzguncuk'taki eve girip çıkarken Mustafa Kemal'le de tanışıyor. Mustafa
Kemal'in zekasına ve ileri görüşüne büyük bir hayranlık duyuyor. Mehmet
Ali Gerede, Mustafa Kemal'in milli mücadelede çok önemli bir rol
oynayacağına inanıyor.''
ATATÜRK'E BİN LİRA ÖDENİYOR
Ayşe Cebesoy, anlatımının bu bölümünda ortaya
Osmanlıca yazılmış ve altında Atatürk'ün imzası bulunan bir belge ortaya
çıkarıyor. Belge, Atatürk'ün Samsun'a çıkmadan önce saraydan para alıp
almadığı gerçeğine ışık tutuyor. İşte Cebesoy'un ağzından bu tarihi an:
Mehmet Ali Gerede de o sırada Damat Ferit Paşa kabinesinde Dahiliye Nazırı
(İçişleri Bakanı). Fakat, Mehmet Ali Gerede asla Damat Ferit'in tuttuğu
yolu tasvip etmiyor. Zamanı geliyor. Mustafa Kemal Anadolu'ya geçecek.
Mehmet Ali Gerede, Damat Ferit'i, bu görevi ancak Mustafa Kemal'in
yapabileceğine ikna ediyor. İş burada da bitmiyor. Mustafa Kemal'in kendi
imzasıyla tarihi bir belge imzalanıyor. Mahiyeti şudur: Dahiliye Nezareti
Celilesi'nden, yani İçişleri Bakanlığından badehu ödenmek kaydıyla yani
daha sonra ödenmek kaydıyla 1000 lira Osmaniye'yi, yani 1000 Osmanlı
lirasını teslim aldım. İmza Mustafa Kemal. Tarih: 13 Mayıs 1335 yani 13
Mayıs 1919.''
BELGE DOĞRU
Ayşe Cebesoy'un ortaya çıkardığı belge,
yıllardır tartışılan tarihi bir konuya açıklık getiriyordu. Ancak, tam
manasıyla emin olabilmek için belgeyi, gazeteci ve ünlü Osmanlı tarihçisı
Hıfsı Topuz'a gösterdik. Topuz, Osmanlıca belge için, şöyle konuştu: ''Bu
belgeyi ilk kez görüyorum. Yıllarca, Atatürk'ün para alıp almadığı
tartışılmıştı. Şunu söyleyebilirim ki, bu belgedeki imza Mustafa Kemal
Atatürk'e ait. Bana kalırsa bu belge gerçek.''
D.B.Tercüman |
| Masonlar Anıtkabir'de | |
|
Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası üyeleri, Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla Anıtkabir'i ziyaret etti.
Loca Büyük Üstadı Kaya Paşakay başkanlığında Ankara, İstanbul ve
İzmir'den gelen masonlar, eşleri ve çocuklarından oluşan heyet, Atatürk'ün
kabrine çelenk koydu, saygı duruşunda bulundu. Paşakay, daha sonra beraberindekilerle Misak-ı Milli Kulesi'ne geçerek,
Anıtkabir Özel Defteri'ni imzaladı. Paşakay, deftere şunları yazdı: “Aziz Atatürk, Cumhuriyet Bayramı'nın 81. yıldönümünde, çağdaş
uygarlığın üzerine çıkmayı hedefleyen Türk masonları olarak bir kez daha
senin huzurundayız. Özlediğin Türkiye'yi sonsuza dek yaşatacağımıza olan inancımızı ve
kararlılığımızı ifade ederim. Senin ilke ve devrimlerine candan bağlı Türkiye Büyük Locası'na mensup
kardeşlerim ile şahsım adına ve yakın silah arkadaşın Halil Kut Paşa'nın
torunu olarak en derin özlem, sevgi ve saygılarımı sunarım.” Türkiye Büyük Locası üyeleri, daha sonra Atatürk ve Kurtuluş Savaşı
Müzesi'ni de gezdiler. | |
DOĞAN HABER AJANSI TARTIŞMASI BÜYÜYOR: 'HABER NAMUSU EROZYONU!..' Haberleri 'düzmece' çıkan Doğan Haber Ajansı medyada tartışma başlattı. 23 Ekim 2004 Cumartesi 06:55
|
|
İşte Burhan Ayeri'nin Güneş'teki
yazısı:
Yok edilen itibar
|
TÜRK ORDUSUNUN HEDEFİ ÖNCE HALEP GEREKİRSE ŞAM'DI!... Türkiye, 20. yüzyılın son çeyreğini toprak ve ulus bütünlüğünü, kuruluş felsefesini ve dayandığı temelleri koruma mücadelesiyle geçirdi. 21 Ekim 2004 Perşembe 09:58
|
|
''Düşük
yoğunluklu savaş'' diye nitelenen bu dönemde askeri açıdan cephedeki
mücadeleyi kazandı. Ancak, bu sürecin siyasal sonuçları ve bu sonuçların
yarattığı sorunlar sürüyor. Önümüzdeki yıllar boyunca da süreceği
anlaşılıyor.
Türkiye'nin karşılaştığı sorun esas olarak,
Doğu ve Güneydoğu toprakları üzerinde bağımsız Kürt devleti kurulması ve
Irak, İran, Suriye coğrafyasının belli bölümlerini de içine alacak şekilde
Bağımsız Birleşik Kürdistan'ın oluşturulması projesidir.
'Dört ortak devlet'
Bu amaçla, Soğuk Savaş dönemi özellikleriyle
kurulan ve o dönemin dengeleri içinde önemli ölçüde dış desteğe sahip olan
PKK'nın 1984 yılında başlattığı ve giderek şiddetlendirip yaygınlaştırdığı
terör süreci, 20 yıl boyunca Türkiye'yi düşük yoğunlukla da olsa savaş
koşullarında tuttu.
Türkiye toprak bütünlüğünü korudu. PKK, Doğu
ve Güneydoğu topraklarını ayırarak bağımsız bir devlet kurma amacına
ulaşamadı. Bugün böyle bir amaç taşımadığını söylüyor. Abdullah Öcalan,
ayrı devlet kurma veya mevcut devleti ele geçirme, bu amaçla örgütlenme,
iktidara kilitlenme hedefinin yanlış olduğunu savunuyor. Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi'ne gönderdiği savunmalarının özünü bu strateji
değişikliği oluşturuyor. Bağımsız Kürt devleti yerine ''dört ortak
devlet'' hedefini koyuyor. Kürtlerin yaşadıkları Türkiye, Irak, İran ve
Suriye'de ortak devletten söz ediyor. Siyasal sınırlar değiştirilmeden bu
devletlerin yeniden yapılandırılmasını hedefliyor. Türkiye'de, Kürtlerin
Türklerle birlikte ''iki kurucu ortak ulustan biri'' olarak kabul
edilmesini ve bunun yapılacak yeni Anayasa'ya geçirilmesini savunuyor.
Silahlı mücadeleyi kaybeden PKK, siyasi
alanda farklı bir söylemle duruyor. Bu süreçte iki farklı PKK'dan söz
etmek mümkün:
'İki uluslu Türkiye'
Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından önceki
dönemde bağımsız Kürt devleti kurmayı amaçlayan ayrılıkçı PKK; Öcalan'ın
yakalanmasından sonra bu amacından vazgeçtiğini açıklayıp, ismini önce
KADEK, sonra KONGRA-GEL olarak değiştiren ''iki uluslu ortak Türkiye''
diyen PKK...
Ortadoğu satrancında yeni hamlelere tanık
olduğumuz bu dönemde yeni PKK'lar da var.
Yeni PKK'lar
Örneğin, ABD'nin Irak'ı işgalini ''Kürtler
için eşsiz bir fırsat olarak'' niteleyen Abdullah Öcalan'ın kardeşi Osman
Öcalan'ın PKK/KONGRA-GEL'den ayrılarak PWD (Yurtsever Demokratik Parti)
adıyla kurduğu örgüt...
PKK'nın siyasallaşma aşamasından sonra bu
çizgiyi savunan siyasi partiler de bir zincir olarak siyasi yaşamda yer
aldılar. Aynı söylem onlar tarafından da savunuluyor. Türkiye, AB
sürecinde siyasal alanda ''Kürt sorunu''nu tartışıyor.
Siyasallaşma ve hukuki düzenlemelerle kısmen
meşrulaşma süreci sonunda, ''demokratik Cumhuriyet'', ''kurucu ortaklık'',
''Anayasal güvence'', ''Kürtçe eğitim'', ''Türkiye'nin yeniden
yapılandırılması'', ''ulus-devlet, üniter yapı'' konularında devletin
tutumunu nedir? PKK'daki strateji değişikliği ve Abdullah Öcalan-Osman
Öcalan çatışması nedeni ve hedefi nelerdir?
Dönüm noktası
Bir yanında ABD, bir yanında AB, bu süreç
Türkiye'yi nasıl etkiler? Bu yazı dizisinde bu sorulara yanıt aradık.
PKK'nın strateji değişikliğine yönelmesinde dönüm noktası, hiç kuşku yok
ki Abdullah Öcalan'ın Suriye'den çıkarılması ve yakalanarak Türkiye'ye
getirilmesidir. Öcalan'ın yargılanması sonrasında İmralı'da yazdığı
savunmalar bu değişikliğin esasını oluşturmuştur.
Bu nedenle, konuya ''Suriye operasyonu''yla
başlamak gerekir.
Suriye'yle savaş planı
Şam yönetimine Eylül 1998'de verilen sert
mesajın arkasında sağlam askeri planlar yatıyordu: Öcalan'ı himayenin
sürmesi halinde ordu, Halep ve Şam'ı hedef alacaktı
Ağustos 1998'de gazeteler, ''Ordu 2000'lere
hazır'' manşetini attıklarında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin en üst
kademelerine atanan komutanların, tarihi bir süreçte görev yapacaklarını
kimse bilmiyordu...
Ordunun komuta kademesi rutin bir biçimde
değişmiş, Genelkurmay Başkanlığı'na Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hüseyin
Kıvrıkoğlu, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na 1. Ordu Komutanı Org. Atilla
Ateş, Jandarma Genel Komutanlığı'na 2. Ordu Komutanı Org. Rasim Betir
atandı. 2. Ordu Komutanlığı'na da, orgeneralliğe yeni terfi eden 6.
Kolordu Komutanı Aytaç Yalman getirildi.
Yeni Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin
Kıvrıkoğlu, yeni komuta heyetiyle yaptığı toplantıda, Kara Kuvvetleri
Komutanı Org. Atilla Ateş'e bir görev verdi.
Tarihi emir
Org. Kıvrıkoğlu'nun yeni Kara Kuvvetleri
Komutanı Org. Ateş'e verdiği bilgi ve emrin özeti şuydu:
''Milli Güvenlik Kurulu'nun Temmuz 1998
toplantısında, terörle mücadele bağlamında PKK'nın en önemli desteği
konumundaki Suriye'ye karşı ciddi yaptırımlar uygulanmasına karar verildi.
Suriye, bu konudaki ciddiyetimizi ve kararlılığımızı anlamalı. Bunun
yöntemi üzerinde çalış, zaman yitirmeden uygulamaya geçelim.''
'Türkiye bedel ödetir'
Org. Ateş'in fiilen 1 Eylül 1998'de
devraldığı Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nda ilk önemli çalışması bu konuda
oldu. Org. Ateş, Türkiye'nin Suriye'ye karşı uygulamaya karar verdiği
yaptırımlar konusundaki kararlılığını iç ve dış kamuoyunun dikkatini
çekecek bir yöntemle yansıtmaya karar verdi. Org. Ateş, yeni Kara
Kuvvetleri Komutanı olarak ilk gezi ve teftişini Suriye sınırındaki
birliklere yapacaktı. Bu gezi sırasında da vatandaşlara basın
mensuplarının izleyeceği şekilde bir konuşma yapmayı kararlaştırdı. Bu
kararını Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'na bildirdi ve onay
istedi. Org. Kıvrıkoğlu, Org. Ateş'in önerdiği yöntemi onaylarken,
komutanların yaptığı değerlendirmenin özeti şuydu:
''14 yıldır Türkiye terörle mücadele ediyor.
Bir komşu devlet olan Suriye, Ankara ve bütün dünyanın gözü önünde PKK'yı
barındırıyor, eğitiyor, donatıyor ve Türkiye'ye yollayıp terör yaptırıp
yeniden içeri alıyor. Türkiye can ve mal kaybına uğrarken, Suriye hiçbir
bedel ödemiyor. Böyle bir olaya dünyada hiçbir devlet razı olamaz. Devlet
olmanın anlamı kalmaz. Suriye bu faaliyetinin ve desteğinin bir bedeli
olduğunu ve Türkiye'nin bunu ödeteceğini bilmelidir.''
Sınırdaki konuşma
Org. Ateş, Org. Kıvrıkoğlu'nun onayını
aldıktan sonra 2. Ordu Komutanı Org. Aytaç Yalman'la görüştü ve gezisi
için hazırlık yapılmasını istedi. Org. Ateş, Suriye sınırına gidecek ve
Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde vatandaşlara hitap edecekti. Org. Yalman ve
dönemin Hatay Valisi Gökhan Aydıner gerekli hazırlıkları yaptılar.
Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Atilla Ateş,
Suriye sınırında denetlemeler yaptıktan sonra 16 Eylül 1998 günü
Reyhanlı'da, Abdullah Öcalan'ın Suriye'den çıkışı ve yakalanışı sürecinin
başlangıcı olarak kabul edilen tarihi konuşmasını yaptı.
Önce Halep, sonra Şam
Org. Ateş'in tarihi konuşması Türkiye'nin
gerekirse Suriye ile savaşmaya karar verdiği anlamına geliyordu. Org. Ateş
bu konuşmayı yaptığı sırada tesadüfen yurtdışında bulunan Genelkurmay
Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'na da vekâlet ediyordu. O gün için Türk
Silahlı Kuvvetleri'nin en üst komutanı konumundaydı.
Kara Kuvvetleri Komutanı'nın bu konuşması
sadece sözde kalacak bir çıkış değildi. Aynı zamanda Suriye sınırına doğru
bir askeri hareketlilik de başladı. O günlerde Güneydoğu'da NATO tatbikatı
vardı. Tatbikat hazırlıkları yapılıyordu. Bu faaliyet içinde Suriye
sınırına askeri birlik sevkiyatı başlatıldı. İki zırhlı tugay sınıra doğru
hareket ettirildi. 2. Ordu ve 6. Kolordu karargâhları personel
takviyesiyle güçlendirildi. Planlar hazırdı. Savaş halinde hangi birliğin
nereye konuşlanacağı, Suriye sınırının nasıl geçileceği ve nereye kadar
gidileceği belirlenmişti. Suriye'ye karşı geliştirilen plan 2 aşamalıydı.
İlk aşamada PKK'nın yoğun olarak bulunduğu Suriye'nin kuzey bölgesine
girilecek, Halep'e kadar inilecekti. Gelişmeler tatmin edici olmazsa
ikinci aşamada hedef Suriye'nin başkenti Şam'dı. Suriye, sınırındaki
askeri hareketlilik ve izlediği mesajlardan hazırlıkların ciddi olduğunu
anladı. Suriye, ordusunu alarma geçirdi.
Askeri hesap yapıldı
Savaş ilanı anlamına gelecek nitelikte,
Suriye'ye yapılan bu çıkış bir hesaba, kitaba dayanmıyor muydu?
Elbette dayanıyordu. Askeri hesap yapılmıştı.
Alarma geçirilen Suriye ordusu hakkında istihbarat ve değerlendirme
yapılmıştı. Düğmeye basan komutanların istihbarat ve değerlendirmeleri
şöyleydi:
''Suriye'nin savaş gücü olan birliklerini
İsrail sınırına yerleştirdikleri, Türkiye sınırındaki birliklerinin ise
savaş gücü taşımadığı saptanmıştı, Suriye, Sovyetler Birliği'nin
dağılmasından sonra Moskova'dan aldığı askeri destek, yenileme ve yedek
parça kaynağını kaybetmiş, Türkiye sınırında bulundurduğu askeri birlik ve
donanımın onarımını bile yapacak olanaklardan mahrum kalmıştı. Elindeki
savaş yeteneği yüksek donanımını birinci tehdit saydığı İsrail sınırına
yığmış, Soğuk Savaş döneminin dengesinden yararlanarak Türkiye'ye
sürdürdüğü PKK desteğini, Türkiye'den ciddi bir askeri tehdit beklemediği
için kesmemişti. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri, Sovyet Bloku'nun dağıldığı
1989 yılından 1998 yılına gelindiğinde yaptığı askeri, siyasi, diplomatik
değerlendirmelerde; Soğuk Savaş dengesini ve desteğini kaybeden
Suriye'nin, askeri varlığı ve karşılık verme yeteneğinin bulunmadığını
saptamıştı. Suriye'nin PKK'yı barındırdığı Türkiye'ye yakın Kuzey
bölgesinde Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşılık verecek gücü yoktu. İsrail
sınırında yoğunlaştırdığı göreceli olarak güçlü donanımı Türkiye sınırına
kaydırma gücü de bulunmuyordu. Türkiye, uluslararası hukuk açısından haklı
sebeplere de dayanarak Suriye'ye savaşı göze alan bir askeri güç
gösterisiyle Şam'ı ve Devlet Başkanı Hafız Esad'ı sıkıştırmıştı. Ankara,
Şam'a ''ya savaş, ya Öcalan ve PKK'' diyordu.
Öcalan'ı Suriye'den çıkaran sürecin askeri
arka planı böyleydi.
Şam, savaş gücü ve kararlılığı karşısında
Öcalan'ı çıkarma kararı aldı.
Bu PKK için de yeni bir sürecin
başlangıcıydı...
İşte tarihi uyarı...
Org. Ateş, 16 Eylül 1998'de ziyaret ettiği
Hatay Reyhanlı'daki Hudut Bölük Komutanlığı'nda Suriye'ye o tarihi sert
uyarıyı yapmıştı... Suriye'ye ateş püsküren Ateş, şunları söylemişti:
''Suriye gibi komşular iyi niyetimizi yanlış tefsir ediyorlar. Apo denen
eşkıyayı destekleyerek, Türkiye'yi terör belasına bulaştırdılar. Türkiye,
iyi ilişkiler konusunda gerekli çabayı gösterdi. PKK destekçisi Suriye,
sabrımızı taşırmaya başladı. Suriye iyi niyetimizi suiistimal ediyor ve
PKK'yı topraklarında besliyor. Gerektiğinde bu halk sorumlulara dersini
verecektir.''
Fikret
Bila |
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Beni de kırdılar içimde kırdılar, karanlık camlardan sular akıyordu, şimşekli bir boşlukta saat vurdu, beni de kırdılar belki yalnızdılar, belki onların da çocukluğu yoktu... Herkesin Necip Fazıl'ı, herkesin Nazım Hikmet'i yoktur ama bir Attila İlhan'ı vardır mutlaka. The Marmara'nın kafesinde şairle birlikteyiz. Onunla gençlik ve Türkçe ve elbette şiir konuştuk. 'Hayatımın 20 yılını bilinçli olarak bir baltaya sap olmamak üzere yaşadım' diyor şair. Demokrat İzmir'de siyasi görüşüm uymadığı için müstear isimle yazdım, dediğinde ise Türkiye'nin ayrım yapmaksızın herkesi 'öteki'leştirebildiğini düşünüyorum yeniden. Gençler arasında yüzeysel ve tek boyutlu bir dil giderek yaygınlaşıyor. Bu konuda ne yapılabilir? Dil meselesi Gazi'nin yanlış yaptığı iki işten biridir. Ancak o müthiş gerçekçiliğiyle daha sonra yanlıştan dönmüştür. Fakat sonra gelenler sanki o bu işten vazgeçmemiş gibi kaldığı yerden devam ettiler. Atatürk'ün döndüğü yer neresi? Ben ilkokulun üçüncü sınıfındayken ilk önce Osmanlıca-Türkçe kılavuz geldi. Bundan sonra böyle bir dil konuşulacak denildi. Biz ufacık çocuklar bu işi alaya aldık. O zaman Cumhuriyet Halk Partisi diyecek yerde 'Kamul Buyrul Tüz Bölemi' diyorladı. CHP'nin özleştirilmiş hali; böyle bir sululuk çıktı ortaya. Gazeteler dalga geçti. Hele Atatürk'ün o günlerde verdiği bazı demeçleri var böyle laflar kullanmış,birden bire Kamul Buyrul Tüz Bölemi demeye başladı, ona hiç yakışmıyordu. Sonunda halkın konuştuğu dil Türkçe'dir diye karar verildi.Üniversitelerde Fransızca ve diğer dillerde eğitim veriliyordu, kaldırdılar. Böylece Mustafa Kemal bir yanlıştan dönmüş oldu. Peki hedeflendiği gibi dil kendi aktığı yatağa döndü mü, olgunlaşma sürecine girdi mi? İsmet Paşa Cumhurbaşkanı olana kadar oldu. Herkes sanıyorki İsmet Paşa Atatürk'ün kaldığı yerden devam etti,hayır! Mustafa Kemal Paşa hayatı boyunca bağımsız bir Türkiye savaşı verdi. Hiçbirzaman batıyla ittifak yapmadı. Batılılaşma diye bir kelimeyi ağzına hiç almadı. Oysa İsmet Paşa iktidara gelir gelmez batıyla ittifak anlaşması yaptı. O anlaşmanın gizli olarak neler içerdiği sonradan meydana çıktı. 1940'lı yıllarda ben lisedeydim, o zaman birden bire Yunan Latin temeli üzerinde bir kültür devrimine kalkıştılar. Biz liselerde Yunan latin eserlerini ders gibi okumaya başladık. Hatta latince okutan liseler açıldı. Türkçe'nin tek boyutlu ve yüzeysel yoksul bir dile dönüşmesinin nedeninin İsmet Paşa yüzünden mi olduğunu söylüyorsunuz? Bir Batı-Hristiyan kültür dairesi var.Bu dairenin içinde bütün diller Yunan-Latin esası üzerine kurumsallaşmıştır. Bütün Avrupa dilleri Yunan-Latin sözcükleriyle dolu. Doğu'ya baktığımızda ise çok net olarak görüyoruz ki bir Doğu-İslam kültür dairesi var. Bu dairenin içinde Afganistan'dan Boşnaklara kadar bütün diller İslam dininin kökenlerini oluşturan Arapça ve Farsça üzerine kurulu. Bizim Arapça ve Farsça kelimeleri dilden kazımaya çalışmamız çok büyük bir yanlıştı. Alev Alatlı, Shrödinger'in Kedisi'nde Afazi diye bir beyin hastalığından söz ediyor. İnsan kullandığı kelimeler kadar düşünme kapasitesine sahip diye. Farklı kuşaklar farklı sözcükleri kullandıkları için Türkiye'de kimse birbirini anlamıyor.Afazik bir toplum olduğumuz görüşüne katılıyor musunuz? Evet, bu doğru! Kelimeler değil sadece daha da vahimi, kavramlar da yok şimdi. 'Mehtap' kelimesini dilden kaldırırsanız bütün Divan Edebiyatı'nı kaldırırsınız çocuğun kafasından. Çünkü Divan Edebiyatı'nda müthiş bir mehtap faslı vardır. Mehtap dedinmi bütün o çağrışımlar birlikte gelir.Onun yerine 'dolunay' koyarsan dolunay senin aklına bir futbolcuyu getirir. Trabzonspor'da uzun yıllar oynamış bir futbolcu.Böyle böyle dili yok ediyorlar. Çocukların kafasında çağrışımlar, kavramlar yok oluyor. Ve bütün kültür toptan gidiyor. Zihinlerindeki "vatan" çağrışımı ve duygusu da kayboluyor... Tabii, tabii, her şeyi yok ediyorlar kafalarında. Dilden 'Arapça-Farsça' sözcükleri Türkçe değil diye çıkarmak çok büyük bir yanlıştı. Bu yanlış şiddetli bir şekilde 10 yıl sürdü; gençlerde çok hasar yaptı. Çünkü o zaman CHP iktidar Partisi'ydi. Onun sözcülerinden birisi Nurullah Ataç'dı.Nurullah Ataç'ın Vatan Gazetesi'nde 'Biz Yunanca Latince öğrenemediğimiz için geri kaldık' diye yazılar bulursun. Alenen devletin resmi fikri olarak söyleniyordu bu. Batı Hristiyan kültürünü tamamen adaptasyonu. İsmet Paşa zamanında bir seçkinler oligarşisi oluştu Türkiye'de. Türkiye'de ilericilik kültür bazında konuşulur halbuki ilericilik iktisat bazındadır. Halen kültür bazında konuşuluyor.. Evet ama ben dalga geçiyorum onlarla. Çünkü durmadan 'Laiklik' diye konuşuyorlar. Gazi ölünceye kadar 1937'ye kadar Türkiye Laik değildi kanunen böyle birşey yok. Atatürk örtüye müdahale etmedi Atatürk öldükten sonra mı laik olduk diyorsunuz? Ondan sonra oldu. Örtü meselesi de böyle. Atatürk hayattaydı çok iyi hatırlıyorum ben ilkokulu bitirip Anadolu'ya gitmiştim Kaymakam olan babamın tayini çıktığı için. Orada sokaklarda çarşaflı kadınlar vardı, beni görünce arkalarını dönüp duvara, yere çömelirlerdi. Ben İzmir'den gelmiş çok Alafranga yetişmiş bir çocuktum. Ama Mustafa Kemal Paşa sağdı. Benim babam orada kaymakamdı. Hiçbir tedbir almıyordu, hiçbirşey söylemiyordu.Mustafa Kemal Paşa inkılabını laiklik üzerine kurmadı, anti-emperyalizm üzerine kurdu. Dil ve gençlik konusunda bu saatten sonra ne yapılabilir? Batılı çocuklar kendi dillerinden 16.yüzyılda yazılmış bir eseri okuyup anlıyor, ben bile 16.yüzyılda yazılmış Fransızca bir eseri okuyup anlıyorum. Ama kendi dilimden Divan Edebiyatını anlayamıyorum. Milli Eğitim Bakanlığı'ndan gelip 'tedrisatta ne yapmak lazım?' diye sordular. Onlara da söyledim. Osmanlıca bütün liselerde mecburi ders olarak okutulmalı. Arapça ve Farsça'da ihtiyari olarak okutulmalı.Eğer bu yapılmazsa 20 yıl sonra Türkler geçmişlerinden hiçbirşey okuyamayacak hale gelecekler. Şiir kitapları satıyor fakat yeniler değil Yeni şairlerden kimleri beğeniyorsunuz? Türk şiiri modernleşeyim, çağdaşlaşayım, postmodernleşeyim derken ofsayta düştü.Yani halk şiiri terketti. Yeni şairlerin kullandıkları Türkçe onları bu ülkede yabancı haline getirdi.Gelip bana komik bir soru yöneltir bu yeniler:'Abi neden şiir kitapları satmıyor?' diye. Onlara, "şiir kitapları satıyor,sizinkiler satmıyor?" diyorum. Çünkü halk Yahya Kemal'i, Necip Fazıl'ı, Nazım Hikmet'i okuyor halen. Senelerden beri hiçbir zaman bu kadar çok satılmadı okunmadı benim kitaplarım. Son kitabım 13. baskıyı yaptı. Yapar, çünkü ben batı hayranı, enayisi değilim ve klasik Türk şiirinden geliyorum.Benim şiirimde serbest vezinle yazılmış gazeller vardır. Orhan Veli'yi affedemiyorum Sezai Karakoç'u okudunuz mu? Sezai'yi başlarda okurdum, şimdi kaybettim okuyamıyorum. Çünkü son zamanlarda sadece Divan Edebiyatı'yla ilgileniyorum. Yaşlandıkça o dilin daha çok künhüne vardım.Şaka söylermiş gibi söyleyip ne derin şeyler söylediklerini öğreniyorum.Geçen gün bir gazeteden aradılar en sevdiğiniz şiir dediler. Aklıma bir divan mısrası geldi: 'Bir ah ile bu alemi viran ederim ben!" Bir bu çapı düşünün bir de 'rakı şişesinde balık olsam'ı düşünün. Ben Orhan'ı çok severim; fakat Divan Edebiyatı'nı bilmesine rağmen gözardı etmesini affedemiyorum. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Dağılan Sovyetler Birliği’nin son lideri Mihail Gorbaçov:
Çeçenistan’a özel statü verilmeli
NEW YORK / Dağılan Sovyetler Birliği'nin son lideri Mihail Gorbaçov, ''Rusya, bataklıktan çıkmak için Çeçenistan'a özel bir statü vermeli'' dedi. Sovyetler Birliği'nin bölünmesinde ve komünizmin sona ermesinde büyük payı bulunan, Nobel barış ödülü sahibi Gorbaçov, ''Bazı ülkelerin, Moskova'nın, Çeçen bataklığında kalması arzusunda olduğunu'' söyledi.
Irak işgalinden ders alınmalı
Gorbaçov, ABD'nin Irak'ı işgalinden büyük bir ders çıkartılması gerektiğini belirterek, tek taraflı hareket edilmemesi tavsiyesinde bulundu.
''Irak'taki kriz bir ders. ABD ile birlikte hepimizin bu dersi öğrendiğimize inanıyorum'' diyen Gorbaçov, bu dersin; tek taraflı hareketin tercih edilmemesi gereken yol olduğunu belirtti.
Gorbaçov, Rusya'nın, çözümü en acil sorununa bakıldığında, Çeçenistan ile siyasi çözüm anlayışı yolunun benimsenmesi gerektiğini söyledi.
''Siyasi, sosyal ve ekonomik problemler üzerinde durmalıyız'' diyen Gorbaçov, kendi çözüm formülünün, ''Çeçenistan Rusya'nın bir parçasıdır, tüm Rusya Çeçenistan'ın tekrar yapılanmasına yardım etmelidir ve Çeçenistan'a Rusya içinde özel bir statü verilmelidir'' şeklinde olduğunu belirtti.
-----------------------------------------------------
| |||
|
Halkın nabzını tutmasını çok iyi bilen Putin, kararlılıkla
birçok sorunun üstüne gitmekten çekinmemiş ve Rusya'yı belli konularda
oldukça önemli bir çizgiye taşımasını bilmiştir |
| GÜNEY DOĞU | ||||||||
|
İsrail'de
askeri savcı, Filistinli genç bir kızın cesedine otomatik silahındaki
bütün mermileri boşaltmakla suçlanan subay hakkında soruşturma
açtı.Askeri radyonun haberine göre, kendi adamları, kimliği açıklanmayan subayı, 13 yaşındaki İman el Hams adlı Filistinli kızın cansız bedenine şarjöründeki bütün mermileri boşaltmakla suçladılar. Askeri radyoda konuşan bir asker şunları anlattı: ''Filistinli kız elinde çantayla mevziye yaklaşıyordu. Askerler ateş açınca kaçmaya başladı, ancak fazla gidemeden vurulup yere kapaklandı. Subayımız yerde yatan kıza yaklaşıp başına iki el ateş etti, bununla da yetinmeyip tüfeği otomatiğe alarak şarjörü, zaten ölmüş olan kızın üzerine boşalttı. Durması için seslendik, ama bize kulak vermedi. Gördüğümüz sahne çok kötüydü ve içimizi yaraladı. Bir kız çocuğuna böylesine saldırmak hepimizi kirletti...'' İman el Hams, 5 Ekim'de Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah mülteci kampında askerlerce vurularak öldürülmüştü. Bir doktor, kızın vücudundan 20 kadar mermi çıkardıklarını söylemişti. |
İŞTE SAKIP AĞA'NIN KENDİ KALEMİNDEN ACI VE DERS DOLU SON GÜNLERİ Ameliyat yerinde bir iç kanama tespit edilince yeniden MR ve bazı testler için beni birçok makineye soktular. Moralim sıfıra inmişti. Bir ara Ali Haydar'a '' Beni alın, çıkarın buradan, bırakın rahat öleyim '' demişim... 04 Ekim 2004 Pazartesi 11:59
| |||
|
Ünlü
işadamı Sakıp Sabancı, ölümünden önce kaleme aldığı son kitabı ''Her şeyin
başı sağlık''ta kendisini yavaş yavaş ölüme götüren hastalıkla nasıl
mücadele ettiğini, zaman zaman nasıl yenik düştüğünü anlatıyor... İşte
Türk iş dünyasına imzasını kalın harflerle atan bir işadamının 15'inci ve
son kitabından çarpıcı satırlar...
Sağlığıma gerekli önemi
vermedim. Halbuki her şeyin başı sağlık. Vücut ve kafa sağlığı düzgün
olmayan insan kendine, ailesine ve ülkesine karşı sorumluluğunu yerine
getiremez. İnsanlar sağlığın önemini, kıymetini, sağlıklarını kaybedince
fark ederler. Ben de Nasrettin Hoca'nın anlatımıyla 'damdan düşen biri'
olarak sağlık konusunda başımdan geçenleri bu kitapta hikaye ettim.
Alacaksanız alın bir an önce
böbreğimi
''Bay Sabancı, böbreklerinizden
birini almak zorundayız...''
Acaba bana bunun söylenmesini
bekliyor muydum? Çünkü fazla şaşırmadım... Böbreğimin birinin alınmasından
çok, bunun nasıl olabileceğini düşünmeye başladım. Sonra ''Kader bu...''
dedim. ''Allahın dediği olur... Allah bize ne kadar ömür biçmişse onu
tamamlarız...'' Ve o anda rahatladım. ''Bay Sabancı, böbreklerinizden
birini almak zorundayız'' diyen Amerikalı hekime gülerek ''Madem ki
alacaksınız... Bir an önce alın'' dedim...
İlk teşhis İstanbul'da konuldu.
2003 yılı haziran ayında, yıllık kontrollerim için Houston'daki hastaneye
gitmeden, İstanbul'da ön tahlillerimi tamamlattırmak istedim. Ön
tetkiklerde sol böbreğimin çalışmadığı, hemen tedaviye geçilmesi gerektiği
tespit edildi. New York'ta alınan randevuya göre 5 Temmuz'da yola çıkmamız
gerekiyordu. Kızlarım Dilek ve Sevil ile torunum Melissa da beni yalnız
bırakmayacaklarını söyledi. Özel Kalem Müdürüm Ali Haydar Taşlı nasıl olsa
benimle gelecekti. 10 Temmuz Perşembe sabahı sol böbreğimi almak için
ameliyata karar verildi. Kızlarım ile Ali Haydar Taşlı'nın gözlerinden
dökülen yaşlara kendimden daha çok üzülüyordum.
Torunum Melissa bana büyük moral
verdi
Ameliyat önlüğü içinde beni
götürürlerken torunum Melissa'nın kendi dizdiği mavi boncuklu bileziği
bileğime takması bana büyük moral vermişti. Sonrasını hatırlamıyorum...
Ameliyat başarıyla sonuçlanmış.
O geceyi ağrısız ama yorgun
geçirdim. Küçük bir çubuğa bağlı 2-3 cm uzunluğundaki süngeri buzlu suya
batırarak ağzıma sokan Ali Haydar'ın elinden o bardağı alıp kana kana su
içmeyi o kadar isterdim ki, ama takatim yoktu ve doğru da değildi. İki
kişinin yardımıyla bana saatler
gibi gelen zamanda yataktan kalkabilmek, koltuk şeklindeki tuvalete
oturabilmek ne zor işti.
Sanki yürümeyi yeni öğrenen
bebek gibiydim
Araları bir metre bile olmayan
bu yatakla tuvalet koltuğu arasında, yürümesini yeni öğrenen çocuklar
gibi, kimsenin yardımı olmadan 2-3 adım ileri geri atabilmek sanki
saatlerce yürümüş gibi yoruyordu beni. Ancak birkaç gün sonra karnımda bir
şişlik başladı. Bana sonra anlatıldığına göre bağırsak düğümlenmesi olmuş.
Kalp ritmimde bir bozukluk
hissetmişler. Bunlar yetmiyormuş gibi, ameliyat yerinde de bir iç kanama
tespit etmişler. Kanamanın olduğu gün yeniden MR ve bazı testler için alt
katta birçok makineye soktular, moralim sıfıra inmişti. Bir ara Ali
Haydar'a, ''Beni alın, çıkarın buradan, bırakın rahat öleyim'' demişim.
Odaya çıktıktan sonra
bağırsaklarıma kolonoskopi yapma lüzumunu hissettiklerini söylediler. Ben
''Bir daha aşağı kata o makinelere inmem'' dedim. Anjiyo bölümünde çalışan
bir Türk doktor zaman zaman ziyaretime geliyordu. Kızım ve Ali Haydar, bu
doktordan ''ısrar edersek'' kolonoskopi ve röntgeni yatağımda
yapabileceklerini öğrenmişler. Sevil, ''Babacığım sen merak etme, ben seni
aşağıya göndermeyeceğim'' dedi. Sabancı ruhunun ırsi olarak kızıma da
geçtiğini görmekten mutlu oldum, onunla iftihar ettim. Hakikaten gitti,
konuştu ve hem kolonoskopi hem röntgen yatağımda yapıldı.
Hayatım film şeridi gibi gözümün
önünde
Bir yazı dikte ettirerek,
Holding'in Kurumsal İletişim Dairesi aracılığıyla basına gönderttim.
Özellikle sabah namazının gerek Emirgan gerekse Beylerbeyi Camii'nden
dinlediğim o sessiz saatlerdeki insanın içini ısıtan ezan sesini çok
özlemiştim. Yatakta yatarken hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden
geçti.
Resmi geçitlerde Mehmetçiğimin
rap rap yürüyüşleri, şerefli sancak geçerken ayağa kalkışımı, İstiklal
Marşı'nı, Onuncu Yıl Marşı'nı coşku ile söylediğimi hatırladım. Güçlü
olmalıydım. Yaşamalı, daha çok insana aş ve iş imkânı sağlamalı, daha
hayırlı işler yapmalıydım.
Eşim Türkân'ın alnıma soğuk bez
koyarken ağlamamak için kendini nasıl zorladığını görüyordum. Kızımın
ağlamaktan kızarmış gözlerle bana gülmeye, moral vermeye çalıştığını
anlıyordum.
Ali Haydar'ın uykusuzluk,
yorgunluk dinlemeyen çabasını ve içine akıttığı gözyaşlarını, velhasıl her
şeyi görüyor, hissediyor ve kendi kendime ''Sakıp'' diyordum, ''Arkanda
milyonların duası olduğunu unutma. Sen bunları yeneceksin, yenmelisin!''
Hemşireler altımı temizlerken
utandım
Kollarımdaki iğne başları
azaldı, sonra burnuma oksijen veren hortum çıkarıldı, daha rahat hale
geldim. Bir gecede 6-7 defa aptes yaptığımı hatırlıyorum. O hemşirelerin
bilgilerine, işlerine bağlılıklarına, sabırlarına hayran kalmamak elde
değil. Her sabah yatağımda ben sırtüstü yatarken, gülümseyen yüzlerle beni
şampuanlı sıcak suyla ıslatılmış bezlerle yıkayışları görülmeye değer bir
beceriydi. Daima altımı temizlemelerinden bir Anadolu insanı olarak
utanarak rahatsız oldum. Bunu fark eden hemşirelerin bunun iyileşme
alameti olduğundan sevindiklerini söylemeleri bile ayrı bir incelikti.
vatan
?????????????????????????????????????
Teravih namazına eli boş gelen kadınlara, ‘Seda
Sayan’ın programına börek çörek yapıp gidersiniz, buraya eliniz boş
geliyorsunuz’ diye takılıyor. Söylediklerini oya sunuyor, cuma
namazının farzını kıldırıp, ‘memleketin 330 milyar dolar borcu var,
hadi şimdi gidip çalışın’ diye cemaati işlerinin başına gönderiyor.
O, Malatya’nın ünlü Şeker Camii’nin 29 yıllık Şeker Hoca lakaplı
imamı Celal Tilgen.
Basın Yayın Halkla İlişkiler mezunu. Yaşını
sorduğunuzda, ‘52 modelim’ diyor. Onunla görüşüp dönerken anlattığı
bazı hikáyelere hálá gülüyorduk.
Sizin cemaatiniz camiden taşıyormuş. Nedir bu işin
esbabı mucibesi?
- Zebanilerden, cehennemde kaynayan kazanlardan,
cehennem ateşinde yananlardan bahsetmem. Cami korkutma değil,
sevdirme yeridir. Adam camiye zaten dert, ıstırap içinde geliyor.
Bir de cehennemden mi bahsedeceğiz?
Camide promosyon uygulamanız varmış.
- Gelenleri caminin monoton havasından kurtarmak
lazım. Camiye gelen çocuklara camiyi sevdirmek gerekir. Onlara
sorular soruyorum, bilseler de bilmeseler de şehirlerarası bilet,
çeyrek, cumhuriyet altını veriyorum.
Cemaatiniz sadece erkekler mi? Kadınlar yok mu?
- Kadınlar özellikle teravih namazına gelirler.
‘Seda Sayan’ın programına börekli çörekli gidersiniz, buraya eliniz
boş gelirsiniz’ diye takılırım. Kadınları camiden uzaklaştırmak için
bir dolu safsata uydurmuşuz. Niye kadınlar cuma’ya gelmesin,
cenazede saf tutmasınlar. Hacda herkes namazı karışık kılıyor.
Niyetin bozuk olduktan sonra Kábe’de de niyetin bozuktur.
AYAKKABILARIN KASKOSU VAR
Camilerde niye sürekli ayakkabılar
çalınır?
- Bizde ayakkabılar kaskoludur. Ayakkabısı çalınana
ayakkabı alıyorum.
Hep böyle grand tuvalet mi giyinirsiniz?
- İslam dini cüppe, sarık, takke ve tespihten ibaret
değildir. Peygamberimiz sıcak iklimde yaşadığı için entari
giyinmişti. Kutuplarda yaşasa öyle mi giyinecekti? Hayatta olsaydı,
en şık kıyafetleri giyer, en lüks ciplere binerdi. Zaten zamanında
en iyi deveye binermiş.
Türkiye’de gereğinden fazla cami yok mu
sizce?
- Memlekette cami enflasyonu var, yurt yapalım
deyince ‘sen ne biçim hocasın, camiye karşısın’ diyorlar. Sadece
cami yapmakla iyi Müslüman olunmaz. İlimde ne kadar ilerlemişsek, ne
kadar ormanımız varsa, o kadar iyi insan, o kadar iyi
Müslümanız.
AL SANA GÖBEK VER BANA BEBEK
Hurafeler ve batıl inançlara niçin bu kadar itibar
ediliyor?
- Şiddetle karşıyım. Gidiyorlar türbelere çaputlar
bağlıyorlar, ‘Al sana göbek, ver bana bebek’ bunlarla uğraşıyorlar.
Malatya’da Keşaf Baba Türbesi var. Bir baktım kadınlar türbenin
etrafında neredeyse içki kokteyli yapıyorlar. Yakını içki içen
elinde viski, şarap, rakı ne varsa mezara getirmiş. Şimdi bu adam
kalksa bunları kovalasa hakkı değil mi? Bunlar dini takvim
yapraklarında, cami duvar diplerinde öğrendikleri için oluyor.
Allah bilir sizin internet siteniz de
vardır.
- Cemaate www.celalhoca.com.tr’ye girin sorular
sorun dedim. Cemaat araştırmış, ‘Hocam bulamadık’ dediler. Fazla ‘w’
yazmış Akbank’la karıştırmışsınızdır o zaman dedim. Sitem yok, espri
yapmıştım. Ama hazırlıkları yapılıyor, yakında olacak.
Cuma namazının farzını kıldırıp cemaati
gönderdiğiniz oluyormuş, niye?
- En önemli ibadet çalışmaktır. Bu memleketin 330
milyar dolar borcu var. Namazın farzını kıldıktan sonra, hadi şimdi
gidin çalışın memleket düzlüğe çıksın diyorum. Haccın farzı da bir
kezdir. Memlekette çöpten ekmek toplayan insanlar azalınca ister 5,
ister 10 kez gitsinler.
Sizden rahatsızlık duyanlar yok mu?
- Neşeli şeyler anlatıyorum diye çok tepki verdiler.
Dini preslemişler, preslemişler monoton hale getirmişler. İslam dini
güleryüzlü bir din ama biz namazı bile somurtarak
kılıyoruz.
Cemaate galoş giydirecek
Ben Şeker Camii’ne yalınayak gelinmesini yasakladım.
Ayağında mantar, egzama, başka bir hastalık olabilir. İnsanlar o
ayaklarla basılan yere secde ediyorlar. Diyanet İşleri Başkan
Yardımcısı’na cemaate galoş giydirelim dedim. Henüz alamadım ama
1000 tane alıp koyacağım camiye.
ÖZAL AİLESİNİN İMAMLIĞINI YAPTI
Sabah namazı için camiye gelmiştim. Üstünde hırka
olan birini gördüm ama çok karanlıktı kim anlayamadım. Kimsiniz
dedim, Turgut Özal’ım dedi. O sırada başbakandı. Korumalarını
atlatıp gelmiş. Annesi Hafize Hanım’la tanıştırıp aile imamları
olmamı, dini konularda onları yönlendirmemi ve yılda 5 kez hatim
indirmemi istedi. Babam için bile beş kez hatim indirmiyorum, ancak
bir kez yapabilirim dedim. Peki ben öldükten sonra mezarıma beş yıl
boyunca gelip dua okur musun dedi, ‘Ya Amerika’da, Arabistan’da
ölürseniz, nasıl geleyim’ dedim onu da kabul etmedim. Ama dört yıl
boyunca Özal ailesinin aile imamlığını yaptım.
Şeker Hoca maceraları
CAMİDE REKLAM BÖYLE OLUR
Cami yeni yapıldığı zaman dört avize gerekiyordu.
Halde çalışan birine ‘Sen camiye avizeleri getir, ben senin
reklamını yapayım’ dedim. Cami doluyken cemaate, namazın farzı kaç
diye sorsam aranızda bilen olur, bilmeyen olur. Hadi ondan da
vazgeçtim, abdestin farzını sorsam onu da bilen olur, bilmeyen olur.
Ama kaliteli, ucuz sebze ve meyvenin hal binası No.47 Şahin
Topaloğlu’nda satıldığını bilir oraya gidersiniz dedim. 15 gün sonra
avizeleri getirdi, hocam gelen giden benim dükkanı soruyor, caminin
başka bir ihtiyacı var mı, diye sordu.
RADARA YAKALANDIM
Dünya kupası maçıydı. Birkaç rütbeli kişi teravih
namazını da, maçı da kaçırmak istemiyorlardı. Hocam ne yapacağız
diye sordular. Teravihe gelin hızlı kıldırıp sizi maça yetiştiririm
dedim. Birkaç rekatı hızlı hızlı kıldırdım. Sonra biraz rolantiye
almışım. Maça geciktiler. Hocam ne yaptın? İyi gidiyordun sonra
yavaşladın dediler. Yahu radara yakalandım. Görmediniz mi cemaatin
arasında Malatya Müftüsü vardı dedim.
hürriyet DEVAMLI söylüyorum "Ben iyi bir hatip ve
konferansçı değilim, beni konuşmaya çağırmayın..." diyorum yine
lâf anlatamıyorum, ısrarla dâvet ediyorlar. Bazısını kıramıyorum
kabul etmek zorunda kalıyorum. Hitabet, konferansçılık Allah vergisi bir
kabiliyettir. Önümüzdeki Ramazan'da dinlenmek istiyorum. Gündüzleri
hiçbir kültürel faaliyete katılamam, geceleri de istirahat etmem
gerekir; çok istirham ediyorum, konferans vermeye, konuşma yapmaya
davet etmeyin. Hele bazı televizyonlar gece sahur vaktinde canlı
yayına çağırıyorlar ki, bunları kabul etmem hiç mümkün değildir.
Huzur içinde (Memleketin ve milletin bugünkü halinde ne kadar
olursa...) yemeğimi yiyeyim, çayımı içeyim. Son kırk yıldır islâmî kesimde konferanslar gırla
gidiyor. Bazı konuşmacılar gerçekten değerli hatipler, iyi
konuşuyorlar, dinleyenlere faydalı şeyler söylüyorlar. Merhum üstad
Necip Fazıl Kısakürek gerçekten edib ve hatip bir zattı. Çok
kaliteli konuşmalar yapmış, konferanslar vermiştir. Sadece o değil, başka kıymetli hatiplerimiz de olmuş,
yetişmiştir. Kendilerini tebrik ediyor; sıhhat, afiyet ve
muvaffakiyet diliyorum. Hüccetülislâm Zeynüddin İmamı Gazalî hazretleri
"Öyle vaazlar vardır ki, edene de dinleyene de vebaldir"
buyuruyor. Konferans vermek demek bir saat, bir buçuk saat lâf
perendebazlığı yapmak demek değildir. İnsanlar bilgiye, kültüre, nasihata muhtaçtır.
Konferansçının bunları vermesi gerekir. Edebî kıymeti olan, fakat içi boş bir konferans yerine,
kırık dökük de olsa faydalı bilgiler, teklifler, çareler, çözümler,
dinleyenlerin yararlanacağı öğütler ihtiva eden (içeren) bir
konferansı tercih ederim. Biz Türkiyeliler, hele çoğunluğu teşkil eden
Müslümanlar faydalı, yapıcı, tesirli tenkitlere çok
muhtacız. Allah bize iman ve İslâm nimetlerini vermiş. Kur'ân
gibi bir düstur vermiş, Resûl-i Kibriya gibi bir rehber ve kılavuz
vermiş, Şeriat gibi bir nizam vermiş. Biz gaflet içinde bunların
kıymetini bilemiyoruz, bunlardan gereği gibi yararlanamıyoruz.
Müslümanların dikkatleri bu hususa çekilmelidir. Masonlar şöyle yapmış, Pembeler böyle yapmış, dinsizler
bizi mahv etmiş... Bu edebiyatın bize pek faydası yoktur. Önce
kendimizi tenkit edelim, kendi gaflet ve hıyanetimize bakalım.
Agresif dinsizleri tenkit ondan sonra gelsin. Çok az kitap alıyoruz, Çok az kitap okuyoruz, Okuduğumuzu ya hiç anlamıyoruz, yahut çok az
anlıyoruz, Anladığımızı hayata çok az tatbik ediyoruz veya hiç
etmiyoruz... Konferansçılar sık sık bu konuyu dile
getirmelidir. Müslümanlar evlerinde özel kütüphane kurmaya teşvik
edilmelidir. Sıradan rastgele kitap almamaya, faydalı ve kıymetli
kitaplar almaya yönlendirilmelidir. Kütüphane kurmakla, kitap satın almakla iş
bitmiyor. Alınan kitaplar okunmalıdır. Okunan kitaplardaki bilgiler ve öğütler
anlaşılmalıdır. Bu
bilgi ve öğütler hayata tatbik edilmelidir. Bir konferans veya sohbetin değerli ve faydalı olup
olmadığı nasıl anlaşılır? Bunun da kuralları vardır: -Konferans teyp bandına kayd edilir. Bu bant çözülür,
gerekli ufak tefek düzeltmeler yapılır ve bir kitapçık veya broşür
şeklinde basılır. İlim, irfan, birikim, kültür, izân sahiplerine bu
yazılı metin okutturulur ve rapor istenir. Onlar "İyi, kaliteli,
güzel bir metindir" derlerse ne âlâ... Yoksa konuşana da, dinleyene
de yazık. -Bir ölçü daha var. Türkçe verilen konferans broşür
şeklinde basıldı ve beğenildi. Bunu İngilizce'ye, Fransızca'ya veya
Almanca'ya tercüme ettirip bastırmalı ve bir de yabancılara değerini
sormalı. Onlar da beğenirse metin sahibine altın madalya
verilebilir. Beğenmezler "Bu ne biçim lâf salatası, bu ne biçim kara
mizah yazısı!.." hükmünü verirlerse emeklere yazık oldu
demektir. Bizde son kırk elli yıl içinde Türkçe ve ardından
Fransızca veya başka bir Batı lisanında basılıp da takdir kazanmış
kaç konferans verilmiştir. Merhum Necip Fazıl bundan kırk yıl kadar önce
Erzurum'da "İman ve Aksiyon" başlıklı bir konuşma yapmıştı.
Konuşma oradaki Hürsöz gazetesinde (Sahibi Ahmet Polat
ve oğlu Mustafa Polat beylere rahmet diliyorum) basılmış,
daha sonra üstad tarafından sıkıca gözden geçirilmiş ve tarafımdan
küçük bir kitap şeklinde yayınlanmıştı. Konferans dediğin böyle
olmalı. Tarihçi Paul Wittek, 1930'lu yıllarda Londra
üniversitesinde Osmanlı tarihinin kuruluşu ile ilgili ve üç gün
süren bir konferans vermişti. Bu konuşmalar daha sonra kitap halinde
basılmış ve şimdiye kadar -sanırım- yirmi kadar baskı yapmıştır.
Yanılmıyorsam Türkçe'ye de tercüme edilmiştir. Konferans dediğin
böyle olur. Değerli konferansçıları tenzih ediyorum. Lakin bazıları
kürsüye çıkıyor ve incir çekirdeğini doldurmayan lâflar ediyor,
fikirler ileri sürüyor. Vır vır vır... zır zır zır... Sonra bir
alkış bir alkış... Halkımızın, bilhassa gençlerimizin tesirli konuşmalara
çok ihtiyacı var. Konuşma, öğüt, konferans tesirli olmazsa faydası
da olmaz. Yüz kırk kiloluk bir zat çıkmış, "Fazla kiloların
sağlığa zararı, sağlıklı beslenme ve kilo verme" konusunda
konferans veriyor... Bir faydası olur mu onun
dediklerinin? Karısı, kızı, gelini başı açık, çıplak gezen birisi
tesettürün faydalarını anlatsa ne olur, ne olmaz?.. Faziletli ve yüksek karakterli olmayan biri ahlâkî
faziletlerden bahs ederse sözlerinin bir tesiri olur mu? Bana sorarsanız, konferans veya sohbet yerine
faydalı, tesirli, değerli küçük broşürler hazırlanmalı,
bunlar yüzbinlerce, milyonlarca bastırılıp dağıtılmalı,
okutturulmalı, içlerindeki bilgilerin hayata uygulanması
sağlanmalıdır. Konferans şifahî bir hadîsedir. Basılırsa tahrirî ve
medenî hale gelmiş olur. Yazısız, kitapsız, broşürsüz medeniyet
olmaz. |
Vilayet sıfatına bile tahammülleri yok
Denktaş: AB, aşıklarını şok etti
LEFKOŞA/ KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, kendisinden hak ve adalet beklenen AB’nin vilayeti temsil eden Kıbrıs Türk Devleti’ni dahi kabul etmediğini ve Kıbrıs Türkü’nü Rum’a yamalamaya çalıştığını söyledi.
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Cumhuriyet Meclisi 5. Dönem 2’nci Yasama Yılı açılışına gelişinde gazetecilerin sorularına karşılık AB’nin KKTC’nin İKÖ-AB Zirvesi’ne “Kıbrıs Türk Devleti” sıfatıyla katılmasına karşı çıkışını değerlendirdi.
Kıbrıs Türkü’ne Annan Planı’nda verilen “Kıbrıs Türk Devleti” sıfatının vilayeti temsil ettiğini söyleyen Denktaş, “Kıbrıs Türk Devleti’ni dahi kabul etmiyorlar. Cemaat olunuz diyorlar. Kıbrıs Rumu’nu meşru hükümet kabul ediyorlar” dedi.
Cumhurbaşkanı Denktaş, Rum’u 40 yıldır Kıbrıs Türkünün başında tutanların sorunun hallini önleyen esas nedenin bu olduğunun bilincinde de olduğunu, ancak bilmemezlikten geldiğini söyledi.
Denktaş, “Bizi Rum’a yamalamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Avrupa Birliği’nden hak ve adalet bekleyenler işte böyle şoke olur” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Denktaş, konuyla ilgili daha geniş bir açıklama yapacağını sözlerine ekledi. (iha)
?????????????????????????????????????????
Güncel İndex
FLAŞ...FLAŞ... DEMİREL, ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI İSMAİL HAKKI KARADAYI'NIN ZİYARETİYLE İLGİLİ İDDİALARI CEVAPLADI... 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, kendisini ziyaret eden eski Genelkurmay Başkanı İsmail Karadayı'nın, ''AKP hükümetinden sıkıntılıyız. Gidişata dur denilmesi lazım'' dediği şeklindeki iddiaları cevaplandırırken, ''Bundan öncesinde 'bu hükümet kötü yerine yenisini koyalım' şeklinde davranışlarımız da oldu, yaptık. Bu bizim işimiz...'' dedi. 30 Eylül 2004 Perşembe 18:33
|
|
HÜSEYİN KAR
MERSİN - 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel,
kendisini ziyaret eden eski Genelkurmay Başkanı İsmail Karadayı'nın, ''AKP
hükümetinden sıkıntılıyız. Gidişata dur denilmesi lazım'' dediği
şeklindeki iddiaları cevaplandırırken, ''Bundan öncesinde 'bu hükümet kötü
yerine yenisini koyalım' şeklinde davranışlarımız da oldu, yaptık. Bu
bizim işimiz. Artık hükümetler seçimle gelip seçimle gitmeli'' ifadelerini
kullandı.
Çağ Üniversitesi ve İTÜ Mezunları Derneği'nin
davetlisi olarak Mersin'e gelen Süleyman Demirel, Hilton Oteli'nde
düzenlenen ''Globalleşme ve Avrupa Birliği'' konulu bir konferans verdi.
Demirel, konferanstan sonra dinleyicilerin yazılı sorularını
cevaplandırdı. Dün bir gazetenin köşe yazarının, ''Aralarında emekli
general ve albayların bulunduğu 87 askerle bir araya gelen eski
Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı'nın Demirel'i ziyaret ederek,
''AKP hükümetinden sıkıntılıyız. Bu ülke için çalıştık, öldük, sakat
kaldık. Durum iç açıcı değil. Gidişata dur denilmesi lazım. Yalnız,
yabancılara toprak satışı bile tüylerimizi diken diken ediyor'' dediğini,
kendisinin de ''hassasiyetlere katılıyorum. Nasıl bir çözüm bulunacağı
konusunda fikir alışverişimize devam edelim'' yanıtını verdiği yönündeki
iddiaları cevaplandırdı.
Evinin adresinin belli olduğunu, gizli saklı
bir işi bulunmadığını ifade eden Demirel, ''Güniz Sokak'taki evim ve
Kuleli Sokak'taki ofisim herkese açık. Herkes gelir ziyaret eder.
Gelenleri herkes görür. Herkesin görmediğini bu arkadaş görmüş. Türkiye'de
hükümetler artık seçimle gelip, seçimle gitmeli. Medeniyetin gereği budur.
Biz bunu başardık'' dedi.
Bundan öncesinde, 'bu hükümet kötü, yerine
yenisini koyalım' şeklinde davranışlarının olduğunu söyleyen Demirel,
''Yaptık da, bu da bizim işimiz. Ama artık hükümetler seçimle gelip
seçimle gitmeli. Mercimek bizim, içindeki taşı da bizim'' diye konuştu.
|
GUANTANAMO'DAN SERBEST BIRAKILAN DANİMARKALI, ÇEÇENİSTAN'DA SAVAŞACAĞINI SÖYLEDİ ABD'nin Guantanamo üssünde 2 sene tutulduktan sonra serbest bırakılan Danimarkalı bir adam, ''Rus terörüne karşı Müslümanlarla birlikte savaşmak için'' Çeçenistan'a gideceğini söyledi. 30 Eylül 2004 Perşembe 12:25
|
|
KOPENHAG
-Süleyman Hacı Abdürrahman (31), devlet televizyonunda yayımlanan
açıklamasında, serbest bırakılırken terörist faaliyetlerde bulunmayacağına
ve cihad yapmayacağına dair ABD'yle yaptığı anlaşmanın herhangi bir hükmü
olmadığını söyledi. Abdürrahman, bu konuda Amerikalılarla imzalanan
belgenin ''tuvalet kağıdı'' olduğunu söyledi.
Cezayirli baba ve Danimarkalı anneden doğan
31 yaşındaki Süleyman Hacı Abdürrahman, 2001 senesi sonunda ABD'nin
Afganistan'a yaptığı saldırı dolayısıyla geldiği Pakistan'da
tutuklanmıştı. Şubat 2002'de Guantanamo'ya gönderilen Abdürrahman, Şubat
2004'te serbest bırakılmıştı. Eski tutuklu, pazar günü de Müslüman bir
ülkeye karşı yapılan savaşta taraf olduğu için Danimarka Başbakanı ve
Savunma Bakanı'nın ''meşru savaş hedefi'' olduğunu söyleyerek ülkede tepki
almıştı.
|
İKÖ-AB zirvesi, Kıbrıs’ta Türk varlığının reddi yüzünden iptal edildi
HAÇLI KİNİ
ANKARA/ İstanbul’da 4-5 Ekim’de yapılması planlanan İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) ile Avrupa Birliği (AB) Dışişleri Bakanları Ortak Forumu iptal edildi.
Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada, ‘’AB Dönem Başkanlığı, KKTC’nin İKÖ tarafından ‘Kıbrıs Türk devleti’ ismiyle kabul edilmiş gözlemci statüsünü gerekçe göstererek, foruma katılmaktan imtina ettiğini ve diğer ülkeleri de bu karara uymaya davet ettiğini dün tarafımıza bildirmiştir’’ denildi.
Açıklamada, toplantının yapılması için sürdürülen çabaların sonuç vermediği ve gelişmelerin toplantının iptali sonucunu verdiği belirtildi.
İKÖ-AB Forumu iptal edildi
Türkiye, dünya barışına katkı amacını taşıyan İKÖ-AB Forumu’nun, ‘’esasa yönelik olmayan bir nedenle engellenmesinden üzüntü duyduğunu’’ bildirdi.
İstanbul’da 4-5 Ekim’de yapılması planlanan İKÖ-AB Dışişleri Bakanları Ortak Forumu’nun iptal edilmesiyle ilgili Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada, ilk kez 12-13 Şubat 2002 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen toplantının sürdürülmesi kararının alındığı ve bu çerçevede ekim başında İstanbul’da ikinci toplantının yapılmasının planlandığı hatırlatıldı.
Türkiye’nin toplantının gerek organizasyonu gerekse içeriğine yönelik aylardır çok yoğun çaba sürdürdüğü kaydedilen açıklamada şunlar denildi:
‘’Ancak, AB Dönem Başkanlığı, KKTC’nin İKÖ tarafından ‘Kıbrıs Türk Devleti’ ismiyle kabul edilmiş gözlemci statüsünü gerekçe göstererek foruma katılmaktan imtina ettiğini ve diğer ülkeleri de bu karara uymaya davet ettiğini dün tarafımıza bildirmiştir. Güney Kıbrıs Rum hükümetinin AB bünyesinde diğer ülkeleri kendi görüşleri doğrultusunda etkilemek amacıyla yoğun çaba sarf ettiği anlaşılmaktadır.’’
Türkiye’nin böyle bir sonucun ortaya çıkmaması için çaba gösterdiği ve uluslararası teamüllere uygun pratik öneriler sunduğu ifade edilen açıklamada, bu çerçevede KKTC’nin anılan statü altında foruma katılımının KKTC açısından bir tanıma anlamına gelmeyeceğinin vurgulandığına dikkat çekildi. Açıklamada, ‘’Bu doğrultuda tarafımızdan veya AB tarafından bir açıklama da yapılabileceği şeklindeki önerilerimiz AB Dönem Başkanlığı tarafından kabul edilmemiştir’’ denildi. Açıklama şöyle devam etti:
‘’AB Dönem Başkanlığı’nın katılmama kararı ve bu doğrultuda diğer üye ülkelere yaptığı çağrı, amacı kesinlikle politik olmayan ve değişik kültürler ve dinler arasında dünya kamuoyunun uyum ve işbirliği içinde hareket etmesi ihtiyacından hareketle, siyasi, ekonomik ve kültürel boyutlarda mekanizmaların tartışılmasına imkan sağlama amacına yönelik bu gayri resmi Dışişleri Bakanları toplantısının iptali sonucunu vermiştir.’’
Dışişleri bakanları toplantısından önce yapılması öngörülen ‘’Uygarlık ve Uyum: Küresel Düzenin Değerleri ve İşleyişi Uluslararası Sempozyumu’nun’’ ise planlandığı gibi yapılacağının belirtildiği açıklamada, ‘’Türkiye olarak medeniyetler ve kültürler arası diyalog gibi dünya barışına katkı amacını taşıyan bu önemli girişimin, esasa yönelik olmayan bir nedenle engellenmesinden üzüntü duymaktayız’’ denildi. (a.a)