|
|
|
|
DOKUZ
IŞIK DOKTRİNİ
Gaye
olarak düşündüğümüz şeyi evvela belirtmek ve ondan
sonra bu gayenin gerçekleşmesini sağ/ayacak yollan görüşmek
isabetli olacaktır. Gaye Türk milletini, insanca usullerle,
en kısa yoldan, kendi gücüyle ayakta durabilecek, kuvvetli,
müreffeh, mutlu, hak ve şereflerine sahip bir millet hâline
getirmek ve modern uygarlığın en ön safına geçirmektir.
İnsanlar nasıl her şeyden önce kendi kendilerine hürmetkar
olmak, kendi benliklerini hürmet duygusu ile hissetmek
mecburiyetinde iseler, mîlletlerin de kendi kendilerine hürmetkar
olmaları, kendi varlıklarına güvenmeleri ve kendi varlıklarına
duyulan saygı ve güvenle çalışmaları sayesinde mutluluğa
ermeleri mümkündür.
Bir insanın, kendine saygısı yoksa, kendini aşağı görürse,
kabiliyetsiz hissederse, o insanın büyük iş yapması, içinde
bulunduğu çevreye yararlı olması mümkün olamaz. Bir
insan bir hendeğe doğru "Ben bu hendeği atlayamam, gücüm
yetmez, kabiliyetim yoktur endişesiyle ümitsiz ve tereddütlü
gelirse, o hendeği aşamaz, atlayamaz. Bir insan kendine güvenerek
"Ben kuvvetliyim, ben bu hendeği hiç yûksünmeden
atlayabilirim" diye korkusuzca gelirse atlar. Zafer, hiçbir
zaman mahvolduklarını zannedenler tarafından kazanılamaz.
Milletlerin hayatı da böyledir. Milletler kendi varlıklarının
değerini hissederler, kendi kudretlerine inanç duyarlar,
kendi izzetinefislerini her şeyin üstünde tutabilirler ve
kendi varlıklarına saygı duyarlarsa, uygarlık âlemine büyük
varlık gösterirler, büyük eserler meydana getirirler ve
aynı zamanda kendi toplumları içinde yaşayan bütün
insanları mutluluğa, refaha erdirirler. Bundan dolayıdır
ki, biz prensiplerimizin başına milliyetçiliği koyuyoruz.
Dünya
üzerinde insan toplulukları milletler hâlinde yaşamaktadırlar.
Her millet kendi özelliklerini korumaya, geliştirmeye gayret
etmekte ve kendi topluluğunu diğer milletlerden daha ileri,
daha yüksek, daha refahlı yapmaya çalışmaktadır.
Milletler arasındaki bu rekabet ve karşılıklı yarışma,
milleti meydana getiren insanların müşterek duygular hâlinde
birleşmeleri ve müşterek bir millî şuur etrafında
toplanarak kendi toplum varlıklarını belirli hedeflere yöneltmek
şuuruna sahip olmalarıyla mümkündür. Milletlerin
faaliyetlerinde, yükselmelerinde ve kendi toplumlarını
refaha kavuşturmak, geliştirmek çabalarında milliyetçilik
şuuru ve milliyetçilik duygusu başlıca tesir yapan faktör
olmaktadır. Milliyetçilik duygusundan yoksun olan bir
toplumun millet manzarası göstermesi mümkün değildir.
Milliyetçilik duygusuna sahip olmayan, millî şuura sahip
olmayan bir topluluğun bir arada yaşaması mümkün değildir.
Böyle bir duygudan ve şuurdan mahrum toplulukların dış
olayların en ufak bir tesirine karşı kendilerini koruyamadıklarını,
hatta dış tesirler olmasa dahi kendi kendilerine dağıldıklarını
ve belirli vasıfları olan, belirli hedefleri olan bir
topluluk hüviyetinden çıktıkların görmekteyiz.
Türk milletini yükselmesi ve tehlikelerden korunması, Türk
milletini meydana getiren kişilerin teker teker millî şuur
sahibi olmasına ve kalplerini millet sevgisi, vatan sevgisi
ile çarpmasına bağlıdır. Bunun için millî doktrin Dokuz
İşık'ın birinci ilkesi olarak milliyetçiliği koymuş
bulunmaktayız. Şüphesiz burada bahis konusu edilen milliyetçilik
Türk milliyetçiliğidir. Türk milliyetçiliği ne demektir?
Türk milliyetçiliği, Türk milletine karşı beslenen derin
sevgi, bağlılık duygusunun, müşterek bir tarih ve müşterek
hedeflere yönelme şuurunun ifadesidir. Türk milliyetçiliği
insani duygularla beslenen bir anlayıştır. Türk milliyetçiliği
ki ne garazı esas kalmayan, sevgiyi esas alan bir düşünce
tarzıdır. Milliyetçilik, milletinin sevmek, vatanının
sevmek ve milletinin tehlikelere karşı korunması için her
fedakarlığı göze almak duygusu ve düşüncesidir. Türk
milliyetçiliği bütün Türkleri kardeş sayan bir düşüncedir.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve
kendisini Türk milletinin bir mensubu kabul eden herkesi
kardeş sayan bir düşünce ve görüştür.
Türk milliyetçiliği Türk milletinin gözüyle olayları görmek
ve değerlendirmek zihniyetini ifade etmektedir. İster Türkiye
içinde olsun, ister Türkiye dışında olsun, cereyan eden
her olayın Türk milletine zarar getirmemesini istemek, düşünmek
ve denilebilir. Bunun yanı sıra Türk milletinin gerek Türkiye'de
gerek Türkiye dışında meydana gelen olaylardan azamî ölçüde
yararlanmasını istemek,meydana gelen her olayın Türkiye'ye
azami ölçüde yarar sağlamasını düşünmek ve bunun için
çaba harcamakta Türk milliyetçiliğinin bir gereği olarak
görülmelidir. Millet tarifini ele almakta Türk milliyetçiliğini
belirlemek için yarar vardır.
Türk millet dediğimiz gerçek nedir? Bugün Türk milleti
dediğimiz gerçeği şu şekilde tarif etmek mümkün. Müşterek
bir tarihten gelen ve müşterek bir tarih şuuruna sahip
bulunan, aynı dine mensup, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı
devleti kurmuş, yaşatmış ve bugün de aynı devletin
sahibi ve bayrağı altında yaşayan, sınırları içinde yaşayan
insan topluluğu Türk milletini teşkil etmektedir. Yani Türkiye
Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve Türklüğü
benimseyen, aynı tarihe mensup, aynı tarih şuurunu taşıyan
ve aynı kültürle yoğrulmuş, aynı dine mensup insan
topluluğu bugünkü milletimizi meydana getirmektedir. Türk
milleti tarifi, bu çizilen çizgilerin dışına ayrıca taşmaktadır.
Türk milleti büyük bir millet olduğu için bugün dünya yüzerinde
geniş sahalara yayılmış ve dağılmıştır. Bugün dünya
üzerinde yaşayan aynı dine mensup, aynı tarihe mensup ve
aynı dili konuşan Türk topluluklarının sayısı yüz
yirmi milyon civarında tahmin edilmektedir. Bunların ancak
üçte biri Türkiye sınırları içinde bulunmaktadır. Bugünkü
Türkiye sınırları dışında kalan Türkleri Türk
milletinden saymayacak mıyız? Bugünkü Türkiye Cumhuriyet
sınırları dışında kalan Türkler de Türk
milletindendir. Onlar da Türk milleti deyiminin içindedirler.
Ancak Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türkler
başka topraklarda, başka milletlerin idaresi altında
bulunmaktadırlar. Bugün dünya üzerinde biricik bağımsız
Türk Devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti bulunmaktadır. Türkiye
Cumhuriyeti bütün Türklük meselelerini sahibi ve temel
varlığıdır. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyetinin birinci
plânda ele alınması ve korunması, yüceltilmesi başlıca
konuyu teşkil etmelidir. Türk milletinden olmak, Türk
milletini sevmek ve Türk devletine sadakatle hizmet aşkı taşımak,
vatana bağlılık duygusu içinde bulmak ve Türk Milletinin
yükselmesi için elinden gelen her fedakârlığı yapmak ve
çalışmak duygusu ve şuurudur. Bu duygu ve bu şuuru taşıyan
herkes Türk'tür. Kalbinde yabancı başka bir milletin özlemini
özentisini taşımayan,kendisini Türk hisseden Türklüğü
benimseyen ve Türk milletine, Türk devletine hizmet aşkı
taşıyan herkes Türk'tür. İşte Türk milliyetçiliğinin
temel görüşü budur. Bu görüş ışığında olayları değerlendirmek
zorunluluğu vardır. Türk milliyetçileri sadece Türkiye
Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Türklerle mi
ilgilenecektir?
Türkiye Cumhuriyeti sınıriarı dışında kalan Türklerle
münasebetlerimiz ve bunlara karşı tutumumuz ne olmalıdır?
Bu sorulara verilecek cevap şudur: Türk milliyetçiliği, dünya
üzerinde nerede Türk varsa onlarla ilgilidir. Onlara karşı
derin bir sevgi ve ilgiyle doludur. Dünyanın neresinde Türk
varsa bu Türklerin iyi durumda olmaları, bu Türklerin yükselmeleri,
korunmaları, kendilerine mümkün olan her çeşit yardım ve
desteğin sağlanması Türk milliyetçiliğinin şaşmaz düsturudur.
Ancak Türk milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti sınırları
dışında bulunan Türklerle ilgisinde ve münasebetlerinde,
bu ilgi ve münasebetlerin Türkiye Cumhuriyetimi tehlikeye
sokmayacak, Türkiye Cumhuriyeti'ne zarar vermeyecek şekilde
yürütülmesi prensibini esas alır.
Yurdumuzda iç politika mücadeleleri, politika menfaatleri
dolayısıyla Türk milletinin yüksek davaları çiğnenmiştir;
zarara sokulmuştur. Türkiye'de Turancılık görüşleri
hakkında yalan yanlış iddialar ortaya atılmış ve Turancılık
düşüncesi, Turancılık fikri kötü, zararlı bir düşünce
olarak Türk milletine tanıtılma yoluna gidilmiştir. Yunanlılar
için Enosis neyse, Ruslar için Panislâvizm neyse, Almanlar
için Alman Birliği neyse, Araplar için Arap Birliği neyse,
İranlılar için Panaryanizm neyse, Türkler için de Turancılık
odur.
Milliyetçilik, Türk milletine karşı beslenen derin
sevginin ifadesidir. Kalbinde başka bir ırkın gururunu taşımayan
ve kendisini samimî olarak Türk hisseden ve Türklüğe
adayan herkes Türk'tür. Biz; Türk milletine mensup olduğumuza
göre, bu milletin içinden çıkmış insanlar olduğumuza göre,
elbette ki kendi milletimize karşı derin bir bağla bağlı
olacağız ve bu milletin yükselmesi için, bu milletin
haklarını daima her çeşit tesirlerden uzak, her şeyin üstünde
bulundurulması için çalışmayı görev tanıyacağız.
İşte bu sebeplerden dolayı bizim milliyetçiliğimiz, Türk
milletine karşı duyulan derin, köklü bir sevgi ve Türk
milletinin içinde bulunduğu müşkül durumdan bir an önce,
en modern uygarlığın en ön safına geçirilmesini sağlamak
duygusundan kuvvet alır. Milliyetçiliğimiz başkalarına
karşı kin, garez duygularıyla beslenmez. Demek ki, Türk
milliyetçiliği, Türk milletine karşı duyulan derin sevgi,
bağlılık ve onu güç durumdan, baskıdan uzak, şerefiyle
yaşayan, müreffeh, mutlu ve modern uygarlıkta en ön safa
geçmiş bir hâle getirmek isteği ve bu isteğin yarattığı
duygudur. Birinci prensibimiz olan milliyetçiliğimizin özet
olarak tarifi budur.
Bunun yanında Türkçülük kelimesini de ilâve ediyoruz:
Milliyetçiyiz, Türkçüyüz. Neden Türkçüyüz? Çünkü
milletimiz Türk milletidir. Türkçülük ne demektir? Türkçülük,
Türk milletinin hayatının her safhasında yapacağı her şeyin
Türk ruhuna, Türk geleneğine uygun olması ve Türk'e
yararlı olması amacının, fikrinin ön plânda tutulmasıdır,
Türkçe konuşacağı, Türkçeyi daima her şeyin üstünde
tutacağız. Yapılacak her işte Türklük ruhuna, Türk'ün
özelliğine uygun ve Türk milletine yararlı olması şartını
göz önünden kaçırmayacağız. Türkçülüğün de kısaca
tarifi budur. Birinci prensibimiz olarak aldığımız
Milliyetçilik ve Türkçülük, kısaca yaptığımız bu
izah ve tarifle işte bu şekilde ortaya konmuş oluyor.
Ülkücülük
batı dillerinden dilimize giren idealistlik kelimesiyle aynı
olan bir anlam belirtmektedir. Ülkücülük veya idealizm
insan kafasının içinde elde edilmesi, varılması en mükemmel,
en güzel, kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması ve
bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için arzu gösterilmesi ve
çalışılması anlamını taşır. İnsanlar arasında
idealistler yetişmeseydi insanlık bugün dünyayı aydınlatan
birçok gelişmelerini, birçok alanlardaki yükselişlerini
sağlayamazdı. Her gerçek, her fikir önce insanların kafasında
bir hayal olarak doğar. İnsanlar hayal ederler. Hayal
kurarlar. Bu hayalleri kendileri için iyi olan, kendilerinin
özledikleri, elde etmekle mutluluk duyacakları birtakım
istekleri, birtakım özleyişleri belirtir. İnsanlar
hayalleriyle büyük ölçüde insan olurlar. İnsanlar
hayalleriyle diğer canlılardan bir ayrıcalık gösterirler
ve gerçekten insanlık vasfını kazanmış olurlar. İşte
ülkücülük de yani idealizm de insanların ve insan
toplulukların kendileri için varılması mutluluk sağlayacak,
varılmasıyla en gelişmiş, en yükselmiş bir durum sağlayacak,
bir hayalin düşünülmesi ve insan beyninde tasarlanarak şekillendirilmesidir.
Her toplumda
idealistler vardır, ülkücüler vardır ve ülkücülerin,
idealistlerin bulunuşu toplumlar için bir saadettir; büyük
bir talihtir! Türk milleti için bizim düşündüğümüz ülkü
nedir? Türk milleti için tasarladığımız ideal nedir? Her
şeyden önce Türk milletinin ahlâkta, maneviyatta, insanlık
duygularında en yüksek seviyede bulunması, yaşaması ve
ilimde, teknikte dünyanın en ileri gitmiş varlığı hâline
gelmesi ve ekonomik açıdan kalkınmış, tarımını modern
tekniğe göre geliştirmiş ve modern sanayii kurulmuş,
refahlı bir toplum hâline gelmesi, Türk toplumu için bir Türk
milliyetçisinin düşüneceği ülkünün esaslarından mühim
bir kısmını teşkil etmektedir. Türk milliyetçiliğini,
ülkücülüğünün sınırları içinde sade bunlar mı vardır?
Sade bunlar değil başka düşünceler, başka hedefler de
vardır. Bu hedefler Türk milletinin hiç kimseden merhamet
dilenmeyecek bir duruma gelmesi, kendi gücüyle ayakta duran,
kendi gücüyle varlığını koruyabilen ve sözünü dünyanın
her yerinde saydırabilen bir varlık hâline gelmesi düşüncesidir.
Bunun yanı sıra
Türk milletinin haklarını her zaman dünyaya tanıtabilmesi,
dünyaya duyurabilmesi düşüncesidir ve bunun yanı sıra bütün
Türklerin kölelikten, yabancıların buyruğu altında yaşamaktan
kurtulmaları ve Self Determination, yani kendi
mukadderatına kendilerinin hâkim olması kutsal prensibine göre,
hepsinin bağımsız hâle gelmeleri, bağımsız olmaları Türk
ülkücülüğünün bir diğer görüşü, düşüncesidir.
Bunun için millî doktrinin önemli bir ilkesi olarak ülkücülüğü
almış bulunmaktayız.
Türk milliyetçilerinin ülkücülük tarifinin sınırları
içinde bulunacak görüşleri, fikirleri ancak genel olarak işaret
etmiş bulunmaktayız. Türk ülkücülüğünün hedef aldığı
düşünceler genel olarak belirtilmiş olan bu fikirlerden
ibaret değildir. Ülkücülüğümüzün içerisinde her
mesleğe mensup Türk milliyetçilerinin kendi mesleklerinde
en ileri, en yüksek ve gerek kendi milletimiz için. gerek
insanlık için en çok yararlı neticeleri elde etmek görüşü
de yer alacaktır. Bir Türk Milliyetçisi kendi toplumu için,
kendi milleti için idealizmi daima göz önünde
bulunduracak, bu genel idealizm prensipleri ile birlikte kendi
sahası, kendi branşı ile ilgili çalışmalarında da bu
temel ve genel mahiyetteki ülkücülüğün esaslarına
uygun, onunla bütünleşmiş bir hâlde kendi branşı ile
ilgili ülkücülüğünü de tespit edip güdecektir. Ülküler
uzak hedeflidir, uzun vadelidir. Bir ülkünün hemen yarın
gerçekleşmesi mümkün olmayabilir. Ülküler önümüzdeki
yılları, önümüzdeki yüzyılları kapsayabilir. Ama ülkü
insanının kalbini aydınlatan bir ışıktır. Ülkü
insanlara yönünü tayin etmesini sağlayan bir kılavuzdur.
Milletler için de millî ülkü, milletin kılavuzu, milletin
yolunu aydınlatan güneşidir. Ülküsüz insan çamurdan bir
varlık gibidir. Ülküsüz insan dümensiz, pusulasız bir
gemi gibidir. Bunun için her Türk milliyetçisi, her Dokuz Işıkçı
mutlaka ülkücü olacaktır, mutlaka ülkü sahibi bulunacaktır.
Hem milli ülkü sahibi olacaktır, hem insanî ülkü sahibi
olacaktır, hem de kendi mesleğiyle ilgili ülkücü bir kişiliğe
sahip olacaktır ki, hem de kendi mesleğinde başarılı,
yararlı bir kişi olarak gelişsin hem de mensup olduğu
topluma, milletine yararlı hizmetler yapsın,insanlığa
yararlı faaliyetler gösterebilsin. Bunun için Dokuz Işık
doktrininin çok önemli ilkelerinden olan ülkücülüğe büyük
değer vermekteyiz.
Ülkücüyüz! İnsanlık ailesi, yeryüzünde yaşayan bütün
insanlar, milletler denen aynı aynı üyelerin bir araya
gelmesinden meydana gelir. Bir insan, insan olmak isterse,
insanlığa hizmet etmek isterse, evvelâ kendi milletine
hizmet etmeli, kendi milletini yükseltmeye, kendi milletini
mutlu kılmaya çalışmalıdır. Bunu yaptığı takdirde aynı
zamanda insanlığa da hizmet etmiş olur. Çünkü bir insan
kendi ailesini düşünür ve ona karşı vefalı kalırsa,
insanlık duygulan en olgun seviyeye erişeceği için, kendi
ailesi dışındaki insanlara karşı da yaranı ve vefalı
olur. Bir insan kendi milletine faydalı olamaz, kendi
milletine karşı bağlılık duymazsa, onun insanlığı düşünmekten
bahsetmesi nihayet bir fantazi olur. İnsan, yetiştiği toprağın,
yetiştiği milletin refahını, iyiliğini, saadetini ve şerefini
temin etmelidir. Bunu yaptığı takdirde, o millet insanlığın
bir parçası olduğu için, dolayısıyla insanlığa da
hizmet etmiş olur.
Ülkücülüğümüz nedir? Ülkücülüğümüz; Türk
milletini en kısa yoldan en kısa zamanda modern uygarlığın
en üst seviyesine çıkarmak; mutlu, müreffeh hale getirmek;
bağımsız, özgür, kendi haklarına sahip bir hayata kavuşturmaktır.
Kişilere hürriyet, milletlere istiklâl başta gelen
prensiplerimizdendir. İnsanlar hür ve eşit haklara sahip
olarak doğarlar. Kabiliyet ve görevlerinin dışında
insanlar haklarına tam olarak sahip kılınmalıdırlar.
Toplum içerisinde insanlar kişisel liyakat ve
kabiliyetlerine göre görevlendirilmeli ve bir sıraya
konulmalıdır. Bütün bunlarla beraber ayrımsız olarak
herkese bir imkân eşitliği sağlanmalıdır. İmkân eşitliği
derken mücerret anlamda bir eşitlik anlaşılmamalıdır.
Bu ülkücülüğümüzün içine bu günkü sınırlarımızın
dışında bulunan Türklere ait herhangi bir şey girer mi?
Türk adı taşıyan herkes bizim sevgi ve ilgimizin çevresi
içindedir. Bundan vazgeçemeyiz. Bu her milletin tabiî hakkı
olduğu gibi Türk milletinin de tabii hakkıdır. Bu günün
Birleşmiş Milletler Anayasası, yeryüzünde yaşayan her
millete "kendi mukadderatına hâkim olma" (şelf
determination) dedikleri prensibi kutsal bir prensip olarak ilân
etmiştir. Bugün Afrika'da yaşayan ve bugüne kadar hiçbir
bağımsız devlet kuramamış olan Zencilere dahi, kendi
mukadderatına hâkim olma (şelf determination) hakkı kutsal
bir hak olarak tanınır ve bunların her biri yabancı
boyunduruğundan, sömürgecilerin elinden kurtulup bağımsızlığını
alırken, başkalarının boyunduruğu altında tutsak bulunan
Türklerin tutsaklıktan kurtulmasını istemek, dilemek,
bunun için iyi niyetler taşımak, Türk olan herkes için en
tabiî ve kutsal bir haktır.
Fakat biz ülkücülüğümüzde daima gerçekçi olmayı ve
girişilecek faaliyetlerde Türkiye'yi hiçbir zaman
tehlikelere, risklere, , maceralara sürüklemeyecek bir yol
üzerinde bulunmayı esas kabul ederiz. Ülkücülüğümüz
bir macera fikri değildir. Ülkücülüğümüz, Türk
milletinin en kısa, yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın
en üst kademesine yükseltilmesi, müreffeh, mutlu bir hayata
erdirilmesi, kendi gücüyle ayakta durabilecek bir hâle
getirilmesi ve her çeşit korkudan, baskıdan uzak olarak, hür,
müstakil yaşaması ülküsüdür. Bu ülkü aynı zamanda Türk
olan herkese karşı ilgi ve sevgi göstermeyi, onların
mutluluğunu dilemeyi ve onların mutluluğunu, Türkiye'yi
risklere, tehlikelere maruz bırakmadan, bırakmaksızın, bırakmamak
şartıyla sağlamaya çalışmayı içine alan bir ülkücülüktür.
Bir
toplumda insanların birbirlerini incitmeden, birbirlerine
zarar vermeden, sağlıklarını koruyarak, tabiat güçlerinin
tesirlerinden en iyi yararlanacak şekilde hareketlerini
tanzim etmelerini sağlamaya yarayan kurallarının toplamı
ahlâkı meydana getirir. Ahlâk, kişinin davranışlarını
ayarlayan, sınırlayan ve bu davranışların hem kendisi için
yararlı olmasını, kendisine mutluluk sağlayacak şekilde düzenlenmesini
hem de çevresini rahatsız etmeden, zarara sokmadan çevresiyle
uyuşmasını sağlamak üzere konulmuş olan kaidelerdir; münasebet
prensipleridir, yaşama prensipleridir. Ahlâk insanların
inancından ve dünya görüşünden doğmakta, kaynağını
almaktadır. Bunun için, gerek toplumun gerekse toplumu
meydana getiren kişilerin ayrı ayrı inançları, yaşama görüşleri,
yaşama felsefeleri ahlâkın kaynağını, temelini teşkil
etmektedir. Bu bakımdan kişilerin ve toplumun dünya görüşü,
yaşama felsefesi ve taşıdıkları inanç çok önemlidir.
Biz, Türk toplumunun dünya görüşünün, yaşama
felsefesinin kendi dinî inançlarından, İslâmiyet'ten ve
millî tarihten kökünü aldığını görmekteyiz. Bunlara
ilâve olarak, milletimizin geçirdiği tecrübeler ve
yurdumuzun içinde bulunduğu şartlar da toplumumuzun düşünce
ve inançlarında tesirli faktörlerdir. İşte bu kaynak ve
faktörlerin tesiri altında, Türk milletinin mutluluğunu sağlayacak,
Türk millî ahlâkına önem vermek zorunluluğuyla karşı
karşıyayız. Ahlâksız kişi, ahlâksız toplum mutlu
olamaz. Böyle bir toplum kalkınamaz, böyle bir toplum yüksek
düşünceler, kutsal inançları uğruna fedakârlık ve
feragat gösteremez, insanlık tarihine şeref veren büyük
eserler, insanların uzun sabır yıllarıyla güçlüklere göğüs
gererek, katlanarak, feragatle çalışmalarıyla meydana
getirdikleri yüce hizmetler, inancın insanlığa kazandırdığı,
, köklü imanın ve yüce bir ülküye, ideale bağlanmanın
kazandırdığı varlıklar, olmuştur. Bunun için biz de
Millî doktrin Dokuz Işık'ın önemli bir ilkesi olarak ahlâkçılığı
almış bulunmaktayız. Ahlâkçılıkla kastettiğimiz şey,
her şeyden önce kişilerin ve toplumun millî ahlâk
kurallarına bağlı olarak yetiştirilmesi ve millî ahlâk
kurallarına bağlı olarak yaşaması
ilkesidir. Bu sağlanmadıkça toplumumuzun kalkınması ve
toplum içinde haksızlıkların önlenmesi, ıstırapların
önlenmesi, kişilerin ve toplumun mutluluğunun sağlanması
mümkün olamaz. Ahlâkçılık derken her şeyden önce
milletimizin dini olan islâmiyet esaslarını ve İslâm inançlarını
bunun başlıca kaynağı olarak almaktayız Bunun yanı sıra
kendi millî geleneklerimizi, millî tarihimizi ve
milletimizin geçirmiş olduğu çeşitli tecrübelerin bize
kazandırdığı kuralları göz önünde bulundurmaktayız.
Ahlakçılığımızın içinde İslâmiyet esasları. İslâm
inançları başlıca yer almakla beraber bununla yoğrulmuş
olan ve tarihimizden gelen Türk töresi de yer almaktadır.
Gerek dinimizin, bize emrettiği ahlâk gerek millî törelerimizin
bize emrettiği ahlâk kurallarından başta geleni millet
varlığının, kişi ve toplum kurallarından başta geleni,
millet ve toplum varlığının üstünde yer aldığıdır.
Toplumun milletin, vatanın, devletin menfaatleri daima kişilerin
menfaatlerinden önde gelir ve önde tutulması gerekir. Bunun
yanı sıra yine kaynaklarımızın bize göstermiş olduğu
kuralların başlıcalarından birisi de her ne olursa olsun dürüst
hareket etmek, sabırlı hareket etmek ve büyüklere karşı
saygılı, itaatli olmak, küçüklere karşı şefkatli olmak
ve sevgi göstermek ilkesidir. Bunun yanı sıra disiplinli yaşamak,
disiplinli bir toplum olarak hareket etmek de töremizin
dayandığı başlıca ilkelerdendir. Disiplin dediğimiz
zaman neyi kastetmekteyiz? Disiplin dediğimiz zaman ahlâk
kurallarına bağlı olmak, kanunla saygılı ve itaatli
olmak, büyüklere saygılı olmak, küçüklere karşı daima
adaletli, şefkatli olmak ve büyük küçük karşılıklı
olarak herkesin birbirlerinin hakkına, hukukuna riayetkar
olmasını kastetmekteyiz. Bunların yanı sıra yine törelerimizin
bize tavsiye etmiş olduğu bir diğer ilke de yüksek vazife
duygusuna sahip olmak, yüksek görev duygusu taşımak ve görevi
namus saymaktır. Görev, kişinin kendisi için, yurdu için,
milleti için yapmakla yükümlü olduğu iş demektir. Bunda
ciddî olması ve görevini aksatmadan yapması törelerimizin
gereğidir.
Ahlâkçılığımız dinî, millî, manevî değerlerimize
dayanmakla beraber tabiat kurallarına aykırı olmamak şartını
da içinde bulundurmaktadır. Tabiat kurallarıyla bağdaşacak
şekilde ahlâk kurallarının tanzimi ve yürütülmesi, onun
işlerliği için gerekli bulunmaktadır. Ahlâk her şeyin
esasıdır. Ahlâkı olmayan bir toplumun hiçbir işi başarılı
olamaz ve o toplumda hiçbir şey iyi bir durumda bulunamaz.
Fakat ahlâkçılığın dayandığı birtakım temeller vardır.
Bizim ahlakçılığımızın dayanacağı temeller şunlardır
: Türk ahlâkı, Türk geleneklerine, Türk ruhuna, Türk
milletinin inançlarına uygun olacaktır. Türk ahlâkı, hiçbir
zaman insan ruhuna aykırı olmayacak, inançlarımıza da bağdaşan
bir takım temellere dayanmış bir ahlâk olacaktır. Ahlâkçılıkta
gözeteceğimiz, araştıracağımız şeylerden biri de, Türk
ahlâkının, Türk milletinin yükselmesi, yaşaması ve
korunmasını sağlamaya yarayacak esasları içinde toplanması
olacaktır. Yani Türk milletinin yaşamasına zararlı olacak
kaideler, Türk ahlâkçılığının içinde yer alamaz.
Demek ki, ahlâkçılık ilkesine esas olarak kabul ettiğimiz
şeyler Türk milletinin ruhuna uygun olmak Türk milletinin
geleneklerine âdetlerine ve inançlarına uygun olmak, tabiat
kanunlarına uygun olmak ve Türk milletine yararlı olmak
esaslarına dayanacaktır.
Toplumculuk
demek : Toplum menfaatinin, toplum varlığının, kişi varlığının
üzerinde gözetilmesi demektir. Bu ilke de Türk töresinden
kaynağını almaktadır. Türklerin tarih boyu yaşayışlarında
daima milletin varlığı, vatanın menfaatleri, devletin
menfaatleri ve varlığı kişi varlığının üzerinde, kişi
varlığının önünde yer almıştır. Onun için millî
doktrin Dokuz Işık'ın toplumculuk ilkesi de bu görüşü
ortaya koymak için millî doktrin içinde yer almıştır. Kişiler,
toplumun yararını, toplumun yükselmesini, Türk milletinin
korunmasını, yükselmesini, yaşatılmasını her şeyin üstünde
görecekler ve her hareketi Türk milletine yararlı mı yoksa
zararlı mı olur düşüncesiyle değerlendireceklerdir. Bu
ilkenin genel anlamda ifadesi budur.
Toplumculuk görüşü başlıca iki bölüme ayrılır.
Birincisi : Ekonomik görüşü teşkil eden bölümdür. Diğeri
ise sosyal yapıyı ilgilendiren, sosyal görüşü temsil
eden bölümdür. Ekonomik görüşümüzü şöylece ifade
edebiliriz. Türk milletinin süratle kalkınması, tarımını
modern hâle getirmesi ve modern sanayi kurması
gerekmektedir. Bize göre Türkiye bir tarım ülkesi olarak
kalamaz. Türkiye'nin sadece bir tarım ülkesi olduğunu
kabul etmek mümkün değildir. Buna karşılık Türkiye'yi
tarımı ihmal ederek yalnız sanayi ülkesi hâline getirmek
de düşünülemez. Bir milletin güçlü olması, bir
milletin refahlı ve mutlu olması hem tarımda hem de
sanayide dengeli bir şekilde kalkınmış, ilerlemiş
bulunmasına bağlıdır. .Bunun için. biz tarıma da en yüksek
önemi vereceğiz, sanayileşmeye de en yüksek önemi vereceğiz
ve her iki alanda milletimizin süratle ileri gitmesini sağlayacak
tedbirleri alacağız. Tarımımızı ilme ve tekniğe dayanan
modern bir tarım hâline getireceğiz. Türkiye'mizi süratle
sanayileştireceğiz ve her çeşit modern makineleri,
fabrikaları, araçları, gereçleri kendi ilim adamlarının,
teknisyenlerinin bilgisiyle ve kendi insanlarının el emeğiyle
kendi topraklarında kurulmuş fabrikalarda yapabilen bir hale
getireceğiz. Ülkemizin kısa zamanda refaha kavuşabilmesi için
tarımda ve sanayide modern, standart kitlevî çok üretim sağlamak
başlıca hedefimizi teşkil edecektir. Çok üretim ancak Türkiye'yi
refahlı yapabilir ve sıkıntılardan kurtarabilir. Bununla
beraber, bunlardan ayrılmaz kabul ettiğimiz diğer bir görüş
de gerek devlet idaresinde, gerek milletimizi meydana getiren
her vatandaşın yaşayışında, tasarrufu hâkim kılmak görüşüdür.
Yurdumuzda büyük israflar yapılmaktadır. İsrafların önlenmesi
ve her alanda tasarrufa gidilmesi sermaye birikimi sağlamakta
ve Türkiye'nin süratle kalkınmasını teminde başvuracağımız
tedbirlerden birisi olacaktır. Çok üretim sağlamak, çok
ihracatta bulunabilmek ve aynı zamanda tasarrufu hâkim kılan
bir yaşayışı memleketimizde yürürlüğe koymak Türkiye'mizin
kalkınmasını sağlayacak genel esaslardır. Bunları
belirttikten sonra Türk milletinin kalkınması için
uygulayacağımız model nedir?
Bu model "Üçlü Esasa Dayanan Karma Ekonomi"
modeli olacaktır. Yeni hem özel teşebbüs desteklenecek,
yardım görecek hem devlet eliyle kamu yatırımları yapılacak
hem de bunlardan başka milletimizin insanlarını sosyal
dilimler, gruplar hâlinde, kooperatifler hâlinde, üretim ve
tüketim birlikleri hâlinde teşkilâtlandırarak, tasarruf
sandıklan kurarak, Meyak gibi, Oyak gibi kuruluşlar meydana
getirerek millet eliyle yatırımlar yapılması sağlanacaktır.
Özel sektör, kamu sektörü, ve millet sektörü hâlinde Türkiye
ekonomisinin tanzimi sağlanacaktır. Türk milletini altı
sosyal dilim hâlinde mütalâa etmek mümkündür. Bugün
milletimizi meydana getiren insanların yaşayışları,
mesleklere bölünmeleri yönünden incelediğimiz zaman %
65'ini teşkil eden kısmının köylü olduğunu, köylerde
yaşadığını ve çiftçilikle geçindiğini görmekteyiz.
Bunlardan başka sayılan 4,5-5 milyonu bulan bir esnaf kütlesinin
bulunduğu da bir gerçektir. Bunun yanı sıra bir memur
tabakasını, sayısı bugün 3 milyonu bulan bir işçi
grubunu görmekteyiz. Bunlardan başlıca da serbest meslek
erbabı dediğimiz bir grup vardır. Avukat gibi, doktor gibi
eczacı gibi kendi bilgileri ve emekleriyle serbest olarak çalışan
insanlarımızın meydana getirdiği bir grubu görmekteyiz.
Bunların yanı sıra bir de iş veren grubu vardır. Bunları
kısaca şöyle sıralayabiliriz. Köylü dilimi, işçi
dilimi, esnaf dilimi, memur dilimi, iş veren dilimi, serbest
meslek mensupları dilimi. Böylece, Türk toplumunun bugünkü
sosyal yapısı itibarıyla 6 sosyal dilimden meydana geldiği
görülmektedir.
Dokuz Işık'ın ekonomik görüşüne göre bu 6 sosyal
dilimin kendi içerisinde teşkilâtlandırılması
gerekmektedir. Kendi içinde bu sosyal dilimin ayrı ayrı bir
tasarruf teşkilâtı kurması gerekmektedir. Millî doktrinin
görüşüne göre mülkiyet hakkı insanlar için vazgeçilmez,
kutsal bir haktır. İnsan tabiatına uygun bir haktır. İnsan
kendisinin olan bir şeye sahip çıkar. Kendisinin olan bir
şeyi korur, saklar, onun bakımını sağlar. Kendisinin
olmayan bir şeyle ilgisi zayıflar veya hiç kalmaz Bunun için
milli doktrin Dokuz Işık mülkiyeti insan haklarının vazgeçilmez
bir bölümü kabul etmektedir. Fakat mülkiyetin kapitalist
sistemde olduğu gibi belirli kimselerin elinde yığılmasına
ve mülkiyet hakkının başka kimselerin üzerinde sulta
kurmak vasıtası olarak kullanılmasına karşıdır.
Dokuz Işıkçı ekonomik görüş, bir toplumda, o toplumu
meydana getiren kişilerin her birinin ayrı ayrı mülkiyet
sahibi olması görüşündedir. Onun için millî doktrin mülkiyeti
bütün vatandaşlara, halka yaygınlaştırma ilkesini kabul
etmiştir. Bu maksatla her sosyal dilim bir tasarruf sandığına,
bir tasarruf teşkilâtına, sahip olacaktır. Hisse senetleri
vasıtasıyla, kurulan fabrikalar, kurulan tesisler bu
tasarrufları yapan vatandaşlarımızın malı olacaktır, mülkü
olacaktır. Böylece her vatandaşa mülkiyet hakkı sağlanacak
ve mülkiyet yaygınlaştırılmış hâle getirilecektir.
Dokuz Işık'ın öngördüğü ekonomik model budur. Bunun
yanı sıra Türkiye'nin kalkınması için hızlı, büyük
yatırımlara girişmek ihtiyacı vardır. Hızlı büyük yatırımlara
girmek ihtiyacı dolayısıyla büyük sermaye birikimine
ihtiyaç vardır. Bugün biliyoruz ki Türkiye'de büyük
sermaye birikimi şöyle dursun, normal sayılacak bir sermaye
birikimi dahi yoktur. O hâlde süratli büyük yatırımları
sağlamak için bu büyük sermaye birikimi nasıl sağlanır,
nasıl temin edilir? Bunların temini için Dokuz Işık'ın
öngördüğü yollar şunlardır:
Birisi millet sektöründe açıklandığı üzere Türk
milletinin tasarrufa sevk edilmesi ve bu tasarruf dolayısıyla
her vatandaşın sahip olduğu küçük imkânların birleştirilerek
büyük sermaye birikimi sağlanması yolu olacaktır. İkincisi
halkın kullanılmayan emeğinin kullanılması. Halk
enerjisinin seferber edilmesi yoluna başvurulacaktır.....
Biliyoruz ki insan emeği zamana bağımlı olarak değerlendirilmedikçe,
zaman aşımıyla muhafazası, depolanması ve gerektiği
zaman kullanılması mümkün olmayan bir varlıktır. Bu
sebepten insan emeğini zamanında, ilmi şekilde, randımanlı
şekilde değerlendirmek gerekmektedir.
Bunun yanı sıra Türkiye'nin kalkınmasını sağlamada öncelikler
tayin etmek zorunluluğuyla karşı karşıyayız. Bugüne
kadar Türkiye'yi idare eden iktidarlar, bu öncelikler
tayininde yanılmışlardır veyahut da öncelik tayinini düşünememişlerdir.
Türkiye'nin bir an önce kalkınması, refaha kavuşması, güçlü
hâle gelmesi her şeyden önce onun modern sanayie sahip
olması, modern tarıma sahip olmasıyla mümkündür. O hâide
yatırımları öncelikle bunu sağlamaya yöneltmek lâzımdır.
Süratle Türkiye'nin bütün tarımını teşkilâtlandırmak,
modern hâle getirmek ve Türkiye'yi süratle sanayileştirmek
yönüne yatırımları yoğunlaştırmak lâzımdır. Buna
katkıda bulunmayan alanlara yatırım yapmak doğru değildir.
Bunları daha sonraya bırakmak lâzımdır. Misal ne
olabilir? Misal; süslü binalar yapmak, opera binaları
yapmak, kapalı spor salonları yapmak gibi faaliyetlerdir.
Bunu söylemekle spor faaliyetlerine karşı olduğumuz
veyahut sanat faaliyetlerine, tiyatro faaliyetlerine karşı
olduğumuz anlamı çıkmamalıdır. Fakat öncelikle Türk üretimini
arttıracak. Türkiye'nin üretimini çoğaltacak ve bu yoldan
.Türkiye'nin gelirini, iktisadi gücünü artıracak
faaliyetlerin yapılması gereklidir. Gelir sağlandıktan
sonra, refah sağlandıktan sonra bu gibi imar faaliyetlerinin
yapılması çok kolaylaşmış olur. Bunları bir sıraya
koymak görüşünü savunmaktayız. Yani biz, hemen ekonomiye
katkıda bulunmayan ve üretimin artışını sağlamayan yatırımlara
ölü yatırım demekteyiz. Türkiye'yi kalkındırmak için
ölü yatırımlardan kaçınmak lâzımdır. Ölü yatırım
dediğimiz zaman şunu kastetmekteyiz: Yatırdığımız
sermayenin hemen Türk ekonomisine fazla üretim sağlamayan,
fazla gelir sağlamayan teşebbüsler demektir. Biz buna karşıyız.
Bunu hatalı bulmaktayız. Bunun yanı sıra memleketin sahip
olduğu, tabiî birçok imkânları süratle değerlendirmek
gerekmektedir.
Türkiye'nin hızla kalkınmasında başvurulması icap eden
tedbirlerden biri de sahip olduğumuz tabiî kaynaklan süratle
seferber etmek, değerlendirmektir. Bundan başka çeşitli
ekonomik faaliyetler ve dış ticaret konularında da devletçe
enerjik tedbirler alınması görüşündeyiz.
Bugün
dünya üzerinde ilimdeki büyük gelişmeler insanlığa uçsuz
bucaksız gelişme ve mutluluk ufukları açmıştır. Bir
memleketin refahlı olması, güçtü olması her şeyden önce
o memlekette yaşayan insanların ilimde, teknikte ileri bir
seviyeye ulaşmış olmaları ile mümkündür. Bir milletin
askerî gücü de ilim ve teknik gücüne, medeni seviyesine
bağlıdır. İlimde, teknikte geri kalmış bir ülkenin
insanları ne kadar kahraman yaratılıştı olurlarsa
olsunlar, onların millî savunma yönünden, askerlik yönünden
güçlü olmaları mümkün değildir. Bu sebeplerden Türkiye'yi
kalkındırmayı düşünürken Türk milletinin hızla bir an
önce refaha kavuşmasını, mutluluğa kavuşmasını ve güçlü
bir varlığa sahip olmasını sağlamak için ilim ve
teknikte büyük bir ilerleme kaydetmek mecburiyetindeyiz.
Bunun için Türkiye'nin ilimde, teknikte süratle en yüksek
seviyeye çıkmasını, hızla modern sanayii kurmasını, tarımını
modernleştirmesini sağlamak için dünya çapında yüksek
kaliteli, liyakatti ilim adamları ve teknisyenler yetiştirmek
zorunluluğu vardır. Bu vasıfta insan gücü yetiştirmedikçe
Türkiye'nin ilimde, teknikte süratte ilerlemesi ve modern
sanayie sahip olması, tarımını modernleştirmesi mümkün
olamaz. Bunun için Türkiye her şeyden önce öğrenimde
bulunan gençler içinden en kabiliyetlilerini seçerek
bunlara geniş öğrenim imkânları sağlamalı ve süratle dünya
çapında her konuda yüksek seviyeli ilim adamları ve
teknisyenler kadrosunu kurmalıdır. İster matematikte, ister
fizikte, ister kimyada, ister tarım bilgilerinde, ister
sosyal bilimlerde olsun dünya çapında ve en yetenekli ilim
adamları yetiştirmek ve Türkiye'yi kalkındırmaya yetecek
bir ilim adamları kadrosunu teşkil etmek Türkiye için başlıca
önemli meseleyi teşkil etmektedir. Bugüne kadar Türkiye'yi
idare eden iktidarlar bu konuyu karıştırmışlardır. Türkiye
için her kasabada ortaokul, liseler açmak, her yerde okulları
çoğaltmak başlı başına Türkiye'nin meselelerini çözmeye
yetmez. Öncelikler tespit etmek zorunluluğu vardır. Öncelikleri
düşündüğümüz zaman da, Türkiye'nin kalkınmasını sağlamada
birinci öncelik yüksek seviyeli, liyakatli ve üstün
kaliteli ilim adamları, teknisyenler kadrosunu kurmaya önem
vermek gerekmektedir. Birinci öncelik buradadır. Böyle bir
kadro kurulduktan sonra bu kadronun varlığı sayesinde Türkiye'nin
süratle modern sanayie sahip olması ve tarımını modernleştirmesi
mümkün olacaktır. Ve bu üstün, seçkin ilim adamları
kadrosu sayesinde Türkiye ilim ve teknik yönünden büyük
bir güç elde etmiş olacaktır. Buna işaret etmeyi çok
gerekli saymaktayım.
Bunun yanı sıra millî eğitimin ele alınması ve millî eğitimin
Türkiye'nin ilimde, teknikte süratle dünyanın en ileri
gitmiş ülkesi haline gelmesini sağlayacak bir plânlama
yapmak ve buna göre bir millî eğitim faaliyeti göstermek
gerekmektedir. Millî eğitimin başlıca dört gayesi olduğu
ortaya konulmalıdır. Bu gayeleri sırayla şöyle ifade
edebiliriz : Birincisi, Türk insanını yaşı ne olursa
olsun Türk milletinin tarihinden şuur almış olan, Türk
geleneklerinden şuur almış olan, Türk milletinin milliyetçilik
duygularıyla ve manevî değerleriyle beslenmiş olan
insanlar olarak yetiştirmek teşkil etmelidir. Millî eğitimin
birinci gayesi bu olmalıdır. Türk insanını Türk
milletinin örnek bir kişisi, Türk milletinin bütün vasıflarını
üzerinde taşıyan müşterek vasıfları benimsemiş insan
olarak yetiştirmek olmalıdır. Kendi tarihinden habersiz,
geleneklerinden habersiz, örfünden habersiz, manevî değerlerinden
habersiz çıplak bir varlık olarak insanlarımızın yetişmesi,
yurdumuzun büyük zaafını teşkil etmektedir. İkinci
gaye : Millî eğitim Türk milletinin sosyal ve ekonomik
ihtiyaçlarına göre hedeflerini tayin etmeli ve Türk insanı
ona göre yetiştirmelidir. Türk milletinin sosyal ve
ekonomik ihtiyaçları önce tespit edilmelidir. Yani Türkiye'nin
modern sanayii kurması, Türkiye'nin modern tarım kurması,
Türk toplumunun kalkınması için ne kadar doktora ihtiyacı
vardır, ne kadar kimyagere ihtiyacı vardır, ne kadar mühendise
ve yüksek mühendise ihtiyacı vardır, ne kadar makine mühendisine
ihtiyacı vardır, ne kadar öğretmene ihtiyacı vardır, ne
kadar tornacıya, tesfiyeciye ihtiyacı vardır ; bunlar gayet
dikkatli olarak, ilmî bir şekilde tespit edilmeli ve Türk
toplumunun bu sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarına göre Millî
eğitimin hedefleri tespit edilerek ona göre okullar açılmalı,
ona göre teşkilâtlanma yapılmalı ve bu okullara ona göre
öğrenciler alınarak bu hedeflere göre Türk insanı eğitilerek
yetiştirilmelidir.
Millî eğitimin üçüncü gayesi : Türk insanını
topluma yük olmadan yaşayacak, üretici olarak yetişecek ve
topluma katkıda bulunacak şekilde yetiştirmesi esas olmalıdır.
Okullardan birtakım gereksiz bilgi yüküyle yüklenmiş ve gözünü
devlet kapısına dikmiş, devlet kapısında memuriyet peşine
düşmüş insanlar yetiştirmek özellikle bundan sonra,
memleketimiz için çok zararlı ve tehlikelidir. Türk insanını
üretici olacak şekilde yetiştirmek, Türk toplumuna katkıda,
bulunacak şekilde yetiştirmek, hem bu şekilde bilgili yetiştirmek,
kabiliyetli yetiştirmek hem de bu ruhta ,bu anlayışta; bu
zihniyette yetiştirmek büyük önem taşımaktadır.
Dördüncü gaye : Bugün dünya üzerinde tekniğin,
teknik bilginin önemi hayatî derecede artmıştır. Bunun için
Türk çocuklarını teknik eğitime yönelik yetiştirmek
gerekmektedir. Türk çocuklarını, Türkiye'nin ihtiyacı
olan kalkınmayı sağlayacak bir eğitim göstererek yetiştirmek
yoluna gidilmelidir. İlim ve teknik milletlerin sayısı ne
olursa olsun, durumu ne olursa olsun diğer milletler arasında
durumunu sağlamlaştırmakta ve etkin hâle getirmektedir.
Bunun için bu konu Türk milleti için de hayatî değer taşımaktadır.
Karşılaşılan her olayı, önümüze getirilen her meseleyi
gördüğümüz her işi ön yargılardan ayrılarak, art ;düşüncelerden
sıyrılarak gerçekçi' bir gözle göstermek ve ilim
zihniyetiyle bunu muhakeme etmek değerlendirmek başlıca
usul olmalıdır.
Her çeşit peşin hükmü kafalardan bir kenara bırakacağız.
Her olayı incelerken ilim metodunu takip edeceğiz. Bu da
nedir? Müşahede, inceleme, araştırma, analiz, tecrübe ve
müspet sonucu bulmak. Demek ki, bütün memleket meseleleri
ile ilgili olayları, tutumları düşünürken en doğru
neticeye varabilmek için uygulayacağımız îlke ilim
metodu, ilim mantalitesi olacaktır ve bütün
faaliyetlerimizde bize yol gösterici olarak ilmi önder kabul
edeceğiz. Bunu da görüşümüze esas olarak almakta çok
fayda gördük. Çünkü çoğu zaman birçok kimseler ilk
hamlede ortaya ön yargılarla, art düşüncelerle çıkıyor
ve daha ilk anda muhakeme yürütüp, doğru sonuca varma
yolların tıkamış oluyor. Bunun için ilimciyiz. İlimcilikten
de kastettiğimiz şey,yukarıda da belirttiğimiz gibi
olayları incelerken, ilim mantalitesini, ilim metodunu
kullanmak ve her işimizde ilmi kendimize önder kabul
etmektir. Yalnız ve sadece ilmi , müspet ilmi önder kabul
edeceğiz.
- Hürriyetçilik
ve Halkçılık :
İnsanlar
için mutluluk her şeyden önce hür olmaya bağlıdır. İnsanlığı
aşağılatan en tiksindirici hâl insanların köle olmaları,
köle yapılmalarıdır. Biz millî doktrin Dokuz Işık'ta ne
başkalarını uşak olarak kullanmayı, ne de başkalarına uşak
olmayı kabul eden bir görüşü esas almış bulunmaktayız.
İnsanları aşağılatan, en tiksindirici hâl olan, köleliğe
karşıyız. Türk milletinin, Türk toplumunun her manada özgür
olmasıyla mutlu olacağına, yükselebileceğine inanmaktayız.
Bu bakımdan her ne bahane ile olursa olsun, her ne isim altında
olursa olsun insanları hürriyetsizliğe sürükleyen her çeşit
davranışa karşıyız. Hürriyet derken sadece siyasî hürriyeti
değil, ekonomik hürriyeti, sosyal hürriyeti, ilim hürriyetini,
kısacası İnsan Hakları Beyannamesi'nde ve Birleşmiş
Milletler Anayasası'nda ifadesini bulan tüm hürriyetleri
bir bütün olarak kastetmekteyiz.
Türk milleti için uygun gördüğümüz yönetim sistemi de
"Hürriyetçi demokrasi" sistemidir. Bu bakımdan
demokratik nizamın korunması, geliştirilmesi ve demokratik
nizam içinde halkın desteğinin sağlanması Dokuz Işık görüşü
için başlıca esastır. Hürriyetçilik ilkesiyle beraber
Halkçılık deyimini de kullanmaktayız, "halkçılık"
deyimiyle kastedilen şudur: Her şeyin halkla beraber, halk için
olması ve halka doğru olması ve halk tarafından olması.
Halkın yaşayışını paylaşarak, halkın yükseltilmesini
birinci plânda düşünerek, halkın dertleriyle yoğrularak
halkla el ele iş birliği yapmak suretiyle halk için ve halk
tarafından her hareketin düzenlenmesi ve yürütülmesi
fikrini kastetmekteyiz. Halka rağmen hareket etmeyi doğru ve
uygun bulmamaktayız. Türk milletinin yükselişi, milliyetçilik
ülküsünün siyasî hareket olarak gelişmesi her şeyden önce
"halk demokrasilinin Türkiye'de yaşatılmasına, ve
geliştirilmesine bağlıdır. Türk milliyetçiliğinin
korunması ve hedefine varması demokrasiyle sıkı sıkıya
bağlıdır. Bunun için halkçılık ve hürriyete dayanan
halk idaresi millî doktrinin temel görüşüdür.
Yalnız memleketimizde hürriyet birçok zamanlar kalıp, klişe
hâlinde siyasî bir manada anlaşılmış, kabul edilmiştir.
Böyle bir hürriyet yaşayan bütün insanlar için, bütün
milletler için hürriyet olmaktan çok zaman uzak kalmıştır.
Hürriyet deyince, siyasî hürriyeti esas almayacağız, hürriyeti
bütün bölümleri ile beraber düşünmek ve o şekilde bir
hürriyeti istemeyi esas kabul ediyoruz. Bunlar Birleşmiş
Milletlerin Anayasası'nda yer almış olan hürriyetlerdir.
Bu, söz hürriyeti, yazı hürriyeti, bilim hürriyeti,
sosyal hürriyet, ekonomik hürriyet, korkudan ve baskıdan
azade olmak hürriyeti ve sefaletten kurtulma hürriyeti gibi
bütün hürriyetleri içine alan bir hürriyet görüşüdür.
Bir insana hürsünüz işte size siyasî haklarınızı tanıyoruz,
istediğiniz yere reyinizi verebilirsiniz", fakat arkasından
el altından "Şu tarafa rey vermezseniz işinizden çıkarırım"
korkusunu, tehdidini koyarsanız, onun hürriyeti bir mana
ifade etmez. Veyahut "Bu tarafa rey verirseniz akşam eve
giderken beş tane adamım sizi çevirir, adamakıllı döver"
gibi tehdit eder bir durum ortaya çıkarsa, hürriyetin anlamı
kalmaz. Yani hürriyetin gerçek hürriyet olabilmesi için
Birleşmiş Milletler Anayasası'nda ayrı ayrı sayılmış
olan bu hürriyetlerin bütün olarak herkese sağlanmış
olması şarttır. Hürriyetçilikle beraber şahsiyetçiliği
de esas alıyoruz. İnsanlar şahıslarına karşılıklı
saygı ve karşılıklı teminat içinde bulunmalıdırlar. İnsanlar
her zaman hakarete uğrarlarsa, her zaman haklarından emin
durumda bulunmazlarsa, o insanların o memleket içinde faydalı
olmaların huzur içinde olmalarına ve mesut olmalarına imkân
yoktur. Onun için bu prensibimizi de hürriyetçiyiz ve şahsiyetçiyiz
diye ifade ediyoruz.
Millî
doktrin Dokuz Işık'ın önemli esaslarından birisi de köycülüktür.
Türk milletinin bugün hâlâ % 65'i köylerde yaşamaktadır.
Onun için nüfusumuzun % 65'ini teşkil eden köylünün
dertlerini süratle çözecek çareler bulmak ve köylümüzün
elinden tutarak kalkındırmak, Türk milletinin kalkınması
için başta gelen bir konudur. Bugün Türkiye'mizde 45 bin
civarında köy ve mezralar, ufak ufak, çeşitli yerleşme
yerleriyle beraber 70 bini aşan yerleşme yeri bulunmaktadır.
Bunların hepsinin ilgiye ihtiyacı vardır, ihtimama ihtiyacı
vardır, bakıma ihtiyacı vardır. Nüfusumuzun % 65'i köylü
olduğuna, köylerde yaşadığına göre, bu, aşağı yukarı
26 milyon insan demektir. Yâni 42 milyonu aşan nüfusa
sahip olan Türkiye'nin 26,5 milyon insanı köylerde,
mecralarda yaşamaktadır demektir < Burada verilen
rakamlar güncelleştirilmemiş olup eserin Alparslan Türkeş
tarafından kaleme alındığı 1969 yılı
itibariyledir.>.
Bu insanlar bugün % 90 denecek kadar doktorsuz, bakımsız,
ışıksız ve birçok ihtiyaçları halledilmemiş durumdadırlar.
Bunların süratle ellerinden tutularak kalkındırılması,
teşkilâtlandırılması milletimizin yükselmesi için en başta
düşünülecek bir konudur. Böyle olduğu hâlde yıllardan
beri yurdumuzda ihmal edilmiş olan bu köylü kütlesidir. Köylü
vatandaşlarımız çok ihmale uğramışlardır. Nüfusun %
65'ini teşkil ettiklerine göre köylülerin öncelikle ele
alınması, teşkilâtlandırılması, her çeşit donatımla
donatılması, her çeşit yardıma mazhar edilerek bu kütlenin
bir an önce kalkındırılması gerekmektedir. Bu kütleyi
kazındırdığımız nispette diğer kesimlerdeki insan
topluluklarımızın kalkınması âdeta kendiliğinden gerçekleşecektir
denebilir. Köylülerimizin kalkındırılması için bunların
öncelikle teşkilâtlandırılması gerekmektedir. Türkiye nüfusunun
medeni ve mesleki iş bölümünden meydana gelen topluluğu
altı bölüm hâlinde mütalâa ettiğimizi belirtmiştik. Bu
altı bölümün en kalabalık ve en önemli kısmını köylü
kesimi teşkil etmektedir. Köylünün teşkilâtlandırılması,
hızlı kalkınması için şarttır. Bu teşkilâtlandırma
nasıl olacaktır? Bu, köylerimizi tarım kentleri hâlinde
gruplaştırarak teşkilâtlandırmak suretiyle yapılmalıdır.
Tarım kentleri teşkilâtı şöyle kurulmalıdır: Köylerimiz
birçok yerlerde birbirine yakın olarak bulunmaktadır.
Bunları inceleyerek durumlarına uygun biçimde bu köyleri
guruplaştırmak gerekmektedir. Birbirlerine yakın bulunan on
köyü veya daha ziyade on iki, on dört, on beş köyü
veyahut durumlarına göre sekiz köyü, yedi köyü, dokuz köyü
bir grup hâlinde teşkilâtlandırmak ve bunların durumu müsait
olanı, daha ziyade merkezî yerde bulunan bir köyü, cazibe
merkezi olarak ele almak ve burada bütün köyün ilkokul,
ortaokul ihtiyacını karşılayacak eğitim merkezlerini açmak,
ayrıca köylünün modern tarım esaslarına göre tarım
yapmasını sağlayacak şekilde onları teşkilâtlandırmak
ve onlara bilgi vermek üzere bu merkezde tarım uzmanları
bulundurmak, yine bu merkezde modern tarım aletleri parkı
kurmak, gübre depoları, ilâç depoları ve mücadele teşkilâtı,
mücadele üniteleri meydana getirmek ve bu grubu içinde
bulunan köylerin ihtiyacını bu merkezden temin etmek
gerekmektedir. Ayrıca bu merkezde bir sağlık teşkilâtı
bulundurmak, bu sağlık teşkilâtında doktor, sağlık
memuru, ebe, hasta bakıcı gibi sağlık ekibi kurmak,
bulundurmak ve bunlara, altlarına cip vs. gibi araçlar da
vermek suretiyle köylümüzü teşkil eden insanlarımızı
da sağlık bakımından yararlandırmak gerekmektedir.
Millî
doktrin Dokuz Işık'ın sekizinci ilkesi "gelişmeciliktir.
Gelişmecilik şu demektir: Daima daha iyiyi, daha gelişmiş
bir durumu elde etmek için araştırma, yapmak; daha iyiye,
daha mükemmele varmak arzusu taşımak ve bunun için çareler
aramaktır. Gelişmecilikte içinde bulunulan durum düzeltilerek,
o durum basamak yapılarak bir merdivenden yukarı doğru yükselir
gibi bulunduğumuz basamağın önüne daha yüksek basamaklar
kurarak, bu basamaklara basarak daha iyiye yükselmek, daha güzele
yükselmek, daha olgunu bulmak, elde etmek demektir. Gelişmecilikte
içinde bulunulan durumu yıkmak, devirmek söz konusu değildir.
İçinde bulunulan durumu düzeltmek, yeniden düzenlemek,
geliştirmek bahis konusudur. Yâni devrimcilik, gelişmeciliğin
zıddı bir düşüncedir; görüştür. Gelişmecilikle,
devrimciliği milletimizin kalkınması için bir yol olarak görmediğimizi,
benimsemediğimizi anlatmak istemekteyiz. Neden devrimciliği
bir yol olarak kabul etmiyoruz?
Çünkü devrimcilik geçmişe ait her
şeyi yıkmak.geçmişe ait her çeşit değerlerimizden vazgeçmek
ve bizimle, tarihimizle ilgisi olmayan, nereye varılacağı
kestirilemeyen bir başka durum meydana getirmek anlamını taşımaktadır.
Milletler de ulu ağaçlar gibidir. Ulu bir pınarın toprağın
üzerinde gövdesi ne kadar yükselmişse. toprağın altında
da o kadar derinliğe inmiş, geniş kökleri vardır. Ulu bir
ağacın köklerini kesecek olursak o ağacı yaşatmak, toprağın
üstünde dik olarak tutmak mümkün olmaz. Bunun için
milletin kökleri de kendi millî tarihidir, kendi binlerce yıllık
yaşayışı içinde meydana getirdiği kültür hazineleri,
manevî değerleridir. Millî gelenekleridir. Onun için
bunlarla, bağlantıyı kesmek, her şeyi yıkmak, devirmek
bizim kabul etmediğimiz bir görüştür, bir yoldur. Bunun için
devrimcilik değil, evrimciliğe dayanan gelişmecilik
ilkesini benimsemiş bulunmaktayız. Gelişmecilik ilkesiyle düşündüğümüz
anlam şudur : İnsanlar yaratıldıkları günden beri daima
içinde bulundukları durumla yetinmemişler daha iyi yaşamak,
daha güzel bir durum elde etmek, daha olgun sonuçlara varmak
için çırpınmışlardır. Bunun için biz bu duygu ve bu
zihniyeti bir ilke olarak doktrinimize koymuş bulunmaktayız.
İnsanlar tabiat kuvvetlerinin tutsaklığından kurtulmak,
tabiat kuvvetlerinin kendileri için yararlı olacak şekilde
kullanılmasını sağlamak ihtiyacını, düşüncesini yeryüzünde,
yaratıldıkları ilk günden beri düşünmüşler, bunu sağlamaya
çalışmışlar, bunun için çare aramışlardır. İşte bu
da, gelişmeciliğin bir diğer önemli faktörüdür. Yani
tabiat olaylarının, tabiat güçlerinin insanlara, insan
toplumlarına zarar vermesini önlemek, buna karşılık
tabiat güçlerinden tabiat olaylarından insanların, insan
toplumlarının mümkün olduğu kadar büyük ölçüde
yararlanmasını sağlamak gelişmecilik ruhunun, gelişmecilik
düşüncesinin güç aldığı önemli bir kaynaktır.
Bu sayededir ki yeryüzünde
insan medeniyetleri meydana gelmiştir ve bu medeniyetler gelişmiştir.
Bugün, yirminci yüzyılın son çeyreğinde insanlık, övündüğümüz
büyük medenî hamleleri sağlamak imkânını bulmuştur.
İşte bütün gençlerimize, bütün memleketimizin insanlarına,
gerek kendi şahsî yaşayışlarında ve şahsî işlerinde,
mesleklerinde daima daha iyiye varmak, daha mükemmele ulaşmak,
daha güzeli elde etmek aynı zamanda milletimiz için, vatanımız
için, devletimiz için daha yükseğe çıkmak, daha kalkınmış,
daha ileri bir duruma gelmek isteğiyle, ihtirasıyla yol
aramak, çare aramak, çalışmak gerektiğini ortaya koymak
istemekteyiz. Bunun içindir ki, gelişmecilik ilkesini millî
doktrinin içine koymuş bulunmaktayız. Bu duygu, bu ihtiras
çok olumlu bir duygudur; olumlu bir ihtirastır. İnsan
enerjisinin, gençlik enerjisinin kanalize edilmesini
gerektiren en meşru, en yararlı bir ihtirastır. İçinde
bulunduğumuz durum ve şartları düzeltmek, daha iyi yapmak,
daha ileriye götürmek, daha olgun hâle getirmek, daima bunu
düşünmek, bunun yollarını araştırmak, bunun için çalışmak,
bunun için çırpınmak insanlığı yükselten en kutlu
duygu ve düşünceyi teşkil etmektedir. Böyle bir düşünce,
böyle bir istek ve görüşten yoksun olan kişiler ve
toplumlar sürünmeye mahkum varlıklardan başka bir şey
kabul edilemezler.
Bunun için, bütün Türk milleti daima daha iyiyi arayacağız.
Daha olguna varmak için tedbirler düşüneceğiz, çalışmalar
yapacağız, gece demeden, gündüz demeden her şeyin en güzelini,
en iyisini, en olgununu elde etmek için uğraşacağız. Bunu
hem kendi yaşayışımızda, kendi mesleğimizde, işimizde
sağlamak için çırpmacağız. Hem de milletimizin vatanımızın,
devletimizin hızla, bir an önce en yüksek seviyeye çıkarılması,
en ileri bir duruma gelmesi için uğraşacağız.
Eğer insanlar elde ettikleriyle yetinseler ve "Bu bize
yetiyor" deselerdi medeniyetler olduğu gibi kalır, gelişemezdi.
Hâlbuki görüyoruz, bundan 40 yıl önceki durum bugün
yoktur.
Bundan 5 yıl önceki durum da yoktur. Bundan 5 yıl sonra da
daima bugünkü durumdan daha ileri gidilmiş, daha birçok
yeni şeyler bulunmuş olacak. Çünkü insanlar daima daha
iyiyi araştırıyorlar, daha mükemmeli istiyorlar. O hâlde
kalkınmamızın ve yaşamamızın dayanacağı temel
ilkelerden birisi de daima elde ettiğimizle yetinmemek, daha
iyiyi, daha güzeli, daha mükemmeli araştırmak duygusu
olacaktır. İşte gelişmeciliğimizin dayandığı ilke
budur.
- Endüstricilik
ve Teknîkçilik :
Bugün
dünya atom, nükleer ve uzay çağına girmiş bulunmaktadır.
İnsanlığın hayatında endüstri, makine ve önemli yeri
almış bulunmaktadır. Türk milletinin 300 yıla varan bir dönem
içinde uğramış olduğu yenilgiler ve karşılaşmış olduğu
felâketler, acılar, gelişen makine gücünün endüstri gücünün
karşısında Türk milletinin kol gücüyle, hayvan gücüyle
yalın bir durumda kalmış olmasıdır. Bugün bir toplumun güçlü
alması her şeyden önce modern sanayi kuruluşu olmasına,
teknikte ve endüstride en yüksek seviyeye çıkmış
bulunmasına bağlıdır. Yıllarca memleketimizde birtakım
tartışmalar olmuştur. Türkiye bir ziraat memleketi mi
olmalıdır, ziraatını mı geliştirmelidir, sanayileşmeye
fazla yönelmemeli midir, yönelmeli midir? gibi tartışmalar
ortaya atılmıştır. Modern bir toplum olmak, güçlü bir
devlet, millet hâline gelmek için Türkiye'nin en kısa
zamanda dünyanın en ileri endüstri ülkesi hâline gelmesi
gerekmektedir.
Bu tarımın ihmal edileceği, tarımın terk edileceği anlamına
gelmez. Türk milleti endüstri sahibi bir toplum olmakla
beraber tarımını da modernleştirerek,
tarıma da aynı derecede önem verecek ve modern bir tarım
kuracaktır. Esasen modern bir tarım kurmak da endüstrisiz mümkün
değildir. Bunun için; Türkiye tarıma yönelmelidir, bir
tarım ülkesidir. Tarım üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırması
daha doğru olur. Endüstri yönünden de tarımla ilgili
hafif endüstri kurmakla yetinmelidir, görüşü doğru bir görüş
değildir. Türkiye ağır endüstriye dayanan ve her çeşit
fabrikaları, modern aletleri, makineleri yapabilecek
kapasitede bir endüstri sahibi olmak zorundadır. Bunun için
millî doktrin Dokuz Işık'ın içerisine ilimcilik ilkesi
bulunmakla beraber ayrıca bir endüstricilik, teknikçilik
ilkesi de konulmuştur. Yaşadığımız çağ teknik çağıdır.
Bugün insanlar artık uzaya gitmektedirler, Ayı ziyaret
etmektedirler. Yarın diğer yıldızlara da gitmeleri şüphesiz
mümkün olacaktır. İleri milletlerin bu derecede teknik
alanda, endüstri alanında atılım yaptıkları bir çağda
Türkiye'nin endüstri ve tekniği ihmâl etmesi düşünülemez.
Türkiye'nin 300 yıllık geçirdiğimiz son dönem içerisinde
bir türlü kalkınamamış olmasının önemli bir sebebi, ağır
endüstriye ve teknikçiliğe gerekli önemi vermemiş olmamız,
bir an önce bunu Türkiye'de kurmak, geliştirmek için
kuvvet yoğunlaştırması, gayret yoğunlaştırması yapmamış
olmamızdır. Türkiye ile. ileri milletler, ileri devletler
arasındaki geri kalmışlık mesafesi 300 yıldır küçülmemiştir,
aksine büyümüştür. Bundan 100 sene önceki Türkiye ile
100 sene önceki ileri Avrupa ülkesi İngiltere, Almanya veya
Fransa arasındaki geri kalmışlık mesafesi geçirdiğimiz
100 yıl içinde kapanmak şöyle dursun aksine olarak daha büyümüştür.
Bugün ileri milletler artık füzelerle uzaya çıkabilme imkânını
elde etmişlerdir. Türkiye ise hâlâ elektrik çağına
girmek için uğraşmaktadır.
İşte bütün bunları dikkate alarak Türk milletinin bir an
önce refaha kavuşması, mutlu olması ve her tehlikeye karşı
kendi gücüyle ayakta durabilecek bir hâle gelebilmesi için
Türkiye'yi büyük bir seferberlik yaparak en kısa zamanda
en ileri bir endüstriye sahip kılmak ve teknikte en ileri
bir toplum haline getirmek başlıca amacımızı teşkil
etmektedir.
Bugün dünya atom ve füze çağından içeriye girmiştir.
Artık buhar çağı geride kalmıştır. Elektrik çağı da
arkada kalmak üzeredir. İnsanlık yeni bir çağa giriyor.
Bu çağ atom ve füze çağıdır. Bu ne ile mümkün
olabilir? Teknikle mümkün olur ve bir de milletlerin endüstri
sahibi, ağır endüstri sahibi olmalarıyla mümkün olur.
Endüstri de yine neye dayanır? Tekniğe dayanır. O hâlde
teknik sahada en ileriye gitmek, yükselmek ve büyük endüstri
sahibi olmak, kalkınmamız için, kurtuluşumuz için temel
ilkelerimizden bir diğeridir. Ana
ilkelerimizi bu şekilde özetlediğimi zannediyorum. TÜRK MİLLETİNE
yararlı olabilmek için bu ilkelerin uygulanmasında ULU
TANRI'dan bize güç ve imkân vermesini dilerim.
Ancak bunu yaparken geçmişimize karşı hakaret ve onunla
olan bağlantıyı kesmeyi asla düşünmüyoruz. Çünkü
millet devamlı olarak bir akıştır. Onun hayatının
herhangi bir yerden kesip , evvelkini silip çıkarmağa imkân
yoktur. Onun için gelişmecilikte devamlılığı esas kabul
ediyoruz. Yani yapacağımız bütün faaliyetlerde, bütün
ilerleme ve kalkınma hamlelerinde yapacağımız bütün işlerin
millî ruhumuza ve millî geleneklerinize uygun olması esasını
kabul ediyoruz. Gelişmecilik ilkesiyle kast ettiğimiz görüşün
özeti budur.