e. Filistin toprakları ve Mescidi Aksa, Resulullah (s.a.s.)'in vasiyetidir.

Filistin toprakları ve Mescidi Aksa, Resulullah (s.a.s.)'in Müslümanlara, tüm İslam ümmetine bir vasiyetidir. Resulullah (s.a.s.) sahabelerine Mescidi Aksa'ya gitmelerini, orada namaz kılmalarını yani o toprakları İslam devletinin hakimiyetine geçirmelerini vasiyet etmiştir. Nitekim yukarıda da geçen hadisi şerifte Resulullah (s.a.s.): "Oraya (Mescidi Aksa'ya) gidin ve içinde namaz kilin. Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin" diye buyurmuştur. Burada "zeytinyağı" bir semboldür. Müslümanların bu tavsiye doğrultusunda Filistin topraklarına sahip çıkmaları ve bu konuda ellerinden hiçbir şey gelmiyorsa, en azından oradaki İslami çalışmalara destek olmak, orada yaşayan Müslümanların yaralarını sarmak amacıyla bir yardım göndermeleri gerekir. İşte Resulullah (s.a.s.)'in "zeytinyağı" ile sembolize ettiği şey de budur. 

 f. Filistin toprakları raşid halifelerin ikincisi olan Hz. Ömer (r.a.)'in kıyamete kadar gelecek olan bütün Müslüman nesillere emanetidir.

Filistin topraklarının inancımızdaki önemi dolayısıyla Hz. Ömer (r.a.) o toprakları fethettikten sonra mücahidler arasında paylaştırmamış, kıyamete kadar gelecek Müslüman nesillere vakfetmiştir. Onun bu toprakları vakfetmekteki amacı Müslümanların oraları korumaya daha çok önem vermelerini sağlamaktı. Yüce Allah da emanetler hakkında söyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Allah'a ve Peygamberine hıyanet etmeyin ve bile bile size emanet edilen şeylere hıyanet etmeyin." (Enfal, 8/27) Siyonist işgal yönetiminin bu topraklar üzerinde kurmuş olduğu haksiz işgal ve gaspı meşrulaştırmaya çalışmak emanete hıyanettir. Bu hıyanet karsısında sessiz kalmak da sorumluluğu gerektiren bir harekettir. 

 g. Filistin ve Mescidi Aksa, Hz. Ömer (r.a.)'in bu toprakları fethettiği günden buyana Müslümanlar için sürekli bir sembol rolünde olmuştur.

Filistin ve Mescidi Aksa’nın bu özelliği dolayısıyla inançlarına bağlı Müslümanlar haçlı saldırıları karsısında binlerce şehid vererek direnmiş, Hıristiyanlarla herhangi bir pazarlığa girişmemişlerdir. Selahaddin Eyyubi'yi Filistin'i haçlı işgalinden kurtarmak için seferber eden de o toprakların taşıdığı bu özellikti. Sultan II. Abdülhamit’in, Yahudilerin oldukça cazip tekliflerini elinin tersiyle itmesi ve bu toprakların bir karışından bile taviz vermeye yanaşmaması da bu yüzdendi.

Filistin, İslam ümmetinin birlik ve bütünlüğünün de bir sembolü olduğundan dolayıdır ki bu birlik ve bütünlük bozulamadan, ümmetin birliğini temsil eden hilafet müessesesi çökertilemeden Siyonistler Filistin topraklarına hakim olamamışlardır. Bu itibarla, ümmetin yeniden birlik ve bütünlüğünün sağlanabilmesi açısından da Filistin meselesi öncelikli bir yere ve konuma sahiptir.

  h. Filistin toprakları üzerinde verilen cihad Resulullah (s.a.s.)'in müjdesine mazhar olmuş bir cihaddır.

Resulullah (s.a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor: "Ümmetimden bir grup sürekli hak üzere hareket edecek, düşmanlarına üstün geleceklerdir. Allah’ın emri gelinceye kadar (onların bu cihadları devam eder), kendilerine muhalefet edenlerin muhalefetleri onlara bir zarar vermez." "Onlar nerededirler ey Resulullah?" diye soruldu. O da söyle buyurdu: "Beyti Makdis'de (Kudüs'te) ve Beyti Makdis'in (Kudüs'ün) çevresindeki bölgelerde." (Bu hadisi Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned'inde Ebu Umame'den rivayet etmiştir.)

  i. Hayır ve Şer çatışmasında Filistin'in önemli bir yeri vardır.

Hayır ile şer, dolayısıyla Muhammed (s.a.s.) ümmeti ile onun düşmanları arasında çatışma kıyamet gününe kadar devam edecektir. Filistin toprakları asırlar boyunca bu çatışmanın belki de merkezi olmuştur. Hıristiyanlar bu toprakları elde edebilmek için birbirini izleyen haçlı seferleri düzenlemiş, Yahudiler yine ayni amaçla her türlü hileye başvurmuşlardır. Hıristiyan ve Yahudi kitleler bu toprakları ele geçirmek için onca sıkıntıya ve zorluğa katlanmışken bu toprakların asıl sahipleri olan Müslümanların yılgınlık göstererek oraları düşmanlarına teslim etmeleri asla uygun düşmez.

  j. Filistin davası sadece bir toprak meselesi değil ayni zamanda bir inanç davasıdır.

  Filistin üzerindeki mücadele sadece Filistinlilerle Yahudiler arasında süre giden bir mücadele değildir. Aksine bu mücadele iki ayrı kitle, iki ayrı inanç, iki ayrı çizgi arasındaki bir mücadeledir. Bunlardan birincisini İslam ümmeti diğerini ise farklı farklı gruplar halindeki küfür toplulukları temsil etmektedir.

  k. Filistin'in konumu Müslümanların durumlarını yansıtmaktadır.

Tarih boyunca ortaya çıkan gelişmeler, Filistin toprağının konumunun İslam ümmetinin inancının gereğini ne derece yerine getirdiğinin de bir ölçeği olduğunu göstermiştir. Çünkü İslam ümmeti kitle halinde inancına bağlı kaldığı, inancının gereklerini yerine getirdiği sürece bu topraklar onun hakimiyetinde kalmış, inancının gereklerini yerine getirmede zaaf gösterdiği zaman ise düşmanlarının eline geçmiştir.

 

l. Bugün Filistin topraklarını işgal altında tutanlar İslam’ın en azılı düşmanlarıdır.

Yüce Allah bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor: "İnsanların içinde iman edenlere düşmanlıkta en kati olanların Yahudilerle müşrikler olduğunu görürsün." (Maide, 5/82)

Bu itibarla bugün İslam dünyasını hatta bütün dünyayı karıştıran Siyonizm yılanının başı oradadır. Bu yılanın başı ezilmeden özelde İslam dünyasının genelde bütün dünyanın rahata ve huzura kavuşması mümkün değildir. Bugün bütün dünyayı karıştıran Siyonistleri yani vahiy kültüründen uzaklaşarak kendi arzularının kulu olmuş olan Yahudileri, yüce kitabimiz gayet özlü bir şekilde tanıtmaktadır: "Onlar ayrıca yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çabalarlar. Allah ise bozguncuları sevmez." (Maide, 5/64) "Bozgunculuk" kavramının içine birçok şey girer.
Bugün uyuşturucu mafyasından, kavmiyetçilik sapıklığına, savaş kışkırtıcılığından, fuhuş ticaretine kadar her türlü bozgunculuk çalışmalarının arkasında Siyonistlerin elinin olduğunu gördüğümüzde Yüce Allah’ın onları ne kadar güzel tanıttığını daha iyi anlıyoruz.

Bunlar Filistin meselesinin günümüzdeki İslami meseleler arasında öncelikli bir konuma sahip olduğunu ortaya koyan sebeplerden bazıları. Bunun yanı sıra bugünlerde üzerinde hararetle durulan "yeni Ortadoğu düzeni"nin de Filistin meselesiyle oldukça yakın ilgisinin olduğunu düşündüğümüz zaman bu meselenin öncelikli yerini daha iyi anlıyoruz. Sözü edilen bu "yeni Ortadoğu düzeni" teorisinin ABD'nin ortaya atmış olduğu "yeni dünya düzeni" teorisine endeksli olduğunu ve İslam ülkelerini geçmişe oranla daha çok sömürge haline getirmeyi, bu ülkelerin bütün ulusal servetleri üzerinde ABD'nin ve onun himaye ettiği Siyonizm’in hakimiyet kurmasını amaçladığı hepimizin bildiği bir gerçektir. Tüm Müslüman toplumların aleyhine olan bu teorinin en kısa zamanda pratiğe dönüştürülebilmesi için son zamanlarda yoğun bir faaliyet yürütüldüğü ve bazı Arap ülkelerindeki yöneticilerin de bu konudaki çalışmalara çanak tuttukları ortadadır. Bu da tehlikenin kapıya dayandığını, alarm zilinin artık kulak zarımızı patlatacak derecede çalmaya başladığını göstermektedir. 

Öyleyse elimizi çabuk tutmalı ve tehlikeyi bertaraf edebilmek için zaman kaybetmeden neler yapmamız gerektiğine karar vermeli, sonra da bazı tehlikeleri, zorlukları göze alma pahasına da olsa bu kararları uygulamaya geçirmenin yollarını araştırmalıyız.

2.  İlim Adamlarının Filistin Meselesiyle İlgili Görüşleri

  Müslüman ilim adamları Filistin'de Yahudilere toprak satmanın dine ihanet sayılacağına dair birçok fetva yayınlamışlardır. Örneğin, her biri kendi çevresinde etkili, çoğu belli bir bölgenin kadısı veya müftüsü olan 249 ilim adamının imzaladığı 26 Ocak 1935 tarihli fetvada, konunun bütün şer'i delilleri sıralandıktan sonra söyle denmektedir: "Saydığımız bütün bu gerekçelerden, ortaya çıkan durumlardan, görüşlerden, şer’i hükümlerden ve fetvalardan anlaşıldığına göre, yukarıda zikredilen sonuçları bile bile, ister doğrudan isterse dolaylı yollardan olsun Filistin'de Yahudilere toprak satan yahut bu satışta simsarlık veya aracılık eden ya da bu satış isini kolaylaştıran, bu konuda herhangi bir şekilde yardımcılık yapan kimsenin üzerine cenaze namazı kılınmaz ve cenazesi de Müslümanların mezarlığına gömülmez. Baba, oğul, kardeş veya es gibi yakın akrabalardan olsalar bile bu gibilerin tecrit edilmeleri, kendileriyle ilişkinin kesilmesi, değerlerinin düşürülmesi, kendilerine sevgi ve yakınlıkla yaklaşılmaması gerekir." Bu fetvaya imza atan 249 ilim adamı arasında Kudüs müftüsü Muhammed Emin el-Hüseyni, Kudüs fetva emini Muhammed Emin el-Avri basta olmak üzere çok sayıda müftü, kadı ve tanınmış alim vardı. Aralık 1988 - Kasım 1989 arasında 63 Müslüman ilim adamının ve davetçinin imzaladığı bir başka fetvada da söyle denmektedir: "Hiçbir şahıs veya kurum, Yahudilerin Filistin topraklarının bir karisi üzerinde bile hak sahibi olduklarını ileri sürme hak ve yetkisine sahip değildir. Böyle bir iddia Allah'a, peygamberine ve koruyup gözetmeleri üzere Müslümanlara yüklenmiş olan emanete hıyanet anlamı taşır."

  Zamanın Hindistan Alimler Cemiyeti başkanı Muhammed Süleyman el-Kadiri'nin 11 Şubat 1935 tarihli el-Cami'atu'l-Arabiyye gazetesinde yayınlanan fetvasında da söyle denmektedir: "Yahudilerin buraları, sırf Müslümanları oradan çıkarmak, Mescidi Aksa’nın yerine Süleyman heykelini dikmek ve bir Yahudi devleti kurmak amacıyla satın aldıklarını bile bile günümüzde kutsal Filistin topraklarını Yahudilere satan Müslümanlar Allah katında küfürle barışıp İslam’a karşı savaş açmış ve İslam’ın düşmanlarına yardim etmiş gibidirler."

  Aslında Filistin davasının özünü Kudüs ve Mescidi Aksa davası teşkil etmektedir. Mescidi Aksa'nın İslam’daki yerine ve önemine delalet eden pek çok nass (ayet ve hadis) bulunmaktadır. Bunlardan biri yukarıda da vermiş olduğumuz, İsra suresinin birinci ayeti kerimesidir. Yukarıda verilen ayeti kerimede dikkat edilirse Mescidi Aksa'dan adıyla söz edilmektedir. Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerinde de bu mescidden ismi anılmaksızın söz edilir. Örneğin Meryem suresinin 11. ayetinde Yüce Allah söyle buyuruyor: "Bunun üzerine (Zekeriya a.s.) mescidden kavminin karşısına çıkıp onlara: "Sabah ve aksam tesbih edin" diye işaret etti." Burada kastedilen mescid, Mescidi Aksa’dır. Ali İmran suresinin 37. ayetinde de şöyle buyuruluyor: "Rabbi onu (Meryem'i) güzel bir kabulle kabul etti; güzel bir şekilde yetiştirip büyüttü ve onun bakımını Zekeriyya'nın yükümlülüğüne verdi. Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mabede girse yanında yiyecek bulurdu. "Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?" derdi. O da: "Allah’ın katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızk verir" derdi." Burada sözü edilen ma'bed Mescidi Aksa’dır. Yine aynı surenin 39. ayetinde de şöyle buyuruluyor: "Onun (Zekeriyya (a.s.)'in) mihrabta namaz kılmakta olduğu sırada melekler kendisine, "Allah sana, Allah katından olan Kelimeyi doğrulayıcı, efendi, kendine hakim ve Salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdelemektedir" diye seslendiler." Bu ayeti kerimede mihrab denirken kastedilen mekan da Mescidi Aksa’dır.

Mescidi Aksa’nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında ayrıca birçok hadisi şerif bulunmaktadır. Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: "Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime, Mescid-i Haram'a ve Mescid-i Aksa'ya." (Müslim, Kitabu'l-Hacc, 15/415, 511, 512) Burada kastedilen yolculuk ibadet kasdıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescidi Aksa haram mescidlerin üçüncüsü sayılmıştır. Ahmed ibn-i Hanbel, Nesai ve Hakim'in Abdullah ibn-i Ömer (r.a.)'den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa’yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi. 
Çağımızın tanınmış ilim adamlarından Prof. Yusuf el-Kardavi Filistin meselesiyle ilgili bir açıklamasında, Siyonist işgal yönetimiyle herhangi bir ilişkiye girmenin şer’i bir dayanağının olmadığını ve bu tür muamelenin zulmedenlere meyil ve Allah'a ve Peygambere karsı gelenlerle, İslam ve Müslümanlara karşı savaşanlarla dostluk anlamı taşıyacağını ifade etti. ("Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardim da göremezsiniz." (Hud, 11/113); "Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine kızdığı bir topluluğu dost edinmeyin."( Mümtehine, 60/13) Kardavi, ne kadar ağır bir külfeti ve zorluğu olsa dahi Siyonist işgale karsı cihad etmenin Filistinliler için farzı ayn, diğer bütün Müslümanlar için de farzı kifaye olduğunu ifade etti.
 (Bilindiği üzere bir beldenin halkı üzerlerine farzı ayn olan bir görevi yerine getirmekte zorlanırsa farzı ayn dairesi onların yakınlarındaki Müslümanlardan başlayarak genişler.) Kardavi, Filistin toprakları üzerindeki işgali meşru kılan bir barisin hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini ve böyle bir barisin şer’i bir dayanağının olmadığını da dile getirdi. 

Hakkında bazı tartışmalar olsa da son yüzyılda ortaya çıkmış olan İslami akımları etkilediği inkar edilemeyen Muhammed Reşid Rıza'nın konuyla ilgili bir fetvasında da şöyle denmektedir: "Filistin ve çevresinden Yahudilere veya İngilizlere bir şey satan onlara Mescidi Aksa’yı yahut vatanin tümünü satmış gibidir. Çünkü onlar o yerleri buna (vatanin tümüne hakim olma gayesine) bir vesile olması için ve Hicaz’ı tehlikeye sokmak amacıyla satın almaktadırlar."

Daha birçok ilim adamı tarafından bütün bu görüş ve tespitleri te'yid eden fetvalar yayınlanmış, fikirler serdedilmiştir. Ancak sözün çok fazla uzamaması için bu kadarını vermekle yetiniyoruz. Burada verilenlerin de meselenin özünün anlaşılmasına yeteceğini sanıyoruz.

3.  Filistin Meselesiyle İlgili İlkeler

  Filistin meselesi, yöresel bir mesele değildir. Bu mesele bütün ümmetin meselesidir. Dolayısıyla bu meselenin inancımızla doğrudan bağlantısı vardır. Bu itibarla Filistin meselesi için ancak imani değerlerimize, temel ilkelerimize ters düşmeyen bir çözüm düşünebiliriz. Bazılarının kendi özel hesaplarına dayanarak ürettikleri sözde çözümler ümmeti bağlayıcı çözümler değildir. Onlar ürettikleri çözüm formüllerini kendi açılarından sonuca götürücü formüller olarak görseler de, Filistin meselesi kıyamete kadar bütün İslam ümmetini ilgilendireceğinden dolayı mesele sona ermiş olmayacak ve ümmetin değerlerine ters düşmeyen çözüm bulununcaya kadar tartışılmaya devam edecektir. Bu itibarla, Filistin meselesinin çözümünde göz önünde bulundurmamız gereken ve inanç değerlerimizle de doğrudan bağlantılı olan temel ilkeleri ortaya koymamız gerekmektedir. Şartlar ne kadar değişse ve zaman ne kadar uzasa da bu ilkelerden taviz vermek söz konusu olmayacak, bu ilkelere dayalı kesin çözüme ulaşılıncaya kadar mücadele devam edecektir. Fıkhi kaynaklarımızı ve Filistin meselesiyle ilgilenen ilim adamlarımızın tespitlerini gözden geçirdiğimiz zaman bu temel ilkelerin şunlar olduğunu görürüz:

Filistin bir bütündür. Her parçası kutsaldır. Her tarafı İslam toprağıdır. Dolayısıyla bir karışından bile taviz verilemez. Siyonist işgalcilerin bu toprakların bir kısmını 1948'de, bir kısmını 1967'de işgal etmiş olmaları bir şeyi değiştirmez. İşgalde öncelik Siyonistlere o topraklar üzerinde herhangi bir hak tanımaz. Bunun yan ısıra İslam’ın ve Müslümanların bu topraklar üzerindeki hakları zaman asımına uğrayacak bir hak da değildir. Bu hak kıyamete kadar baki olan bir haktır.

Filistin toprakları üzerinde pazarlık yapılamaz. Çünkü pazarlıkta taraflar arasında bir hak devri söz konusudur. Yani bir taraf bir şey üzerindeki hakkini herhangi bir karşılıkla diğer tarafa devreder. Filistin toprakları ise İslam ümmetine aittir ve hiç kimse ümmet adına bu topraklar üzerindeki hakkını başkalarına devretme yetkisine sahip olamaz. üstelik Filistin toprakları, o toprakların bağrında barındırdığı Mescidi Aksa ve diğer kutsal mekanlar bir inancı, bir davayı temsil etmektedir. Buraların herhangi bir maddi karşılıkla birilerine devri söz konusu olamaz. 

  Meşru olmayan bir gaspa meşruiyet kazandırılamaz. Filistin toprakları Siyonistler tarafından meşru olmayan yollarla işgal edilmiştir. Dolayısıyla onların bugün bu topraklar üzerindeki hakimiyetleri meşru olmayan bir hakimiyettir. Bu gayri meşru hakimiyete meşruiyet kazandırmaya kimsenin hakki ve yetkisi yoktur.

Filistin davası İslam ümmetinin ortak bir davasıdır. Dolayısıyla hiç kimse bu davada kendisini ayrıcalıklı konumda göremez. Filistinli olmak hiç kimseye bu topraklardan tavizde bulunma yetkisi vermez. İster bizzat Filistinliler vasıtasıyla isterse başkaları vasıtasıyla olsun, bu mesele eğer kesin çözüme kavuşturulacaksa ümmetin bu meseleyle ilgili temel ilkelerine muvafık düşecek bir çözüm bulunması zorunludur. Bu temel ilkelerin başında ise yukarıda da ifade edildiği üzere, Filistin topraklarının bir bütün olduğu ve hiçbir karışından taviz verilemeyeceği ilkesi gelmektedir. 

                                                      Sonuç

  Zor zamanda hakki söyleyebilmek ve hakka sahip çıkabilmek bir ihlas, samimiyet ve cesaret göstergesidir. Herkesin hak olduğunu itiraf ettiği bir hakka sahip çıkmak o kadar zor değildir. Dışlanmaya, birtakım çıkarlardan fedakarlık etmeye yol açmayacak bir davayı sahiplenmek büyük bir cesaret ve fazla bir fedakarlık gerektirmez. Ama bütün batıl güçlerin üzerinde ittifak ettiği bir şeye karsı çıkarak hakkı ortaya koyabilmek, bütün batıl güçlerin ortak yalanlarını reddederek gerçeği ifade edebilmek, hatta ifade etmekle de kalmayarak hakkin yerini bulması için fiilen bir şeyler yapabilmek tam bir cesaret ve fedakarlık işidir.Böyle bir cesaret ve fedakarlığı göstermek ise ihlas ve samimiyeti gerektirir. İste bu fikirler doğrultusunda Filistin davasını ele aldığımızda bu davaya İslami perspektiften bakarak sahip çıkmanın bir ihlas ve samimiyet göstergesi olduğunu görürüz. Çünkü bugün yeryüzündeki sömürgeci yapının devam etmesini isteyen güçlerin tamamı Filistin'e dolayısıyla İslam ümmetine yapılan haksızlığın devam etmesi için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar.

  Bu yüzdendir ki, bütün bu güçler tarafından dışlanacakları ve bazı çıkarlarının zarar göreceği endişesini taşıyanlar kolay kolay Filistin davasına sahip çıkma cesareti gösteremiyorlar. Fakat sunu da bilmek gerekir ki, bu dava sahipsiz değildir. En basta Allah bu davanın sahibidir. Çünkü bu dava bir inanç davasıdır. Asil cesaret de zor zamanlarda gösterilen cesarettir. Bugün bütün dünya Müslümanlarının bu cesarete ihtiyaçları var. Zor zamanlarda bu kutsal davaya sahip çıkma cesaretini gösteremeyenler belki gelecekte bu davanın güçlendiğini, ona sahip çıkanların sayısının arttığını gördüklerinde herkesten öne geçmeye, herkesten çok bu davaya ilgi gösteriyormuş gösterisini yapmaya çalışacaklardır. Ama onların bugün yani zor zamanda gösterdikleri tavırları gelecekte yani kolay zamanda gösterecekleri tavırlarının izahına ışık tutacaktır.

BİLAL AÇIKBAŞ

bir önceki sayfaya dön

Geri   Ana Sayfa

                                                              

Hosted by www.Geocities.ws

1