|
e.
Filistin toprakları ve Mescidi Aksa, Resulullah (s.a.s.)'in
vasiyetidir.
| Filistin
toprakları ve Mescidi Aksa, Resulullah (s.a.s.)'in Müslümanlara,
tüm İslam ümmetine bir vasiyetidir. Resulullah (s.a.s.)
sahabelerine Mescidi Aksa'ya gitmelerini, orada namaz kılmalarını
yani o toprakları İslam devletinin hakimiyetine geçirmelerini
vasiyet etmiştir. Nitekim yukarıda da geçen hadisi şerifte
Resulullah (s.a.s.): "Oraya (Mescidi Aksa'ya) gidin
ve içinde namaz kilin. Eğer oraya gidemez ve içinde
namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya
zeytinyağı gönderin" diye buyurmuştur. Burada
"zeytinyağı" bir semboldür. Müslümanların
bu tavsiye doğrultusunda Filistin topraklarına sahip çıkmaları
ve bu konuda ellerinden hiçbir şey gelmiyorsa, en azından
oradaki İslami çalışmalara destek olmak, orada yaşayan
Müslümanların yaralarını sarmak amacıyla bir yardım
göndermeleri gerekir. İşte Resulullah (s.a.s.)'in
"zeytinyağı" ile sembolize ettiği şey de
budur.
f.
Filistin toprakları raşid halifelerin ikincisi olan Hz.
Ömer (r.a.)'in kıyamete kadar gelecek olan bütün Müslüman
nesillere emanetidir.
Filistin
topraklarının inancımızdaki önemi dolayısıyla Hz.
Ömer (r.a.) o toprakları fethettikten sonra mücahidler
arasında paylaştırmamış, kıyamete kadar gelecek Müslüman
nesillere vakfetmiştir. Onun bu toprakları vakfetmekteki
amacı Müslümanların oraları korumaya daha çok önem
vermelerini sağlamaktı. Yüce Allah da emanetler hakkında
söyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Allah'a ve
Peygamberine hıyanet etmeyin ve bile bile size emanet
edilen şeylere hıyanet etmeyin." (Enfal, 8/27)
Siyonist işgal yönetiminin bu topraklar üzerinde kurmuş
olduğu haksiz işgal ve gaspı meşrulaştırmaya çalışmak
emanete hıyanettir. Bu hıyanet karsısında sessiz
kalmak da sorumluluğu gerektiren bir harekettir.
g.
Filistin ve Mescidi Aksa, Hz. Ömer (r.a.)'in bu toprakları
fethettiği günden buyana Müslümanlar için sürekli
bir sembol rolünde olmuştur.
Filistin
ve Mescidi Aksa’nın bu özelliği dolayısıyla inançlarına
bağlı Müslümanlar haçlı saldırıları karsısında
binlerce şehid vererek direnmiş, Hıristiyanlarla
herhangi bir pazarlığa girişmemişlerdir. Selahaddin
Eyyubi'yi Filistin'i haçlı işgalinden kurtarmak için
seferber eden de o toprakların taşıdığı bu özellikti.
Sultan II. Abdülhamit’in, Yahudilerin oldukça cazip
tekliflerini elinin tersiyle itmesi ve bu toprakların bir
karışından bile taviz vermeye yanaşmaması da bu yüzdendi.
Filistin,
İslam ümmetinin birlik ve bütünlüğünün de bir
sembolü olduğundan dolayıdır ki bu birlik ve bütünlük
bozulamadan, ümmetin birliğini temsil eden hilafet müessesesi
çökertilemeden Siyonistler Filistin topraklarına hakim
olamamışlardır. Bu itibarla, ümmetin yeniden birlik ve
bütünlüğünün sağlanabilmesi açısından da
Filistin meselesi öncelikli bir yere ve konuma sahiptir.
h.
Filistin toprakları üzerinde verilen cihad Resulullah
(s.a.s.)'in müjdesine mazhar olmuş bir cihaddır.
Resulullah
(s.a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor: "Ümmetimden
bir grup sürekli hak üzere hareket edecek, düşmanlarına
üstün geleceklerdir. Allah’ın emri gelinceye kadar
(onların bu cihadları devam eder), kendilerine muhalefet
edenlerin muhalefetleri onlara bir zarar vermez."
"Onlar nerededirler ey Resulullah?" diye
soruldu. O da söyle buyurdu: "Beyti Makdis'de (Kudüs'te)
ve Beyti Makdis'in (Kudüs'ün) çevresindeki bölgelerde."
(Bu hadisi Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned'inde Ebu Umame'den
rivayet etmiştir.)
i.
Hayır ve Şer çatışmasında Filistin'in önemli bir
yeri vardır.
Hayır
ile şer, dolayısıyla Muhammed (s.a.s.) ümmeti ile onun
düşmanları arasında çatışma kıyamet gününe kadar
devam edecektir. Filistin toprakları asırlar boyunca bu
çatışmanın belki de merkezi olmuştur. Hıristiyanlar
bu toprakları elde edebilmek için birbirini izleyen haçlı
seferleri düzenlemiş, Yahudiler yine ayni amaçla her türlü
hileye başvurmuşlardır. Hıristiyan ve Yahudi kitleler
bu toprakları ele geçirmek için onca sıkıntıya ve
zorluğa katlanmışken bu toprakların asıl sahipleri
olan Müslümanların yılgınlık göstererek oraları düşmanlarına
teslim etmeleri asla uygun düşmez.
j.
Filistin davası sadece bir toprak meselesi değil ayni
zamanda bir inanç davasıdır.
Filistin
üzerindeki mücadele sadece Filistinlilerle Yahudiler
arasında süre giden bir mücadele değildir. Aksine bu mücadele
iki ayrı kitle, iki ayrı inanç, iki ayrı çizgi arasındaki
bir mücadeledir. Bunlardan birincisini İslam ümmeti diğerini
ise farklı farklı gruplar halindeki küfür toplulukları
temsil etmektedir.
k.
Filistin'in konumu Müslümanların durumlarını yansıtmaktadır.
Tarih
boyunca ortaya çıkan gelişmeler, Filistin toprağının
konumunun İslam ümmetinin inancının gereğini ne
derece yerine getirdiğinin de bir ölçeği olduğunu göstermiştir.
Çünkü İslam ümmeti kitle halinde inancına bağlı
kaldığı, inancının gereklerini yerine getirdiği sürece
bu topraklar onun hakimiyetinde kalmış, inancının
gereklerini yerine getirmede zaaf gösterdiği zaman ise düşmanlarının
eline geçmiştir.
l.
Bugün Filistin topraklarını işgal altında tutanlar İslam’ın
en azılı düşmanlarıdır.
Yüce
Allah bir ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor: "İnsanların
içinde iman edenlere düşmanlıkta en kati olanların
Yahudilerle müşrikler olduğunu görürsün." (Maide,
5/82)
|
 |
Bu
itibarla bugün İslam dünyasını hatta bütün dünyayı
karıştıran Siyonizm yılanının başı oradadır. Bu yılanın
başı ezilmeden özelde İslam dünyasının genelde
bütün dünyanın rahata ve huzura kavuşması mümkün
değildir. Bugün bütün dünyayı karıştıran
Siyonistleri yani vahiy kültüründen uzaklaşarak kendi
arzularının kulu olmuş olan Yahudileri, yüce kitabimiz
gayet özlü bir şekilde tanıtmaktadır: "Onlar ayrıca
yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çabalarlar. Allah
ise bozguncuları sevmez." (Maide, 5/64)
"Bozgunculuk" kavramının içine birçok şey
girer.
|
| Bugün
uyuşturucu mafyasından, kavmiyetçilik sapıklığına,
savaş kışkırtıcılığından, fuhuş ticaretine kadar
her türlü bozgunculuk çalışmalarının arkasında
Siyonistlerin elinin olduğunu gördüğümüzde Yüce
Allah’ın onları ne kadar güzel tanıttığını daha
iyi anlıyoruz. |
 |
Bunlar
Filistin meselesinin günümüzdeki İslami meseleler arasında
öncelikli bir konuma sahip olduğunu ortaya koyan
sebeplerden bazıları. Bunun yanı sıra bugünlerde üzerinde
hararetle durulan "yeni Ortadoğu düzeni"nin de
Filistin meselesiyle oldukça yakın ilgisinin olduğunu düşündüğümüz
zaman bu meselenin öncelikli yerini daha iyi anlıyoruz.
Sözü edilen bu "yeni Ortadoğu düzeni"
teorisinin ABD'nin ortaya atmış olduğu "yeni dünya
düzeni" teorisine endeksli olduğunu ve İslam ülkelerini
geçmişe oranla daha çok sömürge haline getirmeyi, bu
ülkelerin bütün ulusal servetleri üzerinde ABD'nin ve
onun himaye ettiği Siyonizm’in hakimiyet kurmasını
amaçladığı hepimizin bildiği bir gerçektir. Tüm Müslüman
toplumların aleyhine olan bu teorinin en kısa zamanda
pratiğe dönüştürülebilmesi için son zamanlarda yoğun
bir faaliyet yürütüldüğü ve bazı Arap ülkelerindeki
yöneticilerin de bu konudaki çalışmalara çanak
tuttukları ortadadır. Bu da tehlikenin kapıya dayandığını,
alarm zilinin artık kulak zarımızı patlatacak derecede
çalmaya başladığını göstermektedir. |
| Öyleyse
elimizi çabuk tutmalı ve tehlikeyi bertaraf edebilmek için
zaman kaybetmeden neler yapmamız gerektiğine karar
vermeli, sonra da bazı tehlikeleri, zorlukları göze
alma pahasına da olsa bu kararları uygulamaya geçirmenin
yollarını araştırmalıyız. |
|
2.
İlim Adamlarının Filistin Meselesiyle İlgili Görüşleri
Müslüman
ilim adamları Filistin'de Yahudilere toprak satmanın dine
ihanet sayılacağına dair birçok fetva yayınlamışlardır.
Örneğin, her biri kendi çevresinde etkili, çoğu belli
bir bölgenin kadısı veya müftüsü olan 249 ilim adamının
imzaladığı 26 Ocak 1935 tarihli fetvada, konunun bütün
şer'i delilleri sıralandıktan sonra söyle denmektedir:
"Saydığımız bütün bu gerekçelerden, ortaya çıkan
durumlardan, görüşlerden, şer’i hükümlerden ve
fetvalardan anlaşıldığına göre, yukarıda zikredilen
sonuçları bile bile, ister doğrudan isterse dolaylı
yollardan olsun Filistin'de Yahudilere toprak satan yahut bu
satışta simsarlık veya aracılık eden ya da bu satış
isini kolaylaştıran, bu konuda herhangi bir şekilde yardımcılık
yapan kimsenin üzerine cenaze namazı kılınmaz ve
cenazesi de Müslümanların mezarlığına gömülmez.
Baba, oğul, kardeş veya es gibi yakın akrabalardan
olsalar bile bu gibilerin tecrit edilmeleri, kendileriyle
ilişkinin kesilmesi, değerlerinin düşürülmesi,
kendilerine sevgi ve yakınlıkla yaklaşılmaması
gerekir." Bu fetvaya imza atan 249 ilim adamı arasında
Kudüs müftüsü Muhammed Emin el-Hüseyni, Kudüs fetva
emini Muhammed Emin el-Avri basta olmak üzere çok sayıda
müftü, kadı ve tanınmış alim vardı. Aralık 1988 -
Kasım 1989 arasında 63 Müslüman ilim adamının ve davetçinin
imzaladığı bir başka fetvada da söyle denmektedir:
"Hiçbir şahıs veya kurum, Yahudilerin Filistin
topraklarının bir karisi üzerinde bile hak sahibi
olduklarını ileri sürme hak ve yetkisine sahip değildir.
Böyle bir iddia Allah'a, peygamberine ve koruyup gözetmeleri
üzere Müslümanlara yüklenmiş olan emanete hıyanet
anlamı taşır."
Zamanın
Hindistan Alimler Cemiyeti başkanı Muhammed Süleyman
el-Kadiri'nin 11 Şubat 1935 tarihli el-Cami'atu'l-Arabiyye
gazetesinde yayınlanan fetvasında da söyle denmektedir:
"Yahudilerin buraları, sırf Müslümanları oradan çıkarmak,
Mescidi Aksa’nın yerine Süleyman heykelini dikmek ve bir
Yahudi devleti kurmak amacıyla satın aldıklarını bile
bile günümüzde kutsal Filistin topraklarını Yahudilere
satan Müslümanlar Allah katında küfürle barışıp İslam’a
karşı savaş açmış ve İslam’ın düşmanlarına
yardim etmiş gibidirler."
Aslında
Filistin davasının özünü Kudüs ve Mescidi Aksa davası
teşkil etmektedir. Mescidi Aksa'nın İslam’daki yerine
ve önemine delalet eden pek çok nass (ayet ve hadis)
bulunmaktadır. Bunlardan biri yukarıda da vermiş olduğumuz,
İsra suresinin birinci ayeti kerimesidir. Yukarıda verilen
ayeti kerimede dikkat edilirse Mescidi Aksa'dan adıyla söz
edilmektedir. Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerinde de bu
mescidden ismi anılmaksızın söz edilir. Örneğin Meryem
suresinin 11. ayetinde Yüce Allah söyle buyuruyor:
"Bunun üzerine (Zekeriya a.s.) mescidden kavminin karşısına
çıkıp onlara: "Sabah ve aksam tesbih edin" diye
işaret etti." Burada kastedilen mescid, Mescidi
Aksa’dır. Ali İmran suresinin 37. ayetinde de şöyle
buyuruluyor: "Rabbi onu (Meryem'i) güzel bir kabulle
kabul etti; güzel bir şekilde yetiştirip büyüttü ve
onun bakımını Zekeriyya'nın yükümlülüğüne verdi.
Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mabede girse yanında
yiyecek bulurdu. "Ey Meryem! Bu sana nereden
geliyor?" derdi. O da: "Allah’ın katındandır.
Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızk verir"
derdi." Burada sözü edilen ma'bed Mescidi Aksa’dır.
Yine aynı surenin 39. ayetinde de şöyle buyuruluyor:
"Onun (Zekeriyya (a.s.)'in) mihrabta namaz kılmakta
olduğu sırada melekler kendisine, "Allah sana, Allah
katından olan Kelimeyi doğrulayıcı, efendi, kendine
hakim ve Salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı
müjdelemektedir" diye seslendiler." Bu ayeti
kerimede mihrab denirken kastedilen mekan da Mescidi
Aksa’dır.
|
 |
Mescidi
Aksa’nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında ayrıca birçok
hadisi şerif bulunmaktadır. Resulullah (a.s.) bir hadisi
şerifinde şöyle buyurmuştur: "Yolculuk ancak şu
üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime, Mescid-i
Haram'a ve Mescid-i Aksa'ya." (Müslim, Kitabu'l-Hacc,
15/415, 511, 512) Burada kastedilen yolculuk ibadet kasdıyla
olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla
Mescidi Aksa haram mescidlerin üçüncüsü sayılmıştır.
Ahmed ibn-i Hanbel, Nesai ve Hakim'in Abdullah ibn-i Ömer
(r.a.)'den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre
de Resulullah (s.a.s.) şöyle
buyurmuştur:
|
| "Süleyman
(a.s.) Mescidi Aksa’yı yaptığında Rabbinden üç şey
istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de
vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne
denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini
verdi. |
 |
Çağımızın
tanınmış ilim adamlarından Prof. Yusuf el-Kardavi
Filistin meselesiyle ilgili bir açıklamasında, Siyonist
işgal yönetimiyle herhangi bir ilişkiye girmenin şer’i
bir dayanağının olmadığını ve bu tür muamelenin
zulmedenlere meyil ve Allah'a ve Peygambere karsı
gelenlerle, İslam ve Müslümanlara karşı savaşanlarla
dostluk anlamı taşıyacağını ifade etti.
("Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş
dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur.
Sonra yardim da göremezsiniz." (Hud, 11/113);
"Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine kızdığı
bir topluluğu dost edinmeyin."( Mümtehine, 60/13)
Kardavi, ne kadar ağır bir külfeti ve zorluğu olsa
dahi Siyonist işgale karsı cihad etmenin Filistinliler
için farzı ayn, diğer bütün Müslümanlar için de
farzı kifaye olduğunu ifade etti.
|
| (Bilindiği
üzere bir beldenin halkı üzerlerine farzı ayn olan bir
görevi yerine getirmekte zorlanırsa farzı ayn dairesi
onların yakınlarındaki Müslümanlardan başlayarak
genişler.) Kardavi,
Filistin toprakları üzerindeki işgali meşru kılan bir
barisin hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini ve böyle
bir barisin şer’i bir dayanağının olmadığını da
dile getirdi.
Hakkında
bazı tartışmalar olsa da son yüzyılda ortaya çıkmış
olan İslami akımları etkilediği inkar edilemeyen
Muhammed Reşid Rıza'nın konuyla ilgili bir fetvasında
da şöyle denmektedir: "Filistin ve çevresinden
Yahudilere veya İngilizlere bir şey satan onlara Mescidi
Aksa’yı yahut vatanin tümünü satmış gibidir. Çünkü
onlar o yerleri buna (vatanin tümüne hakim olma
gayesine) bir vesile olması için ve Hicaz’ı tehlikeye
sokmak amacıyla satın almaktadırlar."
Daha
birçok ilim adamı tarafından bütün bu görüş ve
tespitleri te'yid eden fetvalar yayınlanmış, fikirler
serdedilmiştir. Ancak sözün çok fazla uzamaması için
bu kadarını vermekle yetiniyoruz. Burada verilenlerin de
meselenin özünün anlaşılmasına yeteceğini sanıyoruz.
3.
Filistin Meselesiyle İlgili İlkeler
Filistin
meselesi, yöresel bir mesele değildir. Bu mesele bütün
ümmetin meselesidir. Dolayısıyla bu meselenin inancımızla
doğrudan bağlantısı vardır. Bu itibarla Filistin
meselesi için ancak imani değerlerimize, temel
ilkelerimize ters düşmeyen bir çözüm düşünebiliriz.
Bazılarının kendi özel hesaplarına dayanarak
ürettikleri sözde çözümler ümmeti bağlayıcı
çözümler değildir. Onlar ürettikleri çözüm
formüllerini kendi açılarından sonuca götürücü
formüller olarak görseler de, Filistin meselesi kıyamete
kadar bütün İslam ümmetini ilgilendireceğinden dolayı
mesele sona ermiş olmayacak ve ümmetin değerlerine ters
düşmeyen çözüm bulununcaya kadar tartışılmaya
devam edecektir. Bu itibarla, Filistin meselesinin
çözümünde göz önünde bulundurmamız gereken ve
inanç değerlerimizle de doğrudan bağlantılı olan
temel ilkeleri ortaya koymamız gerekmektedir. Şartlar ne
kadar değişse ve zaman ne kadar uzasa da bu ilkelerden
taviz vermek söz konusu olmayacak, bu ilkelere dayalı
kesin çözüme ulaşılıncaya kadar mücadele devam
edecektir. Fıkhi kaynaklarımızı ve Filistin
meselesiyle ilgilenen ilim adamlarımızın tespitlerini
gözden geçirdiğimiz zaman bu temel ilkelerin şunlar
olduğunu görürüz:
Filistin
bir bütündür. Her parçası kutsaldır. Her tarafı İslam
toprağıdır. Dolayısıyla bir karışından bile taviz
verilemez. Siyonist işgalcilerin bu toprakların bir kısmını
1948'de, bir kısmını 1967'de işgal etmiş olmaları
bir şeyi değiştirmez. İşgalde öncelik Siyonistlere o
topraklar üzerinde herhangi bir hak tanımaz. Bunun yan
ısıra İslam’ın ve Müslümanların bu topraklar
üzerindeki hakları zaman asımına uğrayacak bir hak da
değildir. Bu hak kıyamete kadar baki olan bir haktır.
Filistin
toprakları üzerinde pazarlık yapılamaz. Çünkü
pazarlıkta taraflar arasında bir hak devri söz
konusudur. Yani bir taraf bir şey üzerindeki hakkini
herhangi bir karşılıkla diğer tarafa devreder.
Filistin toprakları ise İslam ümmetine aittir ve hiç
kimse ümmet adına bu topraklar üzerindeki hakkını başkalarına
devretme yetkisine sahip olamaz. üstelik Filistin
toprakları, o toprakların bağrında barındırdığı
Mescidi Aksa ve diğer kutsal mekanlar bir inancı, bir
davayı temsil etmektedir. Buraların herhangi bir maddi
karşılıkla birilerine devri söz konusu olamaz.
Meşru olmayan
bir gaspa meşruiyet kazandırılamaz. Filistin toprakları
Siyonistler tarafından meşru olmayan yollarla işgal
edilmiştir. Dolayısıyla onların bugün bu topraklar
üzerindeki hakimiyetleri meşru olmayan bir hakimiyettir.
Bu gayri meşru hakimiyete meşruiyet kazandırmaya
kimsenin hakki ve yetkisi yoktur.
Filistin
davası İslam ümmetinin ortak bir davasıdır. Dolayısıyla
hiç kimse bu davada kendisini ayrıcalıklı konumda
göremez. Filistinli olmak hiç kimseye bu topraklardan
tavizde bulunma yetkisi vermez. İster bizzat
Filistinliler vasıtasıyla isterse başkaları vasıtasıyla
olsun, bu mesele eğer kesin çözüme kavuşturulacaksa
ümmetin bu meseleyle ilgili temel ilkelerine muvafık düşecek
bir çözüm bulunması zorunludur. Bu temel ilkelerin başında
ise yukarıda da ifade edildiği üzere, Filistin
topraklarının bir bütün olduğu ve hiçbir karışından
taviz verilemeyeceği ilkesi gelmektedir.
Sonuç
Zor zamanda
hakki söyleyebilmek ve hakka sahip çıkabilmek bir ihlas,
samimiyet ve cesaret göstergesidir. Herkesin hak olduğunu
itiraf ettiği bir hakka sahip çıkmak o kadar zor değildir.
Dışlanmaya, birtakım çıkarlardan fedakarlık etmeye
yol açmayacak bir davayı sahiplenmek büyük bir cesaret
ve fazla bir fedakarlık gerektirmez. Ama bütün batıl
güçlerin üzerinde ittifak ettiği bir şeye karsı çıkarak
hakkı ortaya koyabilmek, bütün batıl güçlerin ortak
yalanlarını reddederek gerçeği ifade edebilmek, hatta
ifade etmekle de kalmayarak hakkin yerini bulması için
fiilen bir şeyler yapabilmek tam bir cesaret ve fedakarlık
işidir.Böyle bir cesaret ve fedakarlığı göstermek
ise ihlas ve samimiyeti gerektirir. İste bu fikirler doğrultusunda
Filistin davasını ele aldığımızda bu davaya İslami
perspektiften bakarak sahip çıkmanın bir ihlas ve
samimiyet göstergesi olduğunu görürüz. Çünkü
bugün yeryüzündeki sömürgeci yapının devam etmesini
isteyen güçlerin tamamı Filistin'e dolayısıyla İslam
ümmetine yapılan haksızlığın devam etmesi için
ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. |
 |
Bu
yüzdendir ki, bütün bu güçler tarafından dışlanacakları
ve bazı çıkarlarının zarar göreceği endişesini taşıyanlar
kolay kolay Filistin davasına sahip çıkma cesareti gösteremiyorlar.
Fakat sunu da bilmek gerekir ki, bu dava sahipsiz değildir.
En basta Allah bu davanın sahibidir. Çünkü bu dava bir
inanç davasıdır. Asil cesaret de zor zamanlarda gösterilen
cesarettir. Bugün bütün dünya Müslümanlarının bu
cesarete ihtiyaçları var. Zor zamanlarda bu kutsal
davaya sahip çıkma cesaretini gösteremeyenler belki
gelecekte bu davanın güçlendiğini, ona sahip çıkanların
sayısının arttığını gördüklerinde herkesten öne
geçmeye, herkesten çok bu davaya ilgi gösteriyormuş gösterisini
yapmaya çalışacaklardır. Ama onların bugün yani zor
zamanda gösterdikleri tavırları gelecekte yani kolay
zamanda gösterecekleri tavırlarının izahına ışık
tutacaktır.
BİLAL AÇIKBAŞ |
|
bir
önceki sayfaya dön |
Geri
Ana Sayfa
|