|
GILGAMIŞ DESTANINDA KUSTO ERDAL DURDU V. İBDA Mimarı’nın takdim yazısı: DÜNYA ÇAPINDA BİR HÂDİSE KAPTAN KUSTO MÜSLÜMAN (Dergilerden, gazetelerden ve televizyon ve radyodan tanıdığım meşhur Kaptan Kusto... Bu adam bir devrin (MarkoPolo)su, Evliya Çelebisi gibi tetkikçi bir seyyahtır ve tabiat denilen yaratıklar âleminin sırlarını denizlerde arayan ve deniz içi hayatı kurcalayan ilmî bir tecessüs sahibidir. Bu adam basit "olabilir"ler veya "olabilir" sanılan şeyler arasında öyle bir tecelliye şahit oluyor ki, 1400 yıl önce Kur’ân’ın haber verdiği mucize önünde dize gelip müslüman oluyor.) (5) İBDA Mimarı’nca KÖKLER adlı eserinin girişine alınan Üstad’ın Çocuk isimli şiirini de, yapacağımız vurguların adreslerinden birisi olması hasebiyle buraya alıyoruz. ÇOCUK Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk; Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk... Çocukta uçurtmayla göğe çıkmaya gayret; Karıncaya göz atsa “niçin, nasıl” ve hayret... Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür, Biz akıl tutsağıyız, çocuktur ki asıl hür. Allah diyor ki: "Geçti gazabımı rahmetim!” Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim... Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın! Şimdi anladığını, sonra anlayamazsın! İnsanlık zincirinin ebediyet halkası; Çocukların kalbinde işler zaman rakkası... VI. 1- Üçte iki tanrı ve üçte bir insan olan Gılgamış... "Üçte iki tanrı ve üçte bir insan” ifadesi, bize, Üçışık müsellesini hatırlatıyor. Gılgamış ismini Gıl-Gamış şeklinde okursak; Gıl: Düşmanlık, garaz ve adavet, gizli kin ve haset. Galî: Pahalı. Kıymetli. Ağır. Haddini tecavüz eden, haddini aşan.(İfrat) Galiye: Galeyan eden. Değerinden çok pahalı. Misk ve amberden yapılmış meşhur koku. Hoş kokulu kıymetli madde. Kîl: Söz, kelam, denilen. Gamış için; Kamş: Bir şeyi şundan bundan toplamak. Kammaş: Külhancı. Kammas: Suya dalan. Gams: Yıldız kayması. Suya dalmak. Kamus: Deniz. Derya. Denizin ortası, derin yeri. Büyük lügat kitabı. Kamus: Arslan, esed. Kamis: Gömlek. Döl yatağını (rahim) kaplayan ince deri. Bazı nebatlardaki ince deri. Gılgamış’ın mânâlarından birisinin “İfrat halde denizin derinliklerine dalan kahraman”a denk düştüğünü söyleyebiliriz. Güzel koku ile Üçışık’ın ilgisi, İBDA Mimarı’na ait Hırka-i Tecrîd adlı eserinin, “Gümüş ve Misk" bölümünde gösterilmiştir. Ayrıca, güzel koku, arif ve sayı arasındaki alâka, “Yeni bir ilmî inkişaf mümkün mü” adlı yazımızda ele alınmıştı. Kammaş (Külhancı) mânâsı için de Üstad’ın Külhan Yeri isimli şiirinden şu kısım: Yaklaştım hamamda külhan yerine; Yaklaştıkça daha sıcak bölmeler... Saplandı mı akıl bir kez derine Her ân dirilmeler, her ân ölmeler... 2- Uruk şehrinin duvarlarını o inşa etti... Uruk: Irklar. Kökler, damarlar. Urrak: Kabuğu soyulmuş ağaç. (necb, selh) Hasr: Bir şeyi içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma. Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak. Sıkıştırma. Kısaltma. Okurken tutulup kalmak. Vakfetmek. Zaman ayırmak. Hasr: Keşfetmek. Yorulmak. Kasr: Köşk. Yüksek ve ferah bina. Taştan ve kârgir küçük saray. Kasar: Üşenme, tembellik.(küst) Güç ve kuvvetin son sınırı. (kusva) Boğazı tutup nefes aldırmayan zahmet. KÖKLER adlı eserinde İBDA Mimarı, Efendi Hazretleri’nin iki vasfından bahseder: Muhsî ve Muhsine. Muhsin: İhsan eden, iyilik eden. Kerim. Cömert. Allah’ı görür gibi O’na ibadet eden. Muhsın: Kale gibi mahfuz ve sağlam olan. Kendini haramdan saklayan. Muhsî: Sayı sayan. (Muhsî için 36 no’lu maddeye bakınız.) Hatırlanması gereken, İBDA Mimarı’nın Üstad için, “O bir saray yaptıysa, ben de etrafını çepeçevre hisarla ördüm.” ifadesidir. 3- Ülkeyi mutlak bir güçle yönetti ve halk onun en ufak kaprisine boyun eğmeğe mecburdu... İstibdad: Başlı başına olmak. Keyfî idare sistemi. Zulüm ve tahakküm. İstibda’: Bedi’ ve güzel bulma. Hürriyetten hariyeti (eşeklik) anlamayanlara, gerçek hürriyet yolunun açıcısı... 4- ...dayanamayan halk, tanrıça Aruru’ya başvurarak, “onun bir eşini”, Gılgamış’la savaşabilecek bir dev yaratmasını istedi. Tanrıça Aruru için; Ar: Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şirm. Şerm. Haya. Ara: Süsleyen. Bezeyen. Ara: Fikirler. Reyler. Rai: (Rü’yet.den) Gören, görücü. R harfiyle alakalı, R harfine mensup. Rai: Çoban. Gözetleyici ve koruyan kimse. Vali. Güvercin kuşundan bir kısım. Ra’y: Teslim olma. Otlatma, gütme. Otlama. Rayi’:Acib nesne. Cömert kişi. Tara: Yıldız. Târık: Gece gelen kimse. Zulmette hasıl olan belâ ve musibetler. Parlak yıldız. Sabah yıldızı. (Zühre, Venüs, Çoban yıldızı, Kervan kıran, Çulpan) Bedi’: Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan. Garîb. Acîb. Benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan. Hâlık ve Hallak-ı Cihan olan. Beğenilen. Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan. Edb: Sözün garib ve güzel olması hâli. "Onun bir eşini”, Gılgamış’la savaşabilecek bir dev yaratmasını istedi.”.. için; Devv: Otsuz çöl. (Bedid: Büyük sahra, geniş çöl.) Div: Dev. Dive: İpek böceği. (Divek: Ağaç kurdu, güve.) Deva: İlaç, çare. Hastalığın iyi olmasına sebep olan gıda. (kut) Dav’: Hoş kokular kokmak. Depretmek. Dav’: Şule, ışık, ziya. Bidre: Ağaç kurdu. Badir: Hemen yapmak isteyen. Birdenbire vuku bulan. Dolunay. Büyümüş (çocuk). Olgun (meyva). Bedâd: Gözükme, zahir olmak. Sayış, sayma. Fırka. Savaşacak akran. Nasib, hisse, pay. Hatırlanması gereken, İBDA Mimarı’nın, “Fili yenecek sivrisineği icad ettik!” sözü. 5- Aruru, onların dualarını kabul etti ve Enkidu’yu, bütün vücudu bir kadının başındaki saçlar gibi kaba tüylerle kaplı bir savaş tanrısı yarattı. Dai: Dua eden, duacı. Sebep. Davet eden. Muktazi. (Muktazi: lüzumlu olduğu taayyün etmiş, anlaşılmış. İktiza eden. Gerekli, lazım.) Daiye: İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu. Mucib ve sebep. Bâis husus, vakit ve zamanın bir haleti. Arzu, hırs. Dava, bahane. Daiyy: Şu kimseye derler ki, bir kişi ona “oğlumdur” demiş olsun. Enkidu için; Ena: Ermek, idrak. Saat. Ena: Eğlenmek. Ene: Ben. Hin: Ân, zaman,vakit. Sıra, çağ. Kıyamet. Hindu: Satürn (zühal) gezegeni. Benek, ben. Hindliler gibi pek esmer adam. Kaid: Süren, sevkeden. Koyunların önünden giden ve küsem denilen koyun. Yedeğine alıp çeken. Çavuş, serasker, kumandan. Sıradağ. Geniş ark. Kıdve: İlimde ileri olup kendisine uyulan. Kendine itimad edilip ardınca gidilecek olan. Nahide: Yeni yetişmiş kız. Zühre (Venüs) yıldızı. Neticede "Zamanın (kıyametin) ve/veya idrakin güzel kahramanı” gibi bir mânâ. "bütün vücudu bir kadının başındaki saçlar gibi kaba tüylerle kaplı” ifadesi için; Zih: Çok kıllı erkek sırtlan. Zihi: Ne güzel. Ne iyi. Aferin. Zaha: Çirkin kokulu,pis kokulu. Zaki: Güzel kokulu, keskin kokulu. Zihin: Anlama, bilme, hatırlama kuvveti. Anlama kuvvet ve istidadı. Şa’r: Kıl. Saç. Ateş yakmak. Cenk koparmak, kavga çıkarmak. Şar: Şehir, belde. (zuhur) Şuur: Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zahirle duymak. Nefsin mânâya ilk vüsul mertebeleridir. Kendi varlığından haberdar olma. Bir şeyi hoşça tanıma. İnceliklerini iyice idrak etme. Kıllar. Şi’r: Anlama. İdrak. Şir: Süt.(ilim) Arslan. (kahraman) Demek ki "güzel" olmakla beraber aynı zamanda şair bir kahraman... 6- Vahşi hayvanlar için kapan kuran bir avcı onu gördü. Vahş: İnsandan kaçan, yabani ve ürkek hayvan. Tenha ve ıssız yer. Seyyad: Avcı. Seyyid: Efendi. (bey, mir) Peygamberimizin soyundan gelen. Kanıs: Avcı. Kannas: Süpürgeci. Feraşet: Süpürücülük ve döşeyicilik. (mehdi, dahi) Kabe-i Şerifeyi süpürenin hizmeti. Üstad’ın Çile’sinden: Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent, Ok çekti yukardan, üstüme avcı. 7- ...Gılgamış avcıya, köyüne dönmesini, yanına bir fahişe alarak onu su birikintisine götürmesini söyledi. Şuh: Şen ve hareketlerinde serbest olan. Nazlı, işveli. Açık saçık, hayasız. Oynak. Şihe: At kişnemesi.(sahil) Fettan: Fitne ve fesada teşvik eden, fenalık yapan, ayartan. Oynak kadın. Cazibeli, gönül alıcı. Fettane: Mehenk taşı. Altun ve gümüşü muâyeneye yarayan taş. Fetanet: Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik. Müteyakkiz oluş. Anafor’dan: Bir şuh güzel ki zaman Güven olmaz talihe 8- Üçüncü günü vahşi adam geldi ve kadın da hemen sırtındakileri çıkararak çıplak göğsünü gösterdi. Kadın, onun şevk ve heyecanını sevdi ve beraberce altı gece yattılar. Sitt: Hanım. Sitte: Altı.(6) Altılık. Vav: Ebced değeri 6 olan harf. Vavî: Tilki. Vav harfi ile alâkalı. Sedy: Meme. Süda: Kendi kendine çobansız gezen hayvan. Bir şeyi kendi kolayına bırakmak. Seda’: Bezin hatâsı. Sadi’: Sabah vakti. Koyun ve deve bölüğü. Yedi günlük oğlan. Altı cilt Tilki Günlüğü... 9- Beni Anu ve İştar mabedine götür... An: Yüksek büyük dağ. (Rasiye) Ân: Uzağı gösteren işaret. Şu. Bu. O. Güzellik cazibesi. Melâhat. Güzellik. Anûn: İsyankar, kavgacı. Davarın önünde yürüyen davar. Âne: Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi. Dişi ve yabani eşek. Yabani eşek sürüsü. Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar. Kasık kılı. Apış arası, apış. Bânû: Kadın, hatun, hanım. Gelin. Gülsuyu gibi şeylerin şişeleri. Azra Banu: Venüs, zühre. (Azra: Medine’nin bir ismi. Sevgili, mahbube. Delinmemiş inci. Üzerinde yürünmemiş kum. Kız olan kız. Hz. Meryem’in bir vasfı.) İştar: Venüs kadınlık tanrıçası. İş-tar şeklinde ayırırsak; Îş: Yaşayış. Yaşamak. Zevk u sefa sürmek. Hayata medar olan şeyler. Ekmek. Gıda. (kut) İşe: Orman, sık ağaçlık. Casus, hafiye. Tara: Yıldız. Dar: Sâhip, mâlik, tutan. "İşi elinde(n) tutan” aktör mânâsı... 10- Şehire geldikler vakit, halkı, bir bayramı kutlarken gördüler... Îd: Bayram günü. (Gidip tekrar gelen, bir kimsede âdet olup alışılan şey. Bayram tekrar geldiği için îd denilmiştir. Uddet: Gelecek zaman hadiseleri için darlığa düşmemek için mal ve silâh gibi şeylerde hazırlık. Mühim levazımat. İstidad. Gençlerin yüzünde çıkan sivilce. İdd: Büyük, acib şey. Belâ, dâhiye. Yalan. Beda: Hayret verici, yenilik ve iyilikte üstünlük. Acîb ve garîb olma. Yeni zuhur etme. Bede’: Başlayış. Başlama. Bir şeyi başkasından evvel işlemek. Bayram hazırlığı, kurtuluşun bir başlangıcı olmasın? 11- Yürüyüş mâbedin avlusunda durdu. Hayat: Kasaba ve köy evlerinde üstü kapalı, bir, iki veya üç tarafı açık sofa. Avlu. Hayyat: Yılanlar. Hayyat: Terzi. Dikiş diken sanatkar. (Bitiştiren, sıla) Mâbed: İbadet edilen yer. İbad: Abidler, kullar. İbadet edenler. Abide: İbadet eden kadın. Abide: Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye. Bir milletin tarihinde büyük bir değeri hâiz olan vak’a. Fesahat ve belâgatı dolayısıyla benzeri söylenemeyen şiir. Tarihte yüksek ve hakim bir mevkide olan vak’aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina. Azametiyle, güzelliğiyle insanı hayrete uğratan mebani. (Süleymaniye ve Ayasofya camileri gibi.) Uzun müddet yaşayan edebî, ilmî, sınaî eserler. Geçmiş devirlerden kalma tarihî veya bediî kıymeti olan binalar, kaleler ve harabeleri. Dikilmiş sütunlar ve bunların üzerindeki resimler, nakışlar, yazılar. Abide’nin Arapçadaki mânâsı bizdekinden başkadır: Kendisinden nefretle, haşyetle bahsolunan, uzun müddet dillerde destan olup kalan dâhiye ve beliyyeye denir. 12- Enkidu da Gılgamış’ın sadece küstah bir zalim değil, kendisine layık bir muhalif olduğunu da anlamıştı... Muhalif: Uymayan. Birbirine benzemeyen. Birbirine zıt olan. Başka şekilde düşünen. Karşı duran. Muhalif: Yardımcı. Hılfe: Muhalefet etmek, karşı gelmek. Biri gidip diğeri geriye gelmek. Biçildikten sonra veya yandıktan sonra biten ot. Sonra biten yemiş. 13- İki dev birbirini kucakladı ve kaderlerini birbirilerinkine bağladılar... Hıllet: Samimi ve can-ı gönülden dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık. Kılınç gediği. Nakışlı deri. Ağızda bâki kalan dişler. Dişler arasında kalan yemek artığı. Hâl: Dayı. Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben. Cünabe: İkiz çocuk. Cünnab: Bitişik olan iki yemiş. Cenab: Büyüklüğü ifade etmek için hürmet maksadıyla söylenir. Hazret. Avlu. (Hayat, sıla) Can-ab: Hayatı idame ettiren ateş ve su dostluğu... 14- Fakat Enkidu, kutsal ormanın koruyucusunun, “ağzı ateş ve nefesi ölüm” olan çok güçlü Humbaba olduğunu söyleyerek gitmek istemedi. İbrahim: İbrahim kelimesi, İbranicede baba anlamına gelen “eb” ve cumhur demek olan “reham” kelimelerinden meydana gelmiştir. “Ebu-l cumhur” ise; cumhurun babası demektir. Zamanın kralı Nemrud tarafından ateşe atılmak istendi, mu’cize olarak ateş onu yakmadı. En şiddetli zamanda dâhi Allah’tan başka kimsenin dostluğunu kabul etmediğinden, sadece O’ndan meded beklediğinden kendisine Halilullah-Allah dostu denilmiştir. Hamî: himaye edici, himaye eden. Koruyucu, koruyan, kayıran. Hamm: Çok sıcaklık, şiddetli hararet. Hımam: Ölüm, mevt. Hıma: Kimsenin giremediği mahfuz otlak. Sultan için korunup hıfz edilen çayır. Hüma: (İki kişiye işaret olan zamir) O ikisi. Hümâ: Devlet kuşu. Saadet. Mutluluk. İşe: Orman, sık ağaçlık. Casus, hafiye. Azer: Ateş. Şemsi senenin dokuzuncu ayı. Kasım. Hz. İbrahim’in babasının veya amcasının ismi. Azir: Iztırap, sıkıntı. Ağrı,sızı. Azar, tekdir. Blue: (ing) Mavi. Bulanıklık, keder. Ezrak: Saf ve temiz su. Gök renkli,mâvi (Mehdi mina (Farsça): Gökyüzü) Azerd: Boya, renk. Fâm: Boya, renk. Renk: Bulanık su. Fem: Ağız, dihen. Famiyy: Yemiş satıcı, meyve satan kimse. (kusto) Dihan: Kiırmızı deri, sahtiyan. Vücuda sürülecek yağlar. (mesih) Dehen: Ağız, fem. Dahy: Yayıp döşemek. (mehdi) 15- Rüyasında bir dağ onun üzerine düşmüş fakat bir dev kendisini kurtarmıştı. Cebel: Dağ, yüksek tepe. (Rasiye) Bir kavmin meşhuru ve büyüğü, âlim ve fazıl kimse. Cebl: İhtira. İbda. Yoktan yaratma. 16- Gılgamış, bir balta ile büyük bir sedir ağacını kesti; devrilen ağaç öyle bir gürültü çıkardı ki.... Sidr: Tembel kimse. (küst) Bir deniz adı. Arabistan kirazları. Sidre: Ağaca teşbih edilen, yedinci kat gökte bir makam. Sedir: Köşk. Nehir. Karyola. Odanın baş köşesine konulan döşenmiş kerevet. Serir: Tahta karyola. Üzerine oturulan yüksekçe yer. Taht. Serire: Gizli şey, gizli sır. Gizli hâl veya fikir. Yatak. Ubr: Çok. Sedir ağacından su kenarında biten ağaç. Abr: Rüya tabir etmek. Düş yormak Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek. Söylenmeden bir şeyi düşünmek. Sine: Ân, bir lahzacık. İki ağızlı balta. Sine: uyuklama. Uykuya dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası. Tarraka: Gümbürtü. Târık: Gece gelen kimse. Zulmette hasıl olan belâ ve musibetler. Parlak yıldız. Sabah yıldızı. Venüs, zühre. 17- Güneş tanrısı Şamaş... Şems: Güneş, âfitab. Mehat: Billur taşı. (Mâviye) Güneş. Dağ sığırı. Tazelik. Güzellik. Aftab: Güneş. Pek güzel şahıs. Çok parlak çehre. Aftabe: İbrik. Su kabı. (Abdan) 18- Şamaş, Humbaba’yı kör edecek kızgın bir rüzgarı onun üzerine gönderdi. Samm(e): Zehirleyen. Ağulu. Sam yeli denen öldürücü rüzgâr. Sıme: Bahadır, kahraman kimse. Berk, muhkem nesne. Büyük erkek yılan. Sim: Gümüş. Gümüş para. A’ma: Kör. Gözü görmeyen. Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik. Yağmur bulutları. Ami: Senevî, yıllık (sin). Avamca. İleri gelenden olmayan. Cahil. Havassa âit olmayan. Avama âit ve müteallik. Kûrân: Körler. Âmâlar. İdrakin aczini idrak edenlerin idraki... 19- Gılgamış yıkandı, temiz giysilerini giydi ve sırtına bir krallık cübbesi geçirdi ve başına da bir taç koydu. Şimdi öylesine yakışıklı olmuştu ki kadınlık tanrıçası İştar’ın dikkatini çekmişti. Hil’at: Yüksek makamdaki zatların beğendiği kimseye ve takdir edilen zevata giydirdiği kıymetli, süslü elbise. Kaftan. Hilye: Güzel sıfatlar. Süs. Zinet. Cevher. Güzel yüz. Kılıcın sapındaki veya kınındaki zinet. Suret. Hey’et. Görünüş. Hâl: Dayı. Vücudda hususen yüzde görünen benek, ben. Rıas: Taç. Düvvac: Hâkimlerin giydiği bol kaftan. Yorgan. Taç. Manzarî: Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam. Manzur: Görülen, bakılan, nazar edilen. Beğenilen. Nazar: (nazaret) Altun. Tazelik. 20- Ben sana altın bir araba vereceğim. Haly: Altundan ve gümüşten olan süs eşyaları. Hırs: Takdir, kıyas. Altun veya gümüşten halka. Hırs: Aç gözlülük. Tamahkarlık. Kızgınlık. Şiddetli istek, arzu. Azgınlık. (ifrat) Rasi’: Hırs ve tama eden. Arziz: Kurşun, kalay. Arzu: İstek. Dilek. Meyil. Emel. Hahiş. Arzu: Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı. Arâbe:Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba. Açık saçık konuşma. Arub: Erkeğini seven kadın. 21- Sen, hercai bir ruh, erkekleri yok eden birisin. Hercai: Her yerde bulunur (neslihan), kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan. Serseri, derbeder. Kararsız, sebatsız, vefasız, dönek, mütelevvin. (Ruh, zaman) Herc: İnsanların arasında meydana gelen fitne, fesad. (terör) Söze dalıp çoğaltmak. Halt etmek. Sözü karıştırmak. Kapıyı açık bırakmak. İnsanların işlerinin karışması. Seğirtmek. Katletmek. (Cani, kusto) Kaldırımlar-3’ten: Ondan bir temas gibi rüzgar beni bürür de, Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp. Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de, Heyhat o ince bir ruh, bense etten bir kalıp. 22- Sen, çalışma kampına gönderdiğin ve böylece kendisini sefalete sürüklediğin tanrı Temmuz’u mahvettin. Aynı şeyi, kendisini, senin rahat ve zevkine adamış Temmuz’un babası bahçıvana da yaptın. Temmuz, Babillilerin yeraltında yaşayan bitki tanrısı ve verimlilik tanrıçası İştar’ın sevgilisi. (6) Ruya: Yerden biten (bitki) Rüya: Uykuda görülen misalî âlem. Düş. Bahçıvan için; Rezban: Bağ bekçisi, bağcı. (Kerram: Bağcı.) Raz: Gizli sır, saklı şey. Mimar. Marangozların işini tanzim eden. Razdan: Sırrı bilen, sırra ortak olan dost. 23- Seninle yatmayı reddettiği zaman, onu bir köstebeğe dönüştürdün. Irem: Irmak kenarı. Su bendi. Dere, vadi. Sert yağan ve taneleri iri olan yağmur. Gözsüz köstebek. Kemikten etin suyunu almak. İrem: Âd kavmi zamanında, Şeddâd tarafından cennete benzetilerek yapılan bir bahçe olup Şam’da veya yemen’de bulunmuş olduğu söylenir. Rami: Çok itaatkâr olan. Hulde: Köstebek. Huld: Ebedilik. Sonu olmayan. Sonu olmamak. Huldzar: Cennet. 24- Böylece, boğa yeryüzüne indi; Gılgamış ve Enkidu’ya saldırdı. Enkidu, boğayı boynuzlarından yakaladı ve kılıcını hayvanın ensesine indirdi. Sevr: Öküz, boğa. Boğa burcu. Dünyaya müekkel melaikeden birisi. Seru: Boynuz. Şarap kadehi. Servet: Kızgınlık, hiddet, öfke.(Erdiş, feraset) Hücum, dövüş. Hükümdarın şiddet veya kudreti. Tezlik. 25- Uruk halkının sadakatini kendine çekmek için hayvanın yerde kalan parçalarını toplayıp bir torbaya koydu. Küsv: Bir yere yığılmış ve toplanmış nesne. Kis(e): Küçük-büyük torba, kab. Para kesesi. Kumaştan çanta biçiminde torba kab. Yoğurt kesesi. Para. Para hesabı. Öz para. Kestirme yol. Kist: Kimdir? (manasına soru edâtı.) 26- Rüyasında, bütün ilâhlar, boğanın öldürülmesinden en çok kimin suçlu olduğunu kararlaştırmak için bir araya gelmişlerdi. Cani: Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan. Canî: Candan sevilen. (Zindandan Mehmed’e Mektup’tan: Baba katili ile baban bir safta! ) İctina: Meyve toplamak. Meyve devşirmek.(kusto) Bir yere toplamak. Aldanmak. İctinan: Gizlenmek. Carim: Cürüm ve kabahat sâhibi. Suçlu. Ailesinin maişetini kazanan. Kesen. Hurma toplayan. Cirm: Vücud, ten, cüsse, hacim, büyüklük. Cansız cisim.Yıldız. Cerm: Bir cins Arap sandalı. Kat’. Kesme. Günahkar olma, günah işleme. Koyun kırkma. Sıcak, sıcaklık. Cermen: Germen, Alman. Garam: Helak, mahv. Aşk. Sevda. Şiddetli arzu. Hedef. Germ: Sıcak, kızgın. Çabuk öfkelenen. Gayretli, hamiyetli. Tez meşrep. Karm: Değerli insan. Kıymetli insan. 27- Gılgamış arkadaşına, kendisinin de aynı derecede suçlu olduğunu ve Enkidu öldürülecek olursa, hayatının geri kalan kısmını onun için matem tutmakla geçireceğini söyledi. Hatırımıza gelen, Kayan Yıldız Sırrı’ndan şu mısra: Olan oldu dünyada kalan insan tortusu! Fazl: Âlimlere yakışır olgunluk, imân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, marifet, üstünlük, hüner, tefavüt, inayet. Artmak. Bir şeyden bakiye kalmak. (tortu) 28- Enkidu yarı-uyanık yatarken arkada bıraktığı yılları gözden geçirdi ve başına gelen bu belâyı getiren hâdiseleri lanetledi. Meşum: Vücudu benekli olan. Meş’um: Kötü, uğursuz. Bedbaht. Meşmum: Koklanmış. Itır ve misk gibi güzel kokulu şey. Mel’ane(t): Lanete sebep olan. Lanete müstehak iş. Yol ayrımı ve insan menzili. Mel’an: Dolu, taşkın. "Hayatı dolu dolu yaşamak” lafzını ağızlarına pelesenk edenler, cesaretiniz varsa siz de buyrun: İşte meydan! 29- Bu defa, bir ejderhaya dönüştürülmüş ve cehennemde, yeraltı dünyası kraliçesinin şehvet evine götürülmüştü. Tinnîn: Büyük yılan, ejder, ejderha. Gökte yedi burç boyunca uzanan hafif beyazlık. Ejderha burcu. Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı burcunun etrafından saran, kıvrılıp bir yıldız dörtgeni ile nihayet bulan burç. Tinnîneyn: İki yılan. İki yılana benzetilen güneş ve ayın medârının farazî kavisleri. Tinnü: Berabelik, eşitlik. Tîn: Balçık. Mektup gibi şeyleri mühürlemek. Her’a: Küçük bir canavar. Erkeğiyle muhalata ettiğinde şevkinin şiddetinden hemen inzal eden kadın. Hürr: Arslan. Hürr: Hür olan. Hur: Güneş, şems. Yiyecek şey. İhtira: Evvelce keşfolunmamış, bilinmeyen bir şeyi keşfetmek. İcad etmek. İbda’. Hiç kimse tarafından kullanılmamış tabirler ve mazmunlar kullanma. Hatırımıza, “Göklerde kanat açmış gûya gönlümce hür kuş” mısraı geliyor. 30- Arkadaşını gömen Gılgamış, Maşu dağında yaşayan ve kendisinin ebedî hayatın sırrını bildiği söylenen Utnapiştim’i görmek için yola çıktı. Günlerce yürüdükten sonra, tepeleri “gökyüzüne” ve göğüsleri “yeraltı dünyasına uzanan“ dağa ulaştı. Maşî: Yürüyen, yürüyücü. Muş: Fare. (Birr: Temizlik. Günahtan çekinmek. Takvâ. İn’am ve ihsan etme. Amel-i salih, iyi amel. Koyunu sevketmek. Gönül, kalb. Tilki yavrusu. Fare.) Muşa: İki renk üzere dokunmuş elbise. Müşgîn: Misk kokulu, miskli. Siyah şey. Meşmeşiye: Âlem-i gaybdan veya âlem-i misalden bir alem. Bazı evliyanın keşfen müşahade ettikleri bir yer. Meşmum: Koklanmış. Itır ve misk gibi güzel kokulu şey. Şamî: Şam şehrinden olan, Şamlı. Şam şehri ile alakalı. Şame: Kadın başörtüsü. Vücuttaki ben. Revâsi: Büyük dağlar. Utnapiştim için; İtan: Vatan sayma, yurt kabul etme. İ’tinan: Bir kimsenin içyüzünü meydana çıkarma. İnsanın önünde durma. Adn: Vatan tutmak ve mukim olmak. Cennette bir makam adı. Adan: Deniz kenarı. (sahil, kust) Marifetnâme’de İbrahim Hakkı Hazretleri Allahü Teâlâ’nın görüleceği en yüksek cennet, Adn cennetidir, buyuruyor. Piş: Huzur, ön, iler, taraf. Pişdar: Öncü. Harpte ileriden düşmana gönderilen askerler. Önde giden. Ön ayak olan. Sanat, meslek. Kumandan. Puş: “Örten, giyen, giyinmiş” manasına birleşik kelimeler yapılır. Örtü, elbise, zırh. Tim için; Tamme: Kıyamet vakti. Belâ. Dâhiye. Keskin çığlık. Tamme: Bütün, noksansız, eksiksiz, tam. Dim: Yüz, yanak (ruh), çehre, surat. Dem: Nefes, soluk. Ağız. Nazar. Ân, vakit, saat. Koku. Kibir, gurur. Âli, yüksek. Körük. Utnapiştim için “Zamanda(n)/Kıyametde(n) önce vatan kuran” mânâları kendini hissettiriyor... 31- Dağın kapısındaki nöbetçi iğrenç bir akrep-adam idi. İg: Koku, rayiha. Renc: Sıkıntı, zahmet, eziyet. Ağrı, sızı. Öfke, gazab, hışım. Reng: Renk, levn. Suret, şekil. Oyun, hile,dalavere. Reng ü Bu: Renk ve koku. (Rengi kokusu) Akreb: En yakın. Daha yakın. Ziyade yakın. Akrebe: Dişi akrep. Çevik ve zeki cariye. Ayakkabı bağcığı. (akıl) Kazan, tencere gibi eşyaları ateş üzerinde asmağa yarayan “S” şeklindeki kanca. Şibdi’: Akrep. Dil, lisan. Belâ. Şiddet. Sakarya Türküsü’nden: Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
32- Zira hiçbir fâni insan, oniki league (bir league, yaklaşık 5 km.) karanlık bir tüneli geçtikten sonra varılabilen Utnapiştim’in malikânesine ulaşamadı.
12 league = 60 km. (Sin , ebced değeri 60 olan harf.)
Tünel için; Berzah: İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile ahiret arası. Perde. İki yer arasındaki geçit. Mania, engel.
Berzah ve hayal ilmi hakkında Muhiddin-i Arabî Hazretleri şöyle buyuruyor: -"Bu, marifet rükünleri arasında çok büyük bir rükündür. Bu, berzah ilmidir. Bu, ruhani varlıkların zuhur ettiği bedenler âleminin ilmidir. Bu, bir cennet bahçesi ilmidir. Bu, Kıyamet Günü’nde değişik suretlerde tecellinin ve tebeddülün bir ilmidir. Bu, bir koç suretindeki ölüm gibi, kendi kendilerine müşahhas bir şekle giremeyen mânâların zuhuru ilmidir. Bu, insanların uykudayken rüyalarında gördükleri şeylerin ilmidir. Bu, mahlukatın ölümden sonra ve dirilişten önce içinde bulundukları vatanın (el-mevtın) ilmidir. Bu, suretler ilmidir. Ayna gibi parlayan cisimlerde görülen suretler bu âlemde zuhur eder. İlahi isimlerle ilgili ilimden, tecelliden ve onun umumi tezahürlerinden sonra bu rükünden daha tam bir rükün yoktur; çünkü bağlanma vasıtasıdır. Duygular o âleme yükselir; mânâlar o âleme iner; bu, vatanından kesinlikle ayrılmaz; her şeyin meyvesi oraya gelir. O, bir iksir sahibidir; mananın üzerine o iksiri taşır ve hangi sureti dilerse, o mânâyı o surete müşahhaslaştırır. Tasarrufta ve hükümde hiçbir nüfuz ona vakıf olamaz. Şeriatler ona yardım eder, tabiatlar onu isbat eder. Tam bir tasarrufla müşahade edilen bir âlemdir. Cisimlerle mânâların kaynaştırılıp birleştirilmesi ona aittir. Delilleri ve akılları hayrete düşünür.) (7)
33- Fakat tünelin sonuna yaklaşınca ışık gördü ve çok geçmeden kendisini, meyvalarının mücevher olduğu yemyeşil ağaçlar ve çiçekler arasında buldu.
Marifetnâme’de İbrahim Hakkı Hazretleri, 3. cennet olan Me’va cennetinin yeşil zebercedden olduğunu buyurmaktadır.
Me’va: Mekân. Varılacak yer. Mesken. Sığınacak yer. Mev’a: Her nesnenin evveli. Mive: Meyve. Maî: Su cinsinden. Akıcı, su renginde, mâvi. Katı ve sert olmayıp su gibi akıcı olan. Ma’: Yeryüzüne yayılıp döşenmek. Ma’: Su, ab.
Çeçek: Gül, çiçek. Gönül. Çiçek hastalığı. Vücutta çıkan ben.
34- Evin bakımından sorumlu kadın –bir şarap kadın- görünerek kapının kilitlenmesini emretti.
Ab: Su. Yağmur. Letafet, güzellik. İtibar. Irz, nâmus. Vakar. Cilâ. Keskinlik. Abb: Işık, nur, ziya. Abu: Nilüfer çiçeği. Ab-ı zen: Küçük havuz. Su birikintisi. Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu mânâda emir. Bade: Şarap, içki. Kadeh.
Şar-ab: Şiir ve su...
35- Bundan böyle, her günün en iyi şekilde geçmesine çalış. Ye, dans et ve eğlen. Tam bir hayat sür.
Cünbüş: Zevk, eğlence. Hareket, kımıldama. Canbaz: Can ile oynayan, canını tehlikeye sokan, canbaz. Hayvan alışverişi ile uğraşan kimse. Aldatan, hilekâr, hile yapan. Eskiden atlı fedai asker.
Raks: Sıçrayarak oynamak, dans etmek. Rakis: Yol gösteren, kılavuz. Harman yerinde harmanı döğerken öküzün dönmesi.
Ayş: Yaşayış, yaşama. Yiyip içme. Zevk u safa. Dirilik. Hayat. (Yılan, berzah) İşe: Orman, sık ağaçlık. Casus, hafiye.
36- Kadın onun, okyanus ötesinde hiç kimsenin gidemediği bir adada oturduğunu söyledi. O, Ölüm Denizi idi.
"Ben kimim? diye sormak, "ölüm nedir?" diye sormakla birdir... "Ben"... Bütün hayat, bu soruya cevab vermek üzere yaşadığımız hâdiseler dizisinden ibaret!.. (8)
Bile: Ada. (ben) Yanak. (ruh) Yan. Kayık küreği. Badi’: Deniz içinde olan ada. Et. Deri.
Umman: Büyük deniz. Okyanus. Hindistan ile Arabistan arasındaki büyük deniz. Ümman: Emin kimse. Emniyetli kişi. Ümmi: Anasından doğduğu gibi kalmış ve tahsil görmemiş, mekteb ve medresede okumamış kimse. (Çocuk) Yazı yazmayı bilmeyen. (Ümmi ile cahil arasında fark vardır. Ümmi, yalnız okumak yazmak bilmeyendir. Cahil ise, okumak yazmak bilse de bir şey bilmeyen kimsedir, her ümmi cahil değildir.) Anaya mensup olan. Bahr: Deniz. Âlim. Çok bilen. Büyük göl veya nehir. Yarmak, yırtmak.(Harika) Çok yürüyen at. İyi kimse. Deve hastalığı. A’ma: Kör. Gözü görmeyen. Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik. Yağmur bulutları. Kûrân: Körler, âmâlar.
Rasî: Kımıldamayan, sabit. (Ölüm Denizi?) Lenger atmış gemi. Demirlemiş gemi. Sidr: Tenbel kimse. (küst) Bir deniz adı. (Ölüm Denizi?) Arabistan kirazları.
Muhit: İhata eden. Etrafını kuşatan, çeviren. Etraf. Çevre. Büyük deniz. Okyanus. Büyük âlim. Daha önce ifade edildiği gibi İBDA Mimarı’nın belirttiği Efendi Hazretleri’nin iki vasfı: Muhsî ve Muhsine. Muhsin: İhsan eden, iyilik eden. Kerim. Cömert. Allah’ı görür gibi O’na ibadet eden. Muhsın: Kale gibi mahfuz ve sağlam olan. Kendini haramdan saklayan. Muhsî: Sayı sayan.
Muhiddin-i Arabî Hazretleri’nden Muhsî: -"Ancak, bu isimler her ne kadar ilim ve kudret diye isimlendirilen bir sıfatla sıfatlanmış bir zata delalet etseler de, bunların da kendi içinde mertebeleri, dereceleri vardır. Mesela kendinde ilim olan bir kimseye derecesine göre âlim, alîm, allâm, habîr, muhsî veya muhit adı verilir. Bunların hepsi ilimle vasıflanan kimseye verilen isimlerdir. Ancak, âlim olmanın belirttiği anlam (medlûl), alîm ve habîr olmanın belirttiği anlamdan çok farklıdır. Alîm isminden anlaşılmayan nice mânalar, bunlardan anlaşılır, çünkü “alîm” mübalağa ifade eder. Dolayısıyla, “âlim”den anlaşılmayan mânalar bundan anlaşılır; şöyle ki: Bilinecek şeylerden, malumattan herhangi bir şeyi bilen birine “âlim” adı verilir. “Alîm” veya “allâm” adı verilmez. Bu son iki isim o kimsenin ilmi pek çok bilgiye ve malumata taalluk ederse, ancak o zaman ona bu adlar verilir. "Habîr" ismi ise, belâya düştükten sınanıp imtihandan geçtikten sonra, ilmin ortaya çıkmasına denir. (...) Aynı şekilde “muhsî” ismi de sahih olacak bir tarzda bilgileri, malumatı hasr etmekle ilglidir. Bu, ilim isteyen özel bir ilgidir. Aynı şekilde, “muhit” ismi için de özel bir ilgi vardır. Zatî, resmî, ve lafzî bilgilerin, malumatın hakikatleriyle ilgili olan ilimdir. Ayrıca, bunlardan sonlu olanların (mütenahî) sonlu olduğunu ve sonu olmayanın (gayr-i mütenahî) sonu olmadığını bilmeyle ilgilidir; yani “muhsî” olan, o şeyin sonu olmadığını ilmen ihata eder. İşte tam bu noktada, ilim ehlinden büyük bir grup hata etmiştir.” (9)
İngilizce üç kelime; Ocean: (Yunanca Okenos’tan) Okyanus, büyük deniz. Nihayetsiz şey veya miktar. Sea: Deniz, derya, umman, bahr. Okyanus. Dalga. Deniz gibi geniş şey. See: Görmek, anlamak, farkına varmak. Bakmak, dikkat etmek. Nezaret etmek. Görüşmek. Kabul etmek... Bu üç kelime, sin kelimesi ile etimolojik olarak ilişkili olabilir.
37- Utnapiştim’in kayıkçısı Ursanabi
İrs: Karı kocadan her biri. İrs: Vefat eden kimsenin vâsi olup malını almak. Ölen yakın akrabadan kalan mal, miras, mülk. Bir şeyin artığı. (fazla) Fasıla nişanları. İrsa’: Sağlamlaştırma, sabit kılma. Geminin demir atması. Payidar olmak.
Nabi’: Yerden fışkıran, kaynayan, akan. (rüya, nebat, kendinden zuhur) Nabi: Haber veren, haberci. Nabite: Bir kabilede yeni çıkan küçük çocuk.
38- Bundan böyle, ormana git ve bu yolculuk için gerekli iki defa-altmış (yani 120) tane sopa kes.
İki defa altmış: “Sin, iki kişi demektir!”
Mezopotamya ve diğer bir çok kadîm medeniyetlerde, kullandığımız on tabanlı sayı sistemi yerine altmış tabanlı sayı sistemi kullanılıyordu.
Asa: Değnek. Baston. Sopa. Asa: Gibi. Asa: Esneme. Vakar, ciddilik. Süs, zinet. Asa: Ümid veya korku bildirir. Şek ve yakîn mânâlarına delalet eder. Asa: Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh. As: Mersin ağacı. (Mersa: Liman. Gemilerin demir atıp demirlendiği yer.) Asiye: Kederli, hüzünlü kadın. Sütun, kolon, direk. Hz. Musa’yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın. Asi: Doktor, cerrah, tabib. Kederli, hüzünlü. Ases: Asayişin muhafazası içim geceleri dolaşan ve şimdiki polis vazifesini gören memurlar. (devvar, casus)
39- Gılgamış o zaman, dizlerine kadar inen uzun gömleğini yırttı ve yelken olarak kullandı.
Şiar: İz, belirti, işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet. Üstünlük veren işaret. (salah, fazl) insanın gömleği. Ölüm. Kıllar. Şira’: Yelken. Gemi yelkeni. Şi’ra: İki yıldızın adı.
40- Kayıttaki insanlar kimler?
Karib: Gemi sandalı. Karib. Çok yakın. Yerce ve mekanca uzak olmayan. Yakın hısım. Garib(e): Hayret verici. (Bedi’) Tuhaf. Kimsesiz. Zavallı. Gurbette olan.
Fülk Gemi, sandal, kayık. İftilak: Taaccüp etmek, şaşırmak. İflak: Şiir okurken fesahat üzere olma. Mânâ ve kelime icad etme.
Sabih: Güzel, latif, şirin. Sabiha: Gemi. Yüzen. Sabihat: Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. Ehl-i imânın ruhları. Yıldızlar.
Sefine: Gemi. Çeşitli mevzulara dair kitap. Göğün güney yarım küresinde bir burç adı. Safin: Cins at. Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını, yerde dikip duran at. Safine: Yel, rüzgar, riyh.
41- Fırat nehrindeki Şurippak şehri, büyük bir tufan husule getirmek isteyen tanrıların evi idi.
Furat: Tatlı su. Fırat nehri. Fart: İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık. Acele etmek ve ansızın gelmek. Yollara alamet olarak konulan işâret. Farat: Öne çıkan, geçen. Issız yerlerde konan nişan ve işâret. Kervan halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse.
Şur: Tuzlu, kekremsi. (Vanî) Şamata, gürültü. (Tarraka, târık) Şur: (Kürdçe) Söz, kelâm. Şür: (Kürdçe) Kılıç Şar: Şehir, belde. (zuhur)
Pakan: Temizler. Paklar. Veliler.
Melih: Güzel, şirin. Sahib-i melâhat. Tuzlu. Mellah: Gemici. Kaptan. Denizci. Melh: Yemeğe tuz koymak. Çocuk emzirmek. Murzi’: Çocuk emziren.
Tufan için; Ubab: Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü. Cemaat, topluluk. Taşkın sel suyu. Pek taşkın, çoşkun. Hırka-i Tecrid’de Erkam bölümünde ubab’ın ebced değeri olan 75 için seçilmiş kelime: Hüneyhe. Hüneyhe: Saat. Kıyamet.
"Kaptan Kusto’nun arkadaşı müslüman ilim ve fikir adamı Profesör Maurice Bucaille, ona Er-Rahman suresinin 19-20. âyetlerini ve El-Furkan suresinin 53. âyetini gösteriyor. Er-Rahman: -"İki denizi salıvermiş birbirine kavuşuyorlar- (fakat) birbirlerine karışmağa engel bir perde var. El-Furkan: -"O Allah’tır ki iki denizi salıverdi. Şu tatlı, susuzluğu giderir, bu tuzlu ve acıdır. Aralarında da kudretinden bir engel ve birbirine karışmayı önleyici bir perde koymuştur.” (10)
42- Sular tanrısı Ea bana, yaklaşmakta olan tufanı ikaz ederek bir gemi yapmamı söyledi.
Havva: Hz. Adem’in (A.S.) muhterem zevcesi, eşi. Rengi esmere mâil kadın. Yalancı, kezzab. (Ufuk) Hayye: Yılan. Hey’a: Yere dökülen bir şeyin akması. Heyi: Varlık, madde. Hıva: Suya yakın toplanmış evler. Kaplayıp, toplayıcı olan. Hu: "O" manasına zamir olup, Kur’ân-ı Kerim’de bir Allah’tan başka ilâh olmadığını ifade eder. Kelime-i tevhidde 26 defa zikredilmiştir. Mustakil olarak “hüve” diye okunur. Hayy: Diri, canlı, sağ. Bir şeyi cem ve ihraz eylemek. (İhraz: Nail olmak. Erişmek. Kazanmak. Kesbetmek. Birini güzel surette korumak.)
43- Yaşayan bütün şeylerin tohumlarını gemiye al.
Tuhm: Tohum. Tuhm: Her yerin ve her köyün nihayeti. (Ufuk, kusva)
Kayan Yıldız Sırrı’ndan:
Bütün hayat bir tohum Onu ruhumda tuttum Peşisıra mevsimler Gökyüzünü unuttum.
44- Ben, onun bu emirlerini yerine getireceğimi söyledim ve böylece gemiyi yaptım ve onu ziftle çevreledim. Her duvarın yüksekliği on düzine cubit idi. (Cubit, dirsekten orta parmağa kadar olan mesafedir.) Ben altı güverte yaptım. Yiyecekleri getirdim. Ocağa altı ölçü katran döktüm. Üç ölçü asfalt da içeriye döktüm. Geminin kalafatı için zeytinyağı kullanıldı.
Aklımızda Tilki Günlüğü’ndeki “Dünyayı Sarsan İrfan" ve "Kusto Sadık Ekinci" serlevhaları ile bakmaya çalışalım;
Kılafet: Gemi ziftleme sanatı. Kalafatlık Kulafe: Kılıf, kın, kabuk. Zarf. Kelef: Yüzdeki benek. Şiddetli sevgi.
Kar: Zift. Kara boya. Deve. (gemi) Dağ keçisi. (Karaca, ben) Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek. Küçük tepe. Kara taşlı yer. Kara büyük taş. Karar: Değişmez hale gelmek. Sabit ve sakin olmak. Ölçülülük. Gitmeyip kalmak. Oturaklı yer. Anlaşılan ve sabit hale gelen son karar sözü. Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama. Dolanmak. Ayakları kısa ve çirkin yüzlü bir cins koyun. Kurkur: Büyük gemi. Kure: Demirci ocağı. Kuyumcu ocağı. Küre. Aker: Zeytinyağı tortusu. (Selit: Kahredici, galebe edici. Susam yağı. Kötü sözlü. Şerli kimse. Ağzı bozuk. Zeytinyağı.) Kare: Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen. (ümmi) Koyun sürüsü. Kevare: Meyve veya üzüm küfesi. Bal arısı gömeci, petek. Geceleri havada peyda olan bulut, sis. (Bal peteğinin hücresi 6 köşelidir.)
Güverte ve Cubit ölçüsü için; Cubit: (ing) Eski uzunluk ölçüsü, kol boyu, gez. Cubbing: (ing) Tilki yavrusunu avlama. Cubby: (ing) Küçük göz/oda. Küçük oda/hücre.
Arşa: Güverte. Ariş: Anlam, mânâ, kavram, mefhum. Arş: Bağ çardağı. Gölgelik. Kürsü, taht, yüce makam. Fevkiyet. Ulviyet. Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-Yezdan, Felek-i Eflak, Felek-i Atlâs, Felek-i Azâm gibi isimlerle Cenab-ı Hakkın izzet ve saltanatına kinaye olarak söylenir. Eriş: Bilek. Arşın, endaze. Eris: Zeki, akıllı, uyanık, zeyrek, uslu. Eris(î): Çiftçi, Çift süren, ekinci. Arşın: Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. Uzunluk) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. Zira’. Zira’: El, kol uzunluğu. Bir kolun dirseğinden orta parmak ucuna kadar uzunluk ölçüsü. (75-90 cm cm. Kadar) Gökte ayın menzillerinden biri. Tulum. İçine peynir veya su, yağ gibi şeyler konan deriden kap. Ziraî: Çiftçiliğe ait. Ziraate dair, onunla alâkalı. Zirek: Anlayışlı, uyanık, zeyrek. Zir: İnce kiriş. Kadınların sohbetini seven kişi. (vavî?)
İrfan ile gemi arasındaki ilgi; Hars: Tarla sürmek. Maarif. Mal toplamak, kazanmak. (kusto) Teftiş ve tedbir eylemek. Kişt: Ekin. Tarla. Keştî: Gemi, sefine. Keşt: Soymak. (necb, sehl) Keşfetmek. Fazlalığı kesmek. Koparmak. Açmak. Deriyi yüzmek. Yüzdeki perdeyi kaldırmak.
Ziftle çevrelenmiş, altı güverteli, altı ölçü katran ocağına dökülmüş ve üç kez asfaltlanmış gemi, Kusto gemisini anlamaya doğru uygun bir tasavvur olabilir mi?
45- Gemi, yedinci günü tamamlanmıştı. (...) Yedinci günü fırtına ve suların yükselişi durdu.
Sabi’: Yedi, yedinci. Sabi: Henüz süt emen çocuk. Büluğ çağına gelmemiş çocuk. Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk. Sabihat: Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. Ehli imânın ruhları. Yıldızlar.
46- Bütün beşeriyet kile dönüşmüştü.
Gile: Su ile ıslanmış toprak, balçık. Lüleci çamuru, kil. Gîl: Meşelik ve çalılık yer. Arslan yatağı. Arslanların bulunduğu yer. Kîl: Söz, kelam. Kîl u kal: Dedikodu.
Her şeyden önce kelam vardı; her şeyden sonra?
47- Gemi, altı gün Nisir Dağı’na saplanıp kaldı.
Nasr: Yardım, üstünlük, yenme, galip kılma. Yağmurun her yeri sulaması. Nasır: Yardımcı, yardım eden, nusret veren. Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) bir ismi. Nasreddin: Dine yardımı dokunan. Nasrani: Hz. İsa’ya (A.S.) inanan Hıristiyan. Hz. İsa’ya ilk önceleri Nâsıra karyesindeki ahali yardım ettiklerinden onlara “Nasâra” ismi verilmiştir. Kıss: Nasâra taifesinin ulusu, reisi ve danişmendi. Bir yerin adı.
48- Yedinci günü, kuru kalmış bir toprak bulunup bulunmadığını öğrenmek için bir kumru gönderdim. (...) Ardından bir kırlangıç gönderdim. (..) Nihayet bir kuzgun gönderdim.
Mi’raş (me’raş): Çok yüksekten uçan güvercin. Pilvaye (palvane): Kırlangıç. Pil: Fil. Pul: Para. Pül: Köprü. Pare: Cüz, parça. Kesinti. Para. Kuruşun kırkta biri. Kur’ân-ı Kerim’in otuz kısmından bir kısmı, bir cüz’ü. Sayı, bölük. “Parça” manasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Tıfl: Küçük çocuk. Her şeyin cüz ve parçası. Batmaya yakın güneş. Kıvılcım. Pir: Yaşlı, ihtiyar. Reis. Bir tarikatın kurucusu. Herhangi bir meslek ve sanat başlatıcısı, tesis edicisi. Rasasî: Kalaycı. Kurşun renginde olan. Hindu: Satürn (Zühal) gezegeni. Benek, ben. Hind’in Brahman ahalisinden olan. Hindliler gibi pek esmer adam.
49- Biz dağın tepesindeki gemiyi terkettik ve tanrılara kurbanlar adadık.
Nühur: Kurbanlar. Nühur: Akarsular, nehirler, ırmaklar. Nühur: Göz, basar, ayn. Nihrir: Tecrübeli, bilgili, fâzıl, âlim,mâhir kimse. Dahiyye: Kurbanlık hayvan. Bedene: Kurbanlık deve.
"Hindî, Hindce’de "nehir insanları demek!” (11)
50- Sonra, Enlil beni ve karımı gemiye götürerek dedi ki: “Utnapiştim, bugüne kadar sadece bir fâni idi, fakat şimdi tanrılardan biri olacak ve uzaktaki nehirlerin ağzındaki bir adada ebediyen yaşayacak.
"Enlil, Sümer mitolojisinin, yeryüzü, have ve fırtına mabudu. Anu ve Ea’nın yer aldığı üçlünün başlıca karakteri.” (12)
Nil: Vesime adı verilen boya otu. Çivit boyası. Nil nehri. (Vesime: Güzel yüzlü. Güzel çehre. Damgalı.) Badi’: Deniz içinde olan ada. Et. Deri. Bile: Ada. (ben) Yanak. (ruh). Kayık küreği.
51- Denizin dibinde bir bitki vardır. Buckthorn’a (topalak) benzeyen bu bitkiyi elde edersen yeni bir hayata kavuşacaksın.
Kust: Topalak otu. Suad(î): Topalak otu.
Buckthorn: (İng) Topalak. Cehri. Rhamnus. Thorn: (İng) Diken. Diken gibi acıtan şey, üzüntü, cefa. Alıç ağacı veya akdiken gibi birkaç çeşit çalı veya ağaç. (Horn: (İng) Boynuz. Boynuz şeklinde olan şey. Boynuz şeklinde boru, nefir. Nefesle çalınan madenden çalgı. Ordu cenahının ucu.)
Buck: (İng) Karaca. Erkek geyik veya keçi veya tavşan vs. Şen genç, delikanlı. Genç zenci veya Amerika Hintlisi. Testere tezgahı. Buck: (İng) (At) Sıçramak. Sıçrayıp biniciyi sırtından fırlatma. Karşı gelmek. (Maden) Ezmek. (Argoda) Gevezelik etmek. Övünmek. Canlanmak, canlandırmak. Bucket: (İng) Kova, gerdel. Tulumba pistonu. Dörtnala at koşturmak. Aldatmak. Boche: (İng) (Argoda) Alman.
Cehri: Kök boyasıgillerden, güzel kırmızı renk veren bir kök. Cehr: Görünmek, zahir olmak. Açıktan ve yüksek sesle söylemek veya okumak. Ceher: Gündüzleyin bir şey görememek. (O kimseye “echer” derler.)
52- Gılgamış ayaklarına kocaman taşlar bağlayarak kendisini denizin dibine indirdi.
Akdam: Ayaklar, kademler. Akdem: Daha önce. Daha ileri. En mühim. Mikdam: Çok ayaklı. (Hikemiyat’ın kapak resmini hatırlayalım.) kıdemli. Çok çabalayıp uğraşan. Fazlaca gayret gösterip ikdâm eden.
Tâş: (Farsça) İnsanın yüzünde, bedeninde peyda olan karaca benekler ki, sis ve çığıt denir. Ev sahibi.
Hırka-i Tecrîd’de Kabir bölümünde, aynı ebced değerine, 130’a sâhip iki kelime: Seng: Taş, hacer. Vezin. Tartı ve temkin. Sıklet. Beraberlik. Ağırlık. Kelef: Yüzdeki benek. Şiddetli sevgi.
53- Bitkiyi buldu ve sahile getirdi ve kayıkçıya dedi ki: “Bu meşhur bitki, kendisini bulanın gençliğini geri getirecek. Ben, onu Uruk’a götürüp “İnsan İhtiyarlıkta Genç Olur” adını vereceğim.
Uruk: Kökler, damarlar, ırklar. (İnsanlık zinciri)
-"Hidayete ermek" derdemez hatırlanması gereken, Üstadım’ın “bütün hüviyetinle görüneceksin!” dediği takdim yazım!
-"Dünya Çapında Bir Hâdise- Kaptan Kusto Müslüman.”
Müsteslim: Müslüman olan. İslâm dinini kabul eden. Teslim olan, boyun eğen.” (13)
"İnsan İhtiyarlıkta Genç Olur” ifadesinin dava planındaki mânâsı: İBDA Mimarı’na ait Adımlar adlı eserinin kapak resmi.
54- Bir kuyu başında durdular ve Gılgamış, soyunarak suya daldı. Fakat kendisi suda iken, bir yılan bitkiyi alarak kaçtı. Yılan derhal derisini attı ve genç oldu.
Bi’r: Kuyu. (Âbar: Kuyular. Su kuyuları. Hesap defteri.) Selh: Soyma, deri soymak. Her ayın son günü. Bir yerden bir şey çıkarmak. Selha: Kıyamet günü. Salih: Kara yılan.
55- Gılgamış, oturdu ve ağladı. Şimdi tekrar anladı ki bütün fâniler gibi ölüm kendisi için de bir gerçektir.
Bâki: Ağlayan. Bâki: Ebedi, daimî. Sonu gelmez. Ölmez. Sonsuz. Cenab-ı Hak. Artan. (Fazl) Geri Kalan. Bundan başka. Baky: Bakmak, nazar. Muntazır olup yol gözlemek.
Kayan Yıldız Sırrı’ndan:
Giderken göründü zamanın dibi Bu âlemde kârım yalnız ağlamak
Çile’den:
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Heybem hayat dolu, deste ve yumak. Sen, bütün dalların birleştiği kök; Biricik meselem, Sonsuza varmak...
Çocuk şiirinden:
Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın! Şimdi anladığını, sonra anlayamazsın!
VII.
Biraz daha yakından bakıldığında, burada işaretlenen benzerliklerden daha fazlasının bulunacağından eminiz. Bu yazımızda, yeni çağın cazibe merkezi ve tarihe bakışta, kozmolojide kısaca sırrın kendini arattığı ve hissettirdiği her yerde göz önüne alınması gereken mihrak noktasını ifade etmeye çalıştık. Yeni kozmoloji için kutup yıldızı olması gereken bir şiirle bitiriyoruz.
Kayan Yıldız Sırrı’ndan:
Yıldız
Ruhum ölümsüz fail Suretim gökte yıldız Yoksa arda hâil Gönül çalan bir hırsız
Baksan görürsün beni Ama mutlak sükûtta Dikkat keskin buutta Pırıltım tanır seni
Sen orada ben burda Ruhumuzsa bir surda Hayâle dalıp dur da Resmedeyim çehreni
Dipnotlar
1- Prof. Dr. Fred Gladstone Bratton, Yakın Doğu Mitolojisi –Eski Yakın Doğuda Tanrı ve Tarih Hikayeleri-, (Çev: Nejay Muallimoğlu), M.Ü. İlâhiyat Fak. Vakfı Yay., No: 99, İstanbul 1995, s. 24 2- A.g.e, s. 26-27 3- Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp, Atatürk Kültür/Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, No: 47, 3. Basım, Ankara 1991, s. 310 4- Yakın Doğu Mitolojisi, s. 38-46. Tarihî bir intibâ edinilmesi için yazarın destan hakkındaki ön değerlendirme yazısı da iktibas edildi. 5- Salih Mirzabeyoğlu, Hırka-i Tecrîd –Risale-i Üçışık-, İBDA Yay., İstanbul 1998, s. 13 6- Yakın Doğu Mitolojisi, s. 165 7- Muhiddin-i Arabî, Marifet ve Hikmet, (Çev: Mahmut Kanık), İz Yay. 2. Basım, İstanbul 1997, s. 133-144 8- Hırka-i Tecrîd, s. 7 9- Marifet ve Hikmet, s. 98-99 10- Hırka-i Tecrîd, s. 15-16 11- A.g.e., s. 46 12- Yakın Doğu Mitolojisi, s. 163 13- Hırka-i Tecrîd, s. 47
|