GILGAMIŞ DESTANI'NDA KUSTO

Erdal Durdu

 

I.

Günümüzden yaklaşık altı bin yıl öncesine ait bir efsanenin, bugünümüze ışık tutucu niteliğinden bahsetmeden önce bu mevzuya el atışımızın sebepleri ve bu vesileyle tarih ile efsane arasındaki ilgi ve ilişki üzerine bir şeyler söylemek yerinde olur.

İnsanlık tarihi bütün görünümleriyle (ister hayalî, ister tasavvurî veyahut isterse yaşanan hâliyle) Peygamberler tarihinin tezahürlerinden ibarettir. İBDA tarih tezinin, tarihe olan bu bakışını, sarkılan mevzuda işleyerek misallendirmeğe çalışmak; genel tarih üzerindeki çalışmalara, saha çalışmaları olarak katkıda bulunmak ve faydalı olacağını düşündüğümüz malzemeyi sunmak, çalışmamızı motive edici ilk sebep olarak söylenebilir.

İkinci sebep ise, Büyük Doğu-İBDA Mimarisi’nin önünde dururken kiminle muhatap olduğumuzun ve O’nun getirdiklerinin öneminin tarihî bir perspektiften kavranmasına dair... Gözleri açılan körün gördükleri karşısında, “Keşke gözlerim açılmasaydı!” şeklinden önceden işaretlenen hâlin bizde yerleşmemesi ve aşılması için kültürlenmeyi en geniş mânâda anlamağa çalışmanın zaruretini hissetmek-hissettirebilmek...

Üçüncü sebep, ikinciye bağlı olarak; “dünya irfan yemişleri İBDA dil çarşafında hakikatini bulur” iddiasının müphem ve her tarafa çekilebilir bir tez olmanın ötesinde uygulayıcılarını bekleyen bir mesuliyetin beyanı ve daveti olduğunu, pratikte gösterebilmek...

Dördüncü sebep, zamanda konumumuzu belirleyebilmekle ilgili... "Balık ne bilir deryayı” misalindeki hâle düşmemek için bugüne şahid olucu şuuruyla, tarihi işaretlenmiş bir zaman diliminde yaşadığımızın hatırlanmasına dair... Efsanelerin tasavvuru olduğu bir zamanı yaşayanlar olarak sorumluluğumuzun farkına varmak ve gerekli bünyeye-anlayışa kavuşma çabasını “dayanışmalı fikir oluşumu” prensibince gösterebilmek.

En son olarak da, belli bir fikir mihrakına göre faaliyette bulunurken, gerekli mesafe ayarı temini zorunluluğunun hissedilmesine dair... Bağlı olunan fikir mihrakı ile ilgilenilen mevzu arası mekik dokumada, lafzın ötesine geçememe şeklinde statikleşme ki, genelin kaba bir tekrarı olarak tezahür eder; (“Genelin geneli” olarak işaretlenmiştir.) veya söz konusu mevzuu, aslı ifsad edici şekilde işleme ki mevzu ile asıl arasında ters ilgi ve ilişkilerin kurulması olarak tezahür eder. Bu iki zıt ve hatalı duruma düşmemek için asıl ve mevzu arasındaki gerginliğin aşılmasının, ancak gerekli mesafe ayarının sürekli tashihi ile mümkün olduğunu gösterebilmek, bu mevzuya el atışımızın sebepleri olarak söylenebilir.

 

II.

Dünya, Batı’dan çektiği kadar başka hiçbir milletten çekmedi. Sadece dünya mı? Hayır; ilim, din, ahlak, tarih, neredeyse her şey! Şu hâliyle insanlık zincirinin kopuk bir halkası olarak, seferine çıktığı karanlık yolculuğunun nihaî noktasının önünde pek de farkına varmamışçasına, uçurumunu seyrediyor ve bir kararsızlık buhranı yaşıyor: Atlayayım mı? Geriye mi döneyim? Geriye dönecek yolu da tahrip ettiğini bilmiyor herhalde...

Hegel’in, insan hürriyetini tarihte bulur sözünün Batılıya hitap eden bir mânâsı yok. Bugüne aitliği yok ki, tarihin ona söyleyebileceği bir şey olsun. Bu sebepten olsa gerek tarih, Batı’da hayvan ve hayvan-insan tarihi olarak görülür. Önceki fasılları atlarsak, ot-yiyen hayvan iki ayağı üzerine dikilir, hayvan-yiyen hayvan yol ve çaresini bulur; buradan insan-yiyen hayvana, daha sonra da tanrı-yiyen hayvana dönüşür. Nihayet aslına döndü: Kendini yiyen hayvan. Bu ifadelerdeki hayvan lafzının aşağılayıcı bir mânâda kullanılmasını ağır bulanlara, hayvanın bir mânâsının da “canlı” olduğunu hatırlatalım, her ne kadar "can" da insanî bir mânâ tedaî ediyorsa da!..

İnsana bakış, tarihe bakışın temelindedir. Bu yüzden, bütün tarih tezleri ne kadar aksini iddia ederlerse etsinler, antropo-santrik (insanı merkeze alan anlayış) olmanın dışına çıkamazlar. Biz, işte bu merkezdeki insanın peygamberler olduğunu ileri sürüyoruz. Zamanın geometrik bir koordinat sistemi üzerindeki temsilinde, Batılıya göre ibtidaî insan bir ucunda (bu uca sıfır noktası diyelim, hatta milattan önce tabirine göre eksi bir sayı ile başlatalım.) ve bu ucunda da asıl aktörünün Batılı adam olduğu günümüzün insanı var. Teknik âlet ölçüsüne göre, bu iki uç arasında sıfırdan başladığı farz edilen doğru meyilli (gittikçe artan meyilli) fonksiyonel bir ilişki var. Yine Batılı için, değer (ruhî, ahlakî, dinî, vs.) ölçüsüne göre ters meyilli (gittikçe azalan) bir ilişki var. Efsaneler, hurafeler, din şeklinde beliren bütün ruhî değerler, akıl çağında (ki iddialarına göre çağımızın aslî vasfı bu.) işgal ettikleri alanlarda gerçekliklerini ve böylece önemlerini kaybettiler. İşte bu yüzden ters meyilli bir fonksiyon dedik. Fizikî (mekanik) zaman telakkisinin tarihe yansıtılması, acaba ne kadar doğru?

Kadîm medeniyetlerin kronolojik zaman anlayışlarında, yeni hükümdarın tahta çıkışı, takvimleri için yeni bir başlangıçtı. Çin, Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinde bunu görüyoruz. Zamanın hükümdarı-sahibinin temsil ettiği kronolojik tarih anlayışı, insan merkezli tarih anlayışının tabiîliği için yeterli delil değil mi? Musevî takvim, Miladî takvim, Hicrî takvim... Demek ki kronolojik tarih bakımından da zaman gerçek kurucusunu peygamberlerde buluyordu. En son Peygamberimizin Hicreti’nin bir takvim başlangıç noktası olarak vazı’, helezonik zaman anlayışının ilk ve son noktasının çakışmasından ibaret.

Fizikî zaman anlayışının (ele alındığı şekliyle, yani bir ilerleme fikrini barındırması açısından), realiteyi bütün olarak kuşatamadığının delili olarak, teknik alete göre ‘modern’ ibtidai toplulukların, değer telakkisine göre de Müslümanların varlığı yeter.

Bizim anlayışımıza göre, zamanı, ilerleme kadar gerilemeyi de içine alan ve merkezî bir noktanın helezonik açılmaları-yayılmaları olarak tasavvur etmek daha kuşatıcıdır. Bu tasavvur bizi, sözde ibtidaî insana bağladığı gibi, bugünkü akıllı hayvanı da gerçek ibtidaî insana bağlar. Âletin de insan ruhuna göre bir değer olduğu göz önüne alınırsa, teknik âlet ve insan ilişkisi bakımından da zaman ölçüsü doğru olarak tayin edilebilir. İşte böyle bir zaman anlayışı ile sanki dünmüş gibi geçmiş zaman insanları ile karşılaşabileceğimiz gibi (bazen de onların hayalleri yarınımız olur.) meydana getirdikleri eserlere el atabilme hakkımız ve gücümüz olur. Bu ruhî yakınlık yoksa, sıfırdan tedricî bir şekilde artan insanî oluşumların ve çabalarının tetkiki basit bir tecessüsten öte bir mânâ ifade etmez. Fonksiyonu bilen, bu fonksiyona sunulacak bütün girdilerin ne gibi sonuçlar doğuracağını da peşin olarak bilir.

İşte zamanı bu şekilde anlayan Batılı ilim adamımın gözünde ibtidaî insan: İbtidaî insan, vasfı gibi basit, saf (ahmak mânâsına), kendini ve tabiatı ‘doğru’ bir şekilde anlamayan insan. İşte bu adam, bu ibtidaîliği içinde ‘insanlığın’ ‘yaratılışını’, ‘yaratıcının’ varlığını ve gücünü, ‘ruhu’, ‘ölümden sonrasını’ efsaneler halinde dile getiriyordu. Ağızdan ne kadar kolay yuvarlanan kelimeler... Bu ibtidaî insan, açlığından ve tabiattaki kendinden güçlü varlıklar karşısında güçsüzlüğünün farkına vardı ve –bir nevi yaltaklanma- bugün kutsal bilinen bütün değerleri ‘yarattı’. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen bu yaltaklanmanın bir işe yaramadığını hala anlayamadı. Sadece rasyonel adam bu durumu aşabildi. İbtidaî insanın açlıktan ve ölümden kaynaklanan korkularını aşan rasyonel adam kendisinin efendisi oldu. (Gariptir, Aristo, matematik ilimlerinin Mısır’da gelişmesini, rahipler sınıfının karnını doyurmak gibi problemlerinin olmaması ve bu yüzden boş zamanlarının çok olmasına bağlıyor.) Demek ki ibtidaî insan ile rasyonel insan arasındaki fark açlığa ve ölüme bakış arasındaki farka dayanıyor. Herhalde bu bir ‘mahiyet’ farkı olmasa gerek. Ölüm mü? Sıra zaten onda.

Bu düşünceler kötü bir yakıştırma değil; kendilerinden takip edelim:

- "Sofistike felsefî, psikolojik ve sosyolojik teoriler bir yana, bir kimse, ilkel ve rasyonel kafa arasındaki farkı gören tarihî görüşü küçümseyemez. İlkel insanlar, ister kadîm ister modern olsunlar, tabiî, tabiat ve insan, insanoğlunun kendi tecrübesi ve kozmik hâdiseler arasında bir fark gözetmezler. Onların, tabiî kanunlar veya tabiî sebepler hakkında bilgileri yoktur. Kadîm insanlar arasında spekülasyonlar entellektüel veya rasyonel bir kisveye büründürülemezdi; onların şairane veya tahayyulî olması gerekiyordu. Onların dünyası bir efsane, sihir ve mucize dünyası idi. Bilinmeyen veya izah edilemeyenler karşısında, efsanevî izahlar veya âyin dramları ile doğa üstüne başvurdular. Açlık, su baskını veya diğer felâketler hayatlarını tehlikeye soktuğu zaman, sıkıntı ve gerginlik onları efsane ve âyinlere başvurmaya zorladı. İnsanoğlunun ve dünyanın yaratılışını anlatmak, hayatın Öteki Dünya’da devam etmesini teminat altına almak, sosyal hayat ve tabiatta düzeni garanti etmek ve kültle ilgili âyinin süper-tabiat güçleri tarafından da onaylandığını göstermek için, efsane gerekli bir âlet idi.

Efsane ve âyin, sosyal dayanışma ve ahengi, inancın devamını ve bir güvenlik hissini sağlar. Kutsal âyin sahnelenir ve hikâye başlangıçta vuku bulduğu tarzda anlatılır. Kadîm efsane ve âyinin bu tarzda izahı modern kültürlere de uygulanır. Günümüzün dünyasındaki Hıristiyanların çoğu kendi dinî inançlarına, Kitab-ı Mukaddes’teki hikâyelerle, inançlarla, kutsal âyinleriyle ve dinî bayramlarla, aynı psikolojik vasıtalarla bağlanırlar. “Sözlü âyin”in ve müşterekçe inanılan inançların asırlar boyunca nesillerden nesillere nakledildiği ve dünyanın her tarafında aynı şekilde uygulandığının idraki mümine, onların etkili ve devamlı olduğunun hissini verir.”(1)

Ve son olarak da şu:

-"Daha geniş bir perspektifte daha eleştirici bir tarzda ele alındığından, günümüzün ilâhiyatçılarının efsane üzerinde bilhassa durmaları, efsanenin önemi ile oldukça ters orantılıdır. Onların bu tutumu, tarihî bir denge ve felsefî istikrarın bulunmadığını gösterir. Bu bilhassa, aynı ilim adamlarının yeni-Ortodoksluğa (ortodoksluk, buradaki manası ile alışılmış, geleneksel usulleri ifade ediyor.) sâfiyane bir tarzda sımsıkı sarılarak, onun, istikbalin dalgası olduğunu ilân edip, tarihî görüşü, modası geçmiş ilân etmelerinde bilhassa görülür. Efsaneyi, inancın yaratılmasında ve ayakta tutulmasında kadîm bir vasıta görmek ile aklın üstünde ve ötesindeki kozmik hakikatin “vazgeçilemez” bir unsuru olarak görmek aynı şeyler değil; bilâkis, aynı ilim adamlarının kabul edemeyecekleri bir anti-entelektüalizm şeklidir. Kadîm zihniyeti anlamanın bir vasıtası olarak efsanenin incelenmesi elbet yerinde, fakat efsaneyi sallantılı bir teolojiyi pekiştirmek için gerekli ve faydalı bir şey diye benimsemek, insanoğlunun en iyi ümidi olan aklın hayatına ihanet etmektir.” (2)

Hayvan-insan tâbiri aşırı mı?

Hegel tarih felsefesinin kaba bir uygulanışı şeklindeki Batılı tarih tezi, tarih aynasında kendi abus suratından başka ne bulabilirdi ki? Şunu da hemen belirtelim ki, kendisi de tarihi malzeme olarak muhatabını bekleyen bir kadavra olarak Batının akıl hayatı sona erdiği gibi, anti-entelektüalizm diye bir yolu da kalmamıştır.

Fantazya planında rasyonel adamın (Batılının) gözünde ibtidaî insan: İbtidaî insan, tabiat içinde yaşarken tabiî sebep fikrini anlamıyordu. (Açlığın, ot yemekle izale olduğunu ‘tabii’ olarak anlıyordu ama bunu anlamıyordu.) Yediği buğdayın (bunu yemeyi de kendinden düşük hayvanları taklid ederek öğrenmişti.) yerden bittiğini tabiî olarak anlıyordu; ayrıca buğdayın tabiî olarak suya ihtiyacı olduğunu da tabiî olarak anlıyordu; (bunu da tekrar tekrar müşahade ile anlamıştı.) fakat toprak istemezse buğday bitmezdi ve gökler istemezse yağmur vermezdi. İşte bu ve buna benzer sebeplerden (bu sebepler ne kadar da kendi aralarında ahenkliydi.) yer-altı ve gök-yüzü varlıklarının olduğuna inandı ve kendini bu yüce varlıkların elinde bir oyuncak olarak gördü. O, bir zavallıydı; buna rağmen doğduğu güne lanet etmedi. Üstelik kendi gibi insanlar da aynı yüce varlık fikrine içten inandılar. Bu yüce varlıklara gerekli saygıyı göstermeliydi ki, Onlar buğdayı kendilerinden esirgemesinler. Cinsî münasebeti de hayvanlardan veya hayvanlığından öğrenmişti; Utanılacak ne var? Artık hür değil miyiz? Kendi uzak tabiatımızın ne olduğunu anlayalım. (Burada ortaya çıkan bazı sorulara verilen cevapları sansürlüyoruz.) Neticede insanlar çoğaldı, yiyecek ve kadın az olduğundan (az değil de ben çok istiyorum.) saflar ayrıldı, kavga çıktı. İşte bundan da cemiyet teşekkül etti ve bu yapının korunması için din, ahlak, devlet, vs. müesseseleri oluştu.

Şimdi, yine fantazya planında, ibtidaî insanın gözünde rasyonel Batı adamı: O, ilk önce saygı uyandırdı. Çünkü ibtidaî insan saygı duymayı her şeyin önüne almıştı. Rasyonel adam, onun büyük emeklerine mal olan şeyi çabucak ve bolca elde edebiliyordu. Bu durum, rasyonel adama olan saygısını pekiştirdi ve gözünde daha da büyümesine vesile oldu. Fakat bazı sorular da aklına gelmiyor değildi... Meselâ, acaba rasyonel adam karnı doyunca ne yapıyordu? Baktı ki eğlenceye dalıyor ve sarhoşluk ertesinde tekrar buğday için çalışıyordu. Bunun hep böyle devam ettiğini görmek onu üzmüştü ve “Ne yazık rasyonel adama! Biz, hayvanlığımızdan sıyrılma çabasını, bize bildirilen “İşte insandan murad o!” denilen insana doğru kamçılarken ve hayallerimizde bu ideale olan bağlılığımızı ifade ederken, bu hayalin rasyonel adamda gerçekliğini bulacağını zannetmiştik. Halbuki o, bizim her ân geride bırakmağa çalıştığımız hayvanlığın peşine düşmüş. Biz her şeyde onu aşan bir fikir peşinde koştururken, en basit olanı bile yüceliğe açılan bir kapı olarak görürken, rasyonel adam her şeyi bayağılaştırmış. Bizim şairliğimizi mi yoksa şair olmayı mı hor görüyorlar anlayamadım. Halbuki bu zamana olan şevkimiz, sorumluluğumuz bize o sözleri terennüm ettirdi. O ise, bu sözlerimize “esatir-ül evvelin: öncekilerin uydurma hikâyeleri, efsaneleri” diyor. Sakın sürekli savaştığımız hayvan-insanlar, gerçek insan soyunun kökünü kazmış olmasınlar? Hem bizi, bir görüp topumuzu tek bir bakış altında aynı kefede değerlendiriyorlar ki, bu bakış, rasyonel adamın cahilliğinden (bizce körlüğünden) olsa gerek. Biz, her ne kadar çamurumuz aynı görünse de, kendimizi hayvan-insan ile aynı kefede görmeyiz. Bize, dünya durdukça sizinle onlar arasındaki savaş bitmeyecek dendi ve bunun delili de nefsinizin ve şeytanın size olan düşmanlığıdır diye gösterildi. Bu arada, Batılı adamın lügatında “nefs” kelimesinin olmadığını da şaşırarak görmüştü. Kendimizi tabiattan ayıramadığımız suçlamasına gelince, doğrusu bunu bir övgü olarak kabul ederiz; fakat fezayı fethe çıkmış rasyonel adamın gözünde de tabiat rasyonel adamın bakışının aynısı değil mi? Biz ne aradıysak onu bulduk; tıpkı rasyonel adamın bulduğu gibi. Demek ki ibtidaîlik kendini tabiattan ayıramamakta değil, tabiatta aradığıyla yani insanın kendisiyle ilgili.

Sahabiler, Peygamberimizin huzurunda diğer peygamberlerden bahsetmezlerdi; çünkü bir peygamber hakkında ancak bir peygamber konuşabilir. Haddimizi kasden aşarak, ibtidaî insan hakkında bir şeyler söylememizin iki sebebi var: İlki, “İnsanım ve insani olan hiçbir şeye yabancı değilim.” ölçüsüyle ibtidaî insanı kendimize yakın bulmamız ve bir nevi savunma mecburiyeti hissetmemiz; ikincisi ise insan üzerine bu kadar rahat konuşabilmenin münasebetsizliğini göstermek içindi.

Masasının başında geçmiş zamana ait bir olayın sebeplerini bulmağa çalışan tarihçinin, duyduğu gürültü üzerine evinin önünde cereyan eden kavganın sebepleri hususunda, farklı şahidlerin beyanlarından dolayı tereddüde düşüp, beş dakika önce evimin önündeki kavganın sebebini bulamazken tarihî bir hâdisenin gerçek sebebini nasıl bilebilirim tarzındaki nefs muhasebesinin, İBDA Mimarı’nca hatırlatılması, insanı edebe davet değil midir?

Peki tarih üzerine konuşulmayacak mı? Eğer kuru bir kronolojiden öte bir şey söylenmek isteniyorsa ki bundan kaçmak da mümkün değil, ilk önce bu ihtiyaç anlaşılsın. Bugünü düne bağlayan çizgi nerede? Bugüne olan yabancılık hissi ve “Ben kimim?” sorusunun geçmiş zamana olan bir yolculuğu mu? İnsanlık tarihi, insanın tarihi değil mi? Bugün insan hakkında sahip olduğumuz fikir geçmişimizi de bağlıyor. Eğer bir ilerleme görüyorsak, bu ilerlemeyi tedrici olarak azaltıyor ve bir başlangıç noktası tayin ediyoruz ve gerisin geri ilerletip bugüne varıyoruz. İşte bu esnada elde edilen tarihî vesikaların, îletlerin değerlendirilişinde pek de rasyonellikle bağdaşmayacak bir şekilde hayale, tasavvura başvuruluyor. İbtidaî insanın bu görünüşü, onun öyle anlamaya çalışılmasından başka ne ki? Kendi ibtidaîliğini yerleştirdiği tarihten kendi ibtidaîliğine-prematüreliğine varıyor. Yine bu mânâda bu bakışın, “akıl hayatına ihanet etmek istemeyen” rasyonel adamın tasavvur, efsane, uydurma hikâye olarak vasfettiği tarihe ilgisi de bitmiştir.

 

III.

 

Batılı tarih tezi ile karşılaştırmalı ve biraz da karışık bir şekilde ifade etmeye çalıştığımız tarih anlayışımızla, toptan uydurma damgası yemiş efsane ve tarihî vakaların tetkikine artık geçebiliriz. İlk önce efsane ve tarih arasındaki ilgiye bakalım:

Esatir: İlk zamanlara ait uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji. Saflar. Sıralar.

History (ing.): Tarih. Tarihi vakalar.

Story (ing.): Hikâye, tarih. Rivayet. Anlatılan şey. Masal, efsane, destan. Kısa roman. Roman taslağı. Yalan, boş masal.

Star (ing.): Yıldız, kevkeb. Talih. Baht, şans. Yıldız şeklinde beş veya altı uçlu yuvarlak şey. Mümtaz kimse, güzide sanatkâr. Sinema, vs. yıldızı.

İstare: Yıldız, kevkeb.

İstare: Perde, zar.

İstiare: Ariyet istemek. Ödünç almak. Birinden iğreti bir şey almak. Bir kelimenin mânâsını muvakkaten başka mânâda kullanmak veya herhangi bir varlığa veya mefhuma asıl adını değil de benzediği başka bir varlığın adını verme sanatı.

Mestur: Örtülmüş. Setredilmiş. Gizlenmiş

Mestur: Satırlanmış. Çizilmiş. Yazılmış.

Rakam: Yazı ile işaret, sayıları gösteren işaret. Yazı yazmak.

Rakim: Yazılmış nesne. Yazı yazılacak levha.

Erkam: Alaca yılan.

Fesane: Asılsız hikaye. Masal.

Füsün: Şaşırtıcı, hayret verici ve kendine cezbedici bir güzellik. (Bedi’) Büyü.

Tarih: Hadiseye vakit tayin etmek. Vakanın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti. Geçen hâdiseleri kaydetmekle hasıl olan ilim.

Tarih: İşe yaramaz diye bir kenara atılmış nesne.

Tarh: Uzaklaştırmak. Vaz’etmek. İndirmek. Bırakmak, elinden atmak. Yerleştirmek. Temel bırakmak. (Matematikte) Çıkarma.

Tarik: Terkeden, vazgeçen bırakan.

Târık: Gece gelen kimse. Zulmette hasıl olan belâ ve musibetler. Parlak yıldız. Zühre, sabah yıldızı.

Tara: Yıldız.

Müverrih: Tarihçi, tarih yazan. Ebced hesabiyle tarih düşüren kimse.

Müverrah: Tarihi konulmuş, tarihli, tarihi atılmış.

Mürevvih: Kokulandıran, rayihalandıran. Rahatlatan.

Kelime iştikaklarından göstermek istediğimiz şu: Koku almasını bilenler tarafından, koku almasını bilenlere (arif’in bir mânâsı da güzel koku almasını bilen) bugün rasyonel adam tarafından gökten yıldırım düştü, sel oldu, vs. şeklinde aşağılanan ibtidaî insanın feza telakkileri, bir nevi insan-üstü olarak gördükleri tarihin gerçek kahramanlarına duyulan sevginin, saygının, hasretin, şiiriydi, ifadesiydi. Mecazın, istiarenin gayesi, ehli olmayanlardan bunu gizlemek olmasın? Bütün bu perdelemelere rağmen, kaba teşbih planında kalıp bu mânâyı putlaştıran olmadı mı? Bunu kim inkar edebilir ki! Mesele, abesi, (küfür, bunun en korkuncu değil mi?) “küfrün hakikatini bilmeyen gerçek imânda olamaz” hikmetine binaen küfre hayat hakkı tanımamak ve “arazı” olduğu hakikati tesbitte. İnsanın kendindeki abesle sürekli mücadelesi olmazsa, üstelik bunun derdi hiç olmazsa, neyin abes, neyin teşbih, neyin zan olduğunun nasıl farkına varılabilir? Tarih üzerine düşünme, bir nevi insanın kendindeki macerasını tekrarlama gibi bir hâl ifadesiyle, tarihî kahramanlara yaklaşma, onları anlamaya çalışmadır.

Kahraman: Yiğit, cesur, bahadır. İş buyuran, hüküm sâhibi.

Kahr: Yaşlı, ihtiyar kişi. (pir) Yaşlı at. Yaşlı deve.

Kahr: Zorlama, cebir. Ezme. Mahvetme. Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme. Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıfların tecellisi.

Kelime mânâların da anlaşıldığı gibi, insanın alelâde günlük hayat şartlarının ötesinde bir hayatı kucaklayan veya buna dûçar olan ve aksiyonu ile –zorlukları aşma çabası ile- yeni bir hayat anlayışı getiren kahramanlar, akıl almaz, -kendini insan olarak kabul edene göre, insan-üstü olarak görüldü ve görülmeye devam edilecek. Kahraman, alelâde birisi olmadığına göre, alelâde tahliller kahramanı küçük düşürdüğü gibi onu anlamayı da sağlamaz. O, ruhun bir temsilcisi olarak akıl-üstü bir varlık ve akıl onu anlayabildiğince, akıl. Kahramanı anlamak için hayal ile gerçek arası kurulması gereken muvazeneyi tarihten misallendirmeğe çalışalım:

-"Pitagorcular eşyanın özünün ve tabiat olaylarının sayı ile ifade edilebileceğini kabul etmişler, felsefelerini bu düşünce ile temellendirmişlerdi. Aritmetikle geometri arasında yakın bağlar bulunduğuna ve aralarında kesin bir tefrik yapılmasına lüzum olmadığına inanmaktaydılar. Pitagorcuların sayıya dayanan gelişmiş bir oran ve orantı teorileri vardı. Anlaşıldığına göre Ö 2’nin rasyonel olmadığını keşifleri üzerine, Pitagorcuların evrensel aritmetik görüşleri sarsıldı. Oran ve orantı teorisi de bu yüzden sarsıntıya uğradı.” (3)

Gerçekten de Ö 2, irrasyoneldi. Ne tam sayılarla (1,2,3 gibi) ne de kesirli olarak (1,22; 3,9995 gibi) tam ifade edilebiliyordu. (İrrasyonel: Makul olmayan, akılla idrak olunamayan, mantıksız, münasebetsiz, saçma, muhakeme kabiliyeti olmayan. Asam sayı; tam adet veya müşterek mazrupla ifade edilemeyen sayı.)

Yine matematikte karmaşık (complex) sayı teorisi de bunun bir misali. a+bi şeklinde ifade edilen karmaşık sayının ikinci kısmına (bi) imaginary part (hayalî, tasavvurî kısım) denir ve bu değer de rasyonel olarak belirtilemez. Misalleri arttırmağa gerek yok. Pitagorcuları felsefî sistemlerinden vazgeçirten Ö 2 gibi irrasyonel sayıları da içine alan yeni sayı teorileri geliştirildi ve birine abes görünen durum, daha geniş bir bakış açısını yakalayan başka bir matematikçiye var olan olarak hitap etti. Kendi aklını ölçü olarak ortaya koyup da bu gerçek, şu uydurma diye aklının keleşliğini ortaya koymadan önce “ben doğru olduğumu nereden biliyorum” diye düşünmek gerek. Yoksa Ö 2 ve daha nice değeri, irrasyonel diye, bütün ilimlerin temeli olarak görülen matematikten kovmayı mı düşünüyorsunuz?

Hayal ile hakikat arası kazanmağa çalıştığımız böyle bir mesafe ayarı hatırlatmasından sonra Gılgamış Destanına geçebiliriz. Tenkidî bir tarzdan ziyade doğrudan mevzuya girilebilir ve Gılgamış Destanı ile Tilki Günlüğü arasındaki ilgi ve benzerliklerin tahliline girişebilirdik. Hem dışa açık olma ve kontrol edilebilme hem de kendimizi içine düşürüldüğümüz dar klişelerden kurtarma gayesiyle böyle bir usul takip edildi.

İlk önce Gılgamış Destanı verilecek ve ardından elimizden geldiğince şerh etmeye çalışacağız. Her tahlil bir bütüne dayalı olarak yapılır, yapılmalıdır ölçüsü iktizasınca bağlı olduğumuz ve hep yeniden nüfuz edilmeli diye karşımızda bulduğumuz asıl’a gelince; bunun, Büyük Doğu-İBDA Mimarisi’nin iç avlusu olarak gördüğümüz, İBDA Mimarı’na ait Tilki Günlüğü adlı eseri olduğunu bir kez daha belirtelim.

 

IV.

 

Gılgamış’ın Maceralı Uzun Yolculuğu (4)

 

Kahramanlık masalları şeklindeki destanî edebiyatı ilk defa Sümerliler yazdılar. Babilonyalılar ve Âsurlular’ın kullandıkları Samî dili olan Akkad diliyle yazılmış bu tür dokuz epik zamanımıza kadar geldi. Güney Mezopotamya’da yaşayan Sümerliler, Samî ırkına mensup değillerdi. Onların kültürel önemi takriben M.Ö. 3500’den 2000’e kadar uzanır. Sümerliler, çivi yazısı karakterlerini kil tabletlerine yazdılar ki, bu kil tabletlerden bazıları M.Ö. 4000 yılına kadar çıkmaktadır. Fırat nehrinin kenarlarındaki kadîm şehir-devletleri olan Ur, Uruk, Larsa, Lagaş, Nippur ve Eridu, Sümer ülkesinin merkezleri idiler.

Bir Samî hanedanlığı olan Akkad, Büyük Sargon (M.Ö. 2700) tarafından kuruldu ve devletin merkezi de Agade oldu. Mezopotamya medeniyetinin merkezleri, sonunda Babil ve Nineve’ye, Babilonya ve Asur krallıklarına taşındı.

Akkad efsanlerinin (yani, Babilonya ve Âsur efsanelerinin) ilk örnekleri Sümer efsaneleri idi. Sümer efsaneleri ile hemen hemen aynı olan bu efsaneler –ki bunların en meşhuru Gılgamış destanı idi- Yunanlılar’ınki de dahil, daha sonraki bütün Akdeniz edebiyatına tesir etti. Gılgamış destanının yazıları Ashurbanipal (Aşurbanipal) (M.Ö.668-626) kütüphanesinden geldi. Yine Hitit ve Hurri belgelerine dayanarak yazılmış Akkadca Gılgamış destanı da vardır ki, M.Ö. ikinci-bin yılına kadar uzanır.

Aşurbanipal sarayı ve kütüphanesi, ünlü arkeolog A.H. Layard’ın asistanı Hürmüz Rassam tarafından Nineve’nin kazılması (1845-51) sırasında bulundu. Gılgamış destanının oniki tableti muazzam edebî ve tarihî belgeler kolleksiyonunun parçaları idiler. Yirmi-binden fazla tablet (Londra’daki) British Müzesi’ne gönderildi. Ancak o tabletlerin önemi ancak Rassam’ın keşfinden otuz sene sonra anlaşıldı. Fakat ilim adamlarının dikkatlerini bu Gılgamış destanının önemi üzerine çeken kimse, 1872’de tabletlerdeki yazıları çözen George Smith idi. Rassam’ın, İngiliz Müzesi’ne gönderdiği tabletlerin ancak çok küçük bir kısmı Gılgamış efsanesiyle ilgili idi. Öteki tabletleri de bulmaya azmeden George Smith, Londra Daily Telegraph gazetesinin malî desteği sayesinde Nineve’ye gitti ve nihayet eksik parçaları da buldu. Smith tercümeleri bitirdikten sonra, bu destanın kadîm Mezopotamya’dan gelen en önemli edebî eser olduğunu anlaşıldı.

Gılgamış destanı, bir tür Sümer Odisey’idir, yani ölümsüzlüğün sırrını aramak için maceralı uzun bir yolculuğa çıkan kahramanın başından geçen dramatik hâdiseler. E.A. Speiser diyor ki: “Dünya tarihinde ilk defa olarak, böylesine kahramanca ölçüdeki derin bir tecrübe asil bir üslûpla ifade edildi. Destanın kapladığı saha ve yaygınlığı ve derin şairane gücü ona hiçbir zaman eskimeyecek bir cazibe veriyor.” Nihayet oniki tablette belirtilen hikâye, ilkin ağızdan ağıza yayılan ve sonraları muhtelif kâtipler tarafından yazılan bağımsız parçaların toplanmış şeklini temsil ediyordu. Gılgamış’ın onikinci tableti önceki malzemeye eklenmiş bağımsız bir ektir ki, ana tema için önemli değildir. Bu onikinci tablette Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun hayâletinden Öteki Dünya için araştırma yapmasını ister. Enkidu’nun cevabı hayal kırıcı ve ümitsizliğe düşürücüdür. Bu dünyadan göçenlerin ruhları, “alttaki dünyada rahat ve huzura kavuşmazlar.”

Gılgamış destanı ile İbranî tufan hikayesi (Tekvin, 6, 7, 8) arasındaki benzerlikler, ikincisinin birincisine dayandığını gösterecek kadar çoktur. Hem Sümer hem İbranî metinlerinde, ilahî bir ifşaat, kahramana, bir tufanın yaklaştığını söyler. Her ikisinde de, geminin nasıl yapıldığının, gemiye binilişin, yağmurun durmasının, geminin bir dağ zirvesinde kalmasının, üç kuş gönderilişinin, geminin terk edilişinin ve kurban adanmasının anlatılışları aynıdır. Öte yanda, diğer edebî benzerliklerde görüldüğü üzere, hikâyenin Sümerlerce anlatılışı mülti-tanrıcılığı gösterdiği gibi, İbranî hikâyesindekinden daha az ahlâkî görüşü ihtiva eder.

İlk medeniyetlerinin hepsinin bir tufan hikâyesi olduğu anlaşılıyor. Sümer-Akkad hikâyesinin gerçekten vuku bulmuş bir hâdiseye dayandığı biliniyor. C. Leonard Woolley’in Ur’da ve Stephen Langdon’un Kiş’te yaptıkları kazılar, M.Ö. 4000 ve M.Ö. 3300 yılına ait toprak tabakalarını meydana çıkardı. Daha önce benzeri görülmemiş bu yağmur ve su baskınları, daha sonra Âsurlular’ın ve Babilonyalılar’ın kafalarında çok derinden yerleşmiş olmalı ki, tufan efsanesinin farklı anlatılışlarının sebebi de budur.

Üçte iki tanrı ve üçte bir insan olan Gılgamış, büyük bir kahraman ve cengâver, ama aynı zamanda da bir zalimdi. Uruk şehrinin duvarlarını o inşa etti; savaşta bir benzeri yoktu; ülkeyi mutlak bir güçle yönetti; ve halk, onun en ufak bir kaprisine boyun eğmeğe mecburdu.

Onun, kendileri üzerinde küstahça ve keyfî yönetimine dayanamayan halk, tanrıça Aruru’ya başvurarak “onun bir eşini”, Gılgamış’la savaşabilecek bir dev yaratmasını istedi. Halk, “Bırakalım savaşsınlar”, diye dua etti. “Ve onun rakibi kazansın ki Uruk barış yüzü görsün.”

Aruru, onların dualarını kabul etti ve Enkidu’yu, bütün vücudu bir kadının başındaki saçlar gibi kaba tüylerle kaplı, bir savaş tanrısını yarattı. Enkidu’nun giysileri hayvan derileri idi ve bir hayvan gibi, çayırlarda otladı ve su birikintilerinde kendisine bir yer kapmak için hayvanlarla kavga etti. Bir gün, vahşi hayvanlar için kapan kuran bir avcı onu gördü, fakat Enkidu da avcıyı gördüğü zaman, avcı, dehşet içinde köyüne kaçtı ve gördüğünü anlattı. Babasına, tepelerde gezen, karnını vahşi hayvanları yiyerek doyuran ve su birikintilerinden içen ve mahsulü harap eden ve kapana sıkışmış hayvanları serbest bırakan yaratıktan bahsetti. Babası, oğluna, Uruk’a giderek Gılgamış’la konuşmasını söyledi.

Onun anlattıklarını dinleyen Gılgamış avcıya, köyüne dönmesini, yanına bir fahişe alarak onu su birikintisine götürmesini söyledi. Su birikintisi yanında Enkidu’yu gören fahişe, onu kendine çekmek için sırtındakileri çıkaracaktı. Enkidu, kadını kucakladığı zaman da, civardaki hayvanlar, onun kendilerinden biri olmadığını anlayarak Enkidu’yu reddedeceklerdi. Enkidu da böylece, yabani tabiatı bırakacak ve insanlar gibi yaşamaya başlayacaktı. Avcı, kendisine söyleneni yaptı. Kadını, su birikintisine götürdü ve beraberce iki gün beklediler. Üçüncü günü vahşi adam geldi ve kadın da hemen sırtındakileri çıkararak çıplak göğsünü gösterdi. Kadın, onun şevk ve heyecanını sevdi ve beraberce altı gece yattılar. Enkidu, sonunda ayağa kalktı ve hayvanların yanına gitti. Fakat Enkidu’yu gören hayvanlar, derhal onun yanından uzaklaştılar. Enkidu, peşlerinden koşmak istedi ama bacakları artık eski bacakları değildi, koşamadı. İşte o zaman, kendisinin bir hayvan değil, bir insan olduğunu anladı.

Tekrar fahişenin yanına dönen Enkidu, kadının ayakları dibinde oturdu ve kadın da ona dedi ki: “Enkidu, sen âkıl birisin ve şimdi de bir tanrı oldun! Bu yabani hayatı bırak ve benimle, Gılgamış’ın yönettiği Uruk’a gel.” Fahişenin bu sözleri Enkidu’nun hoşuna gitti ve dedi ki: “Beni Anu ve İştar mâbedine götür ki, Gılgamış’a meydan okuyayım. Ona fevkalâde güçlünün kim olduğunu göstereceğim.”

Şehre geldikleri vakit, halkı, bir bayramı kutlarken gördüler. Gençler, bayramlık elbiselerini giymiş, eğleniyorlardı. Çok geçmeden, çevresindeki adamları ile Gılgamış göründü. Yürüyüş mâbedin avlusunda durdu. Gılgamış, mâbede girmeğe hazırlanırken, Enkidu kapıda durdu ve ona meydan okudu. İki cengâverin çevresinde toplanan halk, onların birbirine denk olduklarını gördü. Ardından mücadele başladı. Birbirleriyle boğuştular ve onlar burunlarından soluyan boğalar gibi çarpışırken mâbedin duvarları sallanıyordu. Gılgamış sonunda yere düştü. İşte o zaman anladı ki, kendisine denk biri ile karşılaşmıştı. Enkidu da, Gılgamış’ın sadece küstah bir zalim değil, kendisine lâyık bir muhalif olduğunu da anlamıştı ve ona dedi ki: “Dost olalım.” İki dev birbirini kucakladı ve kaderlerini birbirlerininkine bağladılar.

Gılgamış daha sonra, ormana giderek bir sedir ağacı kesmeyi teklif etti. Fakat Enkidu kutsal orman koruyucusunun, “ağzı ateş ve nefesi ölüm” olan çok güçlü Humbaba olduğunu söyleyerek gitmek istemedi. Gılgamış Enkidu’yu paylayarak, “Nerede senin o büyük gücün?” dedi. “Yürü, korkma. Çarpışarak yenilmek, çarpışmaya girişmemekten iyidir.”. Böylece, silâhlarını hazırladılar ve ormana doğru yola çıktılar. Yolda her ikisi de korkmaya ve verdikleri karardan pişmanlık duymaya başladı. Şimdi, birbirlerini cesaretlendirmeye çalışıyorlardı.

Nihayet, Humbaba’nın yaşadığı ormanın kenarına geldiler. Akşam olmak üzere idi ve iki cengâver öylesine yorulmuştu ki, bir ağacın altına uzanır uzanmaz uyudular. Geceyarısına doğru Gılgamış bir rüya görerek uyandı. Rüyasında, bir dağ onun üzerine düşmüş fakat bir dev kendisini kurtarmıştı. Enkidu, “Humbaba’yı mağlûp edeceğimizin bir habercisi” dedi. Ayağa kalktılar ve ormana girdiler. Gılgamış, bir balta ile büyük bir sedir ağacını kesti; devrilen ağaç öylesine bir gürültü çıkardı ki Humbaba’yı uyandırdı. Dev, hemen onların üzerine doğru koşarak kızgınca bağırdı: “Benim ormanındaki sedir ağacını kesmek küstahlığını gösteren kim?”

Bu noktada, güneş tanrısı Şamaş, Gılgamış’a korkmamasını ve Humbaba’nın üzerine gitmesini söyledi. Şamaş, Humbaba’yı kör edecek kızgın bir rüzgârı onun üzerine gönderdi. Humbaba, şimdi hareket edemiyordu. Elinden artık hiçbir şey gelemeyeceğini anlayınca, Gılgamış ve Enkidu’dan merhamet diledi: “Beni serbest bırakırsanız sizin hizmetçiniz olacağım.” Enkidu ve Gılgamış, devin yakarışlarını dinlemeyerek Humbaba’nın kafasını kestiler.

Gılgamış yıkandı, temiz giysilerini giydi ve sırtına bir krallık cüppesi geçirdi ve başına da bir taç koydu. Şimdi öylesine yakışıklı olmuştu ki, kadınlık tanrıçası İştar’ın dikkatini çekti. İştar, “Benimle birlikte gel,” dedi. “Ve benim kocam ol. Ben sana altın bir araba vereceğim. Krallar ve prensler sana hizmet edecek ve sana hediyeler sunacaklar. Biz ikimiz güzel bir sarayda yaşayacağız.” Gılgamış cevap verdi: “Ben seninle niye evleneyim? Sen, hercai bir ruh, erkekleri yok eden birisin. Başka hiçbir şey değilsin. Sen, çalışma kampına gönderdiğin ve böylece kendisini sefalete sürüklediğin tanrı Temmuz’u mahvettin. Aynı şeyi, kendisini, senin rahat ve zevkine adamış olan Temmuz’un babası bahçıvana da yaptın. Seninle yatmayı reddettiği zaman, sen onu bir köstebeğe dönüştürdün. Önce kandırıp kendine çektikten sonra yıktığın daha pek çokları var. Sen aynı şeyi bana da yapacaksın.”

Gılgamış’ın hakaretleri karşısında İştar gökyüzüne uçarak onu, babası Anu’ya ve annesi Antum’a şikâyet etti. Fakat Anu, kızının, başına gelenlerden kendisinin mesul olduğunu ve kötü hareketlerinin kendisine böylece hatırlatılmasını hak ettiğini söyledi. Babasının sözlerine fena halde kızan İştar, Anu’dan, Gılgamış’ı öldürmesi için cennetin boğasını göndermesini talep etti; Anu, onun bu isteğini yerine getirmezse, yer altı dünyasının kapılarını kırarak, yeryüzündeki bütün canlıları yok edecek ölüleri serbest bırakacağını söyledi. Anu dedi ki: “Eğer ben boğayı gönderirsem yeryüzünde, yedi yıl sürecek bir açlık baş gösterecek.” Fakat İştar, böyle bir netice için hazırlıklı olduğunu söyledi. Böylece, boğa yeryüzüne indi; Gılgamış ve Enkidu’ya saldırdı. Enkidu, boğayı boynuzlarından yakaladı ve kılıcını hayvanın ensesine indirdi. Ardından, Gılgamış ve Enkidu boğanın kalbini çıkararak, güneş tanrısı Şamaş’a takdim ettiler.

Çatışmayı, Uruk’un kale duvarlarındaki mazgallardan seyreden İştar haykırdı: “Eyvah! Gılgamış cennetin boğasını öldürdü.” İştar’ın, boğayı öldürenin sadece Gılgamış olduğunu söylemesine kızan Enkidu, hayvanın kalça kısmından kestiği bir et parçasını İştar’ın yüzüne fırlattı. İştar da, Enkidu’yu dehşetli bir ceza ile tehdit etti. İştar, boğanın kendisine lâyık bir törenle gömülmesini istedi, fakat Gılgamış, Uruk halkının sadakatini kendine çekmek için hayvanın yerde kalan parçalarını topladı, bir torbaya koydu.

Bu hâdiseden kısa bir müddet sonra Enkidu bir rüya gördü. Rüyasında, bütün ilâhlar, boğanın öldürülmesinden en çok kimin suçlu olduğunu kararlaştırmak için bir araya gelmişlerdi. Bazılar, suçun büyüğünün Gılgamış’ta olduğunu ve bundan böyle onun ölmesinin gerektiğini söylediler. Diğerleri, asıl suçlunun Enkidu olduğunda ısrar ettiler. Bu düşünceler üzerine ileri geri uzun uzun tartışıldıktan sonra, Anu nihaî kararını bildirdi: “Gılgamış, aynı zamanda kutsal sedir ağacını da kestiğinden,ölmesi gereken odur.” Bu ise, konsey üyeleri tanrılarını daha da birbirine düşürdü. Şimdi her biri, iki kahramandan birini, hayvanı öldürmekle suçluyordu. Tanrılar müşterek bir karar vermeden Enkidu uyandı ve rüyasını Gılgamış’a anlattı.

Gılgamış arkadaşına, kendisinin de aynı derecede suçlu olduğunu ve Enkidu öldürülecek olursa, hayatının geri kalan kısmını onun için matem tutmakla geçireceğini söyledi. Enkidu yarı-uyanık yatarken arkada bıraktığı yılları gözden geçirdi ve başına gelen bu belâyı getiren hâdiseleri lanetledi. Daha sonra, bir diğer rüya daha gördü. Bu defa, bir ejderhaya dönüştürülmüş ve cehennemde, yer altı dünyası kraliçesinin yaşadığı şehvet evine götürülmüştü. Uyandığı zaman, artık öleceğini biliyordu. Her geçen biraz daha halsiz düşerek acı ve ızdırap içinde oniki gün yattı. Elinden bir şey gelemeyen Gılgamış onun başucunda oturdu. Enkidu nihayet gözlerini kapadı. Gılgamış, bu arkadaşı ve sağ kolunun, kendisi ile birlikte çarpışan ve avlanan Enkidu’nun ölümüne derinden üzüldü. Bir aşağı bir yukarı yürüyerek ağlıyor ve saçlarını koparırcasına çekiyordu. Aynı kaderin kendisini de beklediğini bildiğinden korkmaya başladı.

Arkadaşını gömen Gılgamış, Maşu dağında yaşayan ve kendisinin ebedî hayatın sırrını bildiği söylenen Utnapiştim’i görmek için yola çıktı. Günlerce yürüdükten sonra, tepeleri “gökyüzüne” ve göğüsleri “yer altı dünyasına uzanan” dağa ulaştı. Dağın kapısındaki nöbetçi iğrenç bir akrep-adam idi ve Gılgamış’a oraya gelmesinin sebebini sordu. Gılgamış Utnapiştim’i görerek ebediliğinin sırrını öğrenmek istediğini söyledi. Akrep-adam, “Bu mümkün değil,” dedi. “Zira hiçbir fâni insan, oniki league uzunluğunda (bir league, yaklaşık 5 km.) karanlık bir tüneli geçtikten sonra varılabilen Utnapiştim’in malikânesine ulaşamadı.” Gılgamış, yine de içeriye girmeye azimli idi. Yolcunun üçte iki tanrı olduğunu sezinleyen nöbetçi, başarı dileyerek içeri girmesine müsaade etti. Gılgamış yürüdü, yürüdü ve yürüdükçe de tünel, bir şey görülmezcesine karanlıklaşıyordu. Fakat tünelin sonuna yaklaşınca ışık gördü ve çok geçmeden kendisini, meyvalarının mücevher olduğu yemyeşil ağaçlar ve çiçekler arasında buldu. Güneş tanrısı Şamaş göründü ve dedi ki: “Gılgamış, sevin, çünkü sen bu cennete giren ilk fânisin; ama peşinde gittiğin hayatı bulamayacaksın.” Bu ikaza aldırış etmeyen Gılgamış, eve ulaşıncaya kadar yürüdü. Evin bakımından sorumlu olan kadın –bir şarap-kadın- görünerek kapının kilitlenmesini emretti. Kadın Gılgamış’ı ilkin bir serseri sanmıştı, fakat Gılgamış’ın anlattıklarını dinledikten sonra, onun alelâde bir kimse olmadığını anladı ve içeri aldı.

Şarap-kadın, Gılgamış’ı caydırmağa çalıştı. Dedi ki: “Peşinde gittiğin hayatı hiçbir zaman bulamayacaksın. Tanrılar, beşeriyeti yarattıkları zaman, insanoğlunun ölmesi gerektiğine karar verdiler. Bundan böyle, yaşadığın her günün en iyi bir şekilde geçmesine çalış. Ye, dans et ve eğlen. Tam bir hayat sür.”

Bu sözler Gılgamış’ın bir kulağından giriyor, ötekinden çıkıyordu. Utnapiştim’i nasıl bulacağını sordu. Kadın onun, okyanus ötesinde hiç kimsenin gidemediği bir adada oturduğunu söyledi. O, Ölüm Denizi idi. Fakat kadın, Utnapiştim’in kayıkçısı Ursanabi’nin öteberi almak üzere içeride olduğunu ve belki kendisini götürmeyi kabul edeceğini söyledi. Kadın kayıkçıyı getirdi ve kayıkçı da Gılgamış’ı götürmeyi kabul etti. “Fakat bir şartla,” dedi. “Ölüm sularına dokunmayacaksın. Sopan bir defa suya girdi mi, onu hemen suya bırakıp yerine bir diğerini koyacaksın. Bundan böyle, ormana git ve bu yolculuk için gerekli iki defa-altmış (yâni 120) tane sopa kes.”

Gılgamış söyleneni yaptı ve birlikte kayığa bindiler. Bir ay gittiler ve beraberindeki bütün sopaları kullandılar. Gılgamış o zaman, dizlerine kadar inen ince uzun gömleğini yırttı ve yelken olarak kullandı. Onlar adaya yaklaşırken, Utnapiştim de onların gelişini seyrediyordu. Birdenbire, kendi kendine dedi ki: “Kayıttaki insanlar kimler? Onlar benim kayıkçılarım olamaz.”

Gılgamış ve kayıkçı karaya çıkarak Utnapiştim’in yanına gittiler. Utnapiştim, Gılgamış’a, ebedî bir hayatın olamayacağını kesinlikle söyledi. “Ebediyen ayakta durması için mi ev yapıyoruz? Kontratlarımızı ebediyete kadar sürsün diye mi imzalıyoruz? Kuşlar ve çiçekler er veya geç ölürler ve fâni insanlar da ölürler. Bu, tanrıların emirleri idi.” Gılgamış buna şöyle cevap verdi: “Siz de benim gibi bir beşerî yaratıksınız. Bir tanrının hayatını yaşadığınız için zevk duyuyor musunuz?”

Yaşlı âkıl adam bir müddet sessiz durdu. Sonra dedi ki: “Ben sana, tanrıların bildikleri bir sır söyleyeceğim. Fırat nehrindeki Şurippak şehri, büyük bir tufan husule getirmek isteyen tanrıların evi idi. Sular tanrısı Ea bana, yaklaşmakta olan tufanı ikaz ederek bir gemi yapmamı söyledi. “Dünyevî eşyalarını terket ve kendi hayatını kurtar. Yaşayan bütün şeylerin tohumlarını gemiye al,” dedi. Ben, onun bu emirlerini yerine getireceğimi söyledim ve böylece gemiyi yaptım ve onu ziftle çevreledim. Her duvarın yüksekliği on düzine cubit idi. (Cubit, dirsekten orta parmağa kadar olan mesafedir.) Ben altı güverte yaptım. Yiyecekleri getirdim. Ocağa altı ölçü katran döktüm. Üç ölçü asfalt da içeriye döktüm. Geminin kalafatı için zeytinyağı kullanıldı. Et ihtiyacımız için koyunları ve boğaları kestim ve içmek için de şarap tedarik ettim. Gemi, yedinci günü tamamlanmıştı. Bütün altın ve gümüşümü gemiye getirdim. Tabii, ailem ve akrabalarım da geldiler. Bütün hayvanlar ve kuşlar gemiye üşüştüler.”

"Sabaha karşı kara bulutlar göründü ve gök gürültüleri tanrıları bile korkuttu. Dehşetli bir fırtına yedi gün gemiyi çalkadı. Yedinci gün fırtına ve suların yükselişi durdu. Bütün beşeriyet kile dönüşmüştü. Ambar kapağını açtım ve güneşi gördüm. Gemi, Nisir Dağı’nın zirvesinde durmuştu. Hareket edemiyordu. Gemi, altı gün Nisir Dağı’na saplanıp kaldı. Yedinci günü, kuru kalmış bir toprak bulunup bulunmadığını öğrenmek için bir kumru gönderdim. Kumru uçtu, fakat kuru bir yer bulamadan döndü. Ardından bir kırlangıç gönderdim; o da kuru bir toprak bulamadan döndü. Nihayet bir kuzgun gönderdim. Kuzgun, kuru bir yer bulmuştu; orada yiyecek de buldu ve geri gelmedi. O zaman suların kaybolduğunu anladım.

"Biz dağın tepesindeki gemiyi terkettik ve tanrılara kurbanlar adadık. Tanrılar, yakılan buhurun kokusunu aldılar ve yanımıza gelerek adanan kurbanın etrafında toplandılar. Sonra, Enlil beni ve karımı gemiye götürerek dedi ki: “Utnapiştim, bugüne kadar sadece bir fâni idi, fakat şimdi tanrılardan biri olacak ve uzaktaki nehirlerin ağzındaki adada ebediyen yaşayacak.”

Hikayesini bitiren Utnapiştim, Gılgamış’a böyle bir şeyin kendisi için olamayacağını söyledi. Gılgamış, kendisine ebedilik bahşetmeleri için tanrıları çağıramazdı. Gılgamış, böylece aradığının boşuna olduğunu anladı. Yedi gün yedi gece uyudu. Uyandığı zaman, Utnapiştim’e ne yapması gerektiğini sordu; çünkü rüyasında, kendisinin ölümle karşı karşıya geleceği ikaz edilmişti. Utnapiştim, kayıkçı Ursanabi’yi çağırarak kayığı hazırlamasını söyledi. Sonra da Gılgamış’a dönerek dedi ki: “Sana bir sır açıklayacağım. Denizin dibinde bir bitki vardır. Buckthorn’a (topalak) benzeyen bu bitkiyi elde edersen yeni bir hayata kavuşacaksın.”

Gılgamış, ayaklarına kocaman taşlar bağlayarak kendisini denizin dibine indirdi. Bitkiyi buldu ve sahile getirdi ve kayıkçıya dedi ki: “Bu meşhur bitki, kendisini bulanın gençliğini geri getirecek. Ben onu Uruk’a götürüp “İnsan İhtiyarlıkta Genç Olur” adını vereceğim. Onu yiyeceğim ve tekrar gençleşeceğim.” Denizi geçtiler ve beraberce Uruk’a doğru yürümeğe başladılar. Bir kuyu başında durdular ve Gılgamış, soyunarak suya daldı. Fakat kendisi suda iken, bir yılan bitkiyi alarak kaçtı. Yılan derhal derisini attı ve genç oldu.

Gılgamış, oturdu ve ağladı. Şimdi tekrar anladı ki, bütün fâniler gibi, ölüm kendisi için de bir gerçektir. Gılgamış ve Ursanabi Uruk’a doğru yollarına devam ettiler.

Devamı İçin Tıklayınız

 

www.erdaldurdu.up.to

 

Hosted by www.Geocities.ws

1