Çirkin ve dar
vakitlerde sevgiyi söylemek mi güzel, yoksa gizli bahçemizde açan
çiçekleri toplamak mı?
Robert Lowell 'le birlikte Marie Anderson 'ı
dinlerken tüm hünerlerinizi Mara için gösterin, nefretle yırtılan
yüreklerin sesinde, ölüm yolculuğuna çıkan Attila Jozsef için
belirsiz bir sisten çıkan yanan yıldızların gökyüzünden düşüşünü
seyredin...
Hani serin ağaçlar
altında geçen gençliğimiz var ya bir okşayışın, bir güvenişin
egemen olduğu; hani kaçak aşklar var ya güneşleri önüne katıp
sürükleyen.. yaşamı çoğaltan; istediğimiz odur!..
Oysa şimdi
karanlık bir gökyüzü altındayız ve Paul Eluard 'ın dizeleriyle
avunuyoruz...
Yolda yürürken
rastladığımız
eski dostumuz, başını hafif çevirip selam vermekten kaçındığında,
omzundan tutup ''Ne haber'' diyoruz ya!.. O da, ''Vay sen misin''
deyip boynumuza sarılıp şapur şupur öpüyor ya!
O anda çıldırıyorsunuz
biliyorum; ikiyüzlülüğün toplumu ne denli kuşattığına bir kez
daha tanık olduğunuzda ben şaşırıyorum...
O saatlerde ben,
gök mavisi bir ateş
yakıp daha iyi yaşamak için düşler kuruyorum...
Çıtırdayan
alevlerin sesinde, diz çökmüş gözkapaklarım üstünde kalabalığın
büyülü bakışları arasında yürüyorum...
Çiçekçi kadın
yine aynı yerde tezgâh açmış, ateşli bir uykunun üç parçalı
gölgesinde çocuklara masal anlatıyor...
Son vapur
kalkmak üzere...
Sanıyorum
ki o anda tüm sevişmeler yanımızda!..
***
Haydi gülümseyin
biraz!..
Bilmem
alacakaranlığın
sesini duyuyor musunuz?
O kuru
umutsuzluk, o tekdüze yaşam!..
Genç olmanın
o yanılmaz duygusu!..
Aşk,
o sözü sık sık edilen göz kamaştırıcı bir ışık...
İsterseniz,
Philip Larkin 'in 'yıllar sonra aşk' şarkılarını dinleyin...
Guillaume
Apollinaire 'nin 'dönence' sinde bir kuş
oluverin, Prag dolaylarında bir hanın bahçesinde dolaşın... Abdülvahap
El Bayati 'yle kışı Paris'te yaşayın...