RÜZGARIN HÜZNÜ

Alacakaranlığın sesi bir umutsuzluk mudur?

Yaşamın bilinen yalnızlığı bir rüzgârın getirdiği hüznü yaşarken bazı düşler geleceğe dönük sevincin habercisidir...

Umut, umutsuzluk, hüzün, sevinç...

Hangisi daha ağır basıyor yaşamınızda?

Haydi gülümseyin biraz!..

Behçet Necatigil 'in bir siyahın ortasına damlamış yeşilini düşünün, sevgileri yarına bırakmayın!..

Çirkin ve dar vakitlerde sevgiyi söylemek mi güzel, yoksa gizli bahçemizde açan çiçekleri toplamak mı?

         Robert Lowell 'le birlikte Marie Anderson 'ı dinlerken tüm hünerlerinizi Mara için gösterin, nefretle yırtılan yüreklerin sesinde, ölüm yolculuğuna çıkan Attila Jozsef için belirsiz bir sisten çıkan yanan yıldızların gökyüzünden düşüşünü seyredin...

       Hani serin ağaçlar altında geçen gençliğimiz var ya bir okşayışın, bir güvenişin egemen olduğu; hani kaçak aşklar var ya güneşleri önüne katıp sürükleyen.. yaşamı çoğaltan; istediğimiz odur!..

Oysa şimdi karanlık bir gökyüzü altındayız ve Paul Eluard 'ın dizeleriyle avunuyoruz...

        Yolda yürürken rastladığımız eski dostumuz, başını hafif çevirip selam vermekten kaçındığında, omzundan tutup ''Ne haber'' diyoruz ya!.. O da, ''Vay sen misin'' deyip boynumuza sarılıp şapur şupur öpüyor ya!

        O anda çıldırıyorsunuz biliyorum; ikiyüzlülüğün toplumu ne denli kuşattığına bir kez daha tanık olduğunuzda ben şaşırıyorum...

O saatlerde ben, gök mavisi bir ateş yakıp daha iyi yaşamak için düşler kuruyorum...

        Çıtırdayan alevlerin sesinde, diz çökmüş gözkapaklarım üstünde kalabalığın büyülü bakışları arasında yürüyorum...

        Çiçekçi kadın yine aynı yerde tezgâh açmış, ateşli bir uykunun üç parçalı gölgesinde çocuklara masal anlatıyor...

Son vapur kalkmak üzere...

Sanıyorum ki o anda tüm sevişmeler yanımızda!..

***

Haydi gülümseyin biraz!..

Bilmem alacakaranlığın sesini duyuyor musunuz?

O kuru umutsuzluk, o tekdüze yaşam!..

Genç olmanın o yanılmaz duygusu!..

Aşk, o sözü sık sık edilen göz kamaştırıcı bir ışık...

İsterseniz, Philip Larkin 'in 'yıllar sonra aşk' şarkılarını dinleyin...

        Guillaume Apollinaire 'nin 'dönence' sinde bir kuş oluverin, Prag dolaylarında bir hanın bahçesinde dolaşın... Abdülvahap El Bayati 'yle kışı Paris'te yaşayın...

Biraz düş kurun...

Deyin ki:

''Kış Paris'te sarılır kürklere karlara

Yüreğimse bir başına kimsesiz

Ağlıyor sessiz sessiz kaldırımlarda

Aydınlandı pencereler ve içleri

Ve akşam çöktü sokaklara

Soğuk hırçın sessiz

Gülüm nasıl da yaşlandı Paris

Oysa ben çocukluğumu yaşıyorum hâlâ

Uğraşım gezginlik ve türküler yakmak

Yeryüzünde tüm yalnızların akşamına

Nedense gülüm bu akşam

Orkide satan kızın sesi

Ölümün kokusunu getiriyor bana

Ve sesiyle sanki

Bir çivi bir çivi daha çakıyor tabutuma

Gülüm aydınlık kapısı çocukluğumun

Bir daha geçemeyeceğiz bu köprüyü

Akşam çökmeyecek üstümüze bir daha

Paris öldü gülüm, öldü Paris

Elveda yaşayan dostlar elveda.''

***

Haydi gülümseyin biraz!..

O dopdolu yaşanan günleri düşünün!..

Biliyorsunuz gözlerinizde kalabalığın apaydınlık sokağında değiliz artık!..

Elinize kalem kâğıt alın, sevgilinize bir mektup yazın:

''Dün akşam yıllar önceye gittim, serin ağaçlar altında dolaşırken seni düşündüm...

Diz çökmüş gözkapaklarımın üzerinde uykuyu haram ettin bana!..

        Ah, güller arasındaki kız, güvercinlerin baskısı. Ah, Pablo Neruda tutkunu şımarık çocuk, zaman içindeki su...

Her an ölüm, ne çok bitmemiş ölüm törenleri!..

İkide bir 'Neruda oku' deme bana, ikide bir yabanlığımı vurma yüzüme...

Güçsüz tutkularımda ve sessiz öpüşlerimde sen varsın.

Sen gecemsin, sen gündüzüm, sen sevdamsın!

Ben yirmisinde, sen on altısındaydın!

O günler geçti!..

Artık kirpiklerimin arasında hava kabarcıkları gibi coşmuyor şarkılarım ve bakışlarım...

Susamış tuzla dolu bir şişedir benim, senin ve Neruda'nın gönlü...

Kara biniciler, öpüşler, karanfiller...

Sen benim sesimi duyabiliyor musun?''

Hosted by www.Geocities.ws

1