Kaybolmuş sabahlar

Sabahların masumiyetini paylaşmıyor, çocukluğunuzu hatırlamıyor, aşkı küçümsüyor, sanata omuz silkiyor ve yalnızca "Ne çok halat" diye bağırıyorsunuz. O yalan tarihinizle birlikte dokuduğunuz halatlarda ise hep öfke, hep histerik bir haykırış, hep kan var. Öfkeleriniz sizin değil, tarihinizin öfkesi. Şu, Kundera'nın "tiksindiği" tarihinizin. Sizin olan belki de yalnızca sabahlar...

Bir yaz sabahı...

İnsana çocukluğunu en çok hatırlatan zaman parçası.

Kendi çocukluğundan yansır gibi her yanda çocuksu bir mahmurluk; denizden esen usul rüzgârda, beyaz pamuk kümeleri gibi uçuk mavi bir gökyüzünde asılı kalmış bulutçuklarda, ağır ağır giden kırmızı mavnada, uykulu ağaçlarda, bir çocuk kitabının resimlerinden çıkmış gibi çiçeklere konan minik kelebekte, artık hiç geçmeyen ama sabahın bu saatlerinde hep duyulan zerzevatçının sesinde çocuklara ait huzurlu bir mutluluk.

"Okul tatil oldu teyze."

Herkes biraz çocuk bu saatlerde.

Birazdan büyüyeceksiniz.

Ağır bir sıcak basacak.

Milan Kundera "tarihten tiksindiğini, bu davetsiz, bu istenmeyen, hayatlarımızı dışardan istila ederek yıkan bu düşman güçten iğrendiğini" söyler.

Sabahtan çıkacaksınız.

Sizin tarafınızdan yazılmayan bir tarih, size başkaları tarafından öğretilen, sizi kendi örsüne yatırıp asla sahibi olmadığınız bir kinle, düşmanlıkla, kızgınlıkla ruhunuza vura vura sizi biçimlendirecek.

"Biz buradayız gelseniz çok sevinirim" diyen bir kadın sesinin "Okul tatil oldu teyze" diyen çocuk sesine çarptığı yerdeki o mutlu ve serazat buğu dağılacak, ardından çocukluğunuzu unutmuş olarak siz çıkacaksınız, sırtınızda yalan bir tarih, içinizde sahibi bulunmadığınız bir öfkeyle, ruhunuzda lekeler bırakacak bir güne doğru yürüyeceksiniz.

Size öğrettikleri ezberlerinizi tekrarlayacaksınız.

Yüzünüzün hatları ne kadar sert.

Ne kadar kızgınsınız.

Zerzevatçılar geçmiyor kapınızdan, vaktini şaşırmış bir kelebek konmuyor çiçeklerinize.

Okulunuz hiç tatil olmuyor sizin.

O tarih yalandı çocuğum, öğlen vakitlerinin tarihi o, bak hiç tarihi olmayan bir sabah işte, çocukluğun gibi masum ve huzurlu, dur, biraz oyalan.

Dinlersen, iyi dinlersen, seni çağıran vaadkâr bir ses duyacaksın.

Yeni bir aşka benzer bir ses.

Ah, unuttum, siz artık aşkı da küçümsüyorsunuz.

Hiç yaşamadığınız bir şeyden, hiç yaşamadan, belki de yaşamadığınız için yoruldunuz.

Sabahlardan sonra sanki gecelerinizi de kaybettiniz.

Kötü büyüdünüz.

Tarihten "iğrenen" Kundera duygularınızı, davranışlarınızı, tepkilerinizi bu geçmişin belirlediğini söylüyor.

Ona göre, "Ne kadar gerçek olursa olsun, geçmişin kuyusundan yayılan telkinlerin ve buyrukların bileşkesinden, sonucundan başka bir şey değildir" sözleriniz.

Geçmişinizin kuyusu çok karanlık.

O kadar karanlık ki, bazen sabahları bile göremediğinizden korkuyor insan.

Çocukluğunuzla aranıza geçmişin kuyusu mu girdi?

Sabaha baktığınızda ne görüyorsunuz?

"Gel" diyen bir ses duyduğunuzda, gidemeseniz bile, sevinçli bir ürperme yayılmıyor mu artık teninize?

Belki unuttunuz ama siz de çocuktunuz, misketlerinizi paylaşır, küçük kızların eteklerinin altında ne olduğunu merak eder, arkadaşlarınız için kavgaya girerdiniz.

O zamanlar herşeyi görürdünüz, hangi kedi, hangi ağaç, hangi kuş sizi eğlendirmezdi ki?

Bir yaz sabahı.

Ve siz, Martl - İbanez'in anlattığı o zavallı halatçı gibisiniz.

Bir İtalyan soylu, denizi hiç görmemiş birinin denizi gördüğünde yaşayacağı şaşkınlığa tanık olmak istemiş.

Taşralı yoksul bir halatçıyı alıp Napoli Körfezi'ne götürmüş.

"Körfez'e vardıklarında -gök ile denizin o kocaman muhteşem mavi gülüşünün buluştuğu yerde- yoksul halatçı, gözünü gemi direkleri, zincirler, hayat ve palamarlar yığınının ortasına dikmiş.

Yüzü keyifli bir inanmazlıkla aydınlanmış ve dayanamayarak, "Ne çok halat" diye bağırmış.

Siz de halatlardan başka bir şey görmüyor musunuz artık?

Sabahların masumiyetini paylaşmıyor, çocukluğunuzu hatırlamıyor, aşkı küçümsüyor, sanata omuz silkiyor ve yalnızca "Ne çok halat" diye bağırıyorsunuz.

O yalan tarihinizle birlikte dokuduğunuz halatlarda ise hep öfke, hep histerik bir haykırış, hep kan var.

Öfkeleriniz sizin değil, tarihinizin öfkesi.

Şu, Kundera'nın "tiksindiği" tarihinizin.

Sizin olan belki de yalnızca sabahlar.

"Okul tatil oldu teyze."

Bir ses "Gelseniz sevinirim" diyor.

Kendi çocukluğundan yansır gibi her yanda çocuksu bir mahmurluk.

Bir iki pamuksu bulutçuk, bütün gece kendi baygın rayihasını solumaktan yorgun bir hanımeli, geçmeyen zerzevatçının sesi, sakin bir deniz.

Sizin sırtınızda tarihiniz.

Aşkı küçümsüyorsunuz, heyecanı, sevinci, bir sesle ürpermeyi, bir dokunuşu hayal etmeyi küçümsüyorsunuz.

Yalnızca intikamlarınız, yalnızca yaşatmama isteğiniz, yalnızca kızgınlığınız.

Bir körün dürbün toplaması gibi, hiç yaşamadığınız bir hayata biraz daha para tıkıştırmaya çalışan o bitmeyen açgözlülüğünüz.

Masum ve mutlu bir yaz sabahı.

Kundera tarihinizden nefret ediyor.

Siz yalnızca hayatları görüyorsunuz.

"Gel" diyen biri size heyecan vermiyor.

Ve, içimi kanatan o ses susmuyor.

"Okul hiç bitmiyor teyze."

Hosted by www.Geocities.ws

1