İNSANLIĞI NASIL BİR GELECEK BEKLİYOR

       Server Tanilli, XXI. yüzyıla girerken, insanlığı nelerin beklediğini, tarihsel özdekçi diyalektiğin özüne uygun olarak saptıyor. İnsanoğlu, XX. yüzyılda, önceki yüzyıldan devraldığı sorunları çözümlerken, kuşkusuz, kendisinden sonraki kuşaklara, birçok sorun da bırakıyor. Tarihin akışının bir gereğidir bu. Tanilli'ye göre, en önemli sorun, sanayi devrimiyle birlikte başlayan, ağır koşulları şimdi duyumsanmaya başlanan çevre kirlenmesidir. Çevrenin kirlenmesi, uygarlığımızın geleceğini tehlikeye sokmaktadır.

        "İnsanlığı nasıl bir gelecek bekliyor?''(*), giderek bilgeleşen Servet Tanilli'nin son yapıtının adı. Ben, Tanilli dostumuzun portresini çıkarırken onun namuslu bir bilim adamı kimliğini öne çıkarmıştım. (Vecihi Timuroğlu, Yazınımızdan Portreler, s. 227, 1991 Ankara, Başak Yayınları). Montaigne'in şu sözünü, Jean Calvet eleştirse de, çok severim: ''Ezbere bilmek, bilmek değildir.'' Kaynağında, Jean Calvet haklıdır. Bildiğini anlayan, özümseyen insan, bilgi sahibidir.(1) Ne ki, bir bilgiyi ezberlemeden de, anlayabilmemiz biraz zor görünüyor. Kaynağında, insan, anladığı şeyi ezberler, kendisine mal eder. Tanilli dostumuzu, ilk okuduğum anda, bildiğini anlamış bir insanla karşı karşıya olduğumu anladım. İşte ondan sonra, onu ezberlemeye başladım.

        Son yapıtını okuduğumda, Server Tanilli'nin, çağımızın sorunlarına derinden bakan bir bilge nitemini (sıfatı) kazandığını gördüm. İnsanlığın ve Türkiye'nin sorunlarını araştırırken nesnesiyle çıkışan düşünceyi buluyor, okuruna sunuyor. Bilgeliğin başlıca özelliği, ''doğru akla'' uygun yargıda bulunmaktır. Tanilli, insanlığın ve ülkemizin sorunlarını, doğru akla uygun olarak çözümlemeye çalıştığından, bize, iç kaygılarına kapılmadan, tutkularından uzak yargılarda bulunabiliyor. Eski deyimiyle, ''hikmetli bir bilim adamı''dır o. Bir bakıma, ülkesinin ve insanlığın sorunlarıyla uğraşı, bir haz kaynağı yapmıştır kendisine. O, bir bilim adamıdır, ama bilgine oranla, sezgilerini daha çok kullanır ve bulucudur. Bilgeliğin kaynağı da, bilimsel verilerin yetersizliği karşısında sezgiyi kullanmayı bilmektir. Tanilli, aklın en derin, en birlikçi, en geniş, en evrensel görüşleriyle sorunları kavrıyor, onları belirleyen bilgiyle çözümlüyor. Bu yüzden, ''bilge'' diyorum ona. Yalın bilgilerle değil, bilginin eksik kaldığı yerde, sezgiyle derinleşerek, nesnesiyle tam çakışan düşünceyi, yani ''doğru düşünceyi'' yakalıyor. Tanilli, beklediğimiz durumla karşılaştığımız durum arasında belli bir orantıyı kurarak bize, sorunların çözümlenme yollarını gösteriyor. Bundan dolayı ''bilge'' diyorum ona.

          Server Tanilli, XXI. yüzyıla girerken, insanlığı nelerin beklediğini, tarihsel özdekçi diyalektiğin özüne uygun olarak saptıyor. İnsanoğlu, XX. yüzyılda, önceki yüzyıldan devraldığı sorunları çözümlerken kuşkusuz, kendisinden sonraki kuşaklara, birçok sorun da bırakıyor. Tarihin akışının bir gereğidir bu. Tanilli'ye göre, en önemli sorun, sanayi devrimiyle birlikte başlayan, ağır koşulları şimdi duyumsanmaya başlanan çevre kirlenmesidir. Çevrenin kirlenmesi, uygarlığımızın geleceğini tehlikeye sokmaktadır. Tanilli dostumuz, insanlığın karşı karşıya bulunduğu tehlike karşısında uyarılarını yaparken suçluyu da saptıyor: Sanayi burjuvazisinin aymazlığı. Dünyanın her ülkesinin yurttaşları, teknolojinin nimetlerinden yararlanırken, karşılaştıkları çevre sorunlarının farkına varmakta gecikiyorlar. Türkçemizi kirleten adıyla ''medya'' - bu terimi sevmiyorum, görsel iletişim araçları varken, neden medya? -insandan yana değil, domuzdan yana bir yayın siyasası güdüyor.

           Ülkemiz, geri kalmışlığın sancılarını çekerken ''Doğu-Batı'' karşıtlığının çelişkilerini yaşadı. Çağımızda, bu karşıtlık, yerini ''Kuzey-Güney'' çatışkısına bıraktı. Batı-Doğu karşıtlığı, bir bakıma, ''akıl-gizem'' karşıtlığı idi, oysa, Kuzey-Güney karşıtlığı, ''gelişmişlik-gelişmemişlik'' karşıtlığını ifade ediyor. Tanilli, ''gelişme'' ile ''çevre sorunları''nı birbirlerinden ayrılmaz sorunlar olarak görüyor. Kuşkusuz, bu gözlemi, tarihsel bir gelişme sürecini yansıtıyor. Bilimsel ve teknik ilerleme, inancın karşısına, bilinci, zamanında yerleştirmiş Batı'nın ürünüdür. Bilimlerin özelliği, durmadan artan bilgi birikiminin, arkadan gelen kuşaklarca kullanılmasıdır. Doğu'da, bilgi birikimi olmamıştır yeterince. Batılı bilim adamının elinin altında, eski Yunan'dan başlayarak çok zengin bir bilgi ve deneyim bulunmuştur. Bu durum, Batılı bilim adamına, gelecekteki çatışmaları için, çok elverişli bir devinim olanağı vermiştir. Bilimsel devinim, yaşamı sürekli onarmayı başarmıştır. Doğu toplumlarında, yaşamı sürekli onaracak bilimsel birikim olmamıştır hiçbir zaman.

             Tatlı bir esriklik
             Batı'da üretilen ve yaşamı sürekli onaran bilim, kuzey yarımkürenin toplumlarınca değerlendirilmiş, dünyamızın kuzey yarı küresinde yaşayan halkların yaşam düzeylerini yükseltmiştir. Çünkü, bilimin uygulama süreci kesintisizdir. Doğu, gizemin büyücülüğünde tatlı bir esrikliği yaşamıştır tarihi boyunca. Özellikle, dinsel kurumların egemenliğinde, yaşamdan çok, öte yaşamı zenginleştirmeye çaba göstermiştir. Din, ölümsüz yaşamın korunması için tüketmiştir insanın enerjisini. Bu yüzden, Doğulu yaşam anlayışı, güney yarıkürede, bilimsel bilginin birikimini engellemiştir. Bilimsel bilginin belirtici özelliği, gerçekliği, özdeksel (maddi) dizgelere uygulamasındadır. Bu aşamada, bilim adamının işlevi sona erer. Bilimin verilerini yaşama geçirme işlevi, mühendislere ve uzmanlara özgüdür. Mühendisler ve teknik adamlar, sanayi burjuvazisinden daha aymazdırlar. Sanayi burjuvazisini yönlendirmeyi kafalarından bile geçirmemişlerdir. Çevrenin kirlenmesi, onların aymazlığından kaynaklanıyor. Sanırım, Arşimet'in (M.Ö. 287-212) mühendisleri geri zekâlı olarak nitelemesi, bu yüzdendir.(2)

             Gelişme, kaynağında, çok çatışkılı (paradoksal) bir içerik kazanmıştır. Burjuvazinin kendi çevresini ve yaşamını üst düzeylere çıkarmak için, azgelişmiş ülkelerin zengin kaynaklarını tüketmesi, güzel doğalarını yozlaştırması, kapitalist toplumları, gelişmiş toplumlar durumuna getirmiştir. Bu bakımdan, gelişmişlik, aldatıcı bir kavram olarak görünüyor. Gelişmekte olan ülkeler kavramı, bunun en çarpıcı örneğidir. Yanlış olduğu duyumsanmakla birlikte, üstesinden gelinmesi zor bir mantık izlenimi veren ''akıl yürütme'', tasımlama (kıyaslama) ya da tanıtlamadır (ispatlama) aldatıcılık.

            İktidarı sürekli kılmak
           Tanilli, ülkemizde, 1950'den bu yana, ''aldatıcılık''ın iktidarların siyasal durumuna geldiğini ileri sürüyor. Gerçekten, ülkemizde, siyasal partiler, iktidarlarını sürekli kılmanın bir yolu olarak görüyorlar ''aldatıcılık''ı. Adnan Menderes'in ''nurlu ufuklar'' kavramı, aldatıcı bir kavramdır. Tarihsel ve toplumsal bilinci, Kuva-yi Milliye ile oluşmaya başlayan Anadolu halkını, özlemini duyduğu sanayileşme ve çağdaşlaşma gösterileriyle, emperyalizme teslim etmek için aldatıcı bir kavram olarak kullanır bu terimi. Her temel atma töreninde, ''Bu tesisle, Türkiye, yılda... dolar tasarruf edecektir.'' diye söylevler verdi, ama her kuruluşun sonrasında, Türkiye Cumhuriyeti, kendi mali birikimini tükettikten başka, milyonlarca dolar borçlandı. Tarihsel bir yanılgıyla idam edilirken arkasında, gerdan kırmakta birinci, peltek dilli Süleyman Demirel'i bıraktı. ''Plan yok, pilav var!'' gibi üstesinden gelinmesi zor bir ''kalkınma mantığı''nı, lumpen burjuvazinin gözboyayıcı yaşam biçimine dönüştürdü ve halkımızın yüzde elli sekizini, yoksulluk sınırına, yüzde otuz ikisini yoksulluk çizgisinin altına itti, yerine de, tüy diksin diye, ayartıcı, gözboyacı, usta sofist, yapmacık davranışlar kralı Turgut Özal'ı yetiştirdi.

           Lafaye, ''Dictionaire des synonyme'' adlı yapıtında, ''aldatıcılık'' (trompeur) terimini şöyle tanımlıyor: ''Yapmacık, kılgıyla ilgili bir şeydir, kuram ise aldatıcı olur. Kandırmaca, hile, entrika, övgü, dalkavukluk gibi her türlü davranış biçimi için yapmacık denilebilir. Aldatıcı ise söylevi, akıl yürütmeyi, başkalarını kandırmakta kullanan insanın niteliğidir. Çoğu kez yapmacık bir övgü mantıksal akıl yürütmelerle elde edilemeyen bir sonucu, elde etmeye yeter.''(3) Menderes, Demirel, Özal üçlüsü, kalkınma gözboyayıcılığıyla, ülkeyi, Sovyetler'in kucağına oturtmamak aldatmacasıyla, emperyalizmin kucağına oturttular. Bu işi yaparken de ırkçı, şeriatçı, milliyetçi bir mantık izlenimi veren akılyürütme yolunu seçtiler.

            Server Tanilli, XXI. yüzyıla girerken, dünyayı bekleyen acıları sergilerken, Türkiye'nin ana sorunlarına da değiniyor.(4) Türkiyeli insanlar, 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde, görkemli bir atılımla, çöken imparatorluğun kuruluş topraklarında, önce tarihin en anlamlı ''Kurtuluş Savaşı''nı vermişler, utkularının ardından, toplumun yapısına en olumlu devrimi yaparak çağdaşlaşma yolunda onur verici bir atılımı gerçekleştirmişlerdir. Tanilli'nin soylu deyişiyle, ''Yıldızın parladığı anlardır' o anlar. Bana göre, ''Güneş'in batmayı bilmediği yıllardı'' o yıllar. Yazık ki, yıldızlar kaydı. Güneş, beklenmedik biçimde, balçıkla sıvandı. Tarihte, haksız barışlar haklı savaşlar vardır. Mustafa Kemal'in önderliğinde, Türkiyeli insanlar, haksız Sevr Barışı'nın belgesini yırtmışlar, onurlu bağımsızlık savaşını yapmışlardır. Haklı Kurtuluş Savaşı'yla, haklı Lozan Barışı'nı, emperyalistlere kabul ettirmişlerdir. Saygıdeğer dostum Prof. Dr. Bülent Tanör'ün savladığı gibi, Kurtuluş Savaşı, haklıdır, ama ''halklı'' değildir. ''Halklı'' bir savaş, o savaşı veren halkın tarihsel ve toplumsal bilincinin ürünüdür. Tarihsel ve toplumsal bilinç, ''ulusal istenç''i ifade eder. Kurtuluş Savaşı, salt Mustafa Kemal'in tarihsel bilincini, bağımsızlık istencini yansıtıyor. Kendisiyle birlikte Samsun'a çıkan insanların bile, böyle bir bilinci ve istenci yoktur. Kurtuluş Savaşı'nda ve devrim sürecinde yaşanan olaylar, bu gerçeği açık seçik gösteriyor. Türkiyeli insanların tarihsel ve toplumsal bilinçleri ile ulusal istençleri, Kurtuluş Savaşı'nın yaratıcı öğeleri olsaydı, Türkiye, XX. yüzyılın ikinci yarısında, devrim yolunu tıkayarak ırkçı ve şeriatçı eğime kaymazdı.

           Tarihsel bilinç
           Tarihsel bilinç, zihinsel ve ruhbilimsel bilinçten çok farklı bir bilinç biçimidir. Zihinsel ve ruhbilimsel bilinç, örgensel bir rahatsızlığın, bir anlama güçlüğünün, kapsamı genişletme yoluyla, dışımızda tanık olduğumuz bir kötülüğün sezgisidir. Bir de, ''kendiliğinden bilinç'' vardır. Yaşanan durumun dolaysız duyumsanmasıdır kendiliğinden bilinç biçimi. Türkiyeli insanların, durumu, dolaysız algıladıkları bile kuşkuludur. Mustafa Kemal'in ısrarlı, dirençli, biraz da dayatıcı uyarısıyla kavramışlardır durumu. Türkiye halkı, o günkü durumu, dolaysız olarak algılayıp olayların üzerine eğilerek durumun içeriğini, nedenlerini, anlamını çözümlemeye çalışan bir tepki göstermemiştir. Bu, tepkisel bir bilince bile sahip olmadığını gösterir. Türkiyeli insanların yığınsal tepkisi, yazık ki, Kuva-yi Milliye'ye karşı olmuştur. Yozgat, Konya, Bolu, Düzce, Koçgiri ayaklanmaları, Anzavur, Delibaş kalkışımları, Hilafet Ordusu, hemen her bölgede görülen direnişler, Kuva-yi Milliye'nin Mustafa Kemal istenci ile yaratıldığını kanıtlıyor. Adlarını saydığım kentlerde, hâlâ, ırkçı ve şeriatçı direnişlerin sürdüğünü görmüyor muyuz? Kurtuluş Savaşı'nın en zor döneminde, Çerkez Etem'in Yunan Ordusuna katılması, tarihsel bilincin boyutunu belirliyor. Kurtuluş Savaşı'nın kıyısında dolaşan Celal Bayar'ın, İsmet Paşa'ya karşı ''Galip Hoca'' kılığında çıkması, Türkiye halkının ulusal istençle şeriatçı ve ırkçı eğilimi birbirine karıştırdığının en büyük kanıtıdır. Ben, Celal Bayar'ın, Bitlis'te, kendisinden küçük Norşin Şeyhi'nin elini öptüğüne tanık olmuşumdur. Tarihsel bilinci oluşmuş bir halk, Bayar, Menderes, Demirel, Özal, Erbakan, Tansu, Mesut Yılmaz, Ecevit gibi insanları başında tutabilir mi? Mustafa Kemal'in bağımsız istenci, tarihsel bilinci, bir avuç Kuva-yi Milliyeciyi ateşlemiştir.

              Açık açık sömürülen, emperyalizmin gizlemeye gerek görmediği oyunlarıyla bölünmeye çalışılan, dinle imanla, temelsiz milliyetçilik duygularıyla kandırılan Türkiyeli insanlar, hâlâ başarılamayan ''kalkınma'' nesnesi üzerinde yoğunlaştırılarak aldatılıyor. Bu da, Türkiye halkının, ''ekmek'' dışında saygın bir kavramı düşünemediğini gösteriyor. Oysa, bağımsızlaşmadan, ekmeğini tam olarak yiyemeyecektir. Bu duruma bakarak, halkımızın bilinç alanını ''dar bilinç'' terimiyle nitelendirebiliriz. Türkiye halkının bilinci, büyük ülküleri, evrensel bütünlükleri, ulusalcılığın tarihsel bağlantılarını kavrayacak ''geniş bilinç'' değildir. Zengin bir ekin (kültür) için zihinsel etkinlik ne ise eylemliliği, özgürlüğü, kuşkuyu, senliği, uzluğu, devingen insanlara veren ''bilinç alanı'' da odur.(5) Ben, açık sömürüye karşı, hâlâ şeriata ve ham ulusalcılığa (ırkçılık) yaslanarak tarihsel övgülere teslim olan bilince, ''ilkbilinç'' diyorum. Türkiye halkının bilinci, hiçbir bilgiyi içermeyen, boş övgülere yatan ''ilkbilinç''tir. Tipsel duygusallık taşıyan, layikliği (laiklik) ısrarla ''dinsizlik'' sayan, dinsel davranışın bireyselliğini hâlâ kavrayamayan bilincin adı, başka bir terimle karşılanamaz.

            Ulusallaşma süreci
            Kaynağında, ulusallaşamamış bir toplumdan, başka bir bilinç de beklenemez. Mustafa Kemal, emperyalizme karşı utku kazanarak, imparatorluk toplumunu (ümmet), ulusallaşma aşamasına getiremezdi. Padişahlığa karşı Cumhuriyet kurması, onun bu bilinci taşımasındandır. Cumhuriyet'in ve Atatürk devriminin büyük amacı, imparatorluk toplumunu ulusallaşma sürecine sokmaktır. ''Ulus'' yaratrmak, Atatürk'ün yüce amacıdır. Ulus olmanın ilk koşulu, ülke bütününde ortak bir pazar oluşturmaktır. Cumhuriyet kurulduğunda, ülkenin ortak bir pazarı yoktur. Benim gençliğimde bile, Anadolu'da, takas yoluyla değişim geçerliydi. Hemen tüm gereksinimlerimizi, köyümüzde üretirdik. Kimi gereksinimlerimizi de, onları üreten köylere giderek, kendi ürünlerimizle değiştirirdik. Örneğin, Kangal köylerine dutkurusu, pekmez, bastık, vb. götürür, buğdayla değiştirirdik. Ortak dilin amacı, işte bu ortak pazarı kurmaktır. Başka türlü ulus olunamaz. Anadolu'da, yüzyıllardır yazılıp okunan dil Türkçedir. Osmanlıca, medreseyle devletin resmi dilidir. Ahmet Bican'ın, Mercümek Ahmet'i, Katip Çelebi'yi, Evliya Çelebi'yi açın okuyun, tüm konuşmaların Türkçe olduğunu görürsünüz. Osmanlıca, betimlemelerde, sanatsal anlatımlarda görülür. Bu gerçek, Cumhuriyet'in dilini, zorunlu olarak Türkçe yapmıştır. Tarihsel gerçeğe uyan budur. Divan şiirinde bile, yaşantının içinden gelen söylenişler Türkçedir.

        Örneğin, Necati'nin

      Kanlara döndü gözyaşı ey mehlika yetiş
      Bir türlü dahi oldu bugün macera yetiş

     Fuzûlî'nin,

    Ramazan ayı gerek açıla cennet kapusu
    Ne reva kim ola meyhane kapusu bağlu

     Bakî'nin,

     Zinhar eline ayine vermen şu kafirin
    Zira görünce suretini putperest olur

    beyitleri, yaşantının içinden yazıldıkları için, bugün bile sözlüksüz okuyabileceğimiz derecede Türkçedirler.

            İmparatorluk toplumları, birçok halklardan oluştuklarından, birçok inancı da barındırırlar. ''Layiklik'', resmi dini olmayan demokratik toplumlarda, inançların çatışmadan bir arada yaşamalarını, özgürce ifade edilmelerini sağlayan tek dünya görüşüdür. Öyle ki, inançsızlık da, inançlar değin saygı görür layik toplumda. Layiklik (laicité), toplumsal barışın tek güvencesidir. Grekçe ''laikos'' sözcüğünden Batı dillerine geçen terim ''halkla ilgili'' anlamındadır. Siyasal bir içeriği yoktur kavramın. Grekçe ''demokratia'' (demokrasi), iktidarın (kratus) kaynağı halk olan (demos) yönetim biçimidir. ''Laikos'' da ''halk'' anlamındadır, ama bu terimin siyasal içeriği yoktur, salt toplumsal bir anlam taşır. Ruhban sınıfına bağlı olmayan kimsedir ''layik''. Demek, layik kişi, bir örgüte (örneğin bir tarikata, bir mezhebe) bağlı olmayan kişidir. Osmanlı'nın okulu layik olmadığından, yetiştirdiği insanlar da layik değillerdir. Sünni öğretiyle yetiştirildiklerinden,Sünnidir onlar. Cumhuriyet'in okulu layik olmuştur. Bu okulun öğretmenleri, din adamları değil bir bilgi dalının uzmanlarıydı. Tarihsel bilinci olan bir halk, İmam Hatip Okullarına izin verebilir miydi? Bugünkü okul, zorunlu din dersleriyle, yansız insan yetiştiremiyor. Layik okul, 1881'de, Jule Ferry Yasası ile yaşama girdi. İkinci Dünya Savaşı'nda, Paris'e giren Nazi ordularının arkasından, Hitler, ilk olarak, din derslerini zorunlu kıldı. De Gaule iktidarında kurtuldu Fransa bu beladan. Türkiye Cumhuriyeti de Gaule'den çok önce, 1924'te Öğretimin Birliği Yasası'nı yaşama geçirdi. Tarihsel bilinci olan bir halk, kazandığı çağdaş mevziyi terk eder mi?

        ''Yansızlık'', sıradan bir kavram değildir. İnsan ilişkilerinde, özellikle siyasal konularda, karşıt düşünceler, uzlaşamayan kişiler, birbirleriyle çatışan kümeler (grup) arasında yandaş olmayan, herhangi birini arkalamayan kimsedir ''yansız''. ''Yansız okul'', toplumsal bütünlüğü sağlamanın en önemli kurumudur. Devlet, hiçbir dinsel inancın ya da hiçbir dinsel örgütün üyesini yetiştiremez öğretim kurumlarında. Uluslararası öğretim birliği, tümüyle yansızdır. Ne ki, ''yansız kalmak'', demokratik topluma yapılan baskılara duyarsız kalmak anlamında algılanamaz. ''Yansız devlet'', tüm inançlara eşit aralıktadır, her inanca saygılıdır, ama demokratik ve çağdaş yaşama yapılan baskılar karşısında çekimser değildir. Yansız demokratik devletin yanında olduğu tek kavram, ''özgür düşünce''dir. Ferry, 1882'de, ''Bir okulda iki yansızlık vardır'' diyordu, ''biri dinsel yansızlık, öbürü de felsefi yansızlık. Bu yasada öngörülen, dinsel inanç karşısında yansızlıktır.''(6) Kuşkusuz, yansızlık, bir sorunun varlığını görmezlikten gelmek ya da onu dışlamak anlamına gelmez. Sorunların çözümlenmesinde, yanlı yaklaşımlardan kaçınılmasını gerektirir.(7) Karşı devrimcilerin felsefesiz oldukları, bu tutumlarından belli oluyor. Hem milliyetçi olacaksınız, hem ulusal dile ve layikliğe karşı çıkacaksınız. Bu, toplumsal bütünlüğe karşı çıkmaktır. 1950'de, Demokrat Parti iktidara gelir gelmez, öncelikle anayasanın dilini Osmanlıcalaştırdı, arkasından da ezanın dilini Arapça yaptı.

        Server Tanilli, dert görmeyesi elleriyle, bu siyasayı, ''Toplumu, tarihi ve kültürü bir yağmaya açtı'' diye tanımlıyor.(8) Kaynağında, en önemli durum, ekini (kültür) yağmaya açmaktır. Ekini yağmaya açtınız mı, hırsızlığı, rüşveti, vurgunu öne çıkarmış olursunuz. Tanilli, 1961 Anayasası ile karşıdevrime dur denildiğini, toplumun demokratikleşmesi için sol düşünceye yer verildiğini vurguluyor. Bu durumu, yeni bir ''fikir rönesansı'' olarak niteliyor.(9) 2 Eylül, bu rönesansa karşı yapılmış, Cumhuriyet'in ilkelerini ve kurumlarını çiğnemiştir.

        Yağmalanan, teknolojinin kirlettiği, nüfus artışının açlığı yükselttiği, kentleşmenin bunalımlara yol açtığı, küreselleşen kapitalizmin sömürüyü yoğunlaştırdığı, küreselleşmenin ideoloji durumuna geldiği, sporun siyasallaştığı, karaların pazarlandığı, horgörünün yaygınlaştığı, eğitimin şovenleştiği, kadınların hâlâ dışlandığı, Amerikan gücünün sahiplenildiği, zenginlerin barışı kösteklediği, daha insanca yaşamın özlendiği, değişmesi gereken bir dünyanın sorunlarını, Tanilli, saptamakla kalmıyor, çözüm önerileri de üretiyor. Çağımızın önemli bir bilgesi demenin nedeni budur işte. Bunların arasında, Türkiye'nin yeni yüzyıla girerken hangi sorunlarla karşı karşıya bulunduğunu da inceliyor. Avrupa'da yaşayan gurbetçilerimizin sorunlarını bile ele alıyor.

        Siyasal çeteler
        Önemle üzerinde durduğu bir sorun da ''çeteleşme''dir. Çete, eğitimde üzerinde dikkatle durulan bir kavramdır. Çete, savaşmak, dövüşmek, hırsızlık, soygunculuk, vb. işler yapmak amacıyla bir araya gelen kişilerin oluşturdukları yasadışı örgütlere deniyor. Bu yüzyılda, kapitalist toplumun bir ürünü olarak uygar yaşamdan kaçıp kurtulmak isteyen kişiler, çeteleştiler. ''Meşin ceketliler'' diye bilinen gençler, ''özgür yaşam'' hevesiyle ortaya çıktılar. Bunlar da bir çetedir.

        Kaynağında, erginlik çağındaki çocukların bu tür yaşama yönelmeleri, ilkçağlardan buyana görülen bir görüngüdür (fenomen). Yazın (edebiyat) tarihinde, bu çeteleri anlatan ünlü yapıtlara rastlarız. Charles Dickens'ın başyapıtlarından birisi, böylesi çeteleri anlatır. Bir bakıma, bu çeteler, gençlerin serüven gereksinimlerini, bağımsız yaşama isteklerini yanıtlar. Ahlaksal bakımdan, ciddi tehlikelere yol açmalarına karşın gençlik, her dönemde, böylesi örgütlere yönelmiştir.

        Hemen her mahallede, ''üçler, beşler, yediler, dokuzlar'' çetelerine rastlanırdı eskiden. Eğitimciler, gençlerin bu eğilimlerini olumlama yoluyla önlemeye çalışırlar. Çünkü, bu eğilimlerde, dayanışma, yardımlaşma duyguları etmendir. Bu tür örgütlenmeleri, ekinsel örgütlenmelerle olumlamak olanağı vardır. Yeniyetme bir genç için çete, yaşamsal bir önem taşır.

        Ancak, bu eğilim olumlanmazsa, tehlikeli sonuçlar verir. Tanilli'nin sözünü ettiği çeteleşme, bu türden eğilimleri ifade etmiyor. O, siyasal çetelerden söz ediyor. Siyasal çeteler, devleti soymak amacıyla oluşturulan örgütlerdir. Bunlar, toplumsal değerleri, tarihsel birikimi, törel erdemleri çürüterek ''çıkar toplulukları'' oluşturuyorlar. Dayanışmalarının tek öğesi, ''yasadışı çıkardır''. Çıkar öğesi işlemezse, siyasal çete, kendi içinde çatışmaya girer. Devleti soymak için, siyasal çeteler, yasal siyasal örgütleri (parti) baskı altına alarak toplumun geleceğini yağmalarlar.

        Tanilli'nin bu değerli yapıtının, Türk kitaplığında ayrıcalıklı bir yeri olacaktır.

(1) Jean Calvet, Education du Chalet, 1967.
(*) Server Tanilli, İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?, Adam Yayınları, İstanbul 2000.
(2) Plutarch, The Life of Marcellus, Plutarch's Lives, Translator: B. Perrin, vol. 5, London 1924.
(3) Lafaye, Dictionaire des synonyme, Hachette, 1869, s. 605.
(4) Server Tanilli, agy, s. 422-452.
(5) Bkz. Mountier, Traité du caractère, Seuil 1961, s. 415-420
(6) Buissen F., Nouveau Dictionaire Philosophique, Hachette 1911, s. 938.
(7) Bloch M. A., Philosophie de 1'éducatione nouvelle, P.U.F. 1948, s. 81.
(8) Server Tanilli, agy, s. 424.
(9) Server Tanilli, agy, s. 425.

Hosted by www.Geocities.ws

1