Hayat, şu bilmediğimiz...

          Sanat ve aşk, alaycı bir hükümranlıkla bizi nedensiz bir varoluşun içine atan kudrete başkaldırabildiğimiz, bizimle alay eden hayatla alay edebildiğimiz, yenilgiyle biteceği kesin bir macerada kendimizi galip hissedebildiğimiz iki alan. Şu nedensiz hayatı yaşanabilir kılan iki neden. Onlarsız hayat nedir ki...

         Hayat dediğimiz pek de uzun olmayan yolculuk, iki direk arasına çekilmiş ip üstünde yapılır; direklerden biri bizi hayata dört elle sarılmaya iten ölüm korkusudur. Diğeri ise ölüm gerçeğini unutup hayatı sürekli sanma yanılgısı.     Bir korkuyla bir yanılgının arasına gerilir hayat ipi.Akıl ise bize bu korkunun da yanılgının da manasız olduğunu söyler; kaçınılmaz olan ölümden bu kadar korkmanın, zaten bitecek olan hayata bu kadar asılmanın açıklanabilir bir yanı yoktur.

         İki manasız duygunun gerginliğinde dokunduğumuz hayatı binlerce yıldan beri, korkudan da yanılgıdan da vazgeçmeden inatla sürdürmemizin sebebi nedir peki?Aklımızın bize saçmalığını gösterdiği duyguların kaynağı nerede saklıdır?Açıkça belli ki, içimizde bir yerde ama aklımızın ulaşamayacağı kadar derinde. Eğer davranışımızı belirleyen tek güç aklımız olsa, dürtülerimizin, tepkilerimizin, isteklerimizin kaynaklandığı her derinliğe aklımız ulaşsa, canlılar arasında en gelişmiş akla sahip olan insanoğlu büyük bir ihtimalle bu hayattan vazgeçer, kendi cinsini tabiattan çeker, bir yokoluşa kendi isteğiyle giderdi.

        Akıl, hayatımızı bitirirdi.

        Hayatı ciddiye almamızı, yaşamamızı aklımıza değil, o aklın ulaşamadığı bir karanlık kaynağı içimizde taşımamıza borçluyuz.  Sanırım, bizi yaratan ve hayatın içinde tutmak isteyen kudret, bu nedenle aklın yanında ama aklın ulaşamadığı bir yerde, aklın gönderdiği sinyalleri bozup çarpıtan, "bilinçaltı" denen tuhaf bir karmaşa yerleştirmiş içimize.İnsanoğlunun sürekli olarak ulaşmaya ve aydınlatmaya çalıştığı bilinçaltında manasız korkularımızla yanılgılarımızı besleyen bir şeyler var; rüyalarımızla, varlığından habersiz duygularımızla, anlaşılmaz özlemlerimizle hiç durmadan kaynaşan, sakladığı sırlarla bizi büyüleyip hayatın saçmalığını gözümüzden saklayarak bizi yaşamaya ve yaşamı ciddiye almaya iten bir şey.

         Ve, aklımızın aydınlığı o karanlık bölgeye asla ulaşmıyor.Hiçbir zaman ulaşamayacak.Akıl oraya ulaştığı anda hayatın saçmalığı bir anda yüzümüze vuracak çünkü, yaşamaktan vazgeçeceğiz.Bu, bize, yaşayabilmek için daima bir sırrı, bir bilinmezliği, bir karanlığı içimizde taşımak zorunda olduğumuzu gösteriyor.

         Aklımızın ışıkları, bizi çevreleyen birçok bilinmezi, belirsizliği aydınlatacak, tabiatın kurallarından birçoğunu keşfedecek, uzayı araştırabilecek, yeni aletler bulacak, yeni biçimler tasarlayacak ama hemen yanıbaşındaki sırra asla vakıf olamayacak.Hayatın manasızlığı da içimizdeki bu sırla bir manaya dönüşecek, birbirine benzeyen insanlar birbirine benzeyen günlerin sayısını biraz daha arttırıp biraz daha uzun yaşayabilmek için didinip duracak; insanı diğer canlılardan ayıran aklın saçmalığını derhal kavradığı kısa hayatı, hayvanlarla ortak dürtülere sahip bilinçaltının beslediği istekle sürdürecekler.

         Belki yanılıyorum ama bana öyle geliyor ki, sanat ve aşk, işte akılla bilinçaltı arasındaki tuhaf çelişkinin yarattığı bu sırlarla dolu gerilimden vücut bulup ortaya çıkıyor.Sanat ve aşk hem hayatın çarklarını çeviren bu garip zıtlığın hem içindeki sırrın dayanılmazlığını hisseden insanoğlunun yaşadığı çelişkiyi barıştırabilecek bir yapıya sahip; ikisinde de akıl ve saçmalık yanyana, ikisi de bir yanıyla aklın saçmalığı aydınlatan keskin ışıklarını köreltip bir yanıyla saçmalığa mana katıyor, ikisi de hayatı, aklın ve saçmalığın ulaşamayacağı bir alana taşıyabiliyor, ikisi de hem hayatın içinde hem de hayatın bilinen sıradanlığının dışında.

          Tabiatın bizi bunaltan gerçekliğinin ötesinde, bütün bu gerçekliği değiştirebilen, akılla saçmalık kıskacını kırıp bize yeni bir alan açabilecek bir güce sahip sanatla aşk.Bir belirsizlikten kaynaklandıkları için, hayatı bize yaşanır gösteren sırrı çözemediğimiz gibi sanatla aşkın sırrını çözemiyoruz; bir insan nasıl yaratır düşünceleri, duyguları nerelerde şekillenir de mısralara ve satırlara dönüşür, olmayanı nasıl uydurur, olanı nasıl diğerlerinden daha berrak görüp anlatır, yazmadan önce nasıl olacaklarını bilmediği binlerce satırı neresinde gizler anlayamıyoruz.

          Sanatın nasıl ortaya çıktığını anlayamadığımız gibi, bir insanın bir başkasını bazen kendisinden bile fazla sevebilmesini, aşık olduğunda hayatı bir yanıyla müthiş ve asla vazgeçilmez bulurken, bir yanıyla hemen ölüme hazır durmasını, sevdiği için ya da sevdiğine kavuşmadığı için ölebilmesini kavrayamıyoruz.Korkuyla yanılgıyı besleyen bilinçaltıyla bu korkuyla yanılgının saçmalığını görüp bunalan aklın birarada yarattığı iki biricik alan bu ikisi; sanatı ve aşkı akılla bilinçaltı biraraya gelerek besliyor.

           İçimizdeki iki rakibin barıştıkları bölgeler bunlar.Bir sanat eseri yaratırken ya da aşık olduğumuzda, kendimizi her zamankinden farklı hissetmemiz, belki de bu barışıklıktan doğan az rastlanır huzurdan ve bu barışıklığın kolayca bozulabileceğini hissetmenin keskin husursuzluğundan.Ama bu barışıklığı özlediğimiz kesin.Bunun için insanoğlu, şartlar ne olursa olsun sanata ve aşka doğru akıyor, kanlı bir savaşın ortasında aşık olabiliyor, bir ıssızlığın kuşatmasında bir şiir mırıldanabiliyor.

           Sanatı ve aşkı insanların hayatından çekip çıkardığımızda ise, geriye ya aklın manasızlığı gören bunaltısı ya da bilinçaltının saçmalığı saklayan ilkel dürtüleri kalıyor.Hayata şöyle bir bakın.Manasız bir korkuyla manasız bir yanılgının oluşturduğu basit bir kurguyla, içimizdeki karanlığa gömülü görkemli bir sırdan müteşekkil.Böyle bir hayatı sürdürebilmek için derinlerimizde hep esrarına vakıf olamadığımız bir karanlık taşıyacağız.Aklımız basitliği görecek ama sırrı çözemeyecek.

            Kafka'nın niye mahkûm olduğunu bilmeyen kahramanı gibi, niye doğduğumuzu, niye yaşadığımızı, hayatın amacının ne olduğunu bilemeden, aşağılayıcı bir çaresizliğin mahkûmu olarak yaşayacağız.Sanat ve aşk, alaycı bir hükümranlıkla bizi nedensiz bir varoluşun içine atan kudrete başkaldırabildiğimiz, bizimle alay eden hayatla alay edebildiğimiz, yenilgiyle biteceği kesin bir macerada kendimizi galip hissedebildiğimiz iki alan.

           Hayattan ve ölümden beslenen ama hayata da ölüme de meydan okuyabilen, bütün çelişkileri kendi içinde birleştirip, hayatın bütün çelişkilerini parçalayabilen iki güç.Şu nedensiz hayatı yaşanabilir kılan iki neden.

           Onlarsız hayat nedir ki...

            Bir mahkumiyetten başka

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1