Vahit Bıçak Web Sitesi

 

(Atıf İçin: Bıçak, Vahit (2001) "Ceza Soruşturması Konusunda Polisin Eğitimi: TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporları Işığında Bir Değerlendirme", Em. Genel Müd., Eğitim Daire Başkanlığı, 21. Yüzyılda Polisin Eğitimi Sempozyumu Bildirileri, Eğitim Serisi:22, Ankara 2001, s.229-241.)

 

Ceza Soruşturması Konusunda Polisin Eğitimi: TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporları Işığında Bir Değerlendirme

 

Yrd. Doç. Dr. Vahit Bıçak

Giriş

İşlendiği iddia edilen suçun gerçekten işlenip işlenmediğinin ortaya konulması, suç işlenmişse fail veya faillerinin tespit edilerek adalet önüne getirilmesi, delillerin toplanıp muhafaza edilmesi için yapılan işlemler ceza soruşturmasını oluşturmaktadır. Suçun işlendiği yerin kentsel veya kırsal alan olmasına bağlı olarak ceza soruşturması polis veya jandarma tarafından yapılmaktadır. Bu çalışma jandarmayı kapsamamakta, polis tarafından yürütülen ceza soruşturması ile sınırlı bulunmaktadır.

Ceza soruşturmasının yürütülmesi esnasında polisin kullanacağı yetkiler, bireylerin temel hak ve özgürlük alanlarına müdahale oluşturabilmektedir. Dolayısıyla, polisin hareket alanı, yapabileceği işlemler Anayasada, kanunlarda, tüzüklerde ve yönetmeliklerde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Ancak, bir takım kuralların mevzuatta yer alması, uygulamanın mevzuatta yer alan kurallar doğrultusunda yapıldığı anlamına gelmemektedir. Uygulamanın yasalara ne ölçüde uygun olduğunu tespit etmek amacıyla TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu tarafından çeşitli uygulama merkezlerinde bir dizi inceleme yapılmış ve elde edilen bulgular ve kanaatler altı cilt olmak üzere rapor halinde yayınlanmıştır.

Akademisyenler olarak karakollarda doğrudan inceleme yaparak kendi gözlemlerimiz doğrultusunda uygulamanın aksayan yönlerini gözlemleme şansına sahip değiliz. Bu tür akademik çalışmalar için gerekli idari izin, ekip, parasal kaynak ve ulaşılan sonuçların yayınlanması ve bu yayından dolayı takibe uğramama güvencesi maalesef bulunmamaktadır. Dolayısıyla, doğrudan gözlem yapmak yerine TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyelerinin gözlemlerine dayalı olarak bu tebliğ hazırlanmıştır. Söz konusu raporların cezaevleriyle, jandarmayla ve sağlık kuruluşları ile ilgili olan bölümleri bu çalışmanın kapsamı dışında bırakılmıştır.

Uygulamada aksayan hususların tespiti, polisin eğitim ihtiyacının hangi alanlarda yoğunlaştığını göstermesi açısından çok yararlıdır. Uygulamanın ne şekilde olduğunu tespite yönelik çalışmalar, ceza soruşturması konusunda polisin eğitimi ile ilgili politika belirleme konumunda olanların önlerini aydınlatıcı olmaktadır. Eğitimle ulaşılabilecek sonuçların sınırlarının farkında olarak, ceza soruşturması konusunda polisin iyi eğitilmesinin, temel hak ve özgürlüklere gereksiz ve aşırı müdahaleleri önlemeye büyük katkı sağlayacağı söylenebilir.

 

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Raporları

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu (kısaca Komisyon), 5.12.1990 tarih ve 3686 sayılı yasayla kurulmuş ve sürekliliği olan bir ihtisas komisyonudur. Komisyonun amacı, Dünyada ve Türkiye’de insan haklarına saygı ve insan hakları konularındaki gelişmeleri izlemek suretiyle uygulamaların bu gelişmelere uyumunu sağlamak ve insan haklarının ihlal edildiği yönündeki başvuruları incelemektir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan haklarını İnceleme Komisyonu 1998- 2000 yılları arasında, soruşturma, kovuşturma, yargılama, ceza ve infazı sistemleri üzerinde bir dizi çalışma sürdürerek elde ettiği bulguları raporlar şeklinde yayınlamıştır. Bu çalışmanın sunulduğu Ekim 2000 tarihi itibariyle söz konusu Komisyon altı rapor yayınlamış bulunmaktadır. Bunlar; Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi Raporu 1998 ve 2000 (kısaca Bakırköy Raporu), Soruşturma ve Kovuşturma İstanbul Raporu 2000 (kısaca İstanbul Raporu), Soruşturma Kovuşturma Yargılama Ceza ve İnfazı Şanlıurfa Raporu 1998 ve 2000 (kısaca Şanlıurfa Raporu), Soruşturma Kovuşturma Yargılama Ceza ve İnfazı Erzincan Raporu 1998 ve 2000 (kısaca Erzincan Raporu), Soruşturma Kovuşturma Yargılama Ceza ve İnfazı Erzurum Raporu 1998 ve 2000 (kısaca Erzurum Raporu), Soruşturma Kovuşturma Yargılama Ceza ve İnfazı Tunceli Raporu 1998 ve 2000 (kısaca Tunceli raporu) şeklinde sıralanabilir.

Raporların oluşumunda Komisyonun takip ettiği yöntem, cezaevlerinde bulunan hükümlü ve tutuklularla görüşerek cezaevine gelmeden önce, soruşturma ve kovuşturma sırasında yaşadıkları muameleler hakkında bilgi almak ve bu bilgiler ışığında ilgili soruşturma ve kovuşturma birimlerini haber vermeksizin ziyaret etmek şeklinde olmuştur. Bu şekilde hükümlü ve tutukluların iddialarının doğru olup olmadığı saptanmaya çalışılmıştır.

Çalışmaların tümü, TBMM’nin yeminli stenografları ve ses kayıt teknisyenleri tarafından incelemeye katılan Heyetin tüm üyelerinin ve inceleme sırasında hazır bulunan görevlilerin huzurunda kayda geçirilmiş ve resimlenmiştir. Bu kayıtlar daha sonra Meclis tutanak Müdürlüğünce çözümlenerek inceleme tutanaklarında yer almıştır.

Komisyonda tutulan ve Meclis Arşivine gönderilen nüshalarda yer almış olmasına rağmen, görüşülen hükümlü ve tutukluların tutanaklarda yer alan ad ve soyadları kapatılmış, ad ve soyadlarına sıra numarası verilmiş, sorgu tarihleri ile hükümlü ve tutukluların kimliklerine ilişkin bilgilerin olduğu yerler raporlar içerisinde boş bırakılmıştır.

Ceza soruşturması öğretisinde hiçbir şekilde kabul edilebilir veya hoş görülebilir olmayan ancak ceza soruşturması uygulamasında rastlanarak söz konusu raporlar tarafından tespiti yapılan konular sırasıyla ele alınacaktır.

 

İşkence ve Kötü Muamele Malzemeleri ve Uygulamaları

Karakollarda işkence ve kötü muamele fiillerinde kullanılabilecek çok sayıda malzemeye rastlanmıştır. Erzurum’da yapılan incelemede, bazılarının iki yanında özel olarak uzun çift iplerin bağlanmış olduğu sopalar bulunmuştur. İlgililerin pankart sopası veya kürek sapı olabileceğini ya da iki taraflı omuzda kum taşımak için kullanılmış olabileceğini ifade ettikleri bu sopalar, cezaevindeki mahkumların tasvir ettiği falaka ve filistin askısına uygun düştüğü tespiti Heyet tarafından yapılmıştır.

Bir karakolun çatısında inceleme yapan Heyet, birçok sopa ve yaklaşık 60 cm. boyunda, kenarlarında deliklerden geçirilerek takılmış ip bulunan iki adet uzun sopa bulmuştur. Bu sopanın, başka bir karakolda bulunan sopa ile aynı görünüşte olması Heyetin dikkatini çekmiştir.

Bir karakolun banyo odasını inceleyen Heyet, orada tuvaletleri ve fayansları yıkamak için kullanıldığı söylenen uzun bir hortum bulunduğunu tespit etmiştir. Hortumun bulunduğu mekan ve hortumun özellikleri daha önceden Heyete bir mahkum tarafından anlatılan kötü muamele olayı ile uyum içinde bulunmuştur.

Raporlarda birçok işkence ve kötü muamele uygulaması tespit edilmiştir. İşkence gördüklerini söyleyen kişilerin mekan ve kişi tanımlamalarına ilişkin anlatımlarının Heyetin gözlemleri ile bire bir örtüştüğü tesbit edilmiştir. 1998 yılında Tunceli cezaevinde yapılan görüşmelerde bir hükümlü tutuklu olduğu dönemde Emniyetteki 13 günlük sorgusu sırasında kendisine “elektrik, su, dayak” uygulandığını iddia etmiştir. Bir hükümlü tutuklu olduğu dönemde TEM’deki sorgusu sırasında yüzünde sigara söndürüldüğünü söylemiş, Heyet Başkanı Dr. Sema Pişkinsüt de hekim olarak şu saptamayı yapmıştır; “yüzün sağ tarafında burun yan kısmında yanakta, 1,5-2 cm çapında statris doku. Alın, burun hizasında 1 cm çapında yanık izi var”. Bir mahkum, TEM sorgu odasında el ve ayak parmakları ile idrar yollarına ince bir kablo bağlanarak kendisine elektrik verildiğini, ardından askıya alındığını, sorgu sırasında yoğun bir sözlü hakarete uğradığını, bazen de vücuduna sıcak su damlatıldığını iddia etmiştir. Bir başka mahkum, “koltuk altlarına pamuk gibi bir şey bağlanarak askıya alındığını ve kendisine elektrik verildiğini” iddia etmiştir.

Erzurum cezaevinde yapılan görüşmelerde aralarında bir çocuğun ve 60 yaşında bir tutuklunun da bulunduğu bazı mahkumlar Emniyet Müdürlüğünde işkence gördüklerini söylemişlerdir. Tutuklu ve hükümlülerin sorgu aşamasında kötü muamele ve işkence gördükleri yönündeki iddiaları incelenirken sorgu mekanları ile yapılan tariflerin büyük ölçüde doğru oldukları dikkate alınarak kötü muamele ve işkence uygulamalarının yapıldığı kanaatine varılmıştır.

Hükümlülerin bazıları, sorgulamaları sırasında işkence gördükleri mekanları ayrıntılı olarak tasvir etmişlerdir. Kötü muamele ve işkence gördüğünü iddia eden hükümlü ve tutukluların mekan, teçhizat, kişi tanım ve tarifleri, emniyet birimlerinde Heyetin yaptığı incelemelerdeki gözlemleri ile örtüştüğü tespit edilmiştir. İşkence uygulaması mağdurlarının yaşadıkları kötü muamelelerin etkilerini Heyete anlatırken olayı tüm canlılığı ile bir kez daha yaşadıklarını heyet gözlemlemiştir.

İşkenceye Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine göre işkence; fiziksel veya ruhsal olarak ‘ağır’ acı veya ızdırap veren fiildir. İşkence maddi ya da manevi olabilmektedir. Ruhsal bir eziyet işkencenin en belirgin niteliğidir. Manevi işkence ağır hakaretler suretiyle uzun zaman süren aşağılayıcı davranışlar şeklinde ortaya çıkmaktadır. Örneğin, sövme, sürekli sorgulananın yüzüne karşı haykırma, küçük düşürücü davranışlar, korku veya umutsuzluğa düşme gibi.

İşkence ve kötü muameleyi önlemeye yönelik olarak uzun yıllardan beri devam eden çalışmalara rağmen maalesef hala işkence ve kötü muamele uygulamalarına rastlanmaktadır. İşkence oluşturun tüyler ürpertici davranışlara Yargıtay kararlarında da rastlamak mümkündür.

İşkencenin yapılış amacı nedir? İşkence iki temel amaçla yapılır; itiraf elde etmek ve suç işlediğine inanılan kişiyi cezalandırmak. Adli suçluların çoğu, işkencenin kendilerine işlediği iddia edilen suçu yüklemek veya ek suçlar yüklemek amacıyla yapıldığını söylemişlerdir.

Hiç kimsenin kendisini veya yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yönde delil göstermeye zorlamayacağı 1982 Anayasasının 38/5 maddesi ile güvence altına alınmıştır. Türk Ceza kanunu 243 ve 245. Maddeleri de işkenceye ve kötü muamele yapan görevlilere verilecek cezaları düzenlemiştir.

İşkence ve kötü muamele sonucu elde edilen deliller hiçbir şekilde delil niteliği kazanamaz. İşkence ve kötü muamele, suçsuz bir kimsenin dahi kendisini suçlaması sonucunu doğurabilmesinin yanında kişinin özgür iradesine yönelik ciddî bir müdahale oluşturur. Beyanın delil niteliği kazanabilmesi için özgür irade mahsûlü olması gerekir. Özgür irade mahsulü olmayan beyanlar delil olarak değerlendirilemez. Ceza Muhakemeleri Usul Kanununun 254. maddesinde açıkça yer alan bu ilkeyi polisin bilmesi ve benimsemesi sağlanmalıdır.

Hukuk sisteminin işlevlerinden birisi suç işleyen kişilerin cezalandırılmasıdır. Ancak, polise verilmiş olan bir cezalandırma görevini söz konusu değildir. Türk Ceza Kanunu 1. maddesi cezaların ancak kanunla düzenlenebileceğini öngörmüştür. Kanunlarla düzenlenen cezalar arasında işkence ve kötü muamele olmadığı ve olamayacağı gibi; cezaların infazı, polise değil Devletin başka organlarına görev olarak verilmiştir.

 

Gerçeğe Aykırı Rapor Uygulamaları ve Raporların Polislere Verilmesi

Bir tutuklu, Ovacık karakolunda dört gün nezarette kaldığını, orada dayak yediğini, bundan dolayı hala belinin ağrıdığını, kendisinin doktora muayeneye götürüldüğünü ama doktorun muayene etmeden sağlam raporu verdiğini belirtmiştir. Erzurum’da kendileri ile görüşülen mahkumların çoğu da, doktorların kendilerini muayene etmeden “darp-cebir yoktur” raporu verdiklerini söylemişlerdir.

Üzerinde farklı saatler yazılı ve farklı doktorların imzası bulunan adli raporların aynı yazı ile alınmış olduğu tespit edilmiştir. Doktor raporlarının kapalı zarf içinde kendilerine verildiğini, kendileri tarafından bu zarfların açılmadan savcılığa iletildiği karakoldaki görevli polisler tarafından anlatılmıştır.

Doktor raporlarının düzenlenmesinde sanıkların durumlarını özgürce ifade edemedikleri, kendilerini baskı altında hissettikleri anlaşılmıştır.

Sanıkların, kötü muameleye tabi tutuldukları yönünde ileride ortaya atabilecekleri iddiaların önüne geçebilmek amacıyla, gözaltına alındıklarında ve serbest bırakıldıklarında doktor kontrolünden geçirilmesi uygulaması öngörülmektedir. Her yıl 1,5 milyon civarında sanık hakkında hazırlık soruşturması yapıldığı ve ülkemizdeki mevcut doktor sayısının vatandaşlarımıza sağlık hizmeti vermekte yetersiz kaldığı gerçeği göz önüne alınacak olursa bu uygulama ile amaçlanan hedefe ulaşılamayacağı aşikar olacaktır.

Esas olarak kolluk tarafından yapılan hazırlık soruşturmasına cumhuriyet savcısı, sulh ceza hakimi, müdafi, sanığın yakınları ve son olarak da doktor katılımı güvence oluşturacağı düşüncesi ile öngörülmüştür. Sanığın durumu hakkında birbirinden farklı doktor raporlarından hangisine itibar edileceği halihazırda mahkemelerin vaktini almaya başlamıştır. Bu gelişim istikameti, hazırlık soruşturmasının katılımcıları arasına gelecekte noterlerin de alınacağı izlenimini vermektedir. Çok sayıda kişinin katılımı, hazırlık soruşturmasını kalabalıklaştırmakta, bu durum güvence olmaktan ziyade kötü muamele olması durumunda sorumlunun kim olduğunun tespitini güçleştirmektedir.

 

Sorgu Mekanları

Erzurum’da Asayiş Şubesinin nezaret ve sorgulama mekanlarının bodrum katında olduğu tespit edilmiştir. Sorgu odalarının son derece olumsuz koşullara sahip olduğu da görülmüştür. Ayrıca, sorgu odalarında işkence aleti olarak kullanılabilecek pek çok malzemeye rastlanılmıştır.

Bir sorgu odasında uçları açık 0,75 lik üç kablo tespit edilmiştir. Bu kablolardan ikisi, sorgu odasının büyük bölümünde, duvara gömülü iki hoparlöre, birisinin devamının olanın büyük bölümünde bulunan bir prize gittiği tespit edilmiştir. 1988 yılındaki incelemeler sırasında tespit edilen bu kablolar, 2000 yılında yapılan incelemede de aynen görülmüştür.

Sorgu odalarının standartlara uymayan, pis, yerleri ıslak, havalandırmasız, aydınlatmasız mekanlar olduğu tespit edilmiştir. Bu mekanlarda hortum, kürek, kazma sapları şeklinde tarif edilen malzemeler mevcut olduğu görülmüştür.

Bir Sorgu odasının tavanında yerden yaklaşık 2,5 metre yükseklikte, odayı boydan boya geçen duvara özel gömülerek betonlanmış bir boru görülmüştür. İl Emniyet Müdürü bunu “su borusu” şeklinde izah etmiş ancak yan odalarda yapılan incelemelerde borunun devamı olmadığı anlaşılmıştır. Cezaevindeki mahkumlar bu boruyu askıya alınan teçhizat olarak anlatmışlardır.

 

Sorgu Elemanları

Sorgu elamanlarının eğitim eksikliği dikkat çekmiştir. Tunceli’de sorgu personelinin sadece bir kısmı kurs gördüğünü söylemiştir. Toplam sekiz olan sorgu personelinden sadece ikisinin üç aylık terör ve sorgu kursu aldıkları tespit edilmiştir.

Sorgu elamanlarının seçiminde genel olarak uyulan kriterlerin mevcut olmadığı Heyet tarafından tespit edilmiştir. Bu konuyla ilgili olarak uygulamanın, teşkilat içinde en yakın birim amirinin, yani şube müdürünün, çalışmalarını izlediği, karekterinden kişiliğinden emin olabileceği, güvenebileceği, dürüst çalışkan görevliler arasında bazı kişileri seçerek Emniyet Genel Müdürlüğüne kurs görmek amacıyla gönderilmesi şeklinde olduğu görevlilerce ifade edilmiştir.

Hiçbir sorgu bilgi ve becerisi olmayan yetkisiz kişilerce sorgulama yapılabilmektedir. Bir hükümlü, sorgulamasının önemli bir kısmının bir itirafçı tarafından yapıldığını belirtmiştir.

Ceza Muhakemeleri Usul Kanununda açıkça yasaklanmış olmasına rağmen sorgu görevlilerinin zaman zaman kanuna aykırı menfaat vaadinde bulunmaktadır. Sorgu personelinin ifadesine göre, suçluya kendilerinin de devlet görevlisi olduğunu, kendisine sahip çıkabileceklerini, yardımcı olabileceklerini söylediklerinde suçlu ikna olup rahatlıkla ifade vermektedir.

Tunceli’de sorgu personeli arasında hiç bayan elemen bulunmadığı tespit edilmiştir. Bu durum ise, görevli bir personel tarafından “bu psikolojiyi çözmek bira da erkek işi” olarak açıklanmıştır. Aynı şekilde Erzurum’da da sorgu ekibinde kadın polis bulunmadığı tespit edilmiştir.

Sorgulama görevlileri sorgulama dışında kalan diğer işlerde de görevlendirimektedir. Erzurum’da yapılan incelemeler sırasında ilgililerin verdiği bilgiye göre, sorgu bürosunda sekiz kişi görevlidir, ama herkes her işi yapabiliyor. Bu görevliler, olayın gelişimine göre bölgeye çıkıp ekip görevi de yapabiliyorlar. Bunlar, çatışma çıkması söz konusu olmayan operasyonlara gidiyor, istihbarat görevi de yapıyorlar.

Sorgu elemanlarının düzenli sağlık kontrollerinin yapılmadığı tespit edilmiştir. Sorgu elamanlarının birkaçının göz yapılarındaki farklılık, Heyet Başkanının dikkatini çekmiş ve bu memurlara Heyet Başkanı göz muayenesi tavsiye etmiştir.

 

Gerçek Dışı Kayıtlar

Yapay yakalama ve gözaltı gerekçelerine kayıtlarda yer verildiği tespit edilmiştir. Yakalama ve gözaltına alma sebepleri olarak sıkça gösterilen GMH (görevli memura hakaret) ve icrai rezalet suçları Heyetin dikkatini çekmiş ve subjektifliği yönünde endişe uyanmıştır.

Nezarethane kayıtlarının düzensiz tutulduğu tespit edilmiştir. Deftere kayıtlı bazı şahısların dosyaları incelendiğinde, dosyalarda yer alan evrakların sadece şekil yerine gelsin amacına dayalı olarak dosyalara konulduğu anlaşılmıştır. Heyet bu durumun delilleri olarak ise şu hususları örnek olarak tespit etmiştir; doktor raporunu alma saatinin, kişinin gözaltına alınma saatinden önce olması; farklı kişilerin raporlarında ard arda aynı doktorun imzasının bulunması, doktor raporlarının çoğunun farklı doktorlara ait olmasına rağmen aynı kalem ile yazılması, tutanaktaki avukatın adı ile barodan gelen liste ararsında tutarsızlıkların olması.

Hemen hemen tüm kayıtlara “darp-cebir yoktur” raporu ile “avukat istemedi” ibarelerinin standart olarak yazıldığı tespit edilmiştir. Erzincan’da iki yıllık kayıtlar inceleme konusu yapılmış ve istisnasız tüm kayıtlarda bu iki ifadeye yer verildiği görülmüştür. Görevliler zaman zaman listeden avukat aradıklarını, çoğu kez bulamadıklarını ifade etmişlerdir. Ancak iki yıllık kayıtlarda “avukat bulunamadı” ibaresine hiç rastlanmamıştır.

Karakolda Müdafiin İşlevi

Sanıkların neden avukat istemedikleri sorusu, görevli emniyet mensubu tarafından gözaltına alınanlar genelde aynı şahıslar olduklarından dolayı avukatın bilgisine ihtiyaç duymuyorlar şeklinde açıklanmıştır. Emniyet Müdürü ise aynı soruya, suçluların her halükarda serbest kaldığı, bu yüzden avukata ihtiyaç duymadıkları şeklinde yanıt vermiştir.

“Avukat istemedi” ve “darp-cebir” yoktur” ibarelerine Nezarethane defterlerinde rütin bir şekilde yer verildiği görülmüştür. 2 yıllık dönem içinde hemen herkese istisnasız bu şekilde yazılmış olduğu ve polis yetkililerin içinde avukata gerek olmadığı düşüncesinin yaygın olduğu saptanmıştır.

Soruşturma aşamasında sanıkların savunma haklarını kullanmaları açısından büyük ölçüde avukat desteğinden yoksun kaldıkları saptanmıştır. Oysa avukatın karakol işlemlerinde hazır bulunması sanığın menfaatine olduğu kadar, kolluğun da menfaatinedir.

Müdafiin karakolda görev yapmasının Türk hukuk sistemince tanınmış olmasının polisin suç ve suçlulukla mücadelesini olumsuz yönde etkileyeceği yönünde yanlış kananatler halen yaşam alanı bulabilmektedir. Müdafiin katılımı gerek kolluğa gerekse sanığa birtakım faydalar sağlayacak niteliktedir. Kolluğa sağlayacağı faydalardan bazıları şu şekilde ifade edilebilir. İlk olarak, müdafi gerek hukuki gerek fiili durumu polise ve sanığa şüpheye mahal vermeyecek şekilde açıklayarak sanıkla polis arasında sağlıklı bir iletişimin kurulmasına veya var olan iletişimin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesine katkıda bulunabilir. İngiltere'de yapılan deneysel araştırmalar polisin müdafiinin hazır olduğu durumlarda sanıktan daha fazla bilgi aldıklarını ortaya koymuştur. İkinci olarak, polisin hazırlık soruşturmasında keyfi hareket ettiğine, hukuki normlara itibar, etmediğine dair gerek yurtiçinde gerek yurtdışında sık sık yapılan eleştirilere, müdafiin varlığı açıklık getirecek, polisi yersiz ithamlara karşı koruyacaktır. Üçüncü olarak, müdafiin hazırlık soruşturmasına katılması, soruşturmanın gizli olması dolayısıyla bu aşamada elde edilen delillere karşı yargı organlarınca duyulan güvensizliği gidererek, polisin hazırlık soruşturmasında elde ettiği delillerin güvenilirliğini arttıracaktır.

 

Sanık açısından müdafiin hazırlık soruşturmasında görev yapmasının sağlayacağı faydalardan bazıları şu şekilde sıralanabilir. İlk olarak, hazırlık soruşturmasının yürütülmesi sırasında kolluğun geleneksel olarak sahip olduğu yetkiler karşısında kollukla sanık arasında bulunması gereken denge kolluk lehine bozuktu. Müdafiin yardımından yararlanma hakkı, diğer birtakım güvence ve haklarla birlikte bu dengenin kurulmasını sağlayabilecek niteliktedir. Dolayısıyla, sanığın hali hazırda içinde bulunduğu durumu sanık lehine iyileştirdiği söylenebilir. İkinci olarak, polisin, hukukun tanıdığı sınırlar içerisinde de olsa, sahip olduğu kamu gücünü kullanarak ifade alıyor olmasının sanık üzerinde sosyal ve psikolojik baskı oluşturduğunu psikolojik araştırmalar ortaya koymuş bulunmaktadır. Müdafiin hazırlık soruşturmasında hazır bulunması, sanığın dış dünya ile irtibatının kesilmesi neticesi maruz kalabileceği psikolojik baskıyı azaltabilecek niteliktedir. Üçüncü olarak, sanık gözaltında bulunduğu süre, içerisinde ve ifade alma süresince hukukun yasakladığı fakat hemen hemen tüm hukuk sistemlerinde, pratikte, sıkça karşılaşılan risklerle karşı karşıya bulunmaktadır. Müdafiinin sanıkla birlikte devamlı karakolda bulunmasının pratikte mümkün olmaması dolayısıyla sanığın vücut bütünlülüğüne yönelik kötü muameleye karşı bu hakkın mevcudiyetinin oynayacağı rol sınırlı kalacaktır. Fakat, ifade alma işleminde hazır bulunması, sanığın ifadesinin soruşturma konusu suçla sanığı irtibatlandırılacak şekilde tahrif edilmesi riskine karşı önemli bir güvence oluşturmaktadır.

 

Mevcut Olan Teknolojiden Yeterince Yararlanılmamaktadır

Çok hızlı ve düzgün çalışır vaziyette olan kriminal labaratuardan yeterince yararlanılmadığı görülmüştür. Bazı merkezlerde yalan tespit makinası bulunduğu halde kullanılmamaktadır. Erzurum’da TEM şubesinin sorgu odasında, ilgililerce kullanılmadığı söylenen bir yalan makinası görülmüştür.

Çok failli suçlarda gerçek failleri bulup ortaya çıkarmak için veya faili meçhul suçlarda şüpheliler arasından muhtemel failleri ortaya çıkarmak için modern psikoloji ve teknoloji birçok yeni metotlar geliştirmiş, teknik cihazlar ortaya koymuştur. Bunlardan birisi olan yalan tespit makinası Amerika Birleşik Devletlerinden Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından ithal edilmiş, ancak etkin olarak kullanılmıyor olması anlaşılabilir değildir.

Bu asrın başlarından itibaren kullanılmaya başlanan yalan tespit makinaları günümüzde ABD de özel sektörde personel alımlarında, askeri amaçlı işlerde, adli soruşturmalarda, suçluları ve suçsuzları bulma işinde, ceza infazları sırasında, suçların önlenilmesinde kullanılmaktadır.

İfade ve sorgunun tespitinde de teknolojinin imkan sağladığı olanaklar kullanılmamaktadır. Mevcut durum, ifade veya sorgu bir tutanakla tespit edilmesi şeklindedir. İfade ve sorgu tutanağında; ifade verme veya sorguya çekme işleminin yapıldığı yer ve tarih, ifade verme veya sorguya çekme sırasında hazır bulunan kişilerin isim ve sıfatları ile ifade veren veya sorguya çekilen kişinin açık kimliği, ifade vermenin veya sorgunun yapılmasında yukarıdaki işlemlerin yerine getirilip getirilmediği, bu işlemler yerine getirilmemiş ise sebepleri, tutanak içeriğinin ifade veren veya sorguya çekilen ile hazır olan müdâfi tarafından okunduğu ve imzalarının alındığı, imzadan imtina halinde bunun nedenleri yer almaktadır.

İfade tutanağına sanığın ağzından çıkan her şeyin aynen yazılabilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, tutanağa geçirilirken bazı hususlar tutarsız, ilgisiz görüldüğü için atlanabilir, tutanağı tutan memur sanığın söylediklerine kendi yorumunu katabilir, veya sanığın kullandığı kelimeler yerine başka anlamlara da gelebilecek benzer kelimeler yazılabilir. Bu tür risklerin sanığın ifade tutanağını okuyup, düzeltmesi ve imza etmesi uygulaması ile ortadan kalkacağı ileri sürülebilir. Ancak, sanıklar çoğu zaman tutanağı imzalamak dışında bir seçeneklerinin olduğu bilincinde değildirler. Ayrıca, sanığın ifade tutanağını dikkatlice okuyacağını varsaymakta doğru bir beklenti olmayabilir. Nitekim, Batıda yapılan alan çalışmaları göstermiştir ki, sanık, içinde bulunduğu psikolojik yapı itibariyle atlanılan hususları, kelime değişikliklerini fark edebilecek durumda değildir; dolayısıyla tutanağın sanık tarafından imzalanması uygulaması bir güvence teşkil etmemektedir.

Sanıkların ifade alma ve sorgulama sürecinde karşılaşabileceği risklerden birisi de, sanığın ifadesinin soruşturma konusu suçla sanığı irtibatlı yapacak şekilde tahrif edilmesidir. Bu riske karşı hukuk sistemlerinin sağlayabileceği güvencelerden birisi de ifade alma işleminin teybe kaydedilmesidir.

İfade tutanaklarının sanıkların beyanlarını yansıtıp yansıtmadığı tartışmaları, ancak ifade alma işleminin teyp veya video kaydının yapılmasıyla ortadan kaldırılabilir. İfade alma işleminin teyp veya video kaydının düzenli olarak yapılması durumunda, ifade alma işleminin nasıl bir atmosferde cereyan ettiği, sanığın ve kolluğun tam olarak neler söylediğinin sonradan incelenmesine imkan sağlanacaktır.

Teyp kaydı uygulamasına geçilmesi, suçluların cezalandırılmasını sağlamaya yönelik olarak kolluğun sahip olduğu yetkileri kötüye kullanabilmesi riskine karşı önemli bir güvence oluşturacaktır. Sanığın ifade süresince baskıya maruz kalması engellenebileceği gibi, sanığın ifadesinin eksik veya yanlış olarak kaydedilmesini de önleyecektir. Dolayısıyla, mahkemelerin gündemi hazırlıktaki ifadelerin nasıl elde edildiği tartışmaları ile meşgul edilmekten kurtulacaktır. Ayrıca, kolluğun ifade alma sırasında sanığa baskı uyguladığı yönünde yerli-yersiz ortaya atılan iddiaların önüne geçilecektir.

 

Suçların Şahsi Olduğu Temel Kuralının Görmezden Gelinmesi

1998 yılında Tunceli cezaevinde yapılan görüşmelerde bir hükümlü, yeğeni kırsalda diye “ailesinin bütün üyelerinin yardım ve yataklık suçundan alındığını” söylemiştir. Bir başka tutuklu, da yapmadığını söylediği bir olayı itiraf ettirmek için 5 yaşındaki kız çocuğunun tokatlandığını, eşine de işkence yapıldığını söylemiştir.

İzmir Bornova yakınlarında yakalandığını söyleyen bir hükümlü, “nüfus cüzdanında Tunceli yazıldığı” için kendisine daha kötü davranıldığını iddia etmiştir.

Günümüz ceza hukukunun temel ilkelerinden birisi, herkesin ancak kendi fiilinden sorumlu olmasıdır. Bu ilke 1982 Anayasasının 38. Maddesinin altıncı fıkrasında da açıklıkla ifade edilmiştir.

 

Gizli Görevlilerin Niteliklerinin Belirsiz Olması

İstihbarat elemanlarının yasal sınırları aşarak suçun oluşmasına yönelik teşvik edici, hazırlayıcı, katkı koyucu tutum ve davranışların içinde bulunmalarının hukuk devletini yıprattığına vurgu yapılmıştır.

4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleri ile Mücadele Kanunu gizli görevli kullanılmasına olanak sağlamıştır. Gizli görevli gerektiğinde suç örgütlerinin içine de sızarak gözetlemek, izlemek, örgüte ilişkin her türlü araştırmada bulunmak ve suçlarla ilgili her türlü delil, iz, eser ve emareleri toplamakla yükümlüdür. Anılan kanun, kullanılacak gizli görevlilerin niteliklerini belirtmemiştir. Bu durumun birtakım olumsuzluklara yol açmakta olduğu tespiti yapılmıştır.

 

Denetimden Kaçınma Arzusu

Emniyet Müdürlüğü birimleri ve karakol ziyaretlerinde görevliler sorulara net yanıtlar vermek istememişlerdir. Denetimler sırasında görevlilerin gergin, denetime açık olmama, denetimlere karşı tolerans eksikliği içinde hatta denetimlere tahammülsüz oldukları gözlenmiştir.

Kamu hizmetlerinin yürütülmesinde açıklık, demokrasinin gereklerindendir. Kamu hizmetlerinden olan güvenlik hizmetlerinin de açık olarak yürütülmesi gereklidir. Karakollarda mevcut bilgilere ulaşmak idaricilerin bir ihsanı olarak değerlendirilmemelidir.

Güvenlik güçleri ve bunların sundukları güvenlik hizmetlerinin halkın seçmiş olduğu milletvekillerinin denetimine açık olması son derece doğaldır. Güvenlik hizmetlerinin daha demokratik bir şekilde yerine getirilebilmesi için sadece halkın temsilcilerinin değil, bizzat halkın kendisinin doğrudan denetime katılımı bazı Batı Avrupa ülkelerinde söz konusu olabilmektedir.

 

Sonuç

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu tarafından yayınlanan raporlar, ceza soruşturmasının hangi usul ve esaslarda yapılması gerektiğini düzenleyen Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu normlarının polis tarafından yeterince bilinmediğini veya bilinmesine rağmen yeterince benimsenmediğini ortaya koymaktadır. Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu, daha soruşturmanın başında suçlu sayılan sanıkları koruyan bir araç olarak görüldüğünden polis tarafından önemsenmemektedir. Ceza soruşturmasının ve ceza muhakemesinin işlevi konusundaki bu yanlış anlayış ancak eğitimle ortadan kaldırılabilir.

Ceza soruşturması konusunda polisin iyi eğitim alması, temel hak ve özgürlüklere gereksiz ve aşırı müdahale uygulamalarını önemli ölçüde azaltacaktır. Ceza soruşturması konusunda polisin iyi eğitilebilmesi, polisi bu alanda eğitmek üzere uzman kişilerin istihdam edilmesiyle veya Emniyet teşkilatının bünyesinde ceza soruşturması konusunda uzmanlığı olan kişilerden yararlanılmasıyla doğrudan alakalıdır.

Emniyet Teşkilatının bünyesindeki ceza soruşturması uzmanlarından yeterince yararlanıp yararlanmadığı sorgulanabilir. Eğitim kurumlarının bazı idarecilerinin “herkes her dersi verebilir” anlayışı içerisinde oldukları ve uzmanlığa saygı göstermediklerine zaman zaman şahit olunmaktadır. Ceza soruşturmasının usul ve esasları, ceza muhakemesi hukuku dersi müfredatı içerisinde yer almaktadır. Bir polis eğitim kurumunda, ceza usul hukuku alanında yurtdışında doktorasını yapmış, ceza usul hukuku konusunda en az on yıllık birikimi olan, ceza soruşturması uygulamalarını da denetleyen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bir süre staj yapmış bir öğretim üyesine uzmanlık alanı olan ceza usul hukuku dersi verilmeyebilmektedir.

Bu durumdan öğretim üyesinin yazılı olarak şikayetçi olması üzerine, 2 saat göstermelik olarak ceza usul hukuku dersi verilmekte ancak, “sen misin idarenin takdir yetkisine müdahale eden anlayışı” içerisinde ders programında yapılan bir düzenleme ile öğretim üyesi dolaylı olarak cezalandırılabilmektedir. Öğretim üyesinin dersleri haftanın günlerine yayılarak, iki saat ders vermek için öğretim üyesi en az iki saat seyahat etmek durumunda bırakılabilmektedir.

Bu anlayışla elbette ceza soruşturması konusunda polisin eğitiminde ilerleme sağlanamayacaktır. Yaşanan sorunlar yaşanmaya devam edecektir. İyileştirme sağlanabilmesi için yapılması gereken, anlayış değişikliğidir.

 

Ana Sayfa

Hosted by www.Geocities.ws

1