Ceza hukuku normları, maddi ceza
hukuku normları ve ceza usul hukuku normları olarak sistematik
açıdan ikili bir ayrıma tabi tutulabilir. Gerek maddi ceza hukuku
normlarını içeren Türk Ceza Kanunu’nun, gerekse ceza usul hukuku
normlarını içeren Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu’nun yerlerini almak
üzere hazırlanan kanun tasarıları Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin
gündeminde bulunmaktadır.
Birbiriyle sıkı bir şekilde ilişkili olan iki temel kanunun; Ceza
Muhakemeleri Usul Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nun değiştirilmesi
girişimi tüm bireylerin hayatını derinden etkileyebilecek
niteliktedir. Bundan dolayı, tasarıların toplumsal tartışmalarla
olgunlaşması önemli bir ihtiyaçtır. Türk Ceza Kanunu, 592 maddeden
oluşmakta ve 1926 yılından beri yürürlükte bulunmaktadır. Ceza
Muhakemeleri Usul Kanunu ise 426 maddeden oluşmakta ve 1929 yılından
beri uygulanmaktadır.
Devam eden satırlarda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde
bulunmakta olan Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu Tasarısı (bundan sonra
tasarı) hakkındaki görüş ve düşüncelerim ifade edilmiştir.
Değişim ihtiyacını karşılamıyor
Kanunların gittikçe eskimesi ve yetersizleşmesi olgusu, genel
olarak tüm dünya için yadsınamaz bir gerçek olmakla birlikte, bu
olgu özellikle Türkiye açısından daha açık ve kesin bir şekilde
belirmektedir. Gerçekten Türkiye, dünya koşullarının değişimi
dışında kendine özgü çok hızlı, çok derin ve keskin bir yapısal
değişim ve gelişim yaşamıştır ve yaşamaktadır. Siyasal, ekonomik ve
düşünsel gelişim ve değişimler, eskiye oranla çok daha hızlı
olmaktadır. Bu değişim ve gelişmelerin ceza hukuku normlarının
değişimine etken olmaması ve ceza hukuku normları ile toplumun
bugünkü yapısı arasında yer yer çok derin çelişkiler doğmaması
mümkün değildir. Mevcut tasarı, kanunu değiştirmekte; ancak 74
yıllık uygulamanın ortaya çıkardığı değişim ihtiyacını
karşılamamaktadır.
İktidarın anlayışı yansımadı
03 Kasım 2002 Milletvekili Genel Seçimi sonrası yeni bir
Parlamento yapısı ortaya çıkmış, uzun zamandan sonra tek başına bir
siyasi parti hükümet kurabilmiştir. Yeni hükümetin kurulmasından
hemen sonra, 03 Aralık 2002 tarihinde tasarı, Bakanlar Kurulu
tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmuştur. Seçimden
önceki üç partili koalisyon hükümeti tarafından hazırlandığı açık
olan tasarıya mevcut hükümetin herhangi katkısının olduğu,
eğilimlerinin ve önceliklerinin yansıdığı söylenemez.
Hukuk kurallarının belirli bir dönemde, bu dönemin koşullarına
göre belirli bir biçimde oluştuğu bilimsel bir gerçektir. Siyasal
iktidarlar, dönemin ekonomik, sosyal ve siyasal yapısına göre, kendi
eğilimleri ve egemen olan otoritenin yarar sistemine uygun olarak
hukuk normlarını sistemleştirir. Bu çaba, toplumsal değişime paralel
olmalı ve toplumsal ihtiyaçları karşılamalıdır.
Siyasal ve toplumsal yapı değişimleri ile hukuk düzeni arasındaki
ilgi özellikle ceza hukuku normları yönünden söz konusudur. Çok ana
çizgileriyle ceza hukuku kuralları, toplumsal düzeni, siyasal yapıyı
koruyucu bir görev görmektedir. Ceza normlarının toplumu korumaktan
başka bir de toplumun gelişmesini, ilerlemesini sağlamak gibi bir
gayesi de mevcuttur.
Ceza usul hukuku normları, devlet–kişi ilişkilerinde, normlara
aykırılığı “müeyyideye bağlayan bir süreç” olarak doğaldır ki,
devlet–kişi ilişkilerinin değişimine göre değişmek zorunda
kalacaktır. Yasaların değişimi, hukukun gelişimini sağlama temel
amacı doğrultusunda yapılmalıdır. Aksi halde, birtakım maddelerin
rastgele değişimi söz konusu olacaktır. Yasa tasarılarının belirli
sosyal amaçlara hizmet etmesi gerektiği bir olgudur. Her kanun,
belli nedenlerin etkisiyle belirli sosyal amaçlara ulaşmak için
çıkarılır. Bu anlamda hukukun nedeni ile amacı arasında yalın bir
ilişki bulunmaktadır. İnceleme konusu yapılan tasarıya mevcut
hükümetin herhangi bir katkısı bulunmadığından iktidardaki siyasi
parti tarafından seçmene taahhüt edilen hangi sosyal amacın
gerçekleştirilmesini bu tasarının amaçladığını sorgulamak gereksiz
bir çaba olacaktır.
Etkin ceza adaleti sağlanamamıştır
Ceza adaletinin işleyişini düzenleyen yürürlükteki kurallar,
çağdaş dünyanın paylaştığı değerlere uygun olmalıdır. Etkinliğin,
kalitenin ve verimliliğin günümüzde kazandığı önem, görmezlikten
gelme boyutunu çoktan aşmıştır. Ceza adalet sisteminin etkinliğini,
kalitesini ve verimliliğini artırmak konusunda tasarı umut verici
değildir. Tasarının gerekçesinde iddia edildiğinin aksine, diğer
gelişmiş ülkelerin tecrübeleri önemli ölçüde ihmal edilmiştir.
Ceza adaleti, suç adı verilen ve toplumdaki düzeni bozduğu
varsayılan bir eylemin gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırıldığı
bir faaliyettir. İşlenmiş olan bir suç varsa, bunun en kısa sürede
tespiti ve suçlunun cezalandırılması, toplumdaki düzenin sağlanması
için gereklidir. Ancak unutulmamalıdır ki; ceza adaleti,
mekanizmaları suçlu olmayanların da karışabileceği, masum kişilerin
itibarlarının zarara uğrayabileceği bir süreçtir.
Ülkemizde yaşanan ceza adalet yetmezliğinin sebeplerinden birisi
de ceza yargılamasının yavaş işlemesidir. Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’ne taraf olan devletler, ceza davalarını makul sürelerde
bitirecek şekilde yargı mekanizmalarını geliştirmek, yargı
teşkilatlarını örgütlemek ve düzenli olarak çalışmalarını sağlamak
yükümlülüğü altında bulunmaktadırlar. Mevcut tasarı, ceza adalet
sisteminin yavaş işlemesi olgusuna çözüm sunmamaktadır.
Tasarıda “suç olmaktan çıkarma” yok
Gelişmiş ceza adalet sistemleri geçtiğimiz yüzyılda suç olduğu
varsayılan birçok davranışın suç olmaktan çıkarılması sürecini
yaşamıştır ve yaşamaktadır. Ceza müeyyidesine sıkça başvurulması
arzu edilen bir durum değildir. Ancak Türk ceza adalet sisteminin
ceza tehdidine çok sık başvurduğunu istatistikler açıkça
göstermektedir. 1995 yılı verilerine göre bir yılda hakkında ceza
yargılaması yapılan kişi sayısı, 2.500.785 adede ulaşmıştır.
Bunlardan 1.490.408 kişiyi yıl içinde açılan davaların sanıkları
oluştururken 967.926 adedini ise önceki yıldan devredilmiş
dosyaların sanıkları oluşturmaktadır.
Nüfusu, suç işleme kabiliyeti olmayan çocuklar dahil, yetmiş
milyon olan bir ülkede her yıl bir buçuk milyon kişi hakkında ceza
yargılaması işlemleri yapılması anormal bir durumdur. Ortalama bir
yaşam süren, örneğin altmış yıl, bir kişinin hayatı süresince en az
doksan milyon kişi sanık olacaktır. Bu durumda toplumu oluşturan her
bir bireyin sanık olma riski birden fazladır. O halde yapılması
gereken, bir suç olmaktan çıkarma (dekriminizasyon) hareketi
başlatmaktır. Mevcut tasarının suç olmaktan çıkarma felsefesinden
esinlendiğini, bu doğrultuda mekanizmalar öngördüğünü ifade etmek
mümkün bulunmamaktadır.
Doç. Dr., Polis Akademisi Güvenlik
Bilimleri Fakültesi, Kamu Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
.
23.06.2003
|