T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı

MADENCİLİK GELİŞTİRME STRATEJİSİ

metninin

DEĞERLENDİRİLMESİ

 


GİRİŞ

 

Ülkemiz madenciliğinin geliştirilmesi için bir strateji öneren bir metin, elbetteki önemli. Ancak, bu kapsamdaki bir metin resmi bir belge olarak hazırlanmış, önerilmiş ve dağıtılmış olduğunda çok daha önemli.

Gerçi, ülkemiz böylesi strateji metinleri benimsendiğinde ciddiyetle uygulanması ve izlenmesine alışılmış bir ülke değil. Ülkenin gelişimine her zaman akıl ve disiplinin yol gösterdiği söylenemez. Ama, yine de böylesi bir metin iyi düzenlenebilmişse ve hele olabildiğince çok sayıda ilgili kurumca benimsenmişse, bundan alışılmadık ve beklenmedik ölçüde yararlanılabilmesi de umulabilir.

Bu nedenle, TC Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nca önerilen bu metin, “Madencilik Geliştirme Stratejisi” (MGS) ciddi biçimde irdelenmeye değer.

Her şeyden önce, strateji ne anlama geliyor? Bunu gündelik kullanımda önemli anlam kaydırmaları ile kullanıyor da olsak, sözlük anlamının geçerliliğini koruduğu da bir gerçek.

 

Webster Dictionary, eski Yunanca stratEgia teriminden gelen strateji’yi, bir ad olarak “barışta ya da savaşta benimsenen politikalara en büyük desteğin sağlanabilmesi için bir ulusun ya da uluslar topluluğunun siyasal, ekonomik, psikolojik ve askeri güçlerinin kullanılması bilim ve sanatı” ya da “düşmanını elverişli koşullarda karşılayabilmek üzere askeri komutanın kullandığı bilim ve sanat” ya da “stratejinin kullanım durumu ya da çeşitlemesi” ya da “özenle hazırlanmış bir plan ya da yöntem” ya da “zekice bir stratagem“ ya da belli bir amaç uğruna plan ve stratagem‘lerin düzenlenmesi ve kullanımı” ya da “evrimi başarmak için önemli bir işleve hizmet eden ya da eder görünen bir uyum ya da (davranış, metabolizma ya da yapı gibi) uyumlar dizisi” şeklinde açıklanmış. Formun Altı

 

Eşanlamlıları da, program, tasarım, oyun planı, proje, şema olarak sıralanıyor.

 

Britannica da terimi, “savaşta, bir ulusun tüm askeri, ekonomik, siyasal ve öteki kaynaklarının belli bir amaç ya da savaş için kullanma sanat ve bilimi”  olarak tanımlıyor.

 

Bu durumda, bir ülkenin madencilik stratejisi yazıldığında, strateji’den anlaşılması gerekenin “ülke için benimsenen bir amacı, bu amaca ulaşılması için gidilecek yolda karşılaşılacak zorlukların tanımlanmasını, ülkenin bu konudaki siyasal, etnik, toplumsal, ekonomik olanak ve eksikliklerinin dökümünü, dünyanın başka yerlerindeki durumu, seçilmesi gereken yöntem ve yordamları, bunların kullanılmasında karşılaşılabilecek olası güçlükleri, bunlara karşı çıkabilecek güçleri, yandaş ve destek olabilecek ulusal ya da evrensel güç ve tarafları, bu yolda kullanılabilecek güçlerin örgütlenmesi ve yeniden düzenlenmesi yolunda önerilen uygulamaları, …” olduğu açıktır.

 

Pekiyi, görüşümüz istenen metin böyle bir metin mi? Pek değil; ya da açıkçası, hayır!

Her şeyden önce, görüşümüz istenen metnin (MGS) böyle bir sistemlilikten yoksun olduğu görülüyor.

Amaç öylesine üstünkörü ve cılız biçimde tanımlanmış ki, buna bakıp bu ülkenin madenciliği için yapılması gereken bir şey bulunduğunu düşünmek zor.

Maden dendiğinde ne kasıt edildiği, bu terimin neleri kapsadığı açık değil.

Metalik ve metalik olmayan madenler, enerji hammaddeleri, endüstriyel hammaddeler, yapı gereçleri, vb kategoriler ayrılmadan, sistemli bir sınıflamaya değinilmeden karışık bir değerlendirme ve sergileme yaklaşımı yapılmış.

Böyle yapıldığından ötürü de yer altı kaynaklarımızın potansiyeli anlaşılır, kapsamlı ve ölçümlenebilir bir şekilde tanımlanamamış.

Durum ve sorunlar birlikte irdelenmiş ve bunda da sektörün yapısının anlaşılmasına ve dersler çıkarmaya yarayacak bir sistemlilik yok.

Bazı sorunlar, önyargıdan öteye gitmeyen “bilinçsiz çevre hareketi” ya da “bilinçsiz yerel halk karşıtlığı” ile açıklanmaya çalışılıp, geçiştirilmiş. Bilimsel ve çok boyutlu değerlendirmelerden kaçınılmış ve kökten çözümlemeler yapılmamış.

Kullanılan tablolarda özensizlikten kaynaklanan yanlışlık ve karışıklıklar var.

Kısacası, metnin 6 sayfalık ana bölümünün bir strateji metni olduğundan söz etmek son derece güç. Bu bölümde gelişigüzel de olsa sorunlar üzerine, çoğu da yerinde olan, doğru saptamalar var; arasında bir çok uygulanabilir öneri de verilmiş; ancak, sistemli bir strateji geliştirilmediği için ülke madenciliğinin geliştirilebilmesi yolunda tartışma götürmez ve yol gösterici bir metin ortaya konamamıştır.

 

Oysa, bu metin ilk değil.

Daha önce de, 2000 yılında 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlıkları kapsamında hazırlanan “Madencilik Özel İhtisas Komisyonu Raporu”[1] (MÖİK) yayımlanmış. Bu metin kuşkusuz bir strateji metni olarak önerilmiş değil. Ancak, bu rapor ülkenin yer altı kaynaklarını, madenciliğin durumunu, sorunları, varolan örgütleri ve kullanılan teknolojileri, uygulanan politikaları irdeleyip kapsamlı öneriler sunarak, önemli eksiklikleri olsa da, kendi içinde tutarlı bir strateji metnine yaklaştığı da yadsınamaz.

Böyle bir çabayı besleyen bir  başka metin olarak, Yurt Madenciliğini Geliştirme Vakfı’nın bir çalışma grubu raporunu[2](KÇG) da dikkate almak gerektiği göz ardı edilmemelidir.

2001 Mayısında, Yurt Madenciliğini Geliştirme Vakfı’nca hazırlanan bir Madencilik Stratejisi[3] (MS) önerisi yayımlanmış. Bu metin, strateji adının gerektirdiği kapsam ve biçime ötekilerden daha yakın. Yine de, temel yaklaşım zaaflarının olması bunun en önemli hendikapı.

Bunların yanında, TBMM Genel Kurulu’nda görüşülme aşamasında olan Madencilik yasa tasarısının hazırlanma sürecinde Madencilik Sektörü Başkanlar Konseyi Birliği’nin hazırladığı ”Maden Kanunu ve Gerekçesi” (MSBKB) metni de bu tür bir strateji hazırlığının bir denemesi olarak kabul edilebilir.

Hazırlanan ve görüşülmesi süren yasa değişikliği konusunda TMMOB’ne bağlı 6 Oda’nın  eleştirileri de (TMMOB) böylesi bir değerlendirmede önemli bir başvuru metni olarak kullanılmaya elverişli görülmektedir.

 

Bu durumda, ülkemiz madenciliğinin geliştirilmesi konulu bir stratejinin tartışmasının, değinilen bütün metinler üzerinde yapılması yerinde olur.

 

 

DÜNYADA MADENCİLİĞİN DURUMU

 

Dünyada madencilik birkaç on yıldan beri köklü bir değişimin içinde. Geçmişte Kanada, ABD ve Avustralya’da  ağırlık taşıyan gelişmiş ülkelerin metal madenciliği; aynı ülkeler ve Almanya ve İngiltere’de yoğunlaşmış kömür madenciliği; Güney Afrika, Peru, Şili gibi ülkelerdeki emperyal madencilik; ve sosyalist ülkelerdeki ülke endüstrisini destekleyen madencilik modeli bugün alt üst olmuş durumda. Metal madenciliği hızla az gelişmiş ülkelere kaydırılıyor[4]. Bu ülkelerde kurulu çokuluslu şirketler arama ve işletme çalışmalarını artık Güney Amerika, Güneydoğu Asya, Afrika ve eski sosyalist ülkelerde yoğunlaştırdı,. Buralarda her türlü denetim ve koruma engelini kolayca aşıp doğal sermayeyi yıkarak yok ederek çalışıyorlar. Emperyal madencilik te, Güney Afrika’dan çekiliyor. Eski sosyalist ülkeler artık az gelişmiş ülke “muamelesi” görüyor. Maden işletmeleri tek tek özelleştirilip yabancı yatırımcılara satılıyor. Bazı ülkelerde milyonlarca kişinin geçim kaynağı olan el emeği madencilik zor yolu ile, sürgünlerle, bazen kıyım ile yok edilip yerine çağdaş teknoloji denilen dev makine parkı ile, en çok 7-8 yılda cevher yatağının kaymağını tüketip önemli bölümünü yerinde terk eden ve dev çukurlar ve dev atık yığınları ile baş edilemez çevre sorunları[5] bırakarak çekip giden[6] işletmeciler yerleşiyor.

Bunu özendirerek geliştiren uluslar arası kurumlar da artık sorunun büyüklüğünü algılamaya, bu işletmelerin önce sürdürülebilir kalkınma anlayışına uymasını; sonra, uluslararasılaştırılacak çevre yasa ve kurallarına uymasını[7]; çevre halkı ve sivil toplumla işbirliğini[8]; vb., savunmaya[9] başladı.

Kısacası, dünya madenciliği küresel kapitalizmin yaban, denetlenemez, talancı alışkanlıkları yüzünden yalnızca toplumsal prestij kaybına uğramadı; artık, savunulamaz ve sürdürülemez bir yola girdi, çıkmazda. Dünyada bu sektörün beslendiği borsalarda artık yeni kaynaklar üretmekte önemli güçlükler yaşanıyor. Kredi kuruluşları eleştiri ve tepkilerin karşısında kredi ve desteklerini geri çekmek zorunda kalıyor ve bu eğilim yaygınlaşıyor. Maloluşlar ne denli indirilse de, satış fiyatlarının yüzyıllık düşüşü de sürüyor. Büyüme ve toplulaşma bir türlü gerçekleştirilemiyor. Birleşmeler de buna yetmiyor[10]. Madencilik sektörü öteki endüstriler arasında en düşük kârlılıklı[11] sektörlerden biri[12]. Yani, dünya madenciliği bugünkü tarzı ile sürdürülemez duruma gelmek üzere. Bu alanda kökten değişimler yaşanmasının arifesindeyiz.

Bizim MGS’miz de bunu görmek, gelişmeleri öngörmek ve ilke ve önlemlerini doğru saptamak zorunda.

 

 

MADENCİLİĞİN GELİŞTİRİLMESİNİN VE STRATEJİNİN AMAÇLARI NE OLMALI?

 

Bir ülkede madenciliğin geliştirilmesinin amacı bu yolla “ülkenin doğal sermayesini işleyip bunu ekonomik, toplumsal ve insani sermayeye çevirmek; kalkınmayı bu tarzda gerçekleştirmek; ve daha adil ve üst düzeyde bir gelir dağılımı”nı sağlamak olmalıdır.

Madencilik her yerde bu amaçla mı geliştirilmektedir? Hayır.

Bugün dünyanın pek çok geri kalmış ülkesi dış borç ödemek ve çıkarılan yer altı kaynaklarının dış satımı yoluyla elde edilecek gelirle yoksulluğu gidermek için madenciliğe umut bağlamaktadır. Dünya Bankası uzmanları da yıllarca yer altı zenginliklerinin işletilmesi yolu ile yoksulluğun ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin giderilmesini amaçlamışlardı ve ilgili ülkeleri destekler ve kredilendirirken, onlara yapısal dönüşüm programları önerir (ve dayatırken) bu amaca ulaşılmasını gerekçe göstermişti[13].

Ancak, son on yılda yoğunlaşan araştırmalar[14], ülkelerin ekonomik ve toplumsal kalkınmaları üzerinde yapılan incelemeler, kalkınmanın ancak ekonomideki çeşitlenme ile, toplumsal sermayenin (kamunun yönetimsel, denetimsel ve destek örgütlerinin, istatistik bilgi ve veri depolarının, üniversitelerin, vb kurumların) geliştirilmesi ile, insani sermayeye (eğitim, uzman iş gücü, örgütlü emek, vb) yapılan yatırımın artması ile gerçekleşebildiği ortaya çıkarıldı[15]. Yer altı zenginliklerini dışsatım geliri kaynağı olarak gören ülkelerin hep eksi kalkınma hızları yaşamaları[16], bu ülkelerde gelir dağılımının daha da bozulması[17], demokrasi kurumlarının gelişememesi[18], rüşvet ve yolsuzluklarla baş edilememesinin[19] nerede ise kural durumuna gelmiş olduğu ortaya çıkarıldı[20]. Kalkınıyor gibi görünen bir çok ülkede de, doğal sermayenin (tükenir nitelikli yeraltı kaynakları ve çevrenin) tükenişini de göz önüne alarak yapılan hesaplamalar gerçek tasarruf oranının (genuine domestic saving) eksi ve sonucun iç karartıcı olduğu görüldü[21].

Bu gerçekler göz önüne alınınca, tükenebilir yer altı zenginliklerinin işletilmesinde, bu doğal sermayeyi tüketirken, bunu geçici sorunların çözümü yolunda tüketmek (gündelik dildeki deyişle “sermayeden yemek”) yerine, bunu ülkenin ekonomik sermayesine dönüştürmenin, toplumsal ve insani sermayesini geliştirmekte kullanmanın esas alınması asıl amaç olarak önerilmeye değer.

 

Bu açıdan yaklaşıldığında, daha amacın dile getirilmesinde, değinilen belgelerin hiç birinde ve hele MGS metninde yeterli açıklığın olmadığı görülmektedir. Metinlerin ayrıntısına girildiğinde ise değerlendirmeler ve önerilerin hiç te böyle bir bilinç üzerinde geliştirilmediği ortaya çıkmaktadır.

 

 

MADENCİLİĞİN ÜLKEMİZİN EKONOMİK VE TOPLUMSAL YAŞAMINDAKİ YERİ

 

Madencilik Anadolu’da antik dönemden bu yana değişen önemde yer almış bir ekonomik etkinlik. Daha taş devri dünyasında Anadolu’da çıkarılmış obsidyenlerin ticaretinin bütün Akdeniz kıyılarında yapıldığını biliyoruz, artık. Uygarlığın ilk ışıltıları ile Mezopotamya’da Anadolu ağırlıklı metal madenciliğinin geliştiğini de. Sonraki dönemlerde demir, bakır, kalay, altın-gümüş, vb metallerin madenciliğinin süregeldiğini, bunlara dayalı kentler geliştiğini, zanaatkarlık, el sanatçılığı, metal işlemenin önemli bir yaşam alanı oluşturduğu da bildiğimiz bir gerçek. 19 Yüzyıl başından sonra gelişen Avrupa kapitalizminin sömürgecilik ve emperyalizm aşamalarında da Anadolu’nun nasıl bir ilgi ve girişim odağı olduğu, acı sonuçları ile belleğimizde.

Cumhuriyet Türkiye’si, madenciliğin Anadolu’daki altın dönemi. Bütün dünya azgelişmiş ülkelerine örnek olması gereken (bizim, şimdi yaşayan yurttaşlarımızın da hiç unutmaması gereken) atılımlar yaşanmış, bu dönemde. Örnek ve güçlü kamu kurumları kurulmuş. Yatırımlar ve yatırım kompleksleri kurulmuş. Ülke önemli bir madencilik sektörüne sahip olmuş. Yetmişli yılların ortalarına kadar süren bu dönem, daha sonra küreselleşen kapitalizmin önce ideolojik ve sonra finansal saldırısı ile yok edilmeye çalışılıyor.

Ülke madenciliği baltalanıyor. Önce dışa açılma ve liberalleştirme baskısı ile maden ürünleri dışalımı çekici kılındı. Sayısız işletme kapandı. Sonra, kamu madencilik kurum ve kuruluşları siyasal güdülerle işlemez duruma getirildi, eylemsizleştirildi. Arkasından küreselleşme kurumlarının baskısı altında özelleştirme söylemleri baskınlaştırıldı; yatırımlar kesildi; işletmelerin verimsizleşmesine ve yenilenememesine göz yumuldu; varolan kuruluşlar parçalandı; kimi kapatıldı; kimi satıldı.

Madencilik alanındaki istihdam hızla azaldı. Dışsatıma yönelik maden işletmeciliği ağırlık kazandıkça, madencilik çalışmalarının ülke ekonomisine katma değeri hızla düştü. Madencilik sektörünün kullandığı makine, donanım ve gereç üretimi özendirilmedi ve bu alandaki hemen her girişim dışalım kaynağı oldu.

Madencilikle birlikte doğal sermayenin korunmasına yönelik önlemler alınmadığı, bırakın önlem alınmasını bu konuda bir bilinç geliştirilmediği ve giderek bu yöndeki istekler kınandığı için de doğal sermayede gözle görülür bir tükenme süreci yaşanmaya başladı. Eski Balya kurşun işletmesinin asitli suları göz oyacak renklerle akmayı sürdürüyor. Artvin’de asit maden drenajı ve yağmur suyunu asite dönüştüren atıkların salınması sürdüğü için yöredeki orman varlıkları hızla tükeniyor. Aynı nedenle linyite dayalı elektrik santralarının çoğunun çevresinde, hele Yatağan ve Muğla çevresinde orman varlıkları hızla tükeniyor. Kütahya Gümüşköy işletmesinin yakınındaki Dulkadirli Köyü halkının yarısı kanserden öldü, yarısı da kaçarak köyü terk etti. Kütahya, Balıkesir çevresindeki akarsular önemli ölçüde kirletildi. Bilinmeyen başka hangi örneklerin olduğunu düşünmek bile ürkütücü.

Öte yandan, özellikle metal madenciliğine konu olan cevher yataklarında işletilecek yatak kesiminin ve işletme tenörünün, cut off grade’in seçimi işletmecinin keyfine kalmış. Yayımlanan bazı fizibiliteler (örneğin Cominco’nun Cerattepe bakır ve Eldorado’nun (Tüprag) Kışlaköy altın işletme fizibiliteleri) söz konusu yataklardaki işletilebilir cevherin önemli bir bölümünün bir daha işletilemeyecek şekilde yer altında terk edileceğini gösteriyor.  Kısacası, bir yandan cevher yataklarının işletme dışı bırakılan bölümleri; bir yandan, engellenmeyen olumsuz çevresel etkilerle orman, su, hava gibi başka kaynaklar; bir yandan da sağlıkları tehdit altına alınan, kimi yerlerde de gizli ölüme sürüklenen insan kaynakları gibi doğal ve toplumsal sermayemiz tüketiliyor. Bunlar, tek tek işletmelerin fizibiliteleri ya da kâr/zarar cetvellerinde görülmüyor; ancak, gerçek(genuine) kalkınma hızında eksi sonuç veriyor. Birileri, çoğu zaman da yabancı yatırımcılar, işletmeciler ya da mal ve hizmet satanlar daha çok kazansın diye ülkenin altı oyuluyor; hem de, ülke ekonomisinin başka alanlarında yeniden değerlendirilen kaynaklar yaratılamadan. Doğru ve ulusal bir MGS bu gerçekleri göz ardı edemez ve bu metnin dokuzunca sayfasına alıntılayacağımız çarpık sloganlara hiç yer veremez.

 

MGS metni bir dizi doğru ve uyarıcı gerçekleri sıralıyor :

·        Ülkemiz bir maden (yer altı doğal kaynakları) çeşitliliğine sahip;

·        Bazı madenler açısından önemli rezervlere sahibiz;

·        Birkaç on yıldan bu yana, altın dışında maden araması yapılmıyor;

·        MTA’nın arama çalışmaları tavsatılmış durumda;

·        Madencilik sektöründeki özelleştirme uygulamaları başarısız olmuştur;

·        Özelleştirmeler başladıktan sonra kamu kesiminde arama ve yatırımlar durmuştur;

·        Teknoloji yatırımı yapılmamaktadır;

·        Maden işletmelerimiz daha çok hammadde dışsatımına yöneliktir;

·        Maden dışsatımımız, değer olarak dış alımımızı karşılayamıyor;

·        Dışsatıma konu madenlerde uluslar arası pazar koşullarını etkileyemiyoruz;

·        Madencilik sektöründe doğru ve etkili özendirme önlemleri alınamadığından yerli üretim, dışalım ile yarışamıyor.

MGS metninin değinmediği bazı yaşamsal konuları da, ileriki sayfalarda tartışmak kaydıyla biz anımsatalım :

·        Ülkemiz madenciliğinde iş güvenlik ve işçi sağlığı konularına özen gösterilmiyor;

·        Madencilik işletmelerinin yakın yöre halkının ekonomik ve toplumsal gelişimine yönelik katkılarına önem verilmiyor;

·        Madencilik çalışmaları, ülkenin tüm varlıklarına etkileri açısından bir yarar/zarar değerlendirme süzgecinden geçirilmeden, çevresel etkileri önemsenmeden, yalnızca işletmecinin çıkar ölçütlerine göre sürdürülmeye çalışılıyor.

 

ÜLKEMİZDE MADENCİLİK SEKTÖRÜNÜN YAPISAL ÖZELLİKLERİ

 

Ülkemizde madenciliğin kamu sektörü ağırlıklı olduğu savunulur, hep. MGS’de de bu görüş dile getirilmektedir. MGS’ne göre “ülkemizde madencilik ağırlıklı olarak  devlet kurum ve kuruluşları tarafından yapılmaktadır.”, “Ülkemizde maden arama faaliyetleri 1980’li yıllara kadar Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü tarafından yapılmıştır.”, “Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğünün de son 20 yıldan bu yana arama faaliyetlerinden yavaş yavaş çekildiği görülmektedir.”, üretim konusunda da “Türkiye’de madencilik kamu ağırlıklı olarak yapılmaktadır”, “Özelleştirme çalışmalarına başlanması sonrası kamudaki yatırımlar yavaşlamıştır.” ve “Ülkemizdeki en büyük cevher hazırlama tesisleri kamu kuruluşlarının elindedir.”

İyi ki böyle.

 

Kamu Kesimi

 

Her şeyden önce küreselleşme kurumlarının dayattığı özelleştirmeci ve yapısal dönüştürmeci söylemlerin, ulusal bir strateji metnine taşınmasından sakınmak gerekir. Ülkemizde kamu eli ile kurulan ve yaşatılan maden çıkarma ve işletme tesislerini bir anımsamak bile, kamu kuruluşlarının olmaması durumunda Cumhuriyet Türkiye’sinde madenciliğin olmamış olacağını göstermeye yeter : kömürde Zonguldak ve linyit sahalarının bütününe yakını, bakırda KBİ, alüminyumda Seydişehir, demir çelik işletmeleri, ferrokrom tesisleri, bor sektörünün bütünü, vb. Bunların özel girişimcilik eli ile gerçekleşebileceğinin düşü bile kurulamazdı. Daha doğrusu, borda, manyezitte, kromda ve başka bir çok doğal kaynakta olduğu gibi işlenmeden doğrudan dışsatımı olanaklı ve dış pazarlarca istenen bir kaynak için küçük yerli özel girişimciler ya da yabancı sermaye eli ile yapılan işletmelerin dışında bir madencilik sektörüne sahip olamazdı bugün ülkemiz, eğer kamu yatırımları olmasa idi. Kamu işletmelerinin sorunları ayrıca ele alınmak üzere, Türkiye madencilik sektörünün kamu ağırlıklı olmasını gerekli ve zorunlu kabul etmek ve bundan da geleceğe yönelik dersler çıkarmak gerek. Tersi bir yaklaşım, bizi içinde bulunduğumuz süreçte olduğu gibi Türkiye madenciliğinin yıkımına götürebilir.

Kaldı ki, küreselleşme söylemlerinin baskınlaşması ve özelleştirme kampanyalarının başlaması ile kamu kuruluşlarında yeni ve yenileme yatırımları durdurulduğundan beri madenciliğin toplam yatırımlar içindeki payı da hızla düşmeye başladı. Toplam sabit sermaye yatırımları içinde madenciliğe yapılanların payı 1985’te %8,17 iken, bu oran 1999’da %0,99’a düştü[22]. GSMH içindeki madencilik sektörünün payı da buna koşut olarak düşmüş : 1986’da %2,11’den 1999’da %1,48’e.

Pekiyi, buna karşı ülkemizde madenciliğin kamu kurumlarının egemenliğinde oluşundan yakınmak yeterince gerçekçi mi? Hayır. Burada, MGS metninin sistemli bir yapısının olmayışının zaafı yatıyor. Madencilik başlığı altında toplanabilecek ekonomik etkinlikler ister istemez bir takım alt kesimlere ayrılarak irdelenmek zorunda.

 

Enerji hammaddeleri, öncelikle madencilik çalışmaları ile gün yüzüne çıkarılabilen taşkömürü, linyit, asfaltit, bitümlü şist, vö. gerek kaynak büyüklüğü, gerek kalite dağılımı, gerek ülke gereksinimine yeterliliği ve gerekse dünya pazarlarındaki talebe esnekliği gibi nedenlerden ötürü dışsatıma pek elverişli değil. Bu yüzden bir dışsatım baskısı oluşmamış; ve dışsatıma yönelik doğrudan ya da yabancıların aracısı özel kesim yatırımlarına konu olmamış. Bu koşullarda, bu tür doğal kaynakların işletilmesi yönünde yakın gelecekte de yeni yatırımların ancak kamu eli ile yapılabileceğinin göz ardı edilmemesi gerekir. Ancak, bu işletmelerin uluslar arası üreticiler için önemli bir makine, donanım ve malzeme pazarı olarak ilgi çektiğini ve bu konudaki karar sürecinin işletmelerin fizibilitesini olumsuz yönde etkileyebilecek şekilde çalışmış olduğunun da, madencilik geliştirme stratejisinin önereceği kurumsallaşmalar tartışılırken anımsanması gerekli.

Kömürde özel girişimciliğin örnekleri de var; ama, oldukça sınırlı. Büyük kentlerin, özellikle de İstanbul’un yakınlarındaki yataklarda ısıtma amaçlı pazarlara kömür sağlayan işletmeler sorunsuz olmasa da, bu konudaki ender örnekleri oluşturuyor. Bu işletmelerden de madencilik sektörüne kalıcı ve geliştirici katkılar geldiğini söyleyebilmek zor.

Şimdilerde, kamu kömür işletmelerinde belli işlevlerin (örneğin dekupaj, ocak işletmeciliği, bakım-onarım, vö) dönemsel olarak özel yüklenicilere aktarılmasına başlandı. Bu uygulamaların, ülke içinde özel kesimin madencilik işletmelerinde deneyim ve donanım birikiminin sağlaması bakımından da, yabancı yatırımcıların bu alana girmesini sağlaması bakımından işler bir yol olabileceği görülüyor. Bazı kömür havzalarının Yap-İşlet-Devret yolu ile yerli-yabancı madencilik girişimlerine aktarılması da umut bağlanabilecek; ancak, ayrıntıları üzerinde titizlikle çalışılması gereken bir model olarak gündeme giriyor.

Kısacası, bugüne değin kamu kurumlarınca sürdürülen enerji hammaddeleri madenciliği, kamu mülkiyeti takıntısına saplanmadan yürütülebilecek modellerle; ancak, kamu kurumlarının yeniden yapılandırılması konusundaki tartışmaları göz ardı etmeden gelişebilecek bir sektör olarak ele almak gerekli.

 

Metal madenciliğinde kamu kurum ve kuruluşlarının konumu bu denli açık değil. Alüminyum’u, Seydişehir özelinden ayrı tartışmak güç. Bunu, kamu mülkiyeti-özelleştirme tartışmasının dışında, kendine özgü bir alt sektör olarak ele alıp ülke ekonomisinin içindeki etkileşimleri ile sürdürülebilirliğini nasıl sağlayabileceğimizi tartışmamız gerekli. Seydişehir, ülkemizde alüminyum işletmeciliğinin önünde bir engel değil. Olsa olsa bir örnek ve bu örnekten doğru dersler çıkarılması gerekli. Artık, dünyada bizim gibi ülkelerde endüstrinin gelişmesine yardımcı olup, tekelci kapitalizme karşı onları güçlendirmede teknoloji yardımı yapan sosyalist ülkeler yok. Ülkemizde alüminyum konusunda yatırıma ilgi duyan özel ya da yabancı sermayeyi bilen de, duyan da yok.

Krom’un dünya pazarlarındaki fiyat dalgalanmalarının etkisi altında yaşadığı güçlüklerden söz edip tüvenan olarak dışsatımının ağırlığını gidermenin yollarını önermemek olacak şey değil. Ülkemizdeki azlığından yakınılan ferrokrom tesislerinin hep kamu yatırımı olduğu; yerli ve yabancı sermayenin böylesi bir alana girmeye niyetli olmadığı; kamu kuruluşlarının ferrokrom tesislerinin içine düşürüldüğü durumu irdelemeden de, sağlıklı bir MGS oluşturulamaz.

Demir yataklarında madencilik konusunda kamu kurumları kadar bazı özel yatırımcıların da on yıllardır işletmecilik yaptığı bir gerçek. Bir başka gerçek te, ülkenin demir çelik sektörünün ithal cevher ve hurda bağımlısı kılınması ve yeni yataklara arama yatırımlarının yapılmamakta oluşudur. Buradaki sorunun kamu mülkiyeti değil, ekonomik özendirme araçlarını kullanma becerisini gösteremeyen merkezi yönetimdir. MGS, merkezi yönetime bu bakımdan çok açık ve kesin görevler vermelidir.

Kamu yatırımının girmediği başka metal madenciliği alanlarında, örneğin çinko, kalay, mangan, özel kesimin ne yapabildiği ya da yabancı sermayenin neden olmadığı üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.

 

Endüstriyel Hammaddeler konusunda kamu yatırımlarının ağırlık taşımadığı çok açık. Bir iki küçük tuz işletmesi ve bor yatakları dışında bu alanda kamunun varlığı bile söz konusu değil. Ama, kamu yatırımları olmasa da bazı endüstriyel hammaddeler konusunda büyüklü küçüklü işletmelerin varlığı dikkati çekiyor. Manyezit, perlit ve pomza ile başlayan ve şimdi mermercilik, trona, kalsit, vb hammaddeler alanındaki bu çalışmalar hep dışsatım güdümünde hızla gelişiyor. Bunların arasında ikincil ürünlerin elde edilmesine yönelik bir endüstrinin kurulması çabaları çok zayıf. Bu yönü ile kömür ve metal madenciliğindeki kamu kurumlarının varlığı ile tam bir karşıtlık oluşturuyor.

Endüstriyel Hammaddeler alanında bir başka işletme kategorisi de ülke içinde gelişen endüstrinin gereksindiği hammaddenin üretimi için yaşanan gelişmeler. Bu alandaki en tipik örnekler önce çimento hammaddeleri, sonra seramik hammaddeleri, yaygın olarak agrega ve yapı taşı, cam hammaddeleri, vb işletmeciliği. Bunun yüksek katma değer eldesine katkısı, MGS oluşturulurken yol gösterici olması gereken örnekler olarak ele alınmalıdır.

 

Belli ki, kamu kurum ve kuruluşları ülke madenciliği içinde gerektiği yerde varlar; olmamış olmaları durumunda ülkemiz bugünkü kadar bile gelişememiş kalacaktı; görünür bir gelecekte buna bir seçenek te yok; özelleştirmelerin tartışılmaz ve ayrıcasız bir zorunluluk olarak görülüp uygulanması durumunda ülkemiz madenciliğinin önemli bazı alanlarında ise, tam bir yıkım yaşanacak.

Bu nedenle, geliştirilecek bir MGS’de kamu kurum ve kuruluşlarını da önyargısız olarak var saymak gerekli.

 

Özel Kesim

 

Ülkemiz madenciliğinde yerli özel yatırımcıları da birkaç ayrı kategoride ele almak gerekli.

Her şeyden önce yukarıda da biraz örneklendiği gibi madenciliği hammadde dışsatımcılığının bir ön aşaması olarak gören bir özel girişimci kesimi var. Bunlar, genellikle el yordamıyla dış pazarlar bularak çıkardıkları hammaddeleri dışarı satıp madencilik dışında kullanacakları birikimlere özeniyor ve başarabilenler bunu sağlıyor.  Bu alanda ne kullanılan teknoloji geliştirilebiliyor; ne yatırımlar geliştirilip çıkarılan hammaddelerin ülke içinde işlenip ikinci, üçüncü ürünler üretilmesi yoluna gidiliyor; ne de arama çalışmalarına ilgi duyuluyor. Bu işletmelerde cevher ya da hammadde yataklarının hangi koşullarda, ne etkinlikle ve kaynağın ve çevrenin korunmasına yönelik ne denli özen gösterilerek çalışıldığı konusunda iç açıcı bir durum yok.

Ya da, yabancı dışalımcıların ülke içinde başka alanlarda iş ilişkileri içinde oldukları girişimciler, kimi zaman ruhsat ve işletmeleri devir alarak kendileri bir işletme kurup; kimi zaman da çıkarılmış cevher ya da hammaddeleri toplayarak çalışıyor. Her iki durumda da çıkarılan cevher ya da hammadde ülke içinde işlenmeden, kayda değer bir katma değer elde edilemeden yurt dışına satılıyor. Elde edilen gelir sektör dışında kalıyor. Bu ekonomik etkinlik biçiminin kendi iç mantığı ne maden ve hammadde yataklarının ve ne çevre koşullarının korunmasında; ne arama çalışmalarını olumlu etkileyip yeni yatakların ortaya çıkarılmasında; ve ne de madencilik sektöründe kullanılagelen teknolojinin ve sosyal sermayenin geliştirilmesinde olumlu bir katkı yaratamıyor.

Bir de, ya ülke içinde değişik alanlarda endüstri kuruluşlarına sahip şirket topluluklarının yapılarında madenciliğe de yer vermesi, ya da kısıtlı ölçüde de olsa madencilikten elde edilen gelirin bu sektöre yatırıldığı bazı özel yatırımcıların oluşturduğu bir öbek var. Bunlar, yakın zamana değin az sayıda şirket ya da şirketler grubunun fazla çeşitlenmeden yürüttükleri çalışmalardan oluşuyordu. Şimdilerde ise bunların hem teknoloji parkları büyüdü ve çağdaşlaştı; hem uluslar arası ilişkileri gelişti. Böylece, görünür geleceğin ülke madenciliğinde söz sahibi olacak özel yatırımcıları da belirmeye başladı. MGS’nin bu gizili de göz önüne alması önem taşıyor.

 

Yabancı Sermaye

 

Üzerinde durulması gereken bir başka girişim öbeği olarak, ülkemize madencilik işletmeleri için sınırlı ölçüde gelen yabancı sermaye de var. Bunlar, hemen hemen kesinlikle, yalnızca son on yılda ilgi göstermeye başladı ülkemiz madenciliğine. 1980’den bu yana ülkemizde çoğu mermercilik için olmak üzere madenciliğe yatırım yapmak üzere izin alan 85 yabancı sermaye kuruluşu toplam 275 milyon dolar getirmeye söz vermiş. Bu miktar, ülkemize yönelen toplam yabancı yatırımın yalnızca %0,9’u[23]. Bir çeşitlilik peşinde değiller. Öncelikle mermercilik ve altın işletmeciliğine istekliler. Çok az sayıda bakır işletme tasarısı ve yakın zamanda dillendirilen bir de çinko sahası var ilgi alanlarında. Bunların hiç biri ülke içinde metal işleme endüstrisi kurma düşüncesine sahip değil. Mermer dışında endüstriyel hammaddeler alanına pek ilgi gösterdiklerine tanık olunmadı.

Hepsi, çokuluslu şirketler. Güçlü bir sermaye yapıları var. Bu nedenle arama ve geliştirmeyi hızlı yapabiliyorlar ve bu yönleri ile MGS düzenlenirken bu yönleri ile ders alınabilecek özellikleri var. Yine de, arama çalışmalarında daha önce MTA tarafından üretilmiş zengin bilgi dağarcığını kullanıyorlar. Hırslı bir politika izliyor, medyayı, kamu oyunu, kamu görevlilerini kendilerinden yana etkilemek için her yolu deniyorlar. Madenciliğin masaya yatırıldığı her platformda temsilcileri var ve sayıca bile ağırlık sahibi oluyorlar. Madencilik sektörünün meslek ve sivil toplum örgütlerini kendi yanlarında tutabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu yüzden hazırlanan strateji metinleri, raporlar ve giderek yasa taslakları bile, ülke madenciliğinin genel sorunlarını irdeleyip çözüm önerileri geliştirmekten çok bu birkaç yabancı girişimcinin önündeki engelleri temizlemeye yöneliyor. Giderek, yerel halk, meslek örgütleri, akademisyenler, hukukçular, çevreciler ve yargı organlarına karşı ağır, yaralayıcı ve küçük düşürücü propaganda kampanyaları düzenliyorlar. Bu yalnız ülkemize özgü değil. Dünya Bankası ve öteki kuruluşların çabalarıyla az gelişmiş ülkelere dayatılan hammadde deposu olma rolü bütün dünyada benzer baskılarla sonuçlanıyor. Her yerde o ülke madenciliğinin yıkımı ve yerine çok uluslu madencilik şirketlerinin kapkaç işletmeciliğinin konması deneniyor. Bu sorun her yerde tartışılıyor[24], her yerde güçlü direnişler var. Ülkemizde de var kuşkusuz. Odamız da bu direnişin içinde sorumlu olduğu yerini alıyor. Karalamalardan da hiç ama hiç çekinmiyor. MGS metninde mahcup biçimde de olsa bu kampanyaların uzantısı olan anlatımlar var ve hazırlayanlar bu anlayışın ulusal bir strateji hazırlamanın önündeki en büyük engel olduğunun farkında değil gibi görünüyor : “bilinçsiz çevre hareketleri altın madenciliğini tedirgin etmiştir.”, “Kamu oyu yeterince bilgilendirilmediğinden sektöre olumsuz bakılmaktadır.”, “Halkın altın üretimi ile ilgili yanlış yönlendirilmesi ülkemizdeki altın madenciliğinin önündeki önemli bir sorundur.”, “Altın üretim yöntemleri konusunda toplum yeterince bilgilendirilmemiştir”, “Ülkemizde varlığı tespit edilmiş altın rezervleri çevre ile ilgili çekinceler nedeni ile henüz üretim yapılamamaktadır.”, “… toplumun bu konuda bilinçlendirilmesi için gerekli tedbirler alınacaktır.”, “Altın üretimi ile ilgili çevresel çekinceler çözümlenecek ve toplum bilinçlendirilecektir.”. MGS metninden alınan bu anlatımların tümü tek bir yabancı şirket için, çalışmaları yüksek yargı tarafından yasaklanmasına karşı süren ve ülke madenciliğinin tek gündem maddesi olarak tutulmaya çalışılan Newmont (ülkemizde Normandy AŞ) için kullanılmış. Metnin başka hiçbir bölümünde başka hiçbir doğal kaynak türü için böylesi bir kişiselleştirme, kendi bilim insanları ve halkını küçümseme yok. Dünyanın başka hemen her yerinde sürmekte olan benzer tartışmalara değinme de yok. Bu yanı ile MGS metni ibret verici. Bilinçlendirilmesi gerekenlere yardımcı olması için, Odamızın da içinde yer aldığı, TMMOB’ne bağlı dört mühendis odasının ortaklaşa hazırladıkları uzunca bir raporu bu görüş notumuza eklemenin uygun olacağını düşündük.

Son olarak, el emeği madenciliği, kazma-kürek madenciliği ya da uluslararası terimi ile “artizanal” madencilik üzerinde de durulmaya değer. Bazı ülkelerde önemli niceliklere erişen bu tür, emeğe dayalı madencilik ülkemizde pek yaygın değil. Yine de, bazı örnekleri var. Örneğin, lületaşı madenciliği, Şırnak’ta asfaltit madenciliği, Zonguldak’ta kaçak küçük taşkömürü işletmeleri, dağınık ve çok sayıda örnekle görünen agrega ya da taş işletmeleri, paket taşı işletmeleri hep bu düzeydeki madenciliğin örnekleri. Emek yoğun yanı ile doğru ve gerçekten ulusal bir MGS metninin ilgilenmeden geçmemesi gereken bir olgu.

 

 MADENCİLİĞİN SEKTÖRÜNE BAKIŞTAKİ YANILSAMALAR

 

Ülkemizde madenciliğe bir ekonomik ve toplumsal etkinlik alanı olarak genellikle gerçekçi olmayan ve çarpıtılmış bir bakış açısı egemen. Bu konuda en göze batan eğilim büyük maden yataklarına sahip olduğumuz ve bunları işletirsek ülke olarak kurtulacağımız, topluca esenliğe kavuşacağımız düşüncesinin yaygınlığı. Dünyada en zengin yataklarına sahip olduğumuz bor kaynaklarının işletilmesinin engellendiği, bu alandaki engeller aşılırsa borçlarımızı kolayca temizleyebileceğimize öyle derin bir inanç var ki, bunun etkisi ile MGS’de verilen değerlere göre dünyadaki tüm bor pazarının 1,3 milyar dolayında olduğunu ve bunun tümünü ele geçirsek bile nasıl kurtulamayacağımızı göremiyoruz. Birileri çıkıp altın zengini olduğumuzu söyleyince tanıtlanmış altın cevheri rezervimizin birkaç yüz ton (MGS’ne göre 340 ton) olduğunu göz ardı edip 6500 tonluk altın rezervi “yalan”ını benimseyiveriyoruz. Bunu hep yapıyoruz da, sayısız bilimsel araştırma ile ortaya konduğu gibi neden doğal kaynaklarını üretip ham olarak dışarı satan ülkelerin hiç iflah olamadıklarını, kalkınma hızları eksi değerlerde, kurumsal sermayeleri gelişmemiş, demokratik kurumlarını olgunlaştıramamış, çoğu iç savaştan zarar görür durumda olduklarını sorgulamıyoruz. Bu alışkanlık yüzünden madencilik sektörünün gücü ve sorunlarını gerçekçi biçimde tartışma olanağı bulamıyoruz.

Bir başka çarpık bakış ta, sektörün içinden geliyor : madenciliğin önündeki tüm engeller temizlenmelidir, yaklaşımı. MSBKB’de alabildiğine, MÖİK ve MS’de de örtülü biçimde bu yaklaşım savunuluyor. Ülkenin ormanları, su kaynakları, sit alanları, meraları, tarımsal alanları, tarihsel mirası, zeytinlikleri, kıyıları, vb ne tür doğal sermayesi varsa, buralarda madencilik yapılmasının önündeki tüm engeller kaldırılmalı imiş. Üstelik bunu madencilikten sorumlu bakanlık, kendi yapısı içinde kendi başına kararlaştırmalı imiş. Sektörün sorunlarını çözmek için bundan sığ bir yaklaşım olabilir mi? Dahası, madencilik çalışmalarını yalnızca kaynakları tüketmeye yöneltmek için bundan daha uygun bir ortam yaratılabilir mi? Ne denli kolaylıkla böylesine dar bir anlayış, bencilce bir yaklaşım savunulabiliyor?

Toplumsal psikolojide yaygın olan bir başka anlayış ta, madenciliğin kirletici ve yıkıcı bir etkinlik olduğu. Gerçi, böyle düşünülmesine neden olan sayısız örnek var. Ama, artık dünyada işletme sırası ve sonrasında çevre koruyucu, işletme sonrasında doğayı yeniden düzenleyici, yöre halkı ile ilişkileri geliştirici zengin bir deneyim kazanıldı, kurallar belirlendi, teknolojiler geliştirildi. Gelişmiş ve doğasına ve halkına özenli ülkelerde bu uygulamalar madenciliğin önemli bir öğesi, artık. Madencilik ile ilgili her türlü düzenlemede bu yolda kayıtlar konuyor. MGS metninin de bu konuya değinmeden geçmiş olması kabul edilemez.

Madenciliğimizin çok dikkat çekici bir özelliği halkın içinde, küçük ve orta ölçekli girişimciler düzeyinde bunun bir definecilik heyecanının ötesinde algılanamayışı. Değerli bir yatak bulup hızla köşeyi dönmenin dışında bir girişimcilik anlayışı, arama-bulma-geliştirme heyecanının peşinde gitmek, ülke kalkınması uğruna bir şeyler yapabilme güdüsü, istihdam yaratma yolu ile toplumsal prestij elde etme eğilimi, vb güdüler etkin değil. Bunun yaygınlaştırılmasında dünyada en çok jeoloji mühendisi ve maden mühendisi oranına sahip ülkelerden biri olan ülkemizde meslek sahibi yurttaşlara önemli görevler düşüyor. MGS, bu konudaki bilincin geliştirilmesi yönünde hedefler koymak, çözümler önermek durumunda.

 

Öte yandan, madenciliğin hemen her durumda kentsel alanların dışında, kırsal yörede yapılmak durumunda oluşu nedeni ile yatırımların, alt yapının  ve sonuçta kalkınmanın ülke yüzeyine yayılması açısından önemli bir gizili var. Bu yanı ile, tek tek işletmelerin kârlılıklarını tartışmanın yanında, toplumsal kalkınmada ve kalkınmanın yaygınlaştırılmasında da önemli bir araç olarak ele alınması gerekir.

Bu yanı ile siyasal karar vericiler için de önemli bir prestij kaynağı niteliği taşımaktadır. Madenciliğin gittiği yerlere başka herhangi bir yatırımı götürmek çoğu yerde güçtür. MGS’nin bunu ölçeklendirebilecek kural ve kurumların oluşturulması yönünde de önlemler önermesi gerekir.

Yine, madenciliğin kendi başına toplumsal gelişmenin ve kalkınmanın motoru olmadığı, geçmişte kalkınmış ve gelişmiş ülkelerin gelişmişliğinde madenciliğin hiç te başat bir rolü olmadığı da yapılan araştırmalarla ortaya çıkarılmış durumda[25]. Buna karşılık, madenciliğin ülke kalkınmasında, endüstrinin gelişmesinde, gönencin yaygınlaştırılmasında, az gelişmiş yöreleri kalkındırmada tüm öteki ekonomik ve toplumsal çabaların yanında önemli ve ötekilerden ayrılamaz bir yeri olduğu da bir gerçek. Böyle ise hazırlanacak bir stratejinin “madenciliği geliştirmek” değil; “ülkenin gelişmesine madenciliğin katkılarını arttırmak” konusunu işlemesi ve bunun hedef ve araçlarını belirlemesi gerekir.

MGS metni ancak bu yaklaşımla, her şeye karşın madencilik, madenciler için madencilik diyen MÖİK, MS, MSBKB metinlerindeki yanlışlardan korunabilir ve ulusal bir strateji niteliğini kazanabilir.

 

 

ÜLKE GELİŞMESİNE MADENCİLİĞİN KATKISININ GELİŞTİRİLMESİ ÇABALARININ HEDEFLERİ NELER OLMALI?

 

Madenciliği ülkenin gelişmesinde katkı sağlayacak şekilde kullanmak için temel nitelikli hedeflerin vurgulanması, ikincil sayılabilecek hedeflerin öne çıkarılmaması gerekir.

 

Bunların başına ülkenin doğal sermayesinin, yer altı zenginliklerinin ve doğal çevrenin talandan ve yıkımdan korunması hedefi gelmelidir.

Yer altı zenginlikleri yenilenemez kaynaklardır. Bunlar bulunup işletildiklerinde tükenecek şekilde sınırlı kaynaklardır. Bu yüzden, geçmişten bugüne, sürekli olarak geleceğe yönelik kestirimler yapılmış ve belli doğal kaynakların ne kadar süre sonra tükeneceği öngörülmeye çalışılmıştır[26].

Kuşkusuz, işletme ve tüketme sürecinin yanında yeni yatakların aranma ve geliştirilmesi de sürmektedir. Bu yolla sürekli olarak yeni yataklar bulunup geliştirilmekte ve bu çalışmaların başarısına göre ömürleri, tükenme süresi de ileriye itilmektedir.

Bu koşullarda, bilinen rezerv ve kaynakların o dönem için geçerli tüketim hızı ile daha kaç yıl yetebileceğini, tükenme ömrünü belirlemek önem taşımaktadır. Bu parametreye kaynak güvenliği’ni göstermesi açısından önem verilmektedir. Tükenme ömrü kritik bir düzeye indiğinde arama yatırımlarının hızlandırılması, tüketimin kısıtlanması, son dönemlerde ağırlık verildiği gibi hurda kullanımının arttırılması ya da sanayide o doğal kaynağın yerine kullanılabilecek yeni malzeme seçeneklerinin geliştirilmesi öne çıkmaktadır[27]. Bu açıdan, ülkenin her bir doğal yer altı kaynak türü için böylesi değerlendirmeler yapılması ve madencilik çalışmalarının hangi alanlarda özendirileceği, hangi alanlarda bazı kısıtlamalara başvurulacağının kararlaştırılması seçilecek hedeflerden biri olacaktır.

İncelenen metinlerde bu yönde hiçbir hedefe yer verilmemiştir.

 

Öte yandan, yer altı zenginlikleri, özellikle de metalik madenler bir yandan sürekli düşen fiyatları yüzünden ve bir yandan da gelişen çıkarma ve işleme teknolojileri sayesinde giderek daha düşük tenörlü yataklarda işletilmektedir. Yine de, her bir yatağın işletmeye konu olacak kesiminin seçilmesi ve işletilecek kesimin tenörünün alt sınırının (cut off grade) kararlaştırılması yatırımcı ve işletmecinin kendi iç fizibilite değerlendirmesi ile değerlendirilmektedir. Bunun çok tipik bir örneği şu sıralarda ve sessiz sedasız olarak ülkemizde yaşanmaktadır. Uşak yakınlarında bir altın yatağını arama ve geliştirme çalışmalarını sürdüren Kanada’da kurulu Eldorado şirketi (ülkemizde, sahibi olduğu Tüpraş AŞ olarak) Kışladağ altın yatağını hangi koşullarda işletmesinin kendisi için çekici olacağını araştırmaktadır[28]. Ancak, yatağın bu ülkenin bir yer altı zenginliği olduğunu ve geride bir daha işletilemeyecek 6,7 milyon ton cevher bırakılarak işletilmesine razı olunamayacağını söyleyecek, bu konuda kayıtlar koyacak bir erk olmamalı mı, bu ülkede. Böyle bir uygulamaya, doğal kaynaklarımızın talan edilmesi’ne karşı çıkacak yurtsever yurttaşlar yok mu?

Bu örnek tek ve biricik te değil. Cominco’nun Artvin Cerattepe’deki sülfürlü bakır yatağını işletirken kârını en yükseğe çıkarmak için akıl almayacak kadar yüksek bir cut off grade değeri seçmesine razı olunacak mı?

Bu açıdan da, ülkenin her bir doğal yer altı kaynak türü için, her bir maden yatağı için böylesi değerlendirmeler yapılması ve madencilik çalışmalarının hangi koşullarda özendirileceği, hangi kayıt ve kısıtlamalara başvurulacağının kararlaştırılması seçilecek hedeflerden biri olacaktır. Bu konuda donanımlı, özerk ve yetkilendirilmiş kamu kurumlarının oluşturulması bu hedefe ulaşmak için oldukça önemli. Herhalde hiç kimse bu görevi Tübitak’tan bekleyemez.

İncelenen metinlerde bu yönde de, hiçbir hedefe yer verilmemiştir.

 

Bu talanın bir başka boyutu da, işletilmesine başlanan yataklarda jeoloji hizmetlerinin ve aramanın ihmal edilmesi yüzünden yatağın önemli bir bölümünün sonradan değerlendirilmesini engelleyecek şekilde yanlış işletme projelerinin uygulanması olmaktadır. Bu yüzden bir çok yatakta işletilebilecek önemli rezerv bölümleri yeraltında esir kalmaktadır. Bunun örneklerini birçok linyit yatağında, demir sahalarında yaşadık.

 

Sektörün yönlendirilmesi açısından bir başka önemli yön de, ülkemizde endüstrinin hammadde gereksiniminin güvenli, sürekli ve ekonomik olarak yurt içinden karşılanmasıdır. Bu açıdan bakıldığında MGS metninde de vurgulandığı gibi, ülkemizde bilinen yatakları bulunan ya da yeterince aranmamış bazı madenleri sağlayabilmek üzere önemli dışalımlar yapılmak durumunda kalınması yanlış görünmektedir. Buna karşı,ülkenin varolan ve yönelinen endüstri yapısının gereksineceği hammaddelerin önceden kestirilmesi, bu kaynaklara ilişkin aramaların hızlandırılması ve bilinen ve bulunan yatakların işletilmesine öncelik verilmesi de temel hedeflerden biri olmalıdır. Bunun en tipik örneği bakırdır. Bu ve başka hammaddelerin aranması ve ülke içinde üretilmesinin önündeki tek engel ortak ve örgütlü akıl yokluğudur. Ülkemizde bu tür değerlendirmeler yapacak ve kararlar oluşturacak bir strateji örgütü yoktur. Bunun, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ya da Maden İşleri Genel Müdürlüğü yapısı içinde de oluşabileceği akla gelebilir. Ancak, böyle bir görevin yalnızca yeni ve özerk bir örgütlenme ile (son bölümde önerilen yeniden yapılanan MTA Enstitüsü ile) gerçekleştirilmesi en doğrusu gibi görünmektedir. Madenciliğimizin yalnızca reflekslerle yaşamını sürdürmeye çalışan, beyni olmayan ve ancak omuriliği ile yönseyen bir organdan farkı yoktur. Bunun giderilmesi de önemli ve önde gelen bir hedef olmalıdır.

Ülkenin gereksineceği maden kaynaklarının geliştirilmesine öncelik verilmelidir.

İncelenen metinlerde bu yönde de, hiçbir hedefe yer verilmemiştir.

 

Bir başka önemli hedef te, ülkemizin doğal sermayesinin önemli bir öğesi olan yer altı zenginliklerinin yeraltından çıkarılıp işlenmeden dışarıya satılmasının bir şekilde önüne geçirilmesidir. Maden ve endüstriyel hammaddelerin yeraltından çıkarıldığı gibi, işlenmeden, ham, tüvenan olarak satılmasının özendirilmesi, taşıma harcamalarına vergi indirimi getirilmesi, bu amaçla kamunun limanlara yatırım yapmasının istenmesi, değerli metaller yurtdışına çıkarılırken şirket bildirimi ile yetinilmesi, dışsatım amaçlı madencilik şirketlerine çeşitli vergi indirimleri getirilmesi ve son yasa taslağında olduğu gibi her türlü tarımsal, orman, çevre ve tarihsel varlığın bu madencilik etkinliği için feda edilmesinin istenmesi kabul edilemez. Ve ne yazık ki, değinilen ve bu satırlarda eleştirilen metinlerin hepsi, MÖİK, MS ve MSBKB metinleri de ve ne yazık ki MGS metni de bu zaafları taşımaktadır.

Hayır, madencilik ürünlerinin işlenmeden ve katma değer yaratan, istihdamı geliştiren, ülke içindeki endüstri yatırımlarını destekleyen bir şekilde ikincil, üçüncül ürünlere dönüştürülmeden dış satımı belki yasaklanamaz ama; hiçbir biçimde özendirilmemelidir. Bunu zorlaştırmanın sayısız aracı bulunabilir. Yeter ki, bu hedef benimsensin. Madenciliğimiz dışsatım aracı olarak değil, ülke endüstrisine ve ekonomik ve toplumsal kalkınmasına yardımcı olacak şekilde geliştirilmelidir.

MGS metni bu temel hedeflere dayandırılmamıştır.

 STRATEJİDE SEÇİLMESİ GEREKEN YÖNTEM VE YORDAMLAR

 

Bu hedeflere ulaşılabilmesi için, MGS metni ya da değinilen öteki metinlerde önerilen önlem, yöntem ve yordamların çoğu anlamsız ve bir anlamda zararlı olacaktır. Bunların benimsenmesi olanaksızdır.

Örneğin, MGS metninde feldspat kaynaklarımızın rezervi (işletme dışı olan Artvin-Şavşat’takinin dışında) 12 milyon ton dolayında ve 2001 yılındaki ihracatımız (üstelik son 4 yılda ikiye katlanarak) 2,3 milyon olarak verilmiş iken, 5 yıllık tükenme ömrü kalmış olan bu kaynağın tüvenan olarak dışsatımını kolaylaştırmak uğruna “iyi fiyatlarla satılabilmesi”, “feldspat ihracatında liman sorununun çözülmesi” gibi önlemler önerilmesini anlamak olanaksızdır.

Yine örneğin, kalsit için, seramik killeri için akla ilk gelenin dışsatım limanlarının geliştirilmesi ve dışsatımın kolaylaştırılması olmasının da kabul edilmesi güçtür.

Bu metinlerde benimsenemeyecek bir başka yaklaşım da, tıkanan bazı işletmeler için hemen özelleştirmenin önerilmesidir. Mazıdağı fosfat tesislerinin, ferrokrom tesislerinin ve başkalarının içine düşürüldükleri tıkanmanın nedeni sanki kamu mülkiyetinde olması imiş gibi bunların özelleştirilmesinin önerilmesi, madencilik sektöründeki özelleştirme uygulamalarından olumlu sonuç alınamadığı saptaması (MGS) ile çelişmiyor mu? Fosfat yataklarının işletilmesi tarımımızın gelişmesi için böylesine yaşamsal bir önem taşırken, yalnızca bu işletmenin kendi iç fizibilitesine bakmak yeter mi?

Sektörden beklenen katkının önündeki biricik engel, ucuz elektrik sağlanmaması, limanların yetersizliği, başka sektörlerdekinden bile düşük vergi oranları mıdır? Yoksa, amaç ve hedefleri doğru belirlenememiş; etkin biçimde yönlendirilememiş; yanlış koruma ve özendirmelerle çarpık gelişen; ülke gereksinimlerine yanıt veremeyen; birçok büyük işletmesi kapalı, bir çoğu teknolojisini yenileyemeyen, yeni yatırım yapılmayan; istihdam bileşimi sorunlu; gündelik propagandaya, çok konuşup çok isteyenin eğilimlerine göre yönlendirilen; her üç beş yılda bir sorunlarının çözülemediği anlaşılıp yeni bir yasal düzenlemeye gerek duyan bir sektör, ülkemizin madencilik sektörü.

MGS metninin ayrıntılarında bir çok doğru saptama, çok sayıda doğru ve yerinde öneri var. Bu metne hakkı verilmesi gereken bir emek harcandığı açık. Ama, yukarıdaki eleştirilerin ışığında bu metnin ulusal ve doğru bir strateji çizmediğini; eklektik bir istek listesi niteliğini aşamadığını söylemek te haksızlık olmaz. Bu yüzden de adına “Strateji” dense de, bu metin resmi bir belge özelliğinde olsa da ulusal olması ve kalkınmaya ve gönencin sağlanmasına yol göstermesi beklenemez. Çünkü, ekonomik ve toplumsal yaşam karmaşık ve çok merkezde verilen kararlarla biçimlenen bir süreçtir. Resmi bir belgenin çizdiği yolun izlenmesi, koyduğu hedeflere yönelinmesi ancak, bunun yaygın bir kabul görmesi; ilgili her tarafın bu ilke ve hedefler çevresinde gönüllü birleşmesiyle olabilir. Yoksa, sektörler arası bir çekişme, kavga ve ötekini küçük düşürme çabasına neden olur. Aynı, TBMM’nde görüşülen Maden Yasası değişiklik taslağının yarattığı gibi. Tarım sektörünün, ormancılığın, çevreciliğin, arkeoloji ve mimarlığın, zeytinciliğin, hayvancılığın, kısacası akla gelebilecek her sektörün temsilcisinin karşı çıktığı bir madenciliğin şansı ne olabilir? Madencilik sektörü ülke ekonomisinin tüm alt kesimleri ile dost ve uyumlu olmak zorunda. Bu dostluk ve uyum ise ancak, hedef ve yöntemleri, öteki sektörlerce de benimsenebilecek şekilde seçmekle sağlanabilir.

 

Yukarıda eksikliği vurgulanan amaç ve hedeflere ulaşılabilmesini sağlayabilmek için, hangi yöntemler ve nasıl yordamlar önerilmeli ki doğru ve ulusal bir strateji metni ortaya çıksın?

·        Bunun için, öncelikle hammadde dışsatımının desteklenmesi ve özendirilmesinden (teşvikinden) vazgeçilmesi gerekir.

·        Buna karşı, maden ve endüstriyel hammaddelerin ülke içinde işlenmesi alabildiğine özendirilmelidir.

·        Ülke endüstrisinin gereksindiği girdiler düzenli biçimde izlenmeli, geleceğe yönelik duyarlı kestirimler yapılmalı ve kritik kaynaklar için maden aramaları her türlü etkin araçla desteklenip özendirilmelidir.

·        Maden ve endüstriyel hammadde yataklarının talan edilmeden, önemli bölümü yeraltında bir daha kazanılamayacak şekilde terk edilmeden işletilmesi için kayıt ve kurallar konulmalı, düzenli denetimler yapılmalıdır.

·        Madencilik sektöründe kullanılan makine, donanım ve gerecin ülke içinde üretilmesine yönelik endüstrilere yatırımlar özendirilmelidir.

·        Maden işletmelerinin kendi iç fizibilitelerinin yanında, çevre ve öteki doğal sermayeye etkilerini de göz önüne alan yarar/zarar değerlendirmesi yaptırılıp kesin işletme kararları buna göre verilmelidir.

·        Bütün bunların gerektirdiği bilimsel ve teknoloji bilgisinin üretilmesi, temel araştırmaların yapılması ve üst düzeyde stratejik hedeflerin seçilmesi için donanımlı ve özerk bir “Ulusal Doğal Kaynaklar Enstitüsü” gerekli görülmektedir. Önerilen Bor Araştırma Enstitüsü de böyle bir çatı altında yer alabilir. Madencilik sektöründe artık bugünkü durumuyla ona bel bağlamak olanaksız da olsa, MTA’nın; bir Genel Müdürlük olarak değil bir Enstitü olarak önemli bir yeri olmalıdır. Bu Ulusal Enstitü yapısı yeniden yapılanan MTA olmalıdır. MTA, maden aramaları ve teknoloji geliştirmede bir kurum olarak varlığını etkin biçimde sürdürmelidir. MTA, birikimi ve donanımı ile dünyadaki en güçlü jeolojik araştırma kurumlarından (geological surveys) biridir[29]. MTA’nın kuruluşundan 1980’li yıllara kadar ülke madenciliğine yapmış olduğu katkılar bilinmektedir. Bilinen hemen tüm linyit, taşkömürü, trona bor, asfaltit, uranyum, toryum ve petrol yatakları MTA tarafından bulunmuştur. Ancak 1985 yılında yayımlanan 3213 sayılı maden yasası MTA’nın bir çok etkinliğini kısıtlamış, ruhsat edinmede herhangi bir özel şirket ve kişiden farkı kalmamıştır. Oysa, 3213 sayılı yasadan önceki 6309 sayılı yasaya göre çalışmalarını yürüten ve çok önemli sonuçlar üreten bu kurum bilinçli bir politika sonucu etkisiz hale getirilmiştir. Bunun yanında, kuruma genel bütçeden ayrılan payın yaklaşık %80-85’lik bölümü personel gideri olarak kullanılmış ve asıl işi olan maden aramacılığı yok edilmiştir.

·        Dünyada ve ülkemizde, doğal kaynaklara ilişkin bilimsel, teknik ve ekonomik verilerin derlenip işlendiği; pazar ve fiyat hareketlerinin izlendiği; yeni teknolojiler ve araştırmalara ilişkin haber ve bilgilerin kovuşturulduğu; bunların elektronik ve basılı ortamlarda yayıldığı; ve ülke çıkarına politikaların tartışılacağı ortamların örgütlendiği bir “Ulusal Doğal Kaynaklar Akademisi” kurulmalıdır. Bu akademi yer altı zenginliklerimizin envanterini, bu doğal kaynaklarının muhasebesini, ülkenin doğal sermayesinin artış ya da eksilişini ve doğal kaynaklar ekonomisine ilişkin benzeri konularda görevler yüklenmeli, araştırmalar ve değerlendirmeler yaptırmalıdır.

·        Madencilik alanında kurulu ve çalışan kamu kurum ve kuruluşları yeniden yapılandırılmalı, ıslah edilmeli, bunların üzerindeki siyasal etkiler engellenmeli, teknolojileri yenilenmeli, yeni yatırımlar yapmalarının önü açılmalıdır. Bunun için, daha önce değinilen KÇG çalışma metninde önerilen (TÖYÖK) ya da benzeri özerk üst kurullar oluşturulmalıdır.

·        Önerilen bu kurumların özerkliğinin yalnızca siyasal erke karşı değil; bir o kadar da, çokuluslu madencilik şirketlerinin çıkarlarına karşı da sağlanmasına özen gösterilmelidir.

·        TÜBİTAK ne madencilik alanında birikime sahip ne de bu alanda donanımlıdır. Üstelik, madencilik alanında bilimin temel ilkelerini ve ulusal çıkarlarımızı bir yana itip çokuluslu şirketlerin çıkarlarını öne çıkaran üstünkörü hazırlanmış (ekli rapora bakılabilir) bir raporun ayıbını da henüz üzerinden atabilmiş değildir. Bu ayıbı her zaman işleyebilecekmiş umudu ile madencilik konusunda Tübitak’a önemli roller verilmesini önerenler olduğu biliniyordu. Ancak, MGS metninde de benzer bir önerinin yer alabildiğini anlamak ve bundan yukarıda açıklanan hedef ve ilkelere uygun bir sonuç beklemek olanaksızdır.

·        Endüstrinin gereksiniminin karşılanamadığı ya da tükenme sürecine girmiş maden ya da endüstriyel hammadde kaynaklarının aranması her türlü yolla özendirilmeli ve ruhsat haklarının bu çalışmaları aksatma ve tavsatma yönünde kullanılmasına karşı önlemler alınmalıdır.

·        Ek istihdam ve katma değer yaratan yerel, el emeği (artizanal) madenciliğin korunması ve geliştirilmesi için yasal, ekonomik ve eğitimsel önlemler alınmalı, bu madencilerin örgütlenmesi özendirilmeli ve bu yoldaki girişimler desteklenmelidir.

·        Madencilik sektöründe iş güvenliği, işçi sağlığı ve çevre sağlığı ile ilgili köklü önlemler alınıp[30] ödünsüz uygulanmalıdır. MGS’nde bu konuya da değinilmemiş olması acıdır.

 

Bunların ayrıntısına girilip çok daha somut öneriler getirmek olanaklıdır. Odamız bu konuda çalışmakta ve bahar aylarında ayrıntılı bir strateji metnini, planı ve bunlarla ilintili yasal değişikler konusundaki önerilerini ilgili tüm kurumlarla paylaşacak ve bunu kamuoyuna açıklayacaktır. Bu nedenle, bu aşamada ayrıntıya girmekten kaçınmak istiyoruz. Ancak, doğru yaklaşımın birbirinden ayrı çok sayıda metnin yayılması değil; bunların açık ve alabildiğine tartışılması olduğu ve gerçek bir “Ulusal Strateji”nin ancak böyle oluşturulabileceği ve bunun herkesçe izlenmesi ve uygulanması şansını arttıracağı düşüncesini benimsiyoruz. Bu nedenle, MİGM’nün MGS metni üzerine meslek örgütlerinin görüşünü alarak önemli bir adım attığını belirtmeyi bir görev biliyoruz.

 

 KARŞILAŞILABİLECEK OLASI GÜÇLÜKLER VE BUNLARA KARŞI ÇIKABİLECEK GÜÇLER

 

Kuşkusuz ulusal çıkarları ve ulusal endüstriyi, doğal kaynaklarıyla doğal çevresiyle ülkenin doğal sermayesini koruyacak bir strateji izlendiğinde buna bazı güçlerin karşı çıkması ve çeşitli güçlükler çıkarmasından kaçınılamaz. Demir Çelik ve Alüminyum endüstrilerimizi geliştirirken uluslararası alanda geçmişte yaşadığımız güçlükler unutulamaz. Bor yataklarımızın ulusallaştırılması ve pazardaki yerimizin biraz da olsa geliştirilmesinde ve hele ülke içinde ikinci ve üçüncül ürünlere dönüştürmek üzere teknoloji bulmada ülkemize çıkarılan güçlükleri hepimiz biliyoruz. Çokuluslu tekellerin çıkarlarına aykırı, pazarda onlara karşı bir güç olmamızla sonuçlanacak bir yatırım için teknoloji bulsak, finansal destek bulmakta ne güçlüklerle karşılaşılabileceğini de, küreselleşen dünyanın finans kurumlarını tanıyanlar kolayca öngörebilir.

Güçlükler yalnız yurtdışından kaynaklanmayacak kuşkusuz. Birkaç on yıldır bu sektörün altını oyan, dışa bağımlılığımızı arttırıp pekiştiren gelişmeler çokuluslu şirketlerin ve uluslararası kurumların işbirlikçisi olan çok sayıda kişi ve kurumun güç kazanmasına neden oldu. Çıkarlar kemikleşti. Medyada, siyasal kadrolarda, üniversitelerde, kamuda bile gözü kara savunucuları ortaya çıktı, bu çokuluslu şirket çıkarlarının ve küreselleşen kapitalizmin.

Bu nedenle, ülke yararına bir madencilik stratejisi, madenciliği ülkenin ve toplumun kalkınması ve gönencine yardımcı olacak şekilde geliştirme çabaları uğruna, tam anlamıyla bir savaşı göze almak gerekli.

Bu savaşta, ülkenin yurtsever mühendisleri, ekonomistleri ve halkı olarak bir çok güçlüğü aşmamız gerekebilir.

 

STRATEJİNİN DAYANAĞI OLABİLECEK TOPLUMSAL GÜÇLER

 

Bu uğurda karamsarlığın da yeri yok.

Madenciliğin ülke ekonomisine, halkın esenliğine, doğal sermayemizin toplumsal ve ekonomik sermayeye dönüştürülmesine katkısını geliştirme yolunda her yurtseveri inandırmak olanaklı. Yeter ki, yeterli bilgi ile donanalım; gerçekleri çekinmeden açalım; doğru politikaları savunalım. Bu durumda, yurttaşların, mühendislerin, kamu görevlilerinin, bilim insanlarının kendilerine ve ülkelerine güveni artacak ve üretkenliklerinin, özverilerinin önünde hiçbir engel tutunamayacak ve hiçbir olumsuz propaganda işleyemeyecektir.

Bunda, en büyük güç gerçeğin kendisi ve doğru politikalardır.

Yeter ki, hayalciliğin, sorunlardan zengin bir kaynakla ve kolaycacık kurtulabileceğimiz boş inancının önüne geçelim.

Bu konuda ETKB’na da büyük görev düşmektedir. Bakanlık ve bağlı kuruluşlar MGS gibi resmi metinlerini, daha özenle, daha çok emek vererek ve kendilerini halkın ve ülkenin temsilciliği dışında bir konuda görevli görmeden hazırlanmak zorundadır. Yoksa, çokuluslu şirketler ya da onların ülke içindeki uzantılarını savunmaya istekli çok kişi ve kurum var. ETKB ve bağlı kuruluşlar bizim doğal kaynaklarımızı emanet ettiğimiz ulusal kuruluşlar. Bunun gereğini yerine getirmede de daha özenli olmalıdırlar.

Bu düşünce ile, yukarıdaki eleştiri ve önerilerimizin ışığında MGS metninin geri çekilip yeniden ve bütünü ile elden geçirilerek hazırlanmasının kamu otoritesinin işlev ve sorumluluğuna çok daha yakışacağı düşüncemizi iletmek isteriz.

 

Burada, eleştiri ve önerilerimizin dayandığı temel tespitleri yeniden sıralamak istiyoruz :

·        Strateji metninin adı “Madenciliğin Geliştirilmesi Stratejisi” değil “Ülke Kalkınmasına Madenciliğin Katkısının Arttırılması Stratejisi” olmalıdır;

·        Madenciliğin hammadde dışsatımı için değil ülke ekonomisinin gereksinimini karşılamak için yapılması özendirilmelidir;

·        Yer altı doğal kaynaklarının işletilmesinde kayıplara, yatağın en değerli bölümü alınarak büyük bölümünün bir daha çıkarılamayacak şekilde yeraltında bırakılmasına izin verilmemelidir;

·        Bilinen rezervleri azalan kaynakların aranması özendirilmelidir;

·        Maden işletme projeleri kendi fizibiliteleri ve ÇED’leri dışında, ülkenin doğal sermayesini de göz önüne alan bir yarar/zarar kıyaslamasıyla değerlendirilmeli ve özendirme ve kısıtlamalar buna göre yapılmalıdır;

·        Teknolojik işletmesi yapılamayacak zuhurlarda el emeği madenciliği yeniden örgütlenmeli ve desteklenmelidir;

·        Madencilik sektöründe iş güvenliği, işçi sağlığı ve çevre sağlığı önlemleri sıkılaştırılmalıdır;

·        Madencilik sektörünün amaca uygun gelişimini izlemek, yönlendirmek ve desteklemek üzere yeni ve özerk Akademi, Enstitü ve Üst Kurullar oluşturulmalı, MTA yeniden yapılandırılmalıdır;

·        Madencilik ve ülke ekonomisi ile ilişkili uygulamalar konusunda başka sektörlerin istek ve kaygıları da göz önüne alınmalı, yasal düzenlemeler ve uygulama kararları sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, yerel halk örgütlenmeleri ve ilgili tüm sektör temsilcileri ile demokratik kurallar çerçevesinde ve göstermelik olmayan şekilde tartışılarak, yeniden ve ülke ve toplum çıkarlarına uygun bir biçimde oluşturulacak stratejiye göre hazırlnamalıdır.

 

Görüşlerinize saygılarımızla sunarız.

 

TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası


[1] http://ekutup.dpt.gov.tr

[2] YMGF, 1992, Madencilik Alanında Çalışan Kitlerin Durumunu İrdeleme Çalışma Grubu Raporu

[3] YMGF, 2001, 2000’li Yıllarda Madencilik Stratejisi

[4] nrCan, 2001, Canadian Minerals Yearbook, General Review,

[5] Mehta, P.S., 2002, The Indian Mining Sector : Effects on the Environment&FDI Inflows, OECD OECD Global Forum on International Investment, Conference on Foreign Direct Investment and the Environment, Lessons to be learned from the Mining Sector

[6] WWF, 2002, Undermining Biodiversity, Canada

[7]George, R.P., 1998, International Law Mineral Resources, UNCTAD, Mining, Environment and Development Papers,2

[8] Feiler, J., 2002, Mining After Johannesburg, an assesment of Post-WSSD PoliticalOptions, Mineral Policy Center Discussion Paper

[9] World Bank, 2002, Large Mines and Local Communities : Forging Partnership, Building Sustainability, Mining and Development Series

[10] Crowson, P.C.F., 2001, Mining in the Global Market, Global Metals&Mining Conference, Toronto

[11] Crowson, P., 2001, Mining Industry Profitability, Resource Policy, vol.27, Issue 1, pp.33-42

[12] Humpreys, D., 2001, Sustainable Development : Can the Mining Industry Afford it?, Resource Policy, vol.27, Issue 1, pp.1-7

[13] World Bank, 2002, Treasure or Trouble? Mining in Developing Countries,Global Mining Series

[14]Auty, R.M., 1998, The Geopolitics of Mineral Resources, UNCTAD, Mining, Environment and Development Papers, 1

[15] Auty, R.M (editor)., 2002, Resources and Development,Oxford University Press

[16] Ross, M.L., 2002, Comments on “Treasure or Trouble? Mining in Developing Countries”, UCLA

[17] Friends of the Earth International, 2000, Dubious Development

[18] Ross, M.L., 2000, Does Resource Wealth Cause Authoritarian Rule?, presented at Yale University

[19] Friends of the Earth International, 2001, Risky Business

[20]Ross, M., 2001, Extractive Sectors and the Poor, an Oxfam America Report 

[21] Hamilton, K., 2002, The Sustainibility of Extractive Economies, in “Resources and Development”, Ed.: Auty, R.M,  Oxford University Press

[22] Arıoğlu, E. ve Yılmaz, A.O., 2002, Ülkemiz Madencilik-Enerji Sektörünün Değerlendirilmesi, TMMOB IKK “Küreselleşme ve Doğal Kaynaklar Paneli”, İstanbul

[23] Arol, A.İ., 2002, Current Status of FDI and Environmental Issues in Mining in Turkey, OECD Global Forum on International Investment, Conference on Foreign Direct Investment and the Environment, Lessons to be learned from the Mining Sector

[24] Hafild, E., 2002, Foreign Direct Investment in the Indenosian Mining Sector, OECD Global Forum on International Investment, Conference on Foreign Direct Investment and the Environment, Lessons to be learned from the Mining Sector

[25] Power, T.M., 2002, Digging to Development? A Historical Look at Mining and Economic Development, Oxfam America

[26] Barnett, L.J. and Morse,M., 1963, The Economics of Natural Resource Availability, Johns Hopkins Univ. Pres for Resource for the Future

[27]Auty, R.M., 1998, The Geopolitics of Mineral Resources, UNCTAD, Mining, Environment and Development Papers, 1

[28] Geçtiğimiz yıl yapılan ön fizibilite çalışmasının sonuçlarını, paylarının işlem gördüğü Toronto Borsası’nın katı kuralları uyarınca web sayfasında yayımlayan şirket, geçen yılın ilk yarısında Kilborn Engineering Pasific’e bir önfizibilite yaptırmış. Bu aşamadan önce yapılan bir değerlendirmede 10 yıllık bir işletme ömrü içinde 10 milyon tonluk büyük bir işletmenin getirisinin, bunun üçte biri kadar bir ilk yatırım gerektirecek olan 3,3 milyon tonluk bir işletmeden dört kat daha çok olacağı hesaplanmış. İçsel dönüşüm oranı ise birbirine yakın; sırası ile, %17 ve %21. Ancak, küçük bir işletme için açılacak açık ocağın sonradan geliştirilmesine elverişli olmayan bir cevher yatağı geometrisinin bulunduğu belirtiliyor. Önemli bir husus ta, 3,3 milyon tonluk bir işletmede 0,34 olan sıyırma oranının, 10 milyon tonluk bir işletme için 0,9’a yükselecek olması. Buna karşılık, Eldorado bugünkü ekonomik koşullarda daha az ilk yatırım gerektirmesi nedeni ile 3,3 milyon tonluk bir işletmeye daha yatkın görünüyor. Mayıs 2001 ayı sonunda yapılan açıklamaya göre, 3,3 milyon tonluk bir işletme için Ön Fizibilite çalışmasının ilk sonuçları olumlu. 11,5 yıl süreli bir işletme ile yılda 3,21 ton altın çıkarılması durumunda, 47,4 milyon dolar ilk yatırım ve 154 USD/ons işletme gideri koşullarında, 300 USD/ons altın fiyatına göre içsel dönüş oranının %21 ve net şimdiki değerin de 36,3 milyon dolar olacağı öngörülmüş. Değerlendirme, proje ekonomisinin metal fiyatlarına duyarlığının yüksek; ilk yatırım ve işletme giderlerinin oransal dağılımına daha az duyarlı olduğunu göstermektedir. ÇED çalışmasının sürdürüldüğü ve yıl sonunda tamamlanmasının planlandığı bildiriliyor. Asıl fizibilite çalışmasının 2002’de tamamlanması ve işletmenin 2003 sonunda başlatılması planlanmış. Çalışmaların sonunda hedeflenen 10-12 milyon ons’luk, 300-370 ton’luk cevher kaynağı ile dünyanın işletmeye alınmamış en büyük yataklarından olabileceğini umuyor, Eldorado.

[29] Reedman, A.J., Calow, R.C. and Mortimer, C., 1996, Geological Surveys of Developing Countries : Strategies for Assistance, Project Summary Report, WC/96/20, British Geological Survey

[30]ILO,2002, The Evolution of Employment, Working Time and Training in the Mining Industry, Geneva


Anasayfa

Hosted by www.Geocities.ws

1