DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA

 

                                                                                                      İZMİR

 

                                                                                                            Dosya No: 2002/        Tal.

 

            ÖZÜ...................: Talimat dosyanızda iddianame tebliğinden ve iddianame ve dosya ile ilgili sorgu, savunma ve ifadenin alınmasından önce, kamu davası ile ilgili açıklamalarımızın ve istemlerimizin sunulmasıdır.

 

                                                      AÇIKLAMALAR

 

            1- Bilindiği gibi, Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 2002/144 E. sayılı dosyasında görülmekte olan ve Türkiye’nin bütünlüğü ve laik cumhuriyet aleyhinde gizli ittifak oluşturmak ( TCK 171 Md.)  suçu iddiasına dayalı kamu davası ile ilgili;  benim  iddianame çerçevesinde sorgu ve savunmamın tesbiti için mahkemenize talimat yazılmıştı.

 

            2- Öncelikle avukat olduğum için; iddianame henüz tarafımıza tebliğ edilmemiş olduğundan; CMUK md. 208-210 md.leri gereği, bugün  yani  talimat duruşmasında  yani  02.12.2002 tarihinde iddianame tarafımıza tebliğ edildikten sonra, yasa deyimiyle “en aşağı bir hafta” olmak üzere “duruşmaya ara verilmesini” talep ediyoruz. Hatta Ramazan bayramı nedeniyle bunun 8 gün olmasını rica ediyoruz.      

 

            3- Ancak  iddianame tarafımıza tebliğ edilmeden önce; bu dilekçeyi iddianame tarafımıza  henüz tebliğ edilmeden önce mahkemenize sunuyoruz..

 

            A) MÜVEKKİL SENİH ÖZAY AÇISINDAN ANKARA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ’NİN YETKİSİZLİĞİ  ÜZERİNE :

 

 

Bu Alman Vakıfları yöneticilerinin ‘’…….’’   eylemleri arasında Bergama’da yürütülen herhangi bir etkinlik yoktur. Bu sanıkların yöneticisi bulundukları Alman vakıflarının yayınladıkları yayınlarda dahi Bergama’da yürütülen mücadele ile ilgili (destekleyici) herhangi bir yorum yoktur. Hatta bu konuda iddianamede gerek kişi olarak ve gerekse yöneticisi bulunduğu Konrad Adenauer Vakfı aracılığıyla özel bir yeri bulunan Dr. Wulf Schönbohm’un imzasını taşıyan 12.10.2001 tarihli yazıda açıkça “Konrad Adenauer Vakfı Bergama bölgesinde altın çıkarma projesiyle şimdiye kadar asla ilgilenmemiştir ve bu konuda hiçbir faaliyeti de desteklememiş ve bunlara katılmamıştır.” denmiştir.  (EK-1)  

 

b) Bu iddianamede sanık olarak yer alan Alman Vakıfları yöneticilerinin suç olduğu iddia edilen eylemlerle ilgili neden Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde dava açıldığı tam bilinmemekle beraber, burada Bergama’da siyanür liçi yöntemi ile altın madeni işletmeciliğine karşı yürütülen mücadelede yer almaları nedeniyle suç işledikleri iddia edilen  ben Senih Özay (ve Birsel Lemke, Safa Taşkın, Oktay Konyar, Petra Sauerland, Özcan Durmaz) ile ilgili olarak, iddianamenin tebliğinden ve okunmasından önce Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin yetkili olup olmadığı konususun incelenmesi gerekmektedir. 

 

Bilindiği gibi, CMUK md. 8 “Davaya bakmak yetkisi; suçun işlendiği yer mahkemesine aittir.” demektedir.

 

Benim  (ve yukarıda belirtilen diğer 5 sanığın) suç oluşturduğu iddia edilen eylemleri Bergama’da siyanür liçi yöntemi ile altın madeni işletmeciliğine karşı yürütülen etkinliklerdir. Bu etkinliklerin suç olmaması bir yana yapıldıkları yerler genel olarak Bergama ve İzmir’dir. Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kanunu md. 2 bakımından yetkili Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin İzmir olduğu ve bu anlamda da Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin yetkisiz olduğu açık biçimde ortadadır.

 

Ancak, CMUK hükümlerine uygun biçimde yetkisizlik konusunu tarafımıza iddianamenin tebliğinden önce tartışmakla ve yetkisizlik iddiasının ancak duruşmanın başlangıcında iddianamenin okunmasından önce yapılabileceğini öngören CMUK md. 15’in Anayasa’ya aykırılığını belirtmekle[1] ve Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bu kamu davasında Senih Özay açısından yetkisiz olduğunu açık biçimde ortaya koymakla birlikte, bu konuyu sadece suçlama ve iddiaların haksızlığı ve yersizliği ile birlikte açılan kamu davasının hukuksal ve mantıksal temelden yoksunluğu ile ilgili olarak belirtiyor ve yetkisizlik isteminde bulunmuyoruz ve CMUK md. 15’in Anayasa’ya aykırılığı istemimizi belirtmekle yetiniyoruz.

 

B) İDDİANAMENİN GERİ ÇEVRİLMESİ İSTEMİ:

 

a) Her ne kadar bugüne kadar tarafımıza iddianame tebliğ edilmemiş olmakla birlikte, iddianamenin ve kamu davasının medyaya ve basına yansımasından öğrendiğimiz kadarıyla[2] benim  TCK md. 171’deki gizli anlaşma suçunu işlediğim iddia edilmektedir.

 

b) Bilindiği gibi TCK 171; TCK’nun 125 (Devlet ülkesine ve egemenliğine karşı suçlar), 131 (Askeri tesisleri tahrip), 133 (siyasi veya askeri casusluk), 146 (Devletin anayasa ve temel düzenini bozma) 147 (Bakanlar Kurulu’nu devirme veya çalışamaz hale getirme), 149 (isyana ve bir birini öldürmeye teşvik) 156 (cumhurbaşkanına suikast) suçlarından biri veya birkaçını özel araçlarla işlemek üzere birkaç kişinin gizlice anlaşmalarını suç olarak saymaktadır.

 

 İddianame ile ilgili olarak basına ve medyaya yansıyan bilgilerden ve hazırlık soruşturmasında benim  ifadem alınırken savcı Nuh Mete Yüksel’in sorduğu sorulardan anlaşıldığı kadarıyla;  benim (ve davanın Bergama kısmıyla ilgili diğer sanıkların) Bergama’da siyanür liçi yöntemi ile altın madeni işletmeciliğine karşı yürütülen mücadelenin içinde bulundukları için TCK md. 171 anlamında “gizli anlaşma suçu”nu işledikleri iddia edilmekte gözükmektedir.

 

Yine anladığımız kadarıyla benim (ve davanın Bergama kısmıyla ilgili diğer sanıkların) işlediği iddia edilen suç niteliğindeki eylem olarak “Almanya’nın çıkarları için Bergama’da altın eldesini engellemek” eylemleri gösterilmektedir. Bu eylemlerin –Almanya’nın çıkarları için iddiasının tamamen gerçek dışılığı bir yana- TCK 171’de sayılan ve suçun oluşması için koşul olan; işlemek için gizli anlaşma yapılması gerekli suçlardan hiçbirinin kapsamına girmediği çok açıktır. Bu eylemle ilgili TCK 125, 131, 146,147, 149 ve 156’ın işlenmek istendiğini, amacın ve anlaşmanın (!) buna yönelik olduğunu söylemek bile çok saçma olacaktır.

 

Burada TCK 133 açısından da; suçun ögesi olan “gizli olan bilgileri aktarmak” koşulu ile de ilgili ortada hiçbir şey olmadığından, bütün çevrecilik eylemlerinin ve açıp kazanılan davaların zaten devlete ait gizli bir bilgi olmadığı da çok açıkken[3], yargı organının da Bergama mücadelesine katılanların insan yaşamı ve doğal çevre ile ilgili kaygılarına katıldığı da  ortadayken, hiçbir ilgi yok demek çok kolaydır.

 

Bergama’da siyanür liçi yöntemi ile altın madeni işletmeciliğine karşı yürütülen mücadele sadece ve sadece insan yaşamı, doğal çevre, ekolojik yapı, tarım, yer altı suları, bitki örtüsü, flora ve fauna vb. değerlere zararlı olan bir etkinliğe karşı yürütülen bir mücadeledir. Bu mücadele daha sonra lehte elde edilen yargı kararlarının uygulanmaması üzerine “hukuk devleti” ilkesi ve “yargı kararlarının uygulanması zorunluluğu” ilkesi ile ilgili de yoğun bir içerik kazanmıştır. Burada suç, kötüniyet, yabancı parmağı aramadan önce, buradaki iyiniyeti, insancıllığı, doğaseverliği, hukuku, hukuk ve adalet isteğini görmek, koklamak, hissetmek gerekmez mi? Birkaç evrensel çapta çevre sorunlarına ilgi duyan yabancı (insan) bu konuya ilgi duydu ve mücadeledeki Türk yurttaşlarına destek verdi diye hemen “yabancı destekli”, “Alman komplosu”, “ajan/casus”, “zenginleşmemizi istemiyorlar”, “işbirlikçi” kavramlarına saldırmak/sığınmak biraz ayıp olmamış mıdır?

 

Bu anlamda iddianamenin tebliği ve bu konudaki incelemelerimizin tamamlanmasından sonra, “iddianamenin geri çevrilmesi” istemimizi daha ayrıntılı gerekçelendirmek üzere; şu anki bilgilerimiz çerçevesinde bu iddianamenin hukuksal mantığı, gerekçelendirilişi, yüklenmek istenen suç ile ilgili somut belirlemelerin bulunması gerekliliğini belirten “suçun yasallığı” ilkesi ile ilgili büyük sorunları olduğunu ve mahkemenin yargılama yapmak için kabul edebileceği, üzerinde araştırma ve yargılama yapabileceği nitelikte bir sav yazısı niteliğinde olmadığını düşünmekteyiz..  Hatta  bu konuda Sayın Savcının tam da bu iddianameyi açtığı sırada  bir çıplak  bayanla  yakalanmak, filme  çekilmek ve  bunun eğrisi doğrusu etkisi ruh hali ile araştırılması gerekecek şekilde yanı bulunduğu kuşkusuzdur. Bu anlamda iddia makamına hukuksal mantığa sahip olarak tekrar hazırlanması veya geri çekilmesi için iade edilmesini talep etmeyi düşünmekteyiz.  

    

C) HAZIRLIK SORUŞTURMASI YAPILIRKEN (ve KAMU DAVASI AÇILIRKEN) SENİH ÖZAY HAKKINDA ADALET BAKANLIĞI’NDAN İZİN ALINMAMIŞ OLMASI:

 

Bir avukatın görevi sırasında ve görevinden doğan işledikleri suç nedeniyle soruşturmanın Adalet Bakanlığı’nın izniyle yapılabileceğini öngören Avukatlık Yasası md. 58 karşısında bu kamu davasında Av. Senih Özay hakkında[4] Adalet Bakanlığı’ndan izin alınması gerekmektedir. Şu ana kadar ulaşabildiğimiz bilgilerden anlayabildiğimiz kadarıyla bu izin alınmamıştır.

 Anlaşıldığı kadarı ile  iddia edilen  suç benim  avukatlık görevim  ile ilgisi vardır.

 

             Burada DGMK’nun 10/7 md.sinin “suç görevden doğsa bile savcılarca doğrudan soruşturma yapılır” diyen hükmü karşısında, bu hükmün yukarıda belirtilen Avukatlık Yasası md. 58’deki kurala bir ayrık durum getirdiği düşünülse bile, DGMK md. 10/7’nin kamu görevlileri açısından getirildiği kabul edilmeli ve özellikle avukatlarla ilgili görev suçu ile ilgili Adalet Bakanlığı izni aranması zorunluluğunun; “savunma mesleğinin dokunulmazlığı” ve “savunmanın baskıdan uzak yapılabilmesi” amacıyla konduğu düşünülerek,[5] bu hükmün avukatları kapsamadığı kabul edilmelidir.   

 

Bu anlamda “bu kamu davasına esas hazırlık soruşturmasında  volan kayışlarında kopukluk gerekçesi ile benim hakkımda  Adalet Bakanlığı’ndan soruşturma izni alınmamış olmakla, mahkeme iddianameyi iddia makamına bu eksikliği gidererek hazırlık soruşturması yapması için iade etmelidir veya kendisi Adalet Bakanlığı’ndan bu izni almalıdır.” görüşünü savunma içeriğimize dahil etmeyi tartışıyoruz. 

 

D) ANAYASA’YA AYKIRILIK SAVLARI:

 

I)                 TCK MD. 171’İN ANAYASA’YA AYKIRILIĞI:

 

Bu kamu davasında öncelikli olarak yapılması gereken hususlardan biri de TCK md. 171’in ceza hukuku ve kişi özgürlüğüne ilişkin Anayasa hükümlerine aykırı olarak “hazırlık hareketi niteliğinde eylemleri cezalandırması”, “sadece düşünceyi cezalandırması” anlamında Anayasa’ya aykırılığının değerlendirilmesi gerekliliğidir.

 

Gerçekten bilindiği gibi, ceza hukukunda suçun unsurlarından olan maddi unsur ile ilgili hareket-sonuç (netice)-nedensellik bağı ayrımı ve ilişkisi incelenirken; maddi unsurun hareket kısmının suçun icra hareketlerinden oluştuğu, bir suçun icrasına başlanmamışsa, hazırlık hareketlerinin cezalandırılamayacağı[6] genel ve evrensel bir hukuk ilkesi olarak kabul edilir. TCK md. 171’in ise bir suçun hazırlık hareketlerini cezalandırmaktan da öteye giderek, sadece kişiler arasında düşünce bazında kalmış eylemlerin bile cezalandırılmasını öngörüyor oluşu karşısında, suç ve cezalara ilişkin Anayasal ilkeleri belirten Anayasa md. 38 başta olmak üzere, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü düzenleyen md. 26 ve toplantı hak ve özgürlüklerini düzenleyen md. 33 vd. olmak üzere pek çok Anayasa hükmüne aykırı olduğu açıktır. Talep yapılabilir gözükmektedir.

 

Sayın Hocamız Prof Dr. Faruk Erem'in 20 yıl önce  bile bu  maddenin Anayasaya  aykırılığından dem  vurması boşuna değildir.

 

II) DGMK’NUN 20/2, 21, 22, 23, 10/7 ve DİĞER PEK ÇOK MADDELERİ İLE BİRLİKTE TAMAMININ ANAYASA’YA AYKIRILIĞI:

 

Öncelikle belirtelim ki; DGMK bütün maddeleri ve genel sistematiği anlamında gerek yukarıda belirttiğimiz “hiç kimsenin hukuksal olarak bağlı bulunduğu mahkemeden başka bir mahkemede yargılanamayacağı” ilkesini (doğal yargıç güvencesi) düzenleyen Anayasa md. 37’e aykırı olduğu gibi, yine hemen hemen bütün maddeleri, getirdiği yargılama yöntemi ve özellikle savunma hakkını kısıtlayıcı hükümler getirmesi açısından; suç ve cezalara ilişkin ilkeleri düzenleyen md. 38 ve hak arama özgürlüğünü (savunma hakkını) düzenleyen md. 36 başta olmak üzere kişi hak ve özgürlüklerini düzenleyen Anayasa hükümlerine aykırıdır. Başından beri varlıklarına karşı olduğumuz Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin varlığı ve kuruluş yasası, Avrupa Birliği uyum ölçütleri ile ilgili olarak en son yapılan Anayasa değişikliğindeki mantık ve Anayasa yapıcının amacına da aykırıdır.

 

Burada iddianamenin özetlenerek okunmasına olanak veren DGMK md. 20/2, tebligatın basın ve radyo aracılığıyla yapılmasına izin veren DGMK md. 21, “sanığın duruşmada hazır bulunması” ilkesini DGM açısından kaldıran DGMK md. 22 ve duruşmanın düzenine ve inzibati nitelikte hapis cezası verilmesini öngören md. 23’ün; suç ve cezalara ilişkin esaslar, kişi özgürlüğü ve güvenliği, hak arama özgürlüğü vb. Anayasal ilkelere aykırılığını örnek olarak vermekle yetinelim.[7]

 

DGMK’nun 1 ve 6. md.leri ile ilgili olarak Diyarbakır DGM’nin göndermesiyle; Anayasa Mahkemesi’nin önüne 12.08.1994 tarihinde bu maddeler açısından geldiğini bilmekle, bizim DGMK’nun diğer maddelerinin de Anayasa’ya aykırı olduğunu ortaya koyarak ve özellikle belirttiğimiz maddelerin iptali halinde de, uygulanabilirlilik anlamında DGMK’nun tamamının iptali gerekeceğinden, yasanın tamamı açısından Anayasa’ya aykırılık iddiamız  olabilecektir..   

 

Bu Anayasa’ya aykırılık iddiamızı da diğer Anayasa’ya aykırılık iddialarımız gibi genel ve genişletilmiş olarak iddianamenin tebliğinden sonra yapacağımızı, burada iddianame tebliği öncesi değinilmesi gerekli bir konu olarak belirttiğimizi söyleyelim.

 

E) BENİM AVUKAT KİMLİĞİM ÜZERİNE  KISA YORUMLAR:

 

Burada yukarıda da belirttiğimiz gibi, benim Bergama’da siyanür liçi yöntemi ile altın madeni işletmeciliğine karşı yürütülen mücadelede özellikle ve önemle avukat olarak yer alışım, bu mücadelede yer alan diğer sanıklar Birsel Lemke’nin, Safa Taşkın’ın, Oktay Konyar’ın, Özcan Durmaz’ın ve Petra Sauerland’ın ve Bergamalı köylülerin avukatlıklarını yapıyor oluşum, bu mücadelede belirttiğimiz gibi hukuk insanları ve savunmanlar için çok önemli olan “yargı kararlarının uygulanması” ve “hukuk devleti” ilkelerinin büyük öneminin ve yerinin oluşu; benim İzmir Barosu’na kayıtlı ve 29 yıldır kesintisiz biçimde avukatlık yapan ve geçmişinde de epey çevre, hukuk, insan hakları girişimi bulunan bir kişi olmam karşısında; bu kamu davasında avukatlık kimliğiyle sanık olarak yer almam; bu kamu davasında (Bergama bölümüyle ilgili) diğer sanıklar olan aslında müvekkilerimle temasımı kesmiş ve savunma mesleğine açık bir saldırı niteliği taşımıştır. Böylece diğer sanıklar DGM Başsavcılığı önünde benim kendilerini temsil etmemden ve savunmamdan yoksun kaldıklarından “adil yargılama ilkesi” ihlal edilmiştir.

 

Bu durumun da “Avukatlar müvekkillerine mahkemeler, yargı yerleri ve eğer uygunsa idari makamlar önünde yardım etmekle  görevlidir” diyen BM-Havana Beyannamesi’nin 13/c md.sine ve “Hükümetler avukatların, hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz bir müdahaleyle karşılaşmadan mesleki faaliyetlerini yerine getirmelerini sağlar”  diyen aynı sözleşmenin 16. md.sine aykırılığı açıktır.

 

Özellikle bu kamu davasında benim  avukatlık kimliğiyle sanık olarak yer alışım, iddianamenin tebliğinden sonra üzerinde önemle durulması gereken bir konu olarak gözükmektedir.

 

 SONUÇ ve İSTEM................:Henüz tarafımıza tebliğ edilmemiş olan iddianamenin bu dilekçemizden sonra tarafımıza tebliği ile, bu iddianamenin incelenmesi ve ondan sonra sorgu, savunma ve ifademizin alınması için CMUK md. 208-210 md.leri gereği tarafımıza en az 1 hafta olmak üzere süre verilmesini ve araya Ramazan Bayramı da girmekle, bu sürenin 1 gün fazlasıyla 8 gün olarak süre verilmesini, 10.12.2002’de istenilen saatte hazır bulunacağımızı bildirir talep ederiz. 02.12.2002

                                                                   Sanık

                                                                   Senih Özay

 


[1] Ceza Usul Hukuku’nun evrensel bir ilkesi olan “maddi gerçeğin araştırılması ilkesi” çerçevesinde, savunma hakkını kısıtlayan CMUK md. 15’in suç ve cezalara ilişkin Anayasal ilkeleri düzenleyen md. 38’e ve içeriğinde savunma hakkını barındıran hak arama özgürlüğüne ilişkin md. 36’a aykırılığı açık olduğu gibi;

 

“Hiç kimsenin kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamayacağını” öngören ve kanuni hakim güvencesini düzenleyen md. 37’e aykırılığı da açık biçimde görülmektedir. Gerçekten CMUK md. 15, eğer yetkisizlik iddiası iddianamenin okunmasından önce ileri sürülmezse, mahkemenin yetkisiz olduğunu kendiliğinden de karara bağlayamayacağı anlamına geldiğinden (Öztürk, B., Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara 1995, s. 159), bir sanığın yasa gereğince davasına bakması gereken mahkemeden başka bir mahkeme tarafından yargılanmasına ve böylece doğal yargıç güvencesi ilkesini zedeleyici sonuçlar doğmasına neden olabilir.

Kaldı ki , CMUK’nun “doğal yargıç güvencesi” ilkesini kendi sistematiği içinde diğer usul hukuku kuralları anlamında korumuş (örneğin kamu davasının yetkisiz bir mahkemede görülmesini md. 308/4 ile mutlak bir bozma nedeni saymıştır.) olması da CMUK md. 15’in yasanın kendi sistematiği içinde de genel ve evrensel ceza hukuku ilkelerine de, Anayasal ilkelere de aykırı bir hüküm olduğunu ortaya koymaktadır.  

[2] Burada esas mahkemesinde daha ayrıntılı tartışacağımız bir konuyu da kısaca belirtelim. Bir kamu davası ile ilgili iddianamenin daha sanığa tebliğ edilmeden önce hem de anladığımız kadarıyla daha davanın açıldığı gün basın ve medyaya ulaşmasının; Basın Yasası md. 30’daki hazırlık soruşturmalarıyla ilgili açıklama, bilgi verme ve yayın yasağı da anımsanırsa ve böyle “devlete karşı işlenmiş suç”, “devlete karşı gizli anlaşma”, “Alman etki ajanlığı” gibi çok ciddi, ağır, onur ve saygınlık zedeleyici suçlamaların, davanın açıldığı 21.10.2002’den bugüne kadar 42 gündür ben Senih Özay’ın kişilik hakları açısından ağır bir saldırı oluşturduğu düşünülürse, çok önemli, araştırılması gereken ve belki de davayı açan savcı ve Adalet Bakanlığı açısından sorumluluk doğurucu etkileri olduğunu belirtelim.    

[3] Kaldı ki; burada iyiniyetli bir çevreci refleksle ve bir hukuk insanı/avukat olarak bu mücadelede bulunan ben  gerek bu çevreye zararlı etkinlikle hukuksal mücadele başlatmak istediğinde altın madeninin aldığı yönetsel izinlere ve gerekse de yargı kararlarını uygulamayan Türkiye Cumhuriyeti’nin yargı kararlarını uygulamamaya yönelik iradesini oluşturan işlem ve eylemlerime –en son ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne sunulunca öğrenilebilen yargı kararlarına rağmen “altın madeni çalışsın” diyen gizli, Bakanlar Kurulu kararı gibi- istemlerine, başvurularına rağmen ulaşamamıştır. Aslında kamuya açık olan ve zaten bir avukat olarak yasanın Uluslararası sözleşmelerin  bana  verdiği yetki çerçevesinde ve avukat olarak yer aldığı bir hukuksal süreçle ilgili olarak da ulaşılması gereken belgelere bile ulaşamayışım karşısında  “devlete ait gizli bilgi aktarma” iddiası da komik ve savunma bile yapılmayacak bir iddia olur.    

[4] Doğal olarak bu davada diğer sanık Av. Yücel Sayman hakkında da.

[5] Zaten aksi bir yorumla DGMK md. 10/7’nin avukatlar için de geçerli olduğu iddia edilirse; bu maddenin özellikle “savunma hakkını kısıtlamak” anlamında Anayasa’ya (hak arama özgürlüğüne ilişkin md. 36 başta olmak üzere pek çok hükme) aykırılığı açıktır ve mahkemenin böyle bir yoruma gitmesi bizim de Anayasa’ya aykırılık iddiasına gitmemizi gerektirecektir.

[6] Öğretide; failin suçun işlenmesi konusunda kesin iradesini açığa vurmaması, basit bir şüpheye dayanarak aşırılıklara kaçılmaması, kişisel özgürlük ve masumluk karinesi için tehlikeli uygulamalara yol açılmaması vb. gerekçelerle hazırlık hareketlerinin cezalandırılmaması gerektiği belirtilmektedir.

[7] DGMK’nun soruşturma usulüne ilişkin 10. md.si, yakalama ve tutuklamaya ilişkin 16. md.si gibi diğer maddeleri açısından da Anayasa’ya aykırılığı çok açıktır ve zaten aslında bazı suçlardan sanık olarak DGM’de yargılanan kişilerin diğer ceza mahkemelerinde yargılanan sanıklara göre elverişsiz hükümlere bağlı tutulmalarının evrensel ve Anayasal “eşitlik” ilkesine aykırılığı konusunda açıklama yapmaya bile gerek yoktur.   


Anasayfa

Hosted by www.Geocities.ws

1