SİZİN ALTININIZ KAÇ AYAR?

 

     -bergama/altın/mahkeme/süreç-

 

Av.Arif Ali Cangı[1]

 

Altın, insanlık tarihi boyunca elde etmek isteyene de, elinde bulundurana da ölüm getiren, cazibeli, parlak maden.  Şimdi de “siyanür liç yöntemiyle altın çıkartılması”   Bergama Köylüsüne, Bergama Ovasına, serçesine, kırlangıcına, leyleğine ölüm getirme riski gündemde.  İşte bu ölümü engellemek için Bayram Dayısı, Sebahat Ablası, Oktay Konyar’ı, Sefa Taşkın’ı, Senih Özay’ı ve pek çok adsız kahramanı ile Bergama köylüsü ve kendini Bergamalı sayan insanlar mücadeleye başlamıştır. Çok bilinen şu sözlerin de dediği gibi: “Dünya, bize atalarımızdan miras kalmadı, onu çocuklarımızdan ödünç aldık”. Bergama mücadelesi ödünç alınanı, emanet alınanı bozulmadan sahibine bırakma çabasıdır. On yılı aşkın devam eden bu mücadelede, örnek barışçıl eylemler yapılmış, örnek mahkeme kararları alınmıştır. Bir kötü örnek de “mahkeme kararlarının hiçe sayılması” uygulaması olmuştur.

 

İzmir, Bergama, Çamköy-Ovacık-Narlıca mevkiindeki siyanür liç yöntemi ile altın madeni işletilmesine karşı sürdürülen toplumsal ve  hukuksal mücadelenin,  hukuksal süreci bu yazıda  özetlenmiştir.

    

Hukuksal Süreç Nasıl Başladı?

 

Çevre Bakanlığı’nın İşlemi (Dava Konusu İlk İşlem)

 

Çevre Bakanlığının, Eurogold firmasına siyanür liç yöntemi ile altın çıkartmasına izin veren idari işleminin iptali amacıyla Bergama'lı 652 yurttaş tarafından, 1994 yılında İzmir İdare Mahkemelerinde davalar açılmıştır. Uzun zamana yayılan yargılama süreci sonunda, davacı yöre yurttaşlarının istemleri, Danıştay 6. Dairesi’nin 13.05.1997 tarih ve 1996/5477 E. - 1997/2312 K. sayılı bozma kararı doğrultusunda, İzmir 1.İdare Mahkemesi’nin 15.10.19997 Tarih ve  1997/636-877 sayılı kararı ile kabul edilmiştir. Karar, Danıştay’ın denetiminden de  geçerek kesinleşmiştir.

 

“Sağlıklı çevrede yaşama hakkı”nı değerlendiren bu örnek kararda;

 

“…Anayasanın 17. maddesine göre; Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir, Anayasanın 56. maddesine göre de; Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir (...) Canlı yaşamının en önemlisi olan insan yaşamının sağlıklı, dengeli, bozulmamış bir çevrede sürdürülmesi esastır. İnsan yaşamının korunması bir öncelik olduğuna göre, insanın doğal yaşam temellerinin korunması ve geliştirilmesi gerekmekte ve çevrenin korunması insan yaşamının vazgeçilmez bir unsuru olmaktadır. Bu durumda yukarıdaki saptamalardan hareketle dava konusu altın madeni işletme yönteminin yarattığı sakıncaların doğrudan ve dolaylı olarak insan yaşamı ile ilgili olması karşısında, belirtilen Anayasa ve yasa hükümleri de dikkate alınarak dava konusu idari işlemin yargısal denetimin de öncelikle kamu yararı ve bu kavramdaki önceliklerin irdelenmesi gerekmektedir (…) İşletmecinin iyi niyeti, önlemlerin titizce denetlenmesi gibi kavramlara bağlı kalınarak, yapılacak faaliyet sonucunda elde edilecek ekonomik değerin,doğada ve doğrudan veya dolaylı olarak insan yaşamı üzerindeki risk faktörünün gerçekleşmesi halinde kamu yararının öncelikle insan yaşamı lehine değerlendirilmesi doğaldır. Siyanür liçi yöntemi ile altın madeni işletilmesinde işletmeciye ve yapılacak olan denetime duyulan güvene bağlı olarak risk olasılığının azalacağından söz etmek mümkün değildir (…) Bu belirlemeler karşısında, insanın yaşama hakkını ve devletin de çevre sağlığını koruma, çevre kirlenmesini önleme, herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içerisinde sürdürmesini sağlama ödevlerini dikkate aldığımızda, Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) ve bilirkişi   raporlarında da öngörülen olası risk faktörleriyle çalışan ve bu riskin gerçekleşmesi halinde doğrudan veya çevrenin bozulması ile dolaylı olarak insan yaşamını etkileyeceği kesin olan siyanür liç yöntemi ile altın madeni işletilmesine izin verilmesi yolundaki dava konusu işlemde kamu yararına uygunluk bulunmamaktadır (…)” denilmektedir.

 

Başbakanlığın Kanunsuz Emri

Kesinleşmiş bu mahkeme kararından sonra, kararın uygulanması ve  madenci şirketin orman arazisini terk etmesi beklenirken, Başbakanlık Müsteşarlığı’nın 05/04/2000 gün ve B.02.O.MÜS.0.13.00.00-263 No. lu “...Bergama Çamköy Ovacık Mevkii’nde bulunan altın madeni işletmesi ile ilgili olarak TÜBİTAK'ın düzenlediği rapora göre mahkeme kararında belirtilen risk faktörlerinin ortadan kalktığı, İçişleri, Sağlık, Bayındırlık, Enerji Tabi Kaynaklar, Orman ve Çevre Bakanlıklarından konuyu yeniden değerlendirmek suretiyle işlem tekemmül ettirmeleri'' yolundaki  emri  öğrenilmiştir. 

Başbakanlığın kesinleşmiş mahkeme kararını hiçe sayan  emri  üzerine ilgili bakanlıklar, işlem tesis etmeye başlamışlardır. Orman Genel Müdürlüğü, orman alanının tahsisi iznini uzatmış; Sağlık Bakanlığı, madenci şirkete bir yıl süre ile deneme izni vermiş; Çevre Bakanlığı da tüm bu olanlara sessiz kalmış ve madende deneme üretimine geçilmiştir.

Oysa, Başbakanlık Müsteşarlığının anılan işlemi  ve bu işleme dayanılarak tesis edilen işlemlerde, Prof Dr. Ülkü Azrak’ın belirttiği gibi, “yargı kararına karşı apaçık bir direnme”  söz konusudur. Tartışmalı bir rapora dayanılarak, mahkeme kararının yok sayılması, madende deneme üretimi izni verilmesi, kendisini  "HUKUK DEVLETİ" olarak nitelendiren  bir hukuk düzeninde asla kabul edilemezdi.

Bu nedenle bir grup yurttaş tarafından, bu kanunsuz emir niteliğindeki işlemin iptali için dava açılmıştır. Yapılan yargılama sonunda İzmir 1. İdare Mahkemesi’nin 01.06.2001 gün ve 2000/896 E. 2001/485 K. sayılı kararı ile ve,

“...altın madeninin doğrudan veya çevrenin bozulması ile dolaylı olarak insan yaşamını etkileyeceği kesin olarak siyanür liçi yöntemle izin verilmesi yolundaki işlem kamu yararına aykırı bulunarak kesinleşmiş yargı kararı ile iptal edilmiş iken; işletici şirketin tesiste  bazı ilave yatırımlar yaparak ek önlemler aldığından bahisle, “siyanürle altın arama yöntemi”ni yeniden tartışmaya açarak davalı idareye başvurması üzerine, konunun yeniden gündeme getirilerek ve TÜBİTAK tarafından firmaca alınan önlemlerle risklerin ihmal edilebilir boyutlara indirildiği yolunda düzenlenen rapor da esas alınarak, siyanür liçi yöntemle işletilecek olan altın madenine izin verilmesi gerektiği yolundaki dava konusu işlem, kesinleşmiş mahkeme kararının, uygulamada değiştirilmesini ortaya çıkarmıştır ki, bu durumun hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı açıktır...” gerekçesiyle iptal edilmiştir.  Davalı tarafın temyizi üzerine, bu karar hakkında Danıştay Nöbetçi Dairesi dava konusu işlemin, “kesin ve yürütülebilir bir işlem olmadığı” gerekçesiyle yürütmeyi durdurma kararı vermiştir.

 

Kararları Uygulamayan Kamu Görevlilerinin Tazminat  Sorumluluğu

1997 yılında verilen kesinleşmiş mahkeme kararını 30 gün içinde uygulamayan dönemin yöneticileri hakkında tazminat davası açılmıştır. İlk derece mahkemesi tarafından davanın reddi üzerine temyiz incelemesi yapan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 25.09.2001 gün ve 2001/3884 E. - 2001/ 8478 K. ile  dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer, Sağlık Bakanı Halil İbrahim Özsoy, Bayındırlık Bakanı Yaşar Topçu ile İzmir Valisi Erol Çakır aleyhinde tazminata hükmedilmesi gerektiğine  karar vermiştir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararında özetle;

 

“... Mahkeme kararının Çevre Bakanlığı tarafından 23.10.1997 tarihinde, Başbakanlık, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, İzmir Valiliği ile Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın İzmir Bölgesi Müdürlüğü’ne gönderildiği ve yargı kararının gereğinin yerine getirilmesinin istendiği, bu yazının usulüne uygun olarak tebliğ edilmesine karşın, Çevre Bakanı İmren Aykut dışında kalan davalıların, yasada öngörülen süre içerisinde siyanür liçi yöntemiyle altın madeni çıkartılmasını önleyici eylemde bulunmadıkları, işlem tesis etmedikleri ve böylece yargı kararını uygulamadıklarının anlaşıldığı......Anayasanın 138/son maddesinde;Yasama ve Yürütme Organları ile İdarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda olduğu, bu organların mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştirilemeyeceği ve bunların yerine getirilmesinin geciktirilemeyeceği kuralının bulunduğu, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 28. maddesinde de Danıştay, Bölge İdare Mahkemeleri, İdare ve Vergi Mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idarenin, kararın tebliği tarihinden itibaren otuz gün içinde işlem tesis etmek ve eylemde bulunmak zorunda bulunduğu, aynı maddenin 4. fıkrasında, mahkeme kararların otuz gün içinde yerine getirmeyen kamu görevlisi hakkında, tazminat davası açılabileceğinin hükme bağlandığı...ayrıca ceza hukuku yönünden, yargı kararlarının gereklerini yerine getirmeyen kamu görevlilerinin eylemleri, kişilerin haklarını çiğneyip zarar verdiğinden, keyfi davranma olarak nitelenerek, Türk Ceza Yasasının 228.maddesi kapsamında suç sayıldığı...yargı kararını uygulamak durumunda bulunanların, kararın eksikliğini ya da yanlışlığını tartışma yetkileri bulunmadığı gibi, bu kararları eksik uygulamaları, uygulamış gibi davranarak işleme yapay bir görüntü vermeleri de kararın uygulandığı sonucunu doğurmayacağı, kararın 30 gün içinde uygulanmamış olması kişisel sorumluluk için yeterli sayıldığı...bu yasal düzenlemeler ve somut olaydaki olgular birlikte değerlendirildiğinde, yargı kararı gereğinin yerine getirilmemesi biçiminde gerçekleşen (İmren Aykut dışındaki) davalıların haksız eylemi sonucunda, davacıların  kişilik haklarının zarar gördüğünün benimsenmesi gerektiği...” belirtilmiştir.

 

Bozmaya uyan Ankara 5.Asliye Hukuk Mahkemesi 16.10.2002 gün ve 2002/353-711 sayılı kararı ile (İmren Aykut ve Erol Çakır hariç olmak üzere) davalıların müştereken ve müteselsilen 34.500.000.000 TL. tazminat ödemesine karar vermiştir.

 

Bilimsel Raporlardaki Tartışmalar

 

Bizce, (sizce de öyledir) hukuk devletinde kesinleşmiş mahkeme kararlarının uygulanması konusu bilimsel raporlarla dahi tartışılmamalıdır. Kaldı ki, madenin işletilmesini sağlayan işlemlerin dayanağı gösterilen TÜBİTAK raporu da bilim çevrelerinde doğruluğu tartışılan bir rapordur.

ü      Türk Tabipler Birliği’nin “Siyanür Liçi Yöntemiyle Yapılan Altın Madenciliğinin İnsan ve Çevre Sağlığı Üzerindeki Etkilerini ve Bergama-Ovacık Altın Madeninin Yaratacağı Riskleri  Değerlendiren” raporunda insan sağlığı  üzerindeki yaratacağı riskler belirtilmiştir.

ü      Başbakanlık Makamı’nın istemi üzerine Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nce hazırlanan “TÜBİTAK Raporunun Değerlendirilmesi”ne ilişkin raporda;

“…Danıştay tarafından ısrarla istenen Ovacık Madeni’nin toplum ve insan sağlığı riskleri başta olmak üzere, ekolojik etkilerini risk birimleriyle sayısal olarak değerlendirmesi gereken bir rapora ihtiyaç varken, bu raporda bunlardan hiç söz edilmediği, Altın madeni ruhsatlandırmada yüzlerce yıllık deneyimi bulunan Amerikan yönetimlerinin yetkili uzmanlarının görüşlerinden Ovacık Altın Madeni projesi lehine olanların  ayıklanarak kullanılmış olduğu, aleyhte veya uyarı mahiyetinde olanların göz ardı edildiği, Ovacık’taki altın madeni işletmesinde bulunmadığı halde, raporda varmış gibi gösterilen atık barajı pH kontrol teçhizatına bağlı alkali (kostik) ekleme düzeneğinde bir güvence imiş gibi bahsedildiği, eklerde  sunulan münferit bilimsel görüş raporlarında bilim adamlarımız projenin olumlu ve olumsuz buldukları yanlarını ayrı ayrı tartıştıkları halde bunlardan olumsuz görünenlerin özet raporda yer almadığı, özellikle gelecekte maden kapatıldıktan sonra olabilecek çevresel bulaşmalarda alınacak önlemlere ve verilecek güvencelere gereğince değinilmediği, Tesisisin işletilmesi sırasında çevresel unsurların denetlenmesinin gereksiz olduğu gibi tutarsız bir fikrin savunulduğu…” belirtilmiştir.

ü      TMMOB Çevre, Jeoloji, Kimya ve Metalurji Mühendisleri Odaları tarafından hazırlanan Aralık/2001 tarihli “BERGAMA-OVACIK ALTIN İŞLETMESİ GİRİŞİMİ konusunda TÜBİTAK-YDABÇAG Uzmanlar Komisyonu Raporunun ELEŞTİRİSİbaşlıklı raporda da TÜBİTAK Raporunun gerçeği yansıtmadığı belirtilmiştir.  Raporda özetle;

 

”…Önde gelen risk, deprem riski. Tesis önemli bir deprem riski altında olmasına karşın buna karşı önlemler pekiştirilecek yerde, konu geçiştirilmeye çalışıldığı,  deprem riski yalnızca atık barajı için tartışılırken tesisin öteki birimleri için göz ardı edildiği, deprem riski ile birlikte, atık barajının herhangi bir nedenle yıkılması durumunda çevredeki yer altı suyunun nasıl bir risk altında kalacağının yeterince irdelenmediği, tesiste yalnızca atık su arıtıldığı, bu su ile birlikte barajda depolanacak olan katı atıkların, ağır metallerin, siyanür bileşikleri ile birlikte orada sürekli kalacağı, bu zehirli atıkların duraylılaştırılması için hiçbir şey yapılmadığı, açık ve yeraltı maden ocağından çekilmesi gerekecek olan yer altı suyu miktarının yanlış ve eksik hesaplandığı, ocaktan çok miktarda su çekileceği için çevredeki yer altı suyu düzeyinin düşeceği ve kullanıla gelen kuyuların kuruyacağı, bu ve benzeri riskler bütün ağırlığı ile süregelmekte ve giderilmesi için önlemler alınmadığı, pek çoğunun da giderilemeyeceğinin açık olmasına karşın, bunların TÜBİTAK Raporu’nda ya hiç ele alınmadığı ya üstünkörü geçiştirildiği ya da ek raporlarda değinilmiş olmasına karşın Rapor’un ana  bölümünde dikkate alınmadığı…” belirtilmiştir.  

 

Başbakanlığın Kanunsuz Emirden Sonraki İşlemler ve Davalar

 

Başbakanlığın hukuka aykırı işleminden sonra Sağlık Bakanlığı tarafından Gayri Sıhhi Müesseseler Yönetmeliği’nin 11. maddesi uyarınca bir yıllık deneme izni verilmiş;  Orman Genel Müdürlüğü tarafından madenci şirkete tahsisi edilen orman alanına ilişkin izinler uzatılmış; Çevre Bakanlığı ise, konunun kendi yetki alanında olmadığı gerekçesiyle  hiçbir işlem yapmamıştır. Bu işlemler için birden çok dava açılmıştır.

 

 

Örnek birer karar olan yürütmeyi durdurma kararlarının gerekçesinde özetle;

 

“…Uyuşmazlık konusu altın madeni işletmeciliğine Çevre Bakanlığınca verilen iznin iptali istemiyle açılan davada, gerek Danıştay Altıncı Dairesinin bozma kararında gerekse buna karara uyularak İzmir 1. İdare Mahkemesince verilen ve Danıştay’ca da onanarak kesinleşen 15.10.1997 gün ve E:1997/636 K:1997/877 sayılı kararda, Çevresel Etki Değerlendirme Raporu ve sözü edilen davada mahkemesince yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen rapordan, altın madenciliğinde, liç işleminde kullanılan siyanür ve ortaya çıkacak diğer ağır metallerin çevre ve insan sağlığı için olumsuz etkiler yaratacak olası bir risk ve tehdit unsuru oluşturduğu, özellikle çok kuvvetli bir zehir olan siyanürün toprağa, suya ve havaya karıştığı zaman her türlü canlı açısından zararlı olduğu, dolayısıyla proses gereği atık barajlarına pompalanan siyanürlü atıkların, geçirimsiz olarak planlanan bu atık barajlarından oluşabilecek sızıntılar nedeniyle su kaynaklarına ve diğer kullanım alanlarına ulaşma olasılığı bulunduğu ve siyanürle altın madeni işletilmesindeki risk unsurunun ön plana çıktığı, ayrıca aynı risk sebebiyle bu bölgelerdeki flora ve faunanın da bozulma tehdidi altında kaldığının anlaşıldığı belirtilerek, bu raporda da öngörülen olası risk faktörleriyle çalışan ve bu riskin gerçekleşmesi halinde doğrudan veya çevrenin bozulması ile dolaylı olarak insan yaşamını etkileyeceği kesin olan siyanür liçi yöntemi ile altın madeni işletilmesine izin verilmesi yolundaki işlemde kamu yararına uygunluk bulunmadığı gerekçesiyle verilen iznin iptaline karar verilmiştir…Sözü edilen kararın gerekçesini oluşturan ve Çevresel Etki Değerlendirme ve bilirkişi raporlarında da öngörülen “risk faktörlerinin işletmede görülen, tesise özgü teknik eksikliklerden ve alınan önlemlerin yetersizliğinden değil, sözü edilen raporlarda da belirtildiği üzere, bölgenin 1. derece deprem kuşağında bulunması, yer altı suyunun yağıştan ve yüzeysel akıştan süzülme ile oluşması, proje sahasında yağışların taşkınlara sebep olması, bölge topraklarının erozyon potansiyeli gibi yörenin coğrafi ve iklim koşullarının etkilenebilirliği ve siyanürün PH değerinin yağışlardan etkilenmesi, PH değerinin düşmesi durumunda siyanürün en tehlikeli olan HCN gazına dönüşeceği, HCN’nin düşük kaynama noktasına sahip olduğu için (25,7) atmosfere karışma riskinin yüksek olması, siyanürün büyük toprak katmanları tarafından çok miktarda uzaklaştırılsa da zaman içinde hidroliz gibi nedenlerle yeniden su ortamına salıverildiği, atık barajında bulunan maddelerin yer altı suyu üzerinde olması etkisinin 20-50 yıl sürebileceği gibi altın madenciliğinde altının elde edilmesi için kullanılan siyanür liçi yönteminden kaynaklanan risk faktörleri olduğu açıktır…Olayda ise Normandy (Eurogold) Madencilik Şirketince, kesinleşen yargı kararı ve bu karar uyarınca, işletme izinlerinin iptaline rağmen tesise yeni ilaveler yapılarak, ek önlemler alındığından söz edilip, iptal kararında belirtilen olası risklerin tamamen ortadan kaldırıldığı gerekçesiyle Başbakanlığa başvurulmuş ve Başbakanlıkça TÜBİTAK’a hazırlattırılan raporda da tesiste alınan önlemlerle risk faktörlerinin ortadan kaldırıldığı belirtilmiş ise de, tesiste kullanılacak yöntemin eskisi gibi siyanür liçi yöntemi olduğu açıktır…Yargı kararlarında, olayın incelenip tartışılması sonucu ifade edilen “risk ve tehdit” unsurlarının altın madeni işletmesinde kullanılan siyanür liçi yönteminden kaynaklandığı belirtilirken, bu risklerin Çevresel Etki Değerlendirme ve bilirkişi raporlarında da öngörüldüğü ifadesinin, anılan yöntemden kaynaklanan risk ve tehditlerin varlığının sözü edilen raporlarla da desteklendiği anlamını taşıdığı açık olup, kararlardan bu risklerin alınacak ek önlemlerle giderileceği yolunda bir sonuca ulaşmak mümkün değildir…Kaldı ki, siyanür liçi yöntemle işletilen madenin, işletme süresinin bitimi sonucu kapatılmasından sonra da, atık barajında biriken siyanür ve diğer ağır metallerin etkisinin 20-50 yıl sürebilecek olmasının bölgede yaşayan insanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını tehdit eden insan yaşamı için çok uzun bir sürede insanları huzursuz ve tedirgin bir yaşam sürme zorunda bırakması gibi kabul edilebilir olmayan bir risk unsuru olduğu açıktır…Öte yandan, Başbakanlık Müsteşarlığının talebi üzerine Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünün 16 öğretim üyesi tarafından hazırlanmış Ekim-2000 tarihli raporda, uyuşmazlık konusu altın madeni işletme tesislerinde alınan ilave tedbirlerle ilgili hazırlanan “Ekim-1999” tarihli TÜBİTAK-YDABÇAG Değerlendirme Raporu’nun, incelendiği söz konusu raporda özetle, ilgili tesisin yöneticilerinin genel anlamda Türkiye’de mevcut olan kamu ve özel kesimin sahip olduğu işletmelerin pek çoğundan belki biraz daha duyarlı bir çevre bilincine sahip olabilecekleri ancak “alınan ilave tedbirlerle riskler ortadan kaldırılmıştır.” İfadesini gerektirecek bir çalışmanın söz konusu olmadığının belirtildiği görülmüştür…Açıklandığı üzere, Bergama Ovacık ve Çamköy  civarında bulunan altın madeninin doğrudan veya çevrenin bozulması ile dolaylı olarak insan yaşamını etkileyeceği kesin olan siyanür liçi yöntemle işletilmesine izin verilmesi yolundaki işlem kamu yararına aykırı bulunarak kesinleşmiş yargı kararı ile iptal edilmiş iken, işletici şirketin tesiste bazı ilave yatırımlar yaparak ek önlemler aldığından bahisle “siyanürle altın arama yöntemi” ni yeniden tartışmaya açarak davalı idareye başvurması üzerine, konunun yeniden gündeme getirilerek ve TÜBİTAK tarafından firmaca alınan önlemlerle risklerin ihmal edilebilir boyutlara indirildiği yolunda düzenlenen rapor da esas alınarak, siyanür liçi yöntemle işletilecek olan altın madenine 1 yıl süreli deneme izni verilmesi yolundaki dava konusu işlem kesinleşmiş yargı kararının uygulamada değiştirilmesi sonucu ortaya çıkarmıştır ki, bu durumun hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı açıktır…” denilmektedir.

 

Bakanlar Kurulu’nun Mahkeme Kararının Uygulanmaması İçin Aldığı  Prensip Kararı

 

Sağlık Bakanlığı’nın deneme izni hakkında verilen yürütmeyi durdurma kararından sonra İzmir Barosu Başkanlığı tarafından 27.02.2002 tarihinde Sağlık Bakanlığı ve İzmir Valiliği’ne başvurularak, mahkeme kararının uygulanması istenmiştir. Bunun üzerine, Sağlık Bakanlığı İzmir Valiliği’ne gönderdiği 28.03.2002 gün ve 4875 sayılı yazısı ve ekinde bulunan Bakanlık oluru ile “...kararın 04.03.2002 tarihinde bakanlığa tebliğ edildiği, bu nedenle 2.12.2000 tarih ve 18847 sayılı deneme izni ilgili olarak, mezkur yürütmenin durdurulması kararının 2577 Sayılı  İdari Yargılama Usulü Yasası’nın  uygulanması ile deneme izninin ve işletmenin faaliyetinin durdurulması için kararın en geç 03.04.2002 tarihine kadar İzmir Valiliğince tesis yetkililerine tebliğ edilmesi...”  gerektiği belirtilmiştir.

 

Yürütmeyi durdurma kararı ve ardından “mahkeme kararının uygulanmasını” içeren Sağlık Bakanlığı yazısı, gazetelerde haber konusu olmuş; hatta “son gün” başlıklı haberler yayınlanmıştır.

 

Bakanlık yazısında belirtildiği gibi, mahkeme kararına uygun olarak, 03.04.2002 tarihinde işletmenin faaliyetinin durdurulması gerekirken, 01.04.2002 tarihinde, önce Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un bir televizyon kanalında yaptığı açıklamayla ve 03.04.2002 tarihinden itibaren de gazetelerde çıkan haberlerle Bakanlar Kurulu’nun mahkeme kararlarına karşın,  Ovacık Altın Madeni İşletmesinin çalışmasını sürdürmesi konusunda “prensip kararı” aldığı öğrenilmiştir. 

Bu kararın iptali için İzmir Barosu tarafından 09.04.2002 tarihinde yürütmeyi durdurma istemli dava açılmıştır. Ayrıca Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında “Yargı Kararının Uygulanmasını Engelleyen Bakanlar Kurulu Kararı Çıkartarak Anayasayı ihlal etmek suretiyle TCK 146/1. maddesine Muhalefet Etmek” ten suç duyurusunda bulunulmuştur.

İzmir Barosu’nun açmış olduğu Bakanlar Kurulu kararının iptali davasında; Danıştay 8. Dairesi’nin 13.05.2002 gün ve 2002/1477 E. - 2002/2738 K. sayılı kararı ile “…dilekçenin incelenmesinden, dava konusu işlemin veya kararın dilekçeye eklenmediği görülmüş ve dava konusunun ne olduğunun da anlaşılamadığı...”gerekçeleri ile dava dilekçesinin reddine karar verilmiştir. Dava dilekçesinin reddi kararının tebliği üzerine İzmir Barosu tarafından faks ve mektupla Başbakanlıktan  Bakanlar Kurulu kararının en kısa zamanda gönderilmesi istenmiştir. Tüm başvurulara karşın Bakanlar Kurulu Kararına ulaşılamamış, İzmir Barosu tarafından, karara ulaşılamadığı da belirtilerek, eldeki bilgiler ve belgelere göre yeniden dava açılmıştır.

Danıştay 8. Dairesi’nin 30.07.2002 2002/2817-3936 sayılı kararı ile bu kez “…yasal süresi içinde yenilenen dava dilekçesinde yine aynı hususlarda yanlışlık yapılarak, dava konusu işlemin dilekçeye eklenmemiş olması ve dava konusu net olarak ortaya konulmadığı…” gerekçesiyle İzmir Barosu’nun davasının reddine oy çokluğu ile karar verilmiştir. Bu karar, 06.10.2002 tarihinde temyiz edilmiştir. 22.11.2002 tarihinde de (AİHM’de devam eden dava dosyasından gönderilen) dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı eklenerek Danıştay 8. Dairesi’nin 30.07.2002 gün ve 2002/2817-3936 sayılı kararı hakkında yeniden  yürütmeyi durdurma istemli ek temyiz dilekçesi verilmiştir.

 

Temyiz incelemesini yapan, Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, 07.03.2003 gün ve 2002/1149 E. - 2003/103 K. sayılı kararı ile Dairenin  kararının bozulmasına karar verilmiştir. Bozma kararında özetle; “…Bakanlar Kurulu tarafından, adı geçen işletmenin faaliyetinin devamına izin verilmesine ilişkin olarak alınan karar, Resmi Gazete’de yayımlanmamış ve ilan edilmemiş olduğundan, kamuoyu nezdinde aleniyet kazanmamış olup, hukukun üstünlüğünü savunmak ve korumak işlevine sahip bir meslek örgütü olan İzmir Barosu Başkanlığı’nın televizyon ve gazetelerde yer alan haberler üzerine söz konusu Bakanlar Kurulu Kararının iptali istemiyle açtığı davada, dava dilekçesine kendisine yazılı olarak bildirilmemiş ve yaptığı tüm başvurulara rağmen elde edememiş olduğu Bakanlar Kurulu Kararını eklememesinin dava açma hakkının kullanılmasına engel oluşturmaması gerekir…” denilmektedir. Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun bu kararı iki bakımdan önemlidir.

 

·         Genel Kurul, Baroların hukukun üstünlüğünü savunmak ve korumak işlevine sahip meslek örgütleri olduğunu kabul etmiştir ki, bu son derece önemlidir. Bu kararla, hukukun üstünlüğü ilkesinin ihlal edildiği durumlarda ve  idarenin mahkeme kararlarını hiçe sayan işlem ve eylemleri hakkında, baroların davacı olup olamayacakları tartışması sona ermiştir. Bu tür davalarda barolar davacı olabilir, hatta olması zorunludur.

·         Bu kararla birlikte, artık Bergama-Ovacık’taki siyanür liçi yöntemle altın çıkarma faaliyetine ilişkin İzmir Barosu’nun davacı olup olamayacağı tartışması sona ermiştir. İzmir Barosu davanın tarafıdır.

 

Bakanlar Kurulu Prensip Kararı hakkında bir grup yurttaş da dava açmıştır. Bu dava Danıştay 6.Dairesi’nin 2002/2618 E. sayılı dava dosyası ile derdesttir

 

Sağlık Bakanlığı’nın deneme izni hakkındaki yürütmeyi durdurma kararı ve Sağlık Bakanlığı yazısına karşın, maden çalışmaya devam etmiştir. İzmir Barosu Başkanlığı tarafından yapılan yazışmalar sonucunda, Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından Baromuza gönderilen yazıda da “…konuyla ilgili mahkeme kararının uygulanmasına ilişkin yazıdan sonra, Bakanlıkça her hangi bir işlem yapılmadığı…” belirtilmiştir.

 

                    Bu arada, Bursa Milletvekili Ali Arabacı tarafından Başbakan Bülent Ecevit’in yazılı olarak yanıtlaması istemi ile TBMM Başkanlığına yazılı soru önergesi  verilmiştir.

 

Önerge üzerine, Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı’nın 09.09.2002 gün ve B.2.0.002/0141 sayılı TBMM Başkanlığı’na yazılan yazısı ve ekinde yer alan Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü’nün 29.08.2002 gün ve B.02.0KKG/106-778/4731 sayılı Dışişleri ve Başbakan Yardımcılığı’na yazıda; “…Bakanlar Kurulu Prensip Kararlarının icrai nitelikte olmayıp, Bakanlar Kurulunun bu konuda kabul ettiği ilkeleri belirleyen ve ilgili kamu kurum ve kuruluşlarına yönelik açıklayıcı nitelikte bir karar olduğu...” belirtilmiştir.

                   

Başbakanlığın bu yazındaki açıklamalara göre, Bakanlar Kurulu’nun sözü edilen kararına dayanılarak madenin çalıştırılmaması gerekirken maden şu anda faaliyetini sürdürmektedir, üstelik hiçbir hukuksal dayanağı olmadan.

 

Geçtiğimiz yıl içinde, madenci şirketten işten atılan Türk çalışanların açıklamalarının gazetelerde yer alması üzerine, madenin kapatılması tartışmaları yeniden gündeme gelmiştir. Bergama Kaymakamlığı’nın madeni kapatma kararı alması, madenci şirketin bu kararı dikkate almaması tartışmaları arasında; konuyla ilgili bir takım yazışmalar ve belgeler ortaya çıkmıştır.

 

Bu yazılardan anlaşıldığı kadarıyla, yürütmeyi durdurma kararı gereğince maden 02.04.2002 akşam saat 17.00’de  mühürlenmiş, ertesi gün 03.04.2002 öğleden sonra saat 15.20’de, Bakanlar Kurulu’nun Prensip kararına dayanılarak, mühür sökülerek çalışmaya başlamıştır. Mühür sökme işleminden bir gün sonra 04.04.2002 tarihinde, “mühür sökme işleminin iptal edilmesi”ne karşın, yeniden mühürleme işlemi yapılmamıştır. Yani 03.04.2002 saat 15.20’den itibaren çok büyük bir gayri sıhhi müessese olan, Bergama Ovacık Altın ve Gümüş Madeni işletmesinde, mahkeme kararına karşın, hiçbir hukuksal dayanağı olmadan ve hiçbir denetime tabi tutulmadan siyanür liç yöntemi ile maden çıkartma faaliyetin sürdürülmektedir.

 

Sağlık Bakanlığı’nın bir yıllık deneme izni hakkında açılan dava dosyasında, önce yürütmeyi durdurma kararı veren  İzmir 3. İdare Mahkemesi, 03.12.2002 tarihli nihai kararında; “ davacı İzmir Barosu’nun davasının, ehliyet yönünden  reddine” karar vermiştir. Bu karar temyiz aşamasındadır.

Orman Genel Müdürlüğü’nün orman alanının tahsisinin uzatılmasına ilişkin işlemi davasında ise İzmir 1. İdare Mahkemesi’nin 28.03.2003 gün ve 2001/239 E. - 2003/429 K. sayılı kararı ile işlemin iptaline karar verilmiştir. Bu mahkeme kararı en geç 9 Mayıs 2003 Cuma günü mesai bitiminde uygulanması gerekirken, bu mahkeme kararı da uygulanmamıştır.

 

Özet olarak; birinci sınıf gayri sıhhi müessese olan, Bergama Ovacık Altın ve Gümüş Madeni işletmesine, Sağlık Bakanlığı tarafından verilmiş açılma ruhsatı yoktur. Maden sahası içinde yapıların tamamının ruhsatsızdır.

 

Casusluk Davası

 

Bergama’da toplumsal ve hukuksal mücadele sürecinde, Doç Dr. Necip Hablemitoğlu tarafından hazırlanan “Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası“ adlı kitap ve bu kitap üzerine yapılan televizyon programları ve gazete haberlerine dayanılarak, Bergama’da siyanür liç yöntemiyle altın çıkartılmasına karşı çıkan, bu uğurda toplumsal ve hukuksal mücadele veren Av. Senih Özay, Oktay Konyar, Birsel Lemke ve Özcan Durmaz’ın da içinde yer aldığı 15 kişi aleyhinde Ankara 1 Numaralı DGM’nin 2002/144 Esas sayılı dava dosyası ile “Türkiye’nin Bütünlüğü ve Laik Cumhuriyet Rejimi Aleyhinde Gizli İttifak Oluşturmak”tan  dava açılmıştır.

 

Yargılamada madende 13 yıl çalışmış olan ve geçen yıl ayrılan Maden Mühendisi Hasan Gökvardar savunma tanığı olarak dinlenmiştir. Hasan Gökvardar 30.01.2003 tarihinde mahkeme huzurundaki sözlü tanıklığında ve dava dosyasına sunulan yazılı açıklamalarında;

 

“...Altın ve Gümüş cevheri çıkartmayı, altın ve gümüş elde etmeyi hedefleyen Ovacık Altın Madeni İşletmesi’nin, madeni işletme sahasından kazarak çıkartması için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığından Maden İşletme Ruhsatını 1992 yılında aldığını, işletme ruhsatlarının 10 yıllık süre için verildiğini,  2002 yılında kesinleşmiş mahkeme kararları olmasına rağmen İşletme Ruhsatının 2012’ye kadar 10 yıl daha uzatıldığını…Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına verilen Maden İşletme Projesinde madenin ömrünün sekiz yıl olarak gösterildiğini, cevher miktarı, tenörü bir ton kaya için 9 gram altın ve 11 gram gümüş olarak toplam rezervinin (Toplam altın, gümüş miktarları) 24 ton altın 24 ton gümüş olarak gösterildiğini, buna karşın  işletme projesinin tamamen değiştirildiğini Ovacık Köyü tarafındaki sağlık koruma bandının genişletildiğini, kapalı işletmenin köy camiinin altına kadar ilerlediğini, işletmenin Devlete bildirdiği planlar ve miktarların gerçeğe uygun olmadığını,  işletmenin rezervi (toplam altın ve gümüş miktarları) ve tenörü (bir ton kayadaki altın-gümüş miktarları) şirkette çalışan Türk personelden dahi gizli tutulduğunu, rezerv ve tenör değişiklikleri konusunda  Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına  bilgi verilmediğini, kısaca Ovacıktaki rezerv ve tenörün, Türk çalışanlardan,  kamuoyundan ve Devletten saklandığını…Atık Barajının, Çevre Bakanlığı’nın Tehlikeli Atıklar Yönetmeliği Standartlarına uymadığını, depolanan siyanürlü atıkların standartların  çok üzerinde bir oranda Tehlikeli Atıklar Baraj inşaat kriterlerine uyulmadan depolandığını, ruhsatsız Atık Barajının Çevre ve İnsan Sağlığını tehdit ettiğini…Yurtdışına çıkan altın miktarının doğru beyan edilmediğini, beyan edilenden fazla altın ihraç edildiğini…İnşaat ruhsatı ve Gayri Sıhhi Müessese Açılma Ruhsatı olmayan İşletmeye TEDAŞ tarafından inşaat elektriği tarifesinden elektrik verildiğini…Madenin, yeterli uzman kadrosu olmayan  bir komisyonca usulen ayda bir kez denetlendiğini, denetimin şirketin beyanına göre yapıldığını, atık ve suyun usulüne uyulmadan (Çamurdan filtre edilerek – süzülüp - temizlenip) alındığını, usulsüz alınan numunelerdeki toplam siyanür yerine su kısmındaki siyanürün ölçüldüğünü, sadece su içinde ölçülen siyanür miktarının bile, İşletmenin Bakanlıklara verdiği taahhüt sınır miktarlarının çok üstünde olduğunu, siyanür miktarının üst üste 3-5 gün yüksek çıkmasına karşın hiçbir müdahalede bulunulmadığını…Madende çalışan yabancı personelin Oturma ve Çalışma İzinleri  olmadan çalıştığını (…) Maden lehine olan TÜBİTAK Raporunu düzenleyen bilim adamlarının  ve , geçmiş dönem bazı milletvekillerinin (Erol Al, Hasan Özgöbek gibi) eşleri ile birlikte Amerika’ya teknik geziye götürüldüğünü…Şirketin; çevre köylerdeki madene karşı olan tepkiyi kırmak için köylüleri birbirine düşürdüğünü,  Sn. Hablemitoğlu’na “Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası” adındaki kitabı hazırlattığını, söz konusu kitabın basım ve dağıtımının şirket tarafında finanse edildiğini...” ifade etmiştir. Yargılama sonunda; Mahkemenin 2003/22 Karar sayılı kararı ile “…Bergamada’ki altın madeninin işlenmesi konusunda yargısal mücadele verildiği, bu hususun her hangi bir suç konusu teşkil etmeyeceği gerekçesiyle…” sanıkların beraatına karar verilmiştir.

 

Değerlendirmeler     

 

Çağımızda bir devletin siyasal meşruluğunun koşulu hukuk devleti olmasıdır. Anayasa Mahkemesi’nin 11.10.1963 tarihli 1963/124 E. - 1963/243 K. sayılı kararında belirtildiği gibi; “...Hukuk devletinin temel unsuru, bütün devletin faaliyetlerinin hukuk kurallarına uygun olmasıdır....

 

Yüzyıllardan beri çeşitli aşamalardan geçen ve bu güne ulaşan hukuk devleti’nin varlığı ve işlerliği, hukukun üstünlüğü anlayışının uygulamaya geçirilmesi, hukukun tüm devlet organlarının etkinliklerinde egemen kılınması  ile olasıdır. Hukuk devleti ilkesinin temel özelliği, devlet içinde tüm kamusal yaşamın ve idarenin yargı denetimine tabi tutulmasıdır. Bu amaçla Anayasanın 125/1. maddesinde “...idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır...” düzenlemesi getirilmiştir.

 

Hukuk devleti olmanın “olmazsa olmaz” koşulu, İDARENİN YAPMIŞ OLDUĞU İŞLEM VE EYLEMLERİN YARGI TARAFINDAN DENETLENMESİ VE BU DENETİM SONUNDA, VERİLEN MAHKEME KARARLARININ BAĞLAYICI OLMASIDIR. Anayasasının Başlangıç Bölümünde kendisini “HUKUK DEVLETİ" olarak tanımlayan devletin, kendi idari kurumlarının ve kamu görevlilerinin kesinleşmiş mahkeme kararını zaman geçirmeksizin ve eksiksiz uygulaması gerekmektedir.

 

Anayasasının “Cumhuriyetin Nitelikleri” başlıklı 2. maddesinde; “...Türkiye Cumhuriyeti'nin HUKUK DEVLETİ olduğu...” vurgulanmaktadır.

·         Anayasasının 11. maddesi; “...Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır…”,

·         Anayasanın 138/son maddesi; “...yasama ve yürütme organları ile İdarenin mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştirilemez ve bunların yerine getirilmesini geciktirilemez…”,

·         2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 28. maddesi; “...Danıştay, Bölge İdare Mahkemeleri, İdare ve Vergi Mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre İdare en geç 30 gün içinde işlem tesisi etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur…”

·         Gayri Sıhhi Müesseseler Yönetmeliği’nin 12/3 maddesi; “... Deneme İzni veya açılma ruhsatı belgesi olmayan birinci sınıf gayri sıhhi müesseseler faaliyete geçemez...”, Yönetmeliğin 22. maddesi de; “...ruhsatsız olarak faaliyete geçen müesseseler kapatılır. Sorumluları hakkında gereken kanuni işlemler yapılır...”der.

 

Bergama’da siyanür liç yöntemiyle altın madeni işletmeciliğine izin veren idari işlemler yargılanmıştır. Yargılama sonunda bu işlemler iptal edilmiş ve edilmektedir. Bergama’da bu güne kadar mahkeme kararlarına uyulmamış, hukuk devleti kuralları işletilmemiş, hukuksal güvenlik yok edilmiştir.

 

Görüldüğü gibi, tek başına Anayasada yazılı olmakla demokratik hukuk devleti olunamamaktadır. Demokratik hukuk devleti, ancak bunu benimsemiş, özümsemiş ve bu uğurda mücadeleyi göze alan insanların oluşturduğu toplumlarda gerçekleşebilir. Bu uğurda, konuya duyarlı olan herkese ve her kuruma görev düşmektedir. Demokratik hukuk devleti için mücadele eden kişiler, bu çabalarında desteklenmelidir.


[1] Avukat, İzmir Barosu Üyesi

Hosted by www.Geocities.ws

1