Çevre İçin Hekimler Derneği, 13 Temmuz 2000’de yayımladığı ve TÜBİTAK Raporu’nu hazırlayanları kınadığı bir basın bülteninde[1] “Siyanür büyük miktarlarda alındığı takdirde koma ve ölüme neden olan çok zehirli bir maddedir. Uzun süre ve hissedilemeyecek kadar düşük miktarlarda siyanüre maruz kalan kişilerde ise kan bozuklukları, kalp ağrısı, baş ağrısı, solunum güçlükleri, kusma, tiroid bezinde büyüme, yürüme bozuklukları, görme ve işitme bozuklukları ve diğer sinir sistemiyle ilgili bozukluklara rastlanabilir. Siyanür dışında çevreyi kirletecek ağır metallerin de başta kanser olmak üzere pek çok sağlık sorununa neden oldukları bilinmektedir.” görüşünü açıklamaktadır.
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof Dr Fethi Doğan da İzmir’de düzenlenen bir Sempozyum’da sunduğu bildirisinde[2] Bergama-Ovacık Altın Madeni’nin kanser insidansını kaçınılmaz olarak artırıcı ve birçok sistemik hastalığın doğmasına sebep olucu mekanizmayı tartışmıştır.
TÜBİTAK Raporu yayımlandıktan sonra sağlık disiplinleri açısından çok tartışıldı. TTB(2001)[3] de, Bergama Raporu’nda, TÜBİTAK Raporu’nu hazırlayanların arasında hiç hekim bulunmamasına karşın, siyanür ve atıklarının insan sağlığına etkisi konusunda ayrıntılı değerlendirmeler yapılışına dikkat çekilmektedir. TÜBİTAK Raporu’nda, “siyanürün vücutta birikim göstermediği ve kanserojen olmadığı vurgulanmakta, yüksek dozda alınması durumunda yaratacağı toksik etkilerden bahsedilmekte, ancak uzun süre düşük doza maruz kalmakla yol açabileceği çok sayıda sağlık sorunundan raporun hiç bir yerinde söz edilmemektedir. Hatta Prof Orhon, kronik toksisitesi ile ilgili bilgi olmadığını bile söylemektedir. Oysa, siyanüre uzun süre düşük doz maruziyet, yani bu tesisin siyanür açısından yaratabileceği asıl önemli sorun, literatürde yeterince tartışılmıştır.”
TTB’nin ayrıntılı eleştiri raporu yayımlandıktan sonra bu kez, Türk Toksikoloji Derneği Başkanı Prof Dr Ali Esat Karakaya tarafından hazırlanan bir karşı rapor[4] hazırlandı ve yayımlandı. Bu rapor, bir yandan Normandy’nin web sayfasına alındı; bir yandan da Hablemitoğlu’nun kitabında uzun bir alıntı ile kendisinden yararlanıldı. Konunun halk sağlığı ve sağlık risklerine ilişkin yanının yeterince anlaşılabilmesi için önce, TTB Raporu’ndan yapılan aşağıdaki uzun alıntının incelenmesinde yarar var.
“İNSAN SAĞLIĞINI
ETKİLEYEBİLECEK UNSURLAR KONUSUNDA TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ GÖRÜŞÜ
RİSK KAVRAMINA HALK SAĞLIĞI ALANINDA ÇALIŞANLAR
NASIL BAKMAKTA
Risk, zarar görme olasılığı olarak tanımlanabilir.
Çevresel kirleticilere bağlı olarak ortaya çıkan riskler, kirletici
maddenin insan sağlığı ve doğa üzerinde yarattığı potansiyel tehlike
ile insanın ve toplumun bu maddeyle karşılaşma olasılığının birlikte göz
önünde bulundurulmasıyla değerlendirilebilir. Risk kavramı tehlike kavramıyla
karıştırılmamalıdır. Risk, bir tehlikenin gerçekleşme olasılığının
toplumsal düzeyde niceliksel olarak ifade edilmesidir.
Sıfır risk diye bir şey söz konusu değildir.
Yani tehlike yaratan bir etken, toplumla karşılaşma şansı olduğu sürece
risk oluşturur ve ancak riskin (etkenin yarattığı tehlike düzeyine ve bu
karşılaşma şansının az ya da çok olmasına bağlı olarak) az ya da çok
olmasından söz edilebilir. Buradan yola çıkılarak da toplumda kabul
edilebilecek risk düzeyinden söz edilebilir. Bu düzey Batı ülkelerinde
genellikle milyonda bir düzeyinin altıdır.
Sıfır riskin söz konusu olmadığı göz önünde
bulundurularak her zaman koruma ilkesi (önlem ilkesi) işletilmelidir. Yani
toplum üzerinde sağlık yönünden tehlike yaratan bir etkenin yaratacağı
risk, etkene maruziyet olasılığı mümkün olan en düşük düzeye dek azaltılarak
(olası ise maruziyet tümüyle ortadan kaldırılarak) en düşük düzeye çekilmelidir.
Öte yandan tehlikesiz olarak bilinen bir çok
maddenin sağlık üzerinde zararlı etkisi olabileceği de unutulmamalıdır.
Toksisitesi zayıf ve maruziyet olasılığı düşük bir maddenin zararlı
etkilerini ortaya koymak son derece zordur. Bir etkenin zararlı etkisi esas
olarak epidemiyolojik araştırmalarla ortaya konur. Ancak risk değerlendirmesinin
birinci aşaması olan tehlikeli etkenin saptanması çok uzun zaman alabilir.
Örneğin kanserojen olduğundan şüphe edilen bir maddenin etkisini görmek için
5-15 yıl beklemek gerekir.
Riski yüksek maddelerin sağlık üzerine zararlı
etkileri gerek mesleki maruziyetler nedeniyle, gerekse kazalardan sonra yapılan
araştırmalarla ortaya konmuştur. Günümüzde çevresel risklerin ortaya
konulmasında zaman seri analizleri ve ekolojik araştırma yöntemleri de
kullanılmaktadır. Hayvan deneyleri de zararlı etkiyi ortaya koymak için
kullanılan bir diğer yöntemdir.
Çevreye bağlı risklerin değerlendirilmesinde düşük
dozlara bağlı risklerin saptanması da güçlükler gösterir. Ayrıca
maruziyetin tanımlanmasında kişisel faktörler de çevresel faktörler kadar
önem taşır. Aynı dozda maruziyetin oluşturacağı sonuç yaş ve cinsiyete
göre büyük farklar gösterebilir. Çocuklar, yaşlılar, hamileler gibi özel
risk grupları tanımlanır.
Bu arada maruziyetin birikici olması, yani kümülatif
maruziyet de önem taşır. Çok düşük bir düzeyde kirleticiye çok uzun yıllar
boyunca maruz kalmak, bazen daha yüksek dozda ama çok kısa süreli
maruziyetlere göre çok daha ciddi bir risk oluşturabilir. Maruziyetin kaynağından
insanda toksik etki oluşmasına kadar geçilen ve incelenmesi gereken çok sayıda
etap vardır. Bunlar arasında kaynağın kendisi, ortamda taşınması, başka
maddelere dönüşümü, çevrede birikimi, vücut tarafından alınabilecek doz
miktarı, temas şekli, alınan doz miktarı, biyolojik olarak etkili doz miktarı,
hastalığın erken belirtileri ve hastalığın ortaya çıkması sayılabilir.
Çevresel kirleticilerin oluşturduğu sağlık
riskleri, bu tanım ve ölçütlerden de anlaşılabildiği gibi, son derece
fazla sayıda faktörle ilişkili ve karmaşık bir konudur. Kirletici maddeler
için tanımlanan eşik değerler, riskin varlığı ya da yokluğunun ortaya
konması için tek başlarına hiç bir anlam taşımazlar.
Eşik değer genellikle herhangi bir işlem sonucu
ortaya çıkan, ya da doğada kendiliğinden bulunan kirleticilerin ortamda
bulunan ve toplum için (ya da çeşitli insan toplulukları için) zararlı
olmayacağı varsayılan miktarını gösterir. Eşik değerler toplum için ya
da işyeri ortamı için değişiklikler gösterir. Genellikle zaman içinde
maruziyetin yarattığı sağlık sorunlarının daha iyi tanımlanması ve
maruziyeti azaltıcı önlemlerin gelişmesiyle de eşik değerler düşürülür.
Çeşitli ülkelerde çeşitli kirleticiler için çok farklı eşik değerler
verilmesi de bu değerlerin bilimsel olarak saptanmış ve risk oluşturmayan
bir düzey olmaktan çok, ekonomik ve benzeri nedenlerle saptanan ve değiştirilen,
yani çevre sağlığından çok çevre yönetimi disiplinini ilgilendiren bir düzey
olduğunu düşündürür.
Ayrıca günümüzde insan sağlığı ve çevre için
ileri derecede risk oluşturan pek çok maddenin, özellikle de kanserojen,
mutajen ve teratojen etkilere sahip maddelerin eşik değeri "0"
olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Radyasyon bunların içinde en iyi
bilinen örnektir.
Kısaca bir kirleticinin eşik değeri, yani ortamda izin verilen en yüksek bulunma miktarı o düzeyin bütünüyle güvenli olduğunu ve hiç bir risk oluşturmadığını değil, sadece bu düzeyin hiç bir şekilde aşılmaması gerektiğini gösterir. Kaldı ki yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi maruz kalınan düzey maruziyetin yaratacağı riskin saptanmasında göz önünde bulundurulacak faktörlerden sadece bir tanesidir. Risk değerlendirilmesinde bu bilimsel ilkelerden hareket edilmesi zorunludur.”
Prof Karakaya’nın Raporu(2001)’nda da, hem Tübitak ve hem de TTB Raporları ele alınıp kıyaslanıyor. Karakaya’nın Raporu’ndaki bu kıyaslamanın Tübitak Raporu’na ilişkin övgülerine aşağıda ayrıca değinmek üzere şimdilik yalnızca TTB Raporu eleştirisine değinelim. Karakaya, TTB Raporu’nu öncelikle yazarlarının toksikolog olmayışlarından ötürü yerden yere vuruyor. Bu arada, aralarında bir pratisyen hekim bile bulunmayan kurulun hazırladığı Tübitak Raporu’nun, giderek hukukçu yazarın ekindeki halk sağlığı değerlendirmelerini bile yere göğe koyamıyor. Karakaya, yukarıya alıntılanan risk kavramı üzerine değerlendirmelere pek değinmiyor. Değinmiyor ama, günlük alınabilecek siyanür miktarı ile ilgili eşik değer kavramı ve bunun belirlenişi ile ilgili ayrıntılı bilgiler verip, TTB Raporu’nun yazarlarını karacahillikle suçluyor. Zaten daha raporunun başında TTB Raporu’nun iki yazarının akademik yetersizlikleriyle ilgili olarak yaptığı araştırmanın sonuçlarını okuyucusuna sunuyor. Son derece düzgün ve etkileyici anlatımı, bilimsel sunum teknik ve biçimine uygunluğu ile ve yüksek nitelikli görünümü ile, etkileyici bir metin, Karakaya’nın Raporu. Ancak, satır araları dikkatle okunduğunda bir çok önemli hususun kıyısından dolaştığı görülüyor. Israrla, her kimyasalın belli bir dozdan sonra zehirleyici olabileceği ve bu nedenle bunun varlığına değil miktarına bakılması gerektiği yönünde okuyucusunu uyaran Toksikoloji Derneği Başkanı, bütün değinmelerini atık barajına gönderilen atığın sıvı fazındaki bileşenlerin miktarlarına yapıyor. Katı fazdaki bileşenleri hiç gündeme getirmiyor. Atık barajında sonsuza kadar bekletilecek olan katı ve sıvı fazların birbirleri ile etkileşimi olasılığını irdelemiyor. Uzman hekimlerin halk sağlığı konusunda değerlendirme yapmalarını, toksikolog değiller diye bir türlü içine sindiremiyor ama, TÜBİTAK Raporu’ndaki mühendislik değerlendirmelerinin, “çoğunluğu konularında uluslararası düzeyde tanınmış bilim adamlarından oluşan komisyon, bilimsel metodolojiyi uygulayarak elde ettiği verileri değerlendirmiş ve karar verici organlara yol gösterici ve kamuoyunu aydınlatıcı net bir sonuca varmıştır” deme konusunda kendisini yetkin görebiliyor.
Kısacası, Karakaya (2001)’nın raporunda yalnızca sıvı fazdaki atığın içindeki siyanürün hangi dozlarda olumsuz etkisinin olabileceği üzerinde duruluyor. Başka bir sakınca tartışılmıyor. Yazar için, gerek doğal ve gerekse denge koşulları değiştirilmiş ortamlarda çeşitli bileşenlerin işletme ve depolama koşullarındaki tepkimeleri, kimyasal değişim süreçleri ve bunların insan sağlığına yönelik olarak yaratabileceği toksik etkiler ve riskler, üzerinde durulacak konular değil. O yalnızca, belirlenmiş resmi limit değerleri ve işletmecinin yaptığı bazı analizlerin sonuçları ile yetiniyor. Kendini bununla sınırlandırmaya razı olmayanları ise cahil görüyor.
TTB’nin değerlendirmesi aşağıdaki ayrıntılarla sürüyor :
“SİYANÜR VE DİĞER KİMYASAL ATIKLARIN İNSAN
SAĞLIĞI ÜZERİNE ETKİLERİ:
Bergama-Ovacık altın madeni cevher içeriğinde altın
ve gümüş dışında şu elementler bulunmaktadır: Arsenik, Antimon, Bakır,
Cıva, Çinko, Kadmiyum, Krom, Kurşun, Kükürt. Atık bileşimi de bu maddeler
ve bunlara ek olarak demir ve siyanürden oluşmaktadır.Halk sağlığı
uzmanları, kamuoyunda çok konuşulan siyanürün yanı sıra ağır metallerin
oluşturacağı riskler üzerinde de durmaktadır
1. SİYANÜR:
Siyanür, hidrojen siyanür (HCN), sodyum siyanür (NaCN) ve potasyum siyanür (KCN)
gibi bileşikler halinde ya da serbest olarak bulunur. HCN, renksiz bir gazdır,
keskin ve bayıltıcı, bademe benzer bir kokusu vardır. Beyaz katı maddeler
olan sodyum ve potasyum siyanür ise nemli havada aynı keskin kokuyu yayar.
Havada daha çok gaz formunda hidrojen siyanür olarak bulunan siyanür küçük
miktarda ince toz partikülleri olarak da bulunabilir. HCN havada 1-3 yılda yarılanır.
Su yüzeyinde bulunan siyanür de HCN formuna dönüşür ve buharlaşır. Siyanür
yüksek konsantrasyonlarda toprak mikroorganizmaları için toksiktir ve toprak
yoluyla yeraltı sularına geçebilir. Siyanür havadan, içme sularından,
toprağa değen cilt yoluyla ve siyanür bulaşmış yiyeceklerin yenmesi
yoluyla vücuda alınabilir. Solunum yoluyla alınan siyanür kaynakları arasında
sigara içimi, yangın dumanının solunması ve siyanür içeren atıkların
depolandığı atık depolama alanlarının yakınındaki havanın solunması
sayılabilir. Siyanür kullanılan işyerlerinde çalışan işçiler de siyanüre
maruz kalma yönünden risk altındadırlar.
Solunum yoluyla alınan yüksek miktarda siyanür
insan için son derece zararlıdır, kısa sürede beyin ve kalbi etkileyerek
koma ve ölüme neden olur.
Düşük düzeyde siyanüre uzun süre maruz kalma
sonunda solunum güçlükleri, kalp ağrısı, kusma, kan değişiklikleri, baş
ağrısı ve tiroid bezinde büyüme ortaya çıkabilir. Besinlerle alınan yüksek
miktarlardaki siyanür de yine solunum darlığı ve derin nefes alıp verme,
konvülsiyon, bilinç kaybı ve ölümle sonuçlanır. Kanda siyanür düzeyi yüksek
olan kişilerde ayrıca el ve ayak parmaklarında zayıflama, yürüme güçlüğü,
görmede bozukluk, sağırlık, tiroid bezi fonksiyonlarında azalma görülebilir.
Cilde siyanür teması irritasyon ve yaralar açılmasına neden olur. İnsanda
gösterilememekle birlikte hayvan deneylerinde siyanürün doğumsal
bozukluklara neden olabildiği ve üreme sisteminin etkilendiği gösterilmiştir.
Siyanürün insan ya da hayvanlar için kanserojen
olduğuna dair bir bulgu yoktur.
Siyanür kan ve idrarda bazı tahlil yöntemleriyle
saptanabilir. Ancak kısa sürede vücuttan uzaklaştırılabilmesi nedeniyle bu
tahlillerin maruziyetten kısa bir süre sonra yapılması gerekir.
EPA'ya göre içme suyunda litrede 0,2 mg'ın (0,2 mg/l)
üzerinde siyanür bulunamaz.
2. ARSENİK: Doğada
çok az miktarda bulunan arsenik genellikle oksijen, klor ve kükürtle bileşik
halde bulunur. Bitki ve hayvanlarda ise karbon ve hidrojenle bileşik yapar. Çoğu
arsenik bileşiğinin özel bir tadı ve kokusu yoktur. Çevrede bulunan arsenik
buharlaşmaz, çoğu arsenik bileşiği suda çözünür, arsenik bulaşmış
maddelerin yanmasıyla havaya karışabilir, havadan yere inerek birikebilir,
parçalanmaz, ancak bir türden diğerine dönüşebilir. Solunum ve sindirim
yollarıyla vücuda alınabilir.
İnorganik arsenik insanlar için çok zehirli olup
organik arsenik daha az zararlıdır. Besinlerde ve sudaki yüksek miktarda (60
ppm) arsenik öldürücü olabilir. Arsenik sinir sistemi, mide-barsak ve cilt
dokularına zarar verir. Yüksek miktarlarda solunması akciğer ve solunum
yollarında yaralara neden olabilir.
Düşük düzeylerde arseniğe maruz kalmak bulantı,
kusma ve ishale, kırmızı ve beyaz kan hücrelerinin yapımında düşmeye,
kalp ritminde bozulmaya, kan damarlarında patolojilere, el ve ayaklarda iğnelenme
ve karıncalanma hissedilmesine neden olabilir. Uzun süre maruziyet durumunda
ciltte kararmaya, el ve ayaklarda ve gövdede siğil ve kabarmaların olmasına
neden olabilir. Doğrudan cilt teması kızarma ve şişmelere neden olabilir.
Arsenik bilinen bir kanserojendir. İnorganik arseniğin
solunması akciğer kanserine, besin yoluyla alınması ise cilt, mesane, böbrek,
karaciğer ve akciğer kanserine neden olabilir.
Yüksek düzeyde maruziyet durumunda idrarda
saptanabilir, ancak maruziyetten kısa bir süre sonra tahlil yapılması
gerekir. Ancak maruziyetten sonraki 6-12 ay boyunca saç ve tırnakta
saptanabilir. Ancak bu testler düşük düzeyde maruziyetlerde anlamlı değildir
ve olası bir sağlık etkisi konusunda fikir vermez. EPA'nın içme suyu için
verdiği en üst sınır 0,05 ppm'dir, ancak bu düzey ileride düşürülebilir.[5]
3. KADMİYUM: Kadmiyum
oksit, kadmiyum klorid, kadmiyum sülfat ve sülfit şekillerinde bulunabilen ve
özel bir tad ve kokusu olmayan bir maddedir.
Havaya karışan kadmiyum partikülleri yere ya da
sulara düşmeden önce çok uzun mesafeler kat edebilir. Zehirli atık depo
alanlarından gerçekleşen sızıntı ve taşmalar sonucunda suya ve toprağa
karışabilir. Toprak partiküllerine güçlü bir şekilde bağlanır, bazı
kadmiyum bileşikleri suda çözünebilir, ancak doğada parçalanmaz. Vücutta
çok uzun süre kalabilir ve düşük düzeyde maruz kalınsa bile yıllar içinde
birikebilir.
Kadmiyum havadan solunarak, kadmiyum bulaşmış
yiyeceklerin yenmesiyle, sigara dumanından, kadmiyumla kirlenmiş suların içilmesiyle
vücuda alınabilir.
Yüksek düzeyde kadmiyumun solunması akciğer hasarına
bağlı olarak ölüme neden olabilir. Çok yüksek düzeyde kadmiyumun
yiyeceklerle alınması kusma ve ishale neden olur. Hava, su ya da besinler
yoluyla düşük düzeyde kadmiyuma uzun süre maruziyet sonucunda kadmiyum böbreklerde
birikir ve böbrek hastalıklarına neden olabilir. Akciğerde hasar ve
kemiklerin kırılganlığının artması diğer etkileridir. Hayvan
deneylerinde kadmiyumun tansiyon yükselmesine, kandaki demir düzeyinin düşmesine,
karaciğer hastalıklarına, sinir sistemi ve beyinde hastalıklara neden olduğu
gösterilmiştir. Cilt temasının neden olduğu bir hastalık bilinmemektedir.
Kadmiyum bileşikleri kanserojen olması beklenen
maddeler grubundadır. Hayvan deneylerinde kadmiyumun akciğer kanserine neden
olduğu saptanmış, insanda bu konuda daha zayıf kanıtlar elde edilmiştir.
Kadmiyumun sindirim sistemi yoluyla ya da cilt temasıyla kansere neden olup
olmadığı bilinmemektedir.
Kadmiyum kan, idrar, saç ve tırnakta saptanabilir.
Kan düzeyleri yakın zamandaki maruziyeti, idrar düzeyleri ise hem yakın
zamandaki, hem de daha önceki bir maruziyeti ortaya koyabilir.
EPA içme sularında 5 ppb (milyarda 5)'in aşılmaması
gerektiğini bildirmektedir. FDA'ya göre yiyecekler için bu düzey 15 ppb'dir.
4. KROM: 3
ana şekilde(Krom 0, Krom III, Krom IV) bulunabilen krom bileşikleri tatsız ve
kokusuzdur. Sadece Krom III bileşikleri vücut için diyetle eser miktarlarda
alınması gerekli elementlerdir. Diğer formlardaki kroma vücudun ihtiyacı
yoktur.
Krom partikülleri havaya karıştığında 10 gün
kadar kalabilir. Toprak partiküllerine sıkıca yapışır. Suda dibe çöker,
topraktan küçük miktarlarda sulara karışabilir.
Havadan solunarak, suyla ve besinlerle vücuda alınabilir.
Krom bileşiklerinin tümü yüksek miktarlarda alındığında
toksik olabilir, ancak Krom IV, Krom III'e göre daha toksiktir. Yüksek
miktarlarda solunması burun, akciğer, mide ve barsaklara zarar verebilir.
Kroma allerjisi olan kişilerde astım krizlerine neden olabilir. Uzun süre yüksek
ve orta düzeylerde maruziyet burun kanaması, yaraları, akciğer hasarı ve
kanser dışındaki akciğer hastalıklarında artışa neden olabilir. Sindirim
yoluyla yüksek düzeylerde alınırsa mide şikayetleri ve ülsere, konvülsiyonlara,
böbrek ve karaciğer hastalıklarına, hatta ölüme neden olabilir. Cilde
temas durumunda cilt ülserleri oluşabilir. Ayrıca ciltte allerjik
reaksiyonlara yol açabilir.
Bazı Krom IV bileşikleri kanserojendir. Akciğer
kanserine neden olduğu bilinmektedir,
Krom saç, idrar, serum, kırmızı kan hücreleri ve
kanda tespit edilebilir.
EPA'ya göre içme suyundaki krom miktarı (III ve IV)
litrede 100 mikrogramı geçemez. (100 mg/l)
5. KURŞUN: Özel
bir tadı ve kokusu olmayan mavimsi gri renkli bir metaldir.
Çevreye yayılmış bulunan kurşun kendiliğinden
parçalanmaz, havada 10 gün asılı kalabilir, topraktaki kurşunun çoğu
havadan kaynaklanır. Kurşun toprak partiküllerine yapışır ve topraktaki
kurşun asidik ve yumuşak olmadıkça yeraltı ve içme sularına karışmaz.
Toprak ve suda uzun süre kalabilir.
Vücuda havadan solunarak, içme suları ve
besinlerle, ayrıca sigara dumanından alınabilir.
Kurşun vücuttaki hemen hemen tüm organ ve dokuları
etkilemektedir. En duyarlı sistem, özellikle de çocuklar için, merkezi sinir
sistemidir. Kurşun ayrıca böbreklerde ve bağışıklık sisteminde de hasara
neden olur. Etkiler kurşunun solunum ya da sindirim yoluyla alınmış olmasına
göre değişiklik göstermez. Özellikle çok küçük ve doğmamış çocuklar
üzerinde çok tehlikeli etkileri vardır. Erken doğum, düşük doğum ağırlığı,
yeni doğanda mental gerilik, öğrenme güçlükleri ve küçük çocuklarda
gelişme geriliğine neden olabilir. Yetişkinlerde ise bellekte zayıflama,
reaksiyon zamanında düşme, parmaklarda ve el ve ayak bileklerinde zayıflama,
kansızlık, kan hastalıkları, düşükler ve erkeklerde üreme sisteminde
bozukluklara neden olabilir.
Hayvan deneyleri kurşun asetat ve kurşun fosfatın
kanserojen olduğunu düşündürmektedir. İnsanda yeterli kanıt yoktur.
Kurşun kanda ölçülebilir.
EPA'ya göre havada kurşun miktarının 1,5 µg/m3'ü,
içme suyunda ise 15 µg/m3'ü geçmemesi gerekir.
6.
CIVA: Parlak,
gümüş beyazı renkte, kokusuz bir sıvıdır. Isıtıldığında kokusuz bir
gaz halini alır. İnorganik tuzları oluşturmak üzere klor, sülfür ve
oksijenle bileşik oluşturabilir.
Çevreye yayılan cıva hava, toprak ve suda
bulunabilir. Solunum ve sindirim yoluyla vücuda alınabilir.
Sinir sistemi cıvanın tüm formlarına karşı çok
duyarlıdır. Yüksek miktarlarda maruziyet beyinde, böbreklerde ve fetus gelişiminde
kalıcı zararlara neden olabilir. Beyin fonksiyonlarına yapacağı etkiyle
irritabilite, ürkeklik, titreme, görme ve duyma kusurları ve bellekte zayıflama
ortaya çıkabilir. Kısa süreli ve yüksek düzeyde maruziyet durumunda akciğer
hasarı, bulantı, kusma, ishal, tansiyon yüksekliği, deri döküntüleri ve gözde
irritasyon meydana gelebilir.
Cıvanın hayvan deneylerinde kansere neden olduğu gösterilmiştir.
İnsanda olası kanserojenler arasında sınıflandırılmaktadır.
Yeni doğan ve fetusta, cıva, beyin gelişiminde
gerilik, zeka geriliği, körlük, ve konuşamamaya neden olabilir. Çocukta
sinir ve sindirim sistemleriyle böbrekler etkilenir.
Cıva kan ve idrarda ölçülebilir. Saçta da
saptanabilir.
EPA'ya göre içme suyunda 2 ppb'yi geçmemesi
gereklidir. FDA'ya göre maksimum sınır 1 ppm'dir.
KAZA RİSKİ
TÜBİTAK Raporu başta olmak üzere siyanürlü altın
madenciliğini aklamak üzere yazılmış tüm yazılar siyanür kullanılan bu
tür işletmelerde yaşanan kazaları görmezden gelmekte, hatta inkar
etmektedir. Ne acıdır ki, TÜBİTAK Raporunun yayımlanmasının üzerinden
henüz 4 ay geçmeden bu alanda yaşanan en ağır kazalardan biri Romanya'da
meydana gelmiştir. Bu kaza Romanya'nın Baia Mare bölgesinde yer alan ve eski
bir altın madeninin atık depo alanında yıllar önce işletilen eski bir
madenin bırakmış olduğu atıkları yeniden işleyen ve altın ve gümüş
elde eden bir tesiste 30 Ocak 2000 tarihinde meydana gelmiştir. Baraj göletinde
birikmiş kar nedeniyle gövdede açılan bir gedikten 100.000 m3 atık su taşmış
ve çevredeki alanlara ve Lapus nehrine ulaşmıştır. Bu nehir Tuna nehrinin
bir kolu olan Tisza nehrine karışmaktadır ve atıklar Tuna nehrine kadar sınır
ötesi bir kirlilik yaratmıştır. Tuna'nın su toplama havzasında 2000
km.'lik bir bölüm etkilenmiştir. Nehir ortamına 50-100 ton arasında siyanür
karıştığı hesaplanmaktadır. Yöredeki içme sularının da etkilenebileceği,
nehirlerdeki canlı yaşamın büyük ölçüde zarar gördüğü
bildirilmektedir.”
TTB Raporu buradan sonra çeşitli altın işletmesi
kaza örnekleri ile sürüp aşağıdaki bölümü ile sona ermekte :
“SONUÇ
Türk Tabipleri Birliği “siyanür liç” yöntemiyle
Bergama’da ve Türkiye’nin dört bir yanında yapılacak olan altın
madenciliğine karşıdır, çünkü;
1-Hekimler
insan sağlığını doğrudan ilgilendiren konuların yanı sıra çevreyi
etkileyebilecek her türlü risk ve olası sonuçlarıyla da ilgilenirler.Doğanın
dengesinin bozulması insan sağlığını da etkileyen sonuçlar doğurur. Bu
yöntemde kullanılan siyanür, çevre ve insan sağlığı için ileri derecede
toksiktir.
2-Cevherde
altın ve gümüşün yanı sıra bulunan arsenik
ve ağır metallerin atık bileşiminde
büyük miktarlarda bulunması çevrede yaşayan insanların
sağlığını doğrudan tehdit edebilecektir.
3-Tesis atık
havuzunun,
toksik maddelerle dolu bir atık depolama alanı olarak tesis kapandıktan sonra
da kalacak olması, kaza ya da deprem
olasılığında bütün yöre için büyük bir tehlike oluşturacaktır.
4-Daha
önce Danıştay tarafından işletme ruhsatının iptali yönünde verilen
karara rağmen, Başbakanlık Müsteşarlığının talimatı üzerine TÜBİTAK
tarafından hazırlanan rapor herhangi bir uygulamaya dayanak oluşturmamaktadır.
Çünkü;
a)
Bir
çok yerinde insan sağlığına bir
zarar gelmeyeceğinin vurgulanmasına karşın, raporu yazan kurul içinde bırakınız
bir halk sağlığı ya da çevre sağlığı uzmanının bulunmasını, sağlık
alanında çalışan hiç kimse yoktur.
b) Raporda uzman hekim görüşüne yer verilmemiştir,
c) Birçok çelişki içermekte ve üslup açısından
da bilimsel bir çerçeveye oturmamıştır,
ç) Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Ege
Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı öğretim üyelerinin yanı sıra,
Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği öğretim üyelerinin de
raporun bilimsel olmadığını ve eksiklikleri bulunduğunu belirtmektedirler.
5-Bir
insan hakkı olan çevre hakkı, gelecekte olabilecekleri de içerir.Uluslararası
çevre hukuku metinlerinde de “risk” ve “olasılık” kavramları ele alınmaktadır.
Çağdaş halk sağlığı anlayışında
insanların hasta olmalarını beklemek yerine önlem almak ve olası riskleri
ortadan kaldırmak geçerlidir. Kullanılacak bir yöntemin ya da maddenin
insan sağlığı açısından risk oluşturması ve hastalık yapabilme olasılığının
bulunması o yöntem veya maddenin kullanılmamasını gerektirir.
6-Yörede
yaşayan insanların sık sık sağlık kontrolünden geçeceği ve her türlü
önlemin alınacağı söylenmektedir. Ancak kaza ve deprem riski dışında,
insan sağlığını tehdit etme olasılığı bulunan ağır metallerle
zehirlenme, uzun yıllar boyu yavaş bir süreçte gerçekleşebilir.
Bu tür çevre sağlığı sorunlarına yol açan ağır metal vb. etkenlere bağlı
kanser gibi hastalıkların oluşması bir anda olmaz ve ne tür etkiler oluştuğunu
ölçmek çok zordur. Bu nedenle insan sağlığına zararı önceden bilinen
madde veya yöntemlerin daha ilk başta ortamda olmaması koruyucu hekimlik açısından
en doğru olanıdır.
7-Bergama
Ovacık dışında onlarca yerde altın aranmasına başlanmak istenmektedir.
Sadece Bergama halkı değil, bir çok yerleşim yerinde yaşayan onbinlerce kişi
risk altına girecektir. Duyarlı kesimleri bu konuda uyarmak istiyoruz. Bu
durumda başta içme suları olmak üzere çevre olumsuz etkilenecek; madenlerin
işletilmesi süreli olduğundan kapatıldıkları zaman ülkenin pek çok
yerinde içi tehlikeli atıklarla dolu depolama alanları kalacaktır.
İnsanların yaşam hakkı, sağlık hakkı, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ve ekosistemin sürdürülebilirliği göz önüne alınarak Bergama Ovacık Altın madeni işletilmemelidir ve en kısa zamanda, daha yolun başında kapatılmalıdır. “
Karakaya (2001)’nın raporunda siyanür dışındaki risk yaratıcı bileşenlerin, Ovacık Cevheri içindeki azlığına değinmek ve atık suyun (yalnızca suyun) içinde bunların azlığı ile avunmak dışında bir değerlendirme bulunmuyor. Bu yanı ile de, TTB Raporu’na yönelttiği ağır eleştiriler ve saldırgan deyiş biçimi, güzel Türkçesi ve güçlü anlatımına karşın, inandırıcı olamıyor.
Oysa dünyanın değişik yerlerinde, tartışılan yolla yapılan altın işletmelerinin insan sağlığına olan olumsuz etkileri, çok sayıda çalışma ile belirlenmiştir. Örneğin, Kanada Ontario Eyaleti’ndeki altın işletmelerinde çalışanlar üzerinde, bir kamu kuruluşu olan “Workers Compensation Board” için yapılmış üç ayrı araştırmanın[6] sonuçlarına göre bu maden işletmelerinde çalışanların akciğer kanserinden ölme riskinin, aynı bölgedeki madenlerde çalışmayanlara göre %40 daha yüksek olduğu (SMR 140), mide kanseri için böyle bir ilişkinin bulunamadığı, artan kanser riskinin yeraltında çalışanlarda ve ayrıca sigara içenlerde daha yüksek olduğu, bu risk artışının arsenik ya da radon gibi kanser yapıcı kimyasallardan mı yoksa silisli tozların solunmasından mı kaynaklandığına ilişkin güvenilir veri bulunamadığı bildirilmektedir.
Altın madenleri çalışanları arasında akciğer kanserinden ölme riskinin yüksekliği başka araştırmalarla da belirlenmiştir. Örneğin, Avustralya’da 14 yıl süre ile 1974 madenci üzerinde yapılan çalışmada[7] SMR=140; 3971 Güney Afrikalı madenci üzerinde 9 yıl süre için yapılan çalışmada[8] SMR=161; ABD Güney Dakota’da Lead Madeni’nde[9] 14 yıl için SMR=370; Sovyetler Birliği’nde 27 yıl için[10] RR=7.9 gibi yüksek riskler bulunmuştur. 1940’a kadar siyanürle işlem yapılmış olduğu bilinen ve 1974’ten bu yana terkedilmiş olan Kıbrıs Lefke’deki CMC Madeni ile ilgili olarak bir araştırma başlattığına değinen Dr Enver Bıldır, “Bu konuda henüz sonuçlanmamış bir çalışmam vardır. İşe giriş numaralarına göre sıralanan 30 Kasım 1963 tarihli Karadağ yar altı madencileri listesini ele alan bu çalışma, henüz daha işin başında olmasına rağmen ürkütücü gerçeği gözler önüne sermektedir. Listedeki 1 numaralı isim Ali Kayımzade akciğer kanserinden ölmüş, 2 numaralı işçi Hüdaverdi Kasım ise kan kanserinden. İlk 15 işçiden ölüm nedenlerini bulabildiğim 10 işçinin 6’sı kanserden ölmüş. Kanser illetinden kırılan sadece madenciler olmadılar. Dört bir tarafı maden atıkları ile kirletilen Lefke’de yaşayan insanların tümü bu kirlilikten etkilenmiş ve etkilenmeye devam ediyor. Lefke Belediyesi 2000 yılı ölüm kayıtlarına göre bölgede ölümlerin yarısı kanser kaynaklı.”[11]. bilgisini veriyor.
Daha sonra 2000 Ocak ayı sonundaki kaza ile gündeme gelen Romanya Baia Mare bölgesindeki madenciliğin çevreye yaydığı kurşun, arsenik ve sülfürlerden ötürü, madenciliğin yaygın olduğu Marumares İlindeki iş hastalıklarının ülke ortalamasının iki katı olduğu; 1996’da 248 çalışanın zehirlendiği ve bunların yarısının Baia Mare’den olduğu; örneğin Phoenix işletmesi çalışanlarının %52’sinin kronik hasta oldukları bildiriliyor[12].
Kanser yaratıcı yanı çok iyi bilinen arseniğin altın işletmeleri çevresindeki yeraltısuyu ve havada asılı parçacıklarda nasıl zenginleştiği yakın zamanda yapılan birçok simpozyum ve workshopta[13] sunulan çok sayıda bildiri ile örnekleniyor.
En az 800 yıllık geçmişi olduğu anlaşılan ve 1986 yılında Etibank’ın Kütahya’ya 35 km uzaklıkta Gümüşköy’de ETİBANK-KRUPP Firması ortaklığı ile kurduğu siyanürle gümüş işletmesi ve atık barajı açıldığında 62 hanede 293 nüfuslu olan Dulkadirli köyünde yaşayanlar, 1993 yılında 12 haneye, şimdi ise 2 hanede 6 kişiye düşmüş durumda. Yaygın ve solunum yolları dışındaki organlarda da karşılaşılan kanser ölümleri[14] ve terk nedeni ile boşalan köydeki sorunun nedeninin siyanür ile ilgili olmadığı savunulmakta ve sorun bu köye 10 km uzaktaki bir kaynaktan sağlanan sudaki arsenik içeriğinin 0.67 mg/l (ABD standartları 0.01mg/l ve dünya standartları 0.05 mg/l) oluşu ile açıklanmaktadır[15]. Ne var ki, bu arseniğin etkisini neden yüzyıllarca göstermeyip, gümüşün siyanürle işletilmesini beklediğinin açıklanmasına yanaşan, pek yok! Önceki bölümlerde bunun nedenlerinin ne olabileceği yeterince açıklandı. Bu konu ile ilgili TBMM’ne zamanın milletvekilleri tarafından verilen Bergama’da siyanürlü altın madeni işletmesi konusunda halk oylaması yapılmasını öngören yasa teklifinin görüşmeleri sırasında dönemin İzmir milletvekili Metalurji Mühendisi Işın Çelebi’nin açıklamalarını yorumsuz olarak sunalım : ‘’Kütahya’da 1987 yılında kurulan bir tesiste, ETİBANK yıllarca siyanürle altın ve gümüş aradı. Ancak burada ciddi rahatsızlıklar görülmeye başlayınca, Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından bir araştırma yaptırılıyor. Mide ve akciğer kanserlerinin büyük ölçüde siyanür yüzünden arttığı saptanıyor. İnsanların derileri dökülmüş. Ancak bu gizli bir araştırma. Ben bunu ETİBANK’ tan aldım.’’ ‘’Bunların paraları çok, karşı çıkanlar aleyhine televizyonda haber yaptıracak kadar çok, raporlar hazırlatacak kadar çok.’’
Yine
aynı komisyonda görev yapan Trabzon milletvekili (şimdi Adalet Bakanı) H.
Sami Türk’ ün sözlerini hatırlatmada yarar vardır : “Yapılması
gereken siyanürlü yöntemle altın aramanın yasaklanmasıdır.”
Yargı kararlarına karşı, yasa dışı deneme üretimi sürdürülen Ovacık Normandy işletmesinin çevresinde de, daha şimdiden olumsuz etkiler görülmeye başlandığına ilişkin haberler dolaşmaya başladı bile. Ovacık ve Çamköy’de geçtiğimiz yıl hiç arı kalmadığı, bütün büyükbaş hayvan doğumlarının ölü ya da sakat olduğu, işletmenin bekçi köpeklerinin topluca öldüğü yolundaki bu söylentiler ciddi bir araştırmayı gerektirir gibi görünüyor.
Son birkaç yıl içinde kanser yapıcı arseniğin doğada serbest kalmasında altın işletmeciliğinin; özellikle de, siyanürün parçalanması sonunda çevre atmosferde azot oksitlerin çoğalması ve yağışlar sonunda, doğada çok duraylı olan arsenopiriti parçalayan nitrik asitin zenginleşmesine neden oluşu konusuna daha çok ilgi gösterilmeye başlandığı görülüyor.
Herhalde, bütün bu yaşananlar konusunda toksikologların da söyleyecek bir şeyleri olmalı. Toksikolojinin de, sonunda insan sağlığının korunmasına hizmeti amaçlayan bir bilim dalı olduğu ve olması gerekenin toksikologlar ile halk sağlığı uzmanlarının birlikte saha araştırmalarına girişmesini olduğu, bunun yayımlanmış cetveller ile şirketlerin yaptırdığı analizleri kıyaslamaktan daha bilimsel olacağını düşünmek ve bunu beklemek ise herkesin hakkı.
[2] Doğan, F., 2000, Siyanürlü Altın Madenciliğinin Halk Sağlığı Etkileri Vaka İncelemesi : Bergama-Ovacık Örneği, http://cevrehekim.org.tr/raporlar/konfkitp.htm
[3] Okuyan, Z.A. ve Şahin, Ü., 2001, agy
[4] Karakaya, A.E., Haziran 2001, Siyanür Liç Yöntemi Kullanılarak Yapılan Altın Madenciliği Konusunda Hazırlanan Tübitak ve Türk Tabipleri Birliği Raporlarının Toksikoloji Yönünden İncelenmesi, Ankara
[5] Bu yıl 0.01 ppm’e düşürülmüştür (yazarların notu)
[7] Artmstrong, B.K., Mc Nulty, J.C., Levit, L.J., et.al., 1979, Mortality in gold and coal miners in Western Australia with special reference to lung cancer, British Journal of Industrial Medicine, vol.36, p.199-205
[8] Wyndham, C.H., Bezuidenhout, B.N., Greenacre, M.J., et.al., 1986, Mortality of middle aged white South African gold miners, British Journal of Industrial Medicine, vol.93, p.677-684
[9] Brown, D.P., Kaplan, S.D., et.al., 1984, Retrospective cohort mortality study of underground gold mine workers, in : Proceedings of the Third NCI/EPA/NIOSH Collaborative Workshop : progress on joint environmental and occupational cancer studies, p.7-55
[10] Katsnelson, B.A. and Mokronosova, K.A., 1979, Non-fibrous mineral dusts and malignant tumors : an epidemiological study of mortality, Journal od Occupational Medicine, v.21, n.1, p.15-20
[11] Bıldır, E., 2001, CMC’nin Altın Madenleri, Lefke’nin Siyanürlü Geçmişinden…, Lefke Gazetesi, sayı 9
[12] Nadisan, I., et.al., 2001, Flagelul poluare la Baia Mare, Eventimentul AURUL, Vasile Gordis University Press, p1-167
[13] KTH-DHAKA University Seminar on Groundwater Arsenic Contamination in the Bengal Delta Plains of Bengladesh, 1999; Occasioanl Paper #4, Australian Minerals&Energy Environment Foundation; USGS Arsenic Studies Group (http://www.brr.cr.usgs.gov/usgs/Arsenic/index.htm ); vb.
[14] Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi, 1993, Dulkadir Köyü sağlık taraması sonuçları, Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Rapor no 93-59
[15] Oygür, V., 2000, Altın Madenciğinde Siyanür Kullanımı, Jeoloji Mühendisliği, 24(1), s.111-127