TÜBİTAK RAPORU’NUN ÖNYARGILI VE YANLI YAKLAŞIMI

TÜBİTAK ülkemizde bilimin ve bilimsel anlayışın özendirilmesi, geliştirilmesi ve bu yöndeki uygulamaların eşgüdümünün sağlanması için kurulmuş ve başarısını kimsenin göz ardı edemeyeceği, yadsıyamayacağı gerçek anlamda bir bilim ve bir kamu kuruluşudur.

TÜBİTAK, Başbakanlık Müsteşarlığının kendisinden istediği incelemeyi yapmak üzere üniversitelerdeki bilim insanlarından bir kurul oluşturmuştur. Bu kurulun oluşturulması aşamasında TÜBİTAK’ın kendisinden beklenen nesnellik ve yetkinliği yerine getirebildiğini söylemek, ne yazık ki güç görünüyor. Gerçekten de daha bu aşamada Kurul’un başına YDABÇAG’ı temsilen getirilen, Prof Dr Naci Görür’ün bu konudaki uzmanlık ve deneyiminin, yeterliliği bir yana, varlığından bile söz edilemez. Prof Görür, sedimentoloji, tortulbilim konusunda yetkin bir kişi, bir uzmandır. Son yıllarda bununla ilintili deniz tabanı araştırmalarını da yönetmektedir. Ancak, tartışma konusu olan siyanür ile cevher hazırlama; bunun gerektirdiği teknoloji ve tesisler; ve bunların yaratabileceği çevre ve insan sağlığını tehdit edebilecek riskler ve giderilme olanak ve yöntemleri konusunda bir çalışması bilinmemektedir. Kendisinin bu konuya özel bir ilgisi olabileceği düşünülse de, bu herhalde TÜBİTAK uzmanlar kurulunu yönetmek üzere seçilmesine dayanak olamaz.

Görür’ün yürütücülüğünün yanında, nedense ikinci yönetici olarak bile bir hidrometallurg, bir cevher hazırlayıcı, bir kimyacı, bir toksikolog, bir halk sağlığı uzmanı ya da projenin başından beri iki kez ÇED değerlendirmelerini yapmış olan DEÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nden bir uzman değil; İTÜ İnşaat Fakültesi Dekanı olan Prof Dr Derin Orhon seçilmiştir. Prof Orhon’un çevre mühendisliği eğitimi verdiği söylenebilirse de, kendisinin incelenecek konunun kapsadığı toksikoloji alanında bir araştırma ve yayınının olmadığı da herkesçe bilinmektedir.

Kurulun oluşturulmasının ilk aşamasında uzmanları, Görür ve Orhon ile birlikte ayrıca Çevre Bakanlığı temsilcisi Kimyager Haydar Hazer ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı temsilcisi Y.Müh. Necati Yıldız’ın seçtiği bildirilmektedir. Seçici kurul oluşturulurken izlenen bu özenli(!) yol, daha sonra katkıda bulunacak öteki uzmanların seçiminde de izlenmiştir. Kurula iki yöneticinin dışında bir çevre hukuku, bir çevre ekolojisi, iki çevre kimyası, bir cevher hazırlama, bir hidrojeoloji, bir mühendislik jeolojisi, bir neotektonik ve deprem ve bir de sismoloji uzmanı alınmıştır. Bu kurulda hidrometallurji, kimya, toksikoloji ve halk sağlığı uzmanlarının yer almayışı daha sonra yaygın biçimde eleştiri konusu olmuştur. Bunun yanında, hukukçu ile birlikte 11 kişilik kurulun bütününe yakınının aynı üniversiteden seçilmiş olması da dikkati çekmiştir. İlginç olanı, çevrecilerin ve yerbilimcilerin aynı üniversiteden İTÜ’den seçilmiş olmasına karşın, hukukçu dışındaki iki teknik uzmandan birinin ODTÜ ve birinin de Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nden seçilmiş oluşudur. Katkıda bulunan onbir bilim insanının sekizi İTÜ’den seçilir ve başka akademik kurumlara gerek duyulmaz iken, cevher hazırlama uzmanı İTÜ’de bulunmadığından mıdır ki Sıvas akla gelmiştir, bilinmez*. Kuruluşta izlenen bu az titiz yol, yine de raporun bütününde etkili bir eşgüdüm ve tek seslilik sağlayamamış; örneğin, ODTÜ’den katılan Prof Yazıcıgil’in öteki üyelerin dışında eleştirici ve nesnel bir yaklaşım izlemesinin önüne geçilememiştir.

Kurul’un incelemesinin, yalnızca firma tarafından sağlanan bilgi ve veriler üzerinde yapılmış olmasının yanlışlığına hemen bütün eleştiriciler değinmektedir. Bu çerçevede, yıllardır ABD ve Avustralya’daki altın işletmelerinde çalışmakta olan Celal Köse de[1]Her şeyden önce, TÜBİTAK raporuna dayanak olan bilgilerin çoğu Eurogold’un taraflı olarak kendi yazdığı “Ovacık Projesi Çevre Faaliyetleri İncelemesi ve Strateji Raporu, Haziran 1999” adlı çevre raporundan alınan eski, yetersiz ve saptırılmış bilgilerdir.” demek zorunda kalmaktadır.

Bunun gibi, Köse(2001), ABD’de örnek olarak seçilip inceleme gezisine gidilmiş olan ve kendisinin 1983 yılında çalışmış olduğu işletmenin de yanlış seçilmiş olduğuna “Bergama birinci derece deprem bölgesinde olan, nüfus yoğun bir kültür, turizm ve ziraatçılık bölgesidir. South Dakota’da sözü edilen yerlerin böyle özellikleri yoktur. Buralar Amerika’nın iç kısımlarında, nüfusun seyrek olduğu, ıssız, geniş bozkırlarla çevrili yerlerdir.” eleştirisini yöneltmektedir.

Bu dört günlük gezideki toplantıları düzenlediği anlaşılan kurumun kimliği ise oldukça ilginçtir. Bu bir firma : Eurogold’un işlerini yapan bir mühendislik firması olan, Golder Associates. Gezinin ve ağırlamaların giderlerinin nasıl karşılandığına ilişkin bir bilgi verilmesine ise gerek görülmemiş.

Kurul’un çalışmasında her bir incelemecinin ayrı davranış biçimleri sergilediği açıktır. Bunun örneklerini, eleştirici ve uyarıcı tavrı öne çıkmış olan Prof Yazıcıgil(Ek.6)’in ayrıntılı ve uzun metni ile; Prof  Vardar, Prof Barka ve Prof Eyidoğan’ın metinlerinin kısalığı; ya da işletmeci şirketi militanca savunur görünen Prof Orhon vö’nin metinleri kıyaslandığında görmek olanaklı. Bunun yanında aynı konunun değişik uzmanların raporlarında bir kaç kez yinelenerek irdelenmiş olması; bazılarının birbirleri ile çelişen sonuçlara varmış olması; bazı konulara da hiç değinilmemiş olması, bu uzmanların birbirlerinden kopuk çalışmış olduklarını ve etkili bir eşgüdümün sağlanmadığını ortaya koymaktadır.

Rapor’un ekindeki uzman raporları bu nedenle, yaklaşım ve kullandıkları dil ve biçem açısından, ayrı ayrı eleştirilmeyi gerektirmektedir.

Rapor’un 1 nolu Ek’ini çevre hukuku uzmanı olduğu belirtilen, Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof Dr Fehim Üçışık hazırlamış. 12 sayfalık metin “Prof Dr Fehim Üçışık’ın Bergama Ovacık Çevresinde Altın Madenciliği Olayına İlişkin Hukuki Görüş Açıklaması” başlığını taşıyor. Prof Üçışık, 11 sayfalık yazısının ilk iki sayfasında konuya ilişkin hukuk sürecinin ve Danıştay kararının bazı yanlarını aktarıyor. İzleyen 4 sayfada, Normandy’nin izinlerinin iptali üzerine hazırladığı “Ovacık Projesi Çevre Faaliyetleri İncelemesi ve Strateji Raporu”ndan yapılan alıntılar sıralanıp şirketin ağzından projenin üstünlükleri (vurgulanarak!) anlatılıyor. Daha sonra, Anayasa ve Çevre Yasası’nın (nedense yalnızca) ekonomik faaliyetlerin geliştirilmesi ve çevre koruma kurallarına kurban edilmemesi doğrultusunda koyduğu ilkeler 4 sayfada anlatılıyor. Sıra, son sayfada aktarılan Prof Üçışık’ın düşündürücü “hukuki mütalaası”na geliyor. Burası gerçekten ibret verici! Prof Üçışık’ın “fikrince” Danıştay kararı zaman zaman yapıldığı ve pek de muteber olmadığı şekilde bilirkişi raporlarına dayanılarak verilmiş; çevre konularında Danıştay bunu hep yapıyormuş; bilirkişi raporları da, alınan önlemler konusunda firmanın iyiniyetine ve merkezi ve yerel otoritelerin izleme ve denetleme sorumluluklarını harfiyen yerine getireceklerine olan güvene bağlı kalındığını belirtmiş; Danıştay’ın kararı da buna dayandırılmış. Bu durumda Prof Üçışık’a göre “firmanın idari yargı sürecinin başlatıldığı tarihten bu yana yapılan çalışmalar, alınan önlemlerle şartların değiştiği iddiasına dayalı başvurusu yeniden değerlendirilmelidir.” Ne yazık ki, bu metin sanılabileceği gibi firmanın hukukçularının hazırladığı bir dilekçe ya da savunma metni değil; TÜBİTAK’ın yansız olması gereken uzmanlar kurulunun, hukuk uzmanı bir üyesince hazırlanmış bilimsel(!) bir rapor. Bu rapor ciddiye alınıp metnimizin önceki bölümlerde herhangi bir biçimde alıntılanmamış, değinilmemiş, görüşleri tartışılmamışsa, bunun eleştirilmesi haksızlık olur.

Rapor’un 2 nolu Ek’i, İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nden Prof Dr Derin Orhon tarafından yazılmış ve kendisi ile birlikte Doç Dr Işık Kabdaşlı ve Dr Süleyman Övez tarafından imzalanmış olan 25 sayfalık “Ovacık Altın Madeni İşletmelerinin Çevresel Özelliklerinin Tespiti ve Risk Belirlenmesi” raporudur. Rapor esas olarak 4 ve 7 nolu eklerin birleştirilip yeniden sunulmasından bileşik. Bunlardaki görüşler de önceki bölümlerde büyük ölçüde tartışıldı. Buna ek olarak, metinde Türkiye ve ABD’ndeki standartlar biraz daha ayrıntılı sergileniyor. Bu metnin vardığı sonuç, tesise yeni eklenen birimlerin Çevre Bakanlığı’na verilen Taahhütname’ye uygun olduğu ve “Eurogold Madencilik AŞ’nin kirletici parametre değerlerinin aşımı konusunda tesisin faaliyetinin durdurulması gibi sıkı bir taahhüt altına girdiği ve herhangi bir kaza halinde olası riskleri ortadan kaldırmak üzere gerekli önlemleri aldığı”.

Rapor’un 3 nolu Ek’i, Prof Dr Mehmet Canbazoğlu tarafından hazırlanmış olan 84 sayfalık “Cevher Hazırlama ve İşleme Raporu”dur. Prof Canbazoğlu, raporunun Özet bölümünde çalışmasını “Son bölümde Eurogold Madencilik AŞ Ovacık Altın Tesisi’nin alınan yeni, önlemlerle teknolojik açıdan dünya standartlarında hatta ötesinde inşa edildiği, ve siyanür derişimlerinin insan ve çevre sağlığı açısından yönetmeliklerde belirtilen tüm limitlerin altında bulunduğu ortaya konmaktadır” anlatımıyla tanıtmakta. Raporun önemli bir bölümü dünyada altın işletmelerinin yaygınlığı ve sorunsuzluğu, siyanürle işlemin vazgeçilmezliği ve sorunsuzluğu üzerine yanlı, eksik ve kiminin de yanlışlığı ileri sürülebilecek bilgilerle dolu. Önceki bölümlerde gerektikçe bunların bir bölümü tartışılmıştır. Raporun niteliğinin anlaşılması açısından, Ovacık işletmesine sıranın ancak 58. sayfada gelmiş olduğuna; burada da 70. sayfaya kadar tesisin tanıtılmasının yapıldığına değinmek yeter. Prof Canbazoğlu’nun kendi görüş ve önerileri ancak son 3 sayfada okunabiliyor. Okununca da görülüyor ki, “her şey yeterlidir”. Önerileri ise az ve yalın : işçiler eğitilmeli; fazla HCl stoklanmamalı; kostik, acil durumlar için stokta tutulmalı; döküntü çukurlarına kireç beslemek üzere önlem alınmalı; örnekleme ve analiz çalışmaları bir yönergede açıklanmalı.

Rapor’un 4 nolu Ek’ini, İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nden öğretim üyeleri Prof Dr Olcay Tünay ve Doç Dr N. Işık Kabdaşlı hazırlamıştır. “Ovacık Altın Madeni İşletmelerinin Kimyasal Özelliklerinin Tespiti ve Riskin Belirlenmesi” başlıklı bu rapor 23 sayfalık bir metin ve ekindeki laboratuvar test sonuçlarından oluşmakta. Rapor’da su ve çevre kimyası konularında değerlendirme yapılması amaçlanmış. İlk sayfalarında siyanürün yaygınlığı ve vazgeçilmezliğine yönelik dikkat çekmelerin yapıldığı (bu arada besin maddelerinde bulunan siyanür miktarlarının da bir sayfalık bir tabloda sergilendiği) metnin izleyen bölümünde siyanürün kimyası ve analiz yöntemleri ile ilgili bilgi verilmektedir. Daha sonra siyanürle maden işlemede arta kalan siyanürlü atıklar ve Ovacık’ta oluşacak atıkların bileşimi sergileniyor. Burada, atığın yalnızca sıvı kesimi ile ele alındığı ve metnin sonuna kadar bunun böyle sürdüğü; katı atıkların değerlendirme dışı bırakılmış olduğu görülmektedir. Bunun ardından atık suyun arıtılmasına yönelik değişik yöntemler üzerine 4 sayfalık genel bilgi veriliyor. Rapor’un bundan sonraki bölümündeki 4 sayfada Ovacık tesisindeki atık su arıtma tesisleri anlatılmakta ve daha sonraki 4 sayfada da atık havuzuna ilişkin riskler tartışılıp sonuç bölümü sunulmaktadır. Rapor’un dikkat çeken yanı bilgi aktarmaya ağırlık verilmiş; ancak, bu yapılırken bu bilgi alanındaki karşıt görüş ve eleştirilerden uzak kalınmış olması. Tünay ve Kabdaşlı, değerlendirmelerinde arıtma konusu olarak atığın yalnızca su fazındaki bölümünü dikkate almakta; atık havuzundaki kimyasal koşullar değişmedikçe “metal tuzlarının serbest metal ve hidroksokomplekslerine dönüşmesine sebep olacak herhangi bir faktörün ihtimal dışı veya bu ihtimalin zayıf olduğu”nu; ve bu koşulların değişmesinin ancak kasıtlı insan müdahalesi ile olabileceğini belirtmektedir. Rapor, bu nesnel görünümünün dışında verili koşulları bir eleştiri süzgecinden geçirmediği için, değerlendirmesinin kritik noktası olan arıtılmış su ile arıtılmamış katı atığın birlikte tutulduğu atık barajının fiziksel ve kimyasal koşullarını değiştirebilecek taşkın ya da fazla su depolanması olasılıklarının sonuçlarına değinmemektedir. Bunun yanında, Danıştay kararına değinilirken bu kararın ana ekseni olan “işletmeciye ve yapılacak olan denetime duyulan güvene bağlı olarak risk olasılığının azalacağından söz etmek mümkün değildir.” yargısının göz ardı edilişi ve ölçüt olarak ısrarla Normandy’nin Çevre Bakanlığı’na verdiği Taahhütname’nin (yine eleştirilmeden) esas alınması da bu metnin tartışılabilir yanları olarak önerilebilir.

5 nolu Ek, İTÜ Maden Fakültesi öğretim üyesi Prof Dr Mahir Vardar tarafından hazırlanmıştır. “Eurogold Ovacık Altın Madeni Atık Havuzu Jeoteknik Değerlendirme Raporu” başlıklı bu bölüm 7 sayfadan oluşmakta. Prof Vardar bu raporunda şirketin daha önce hazırlattığı 5 rapordan yararlanmış. Bunlar, atık barajına ve bunun III. Aşama dolgusuna ilişkin jeoteknik değerlendirme raporları ile açık ocak ve kapalı ocak tasarımları. Prof Vardar, tesis konusunda; özellikle de, atık barajı konusunda son derece olumlu izlenimler edinmiş görünüyor. Değindiği her şeyi gereğince ve yeterince incelenmiş, yapıyı her yönü ile güvenli buluyor. Metnini tamamlamadan önce bir sonraki ek raporu, Prof Yazıcıgil’in raporunu inceleme olanağı bulamadığı ve birlikte yararlandıkları metinlerde onun görebildiği çelişkileri görmediği anlaşılıyor. Çünkü Prof Vardar, tesisin en tartışmaya açık yanı olan yeraltından çekilmesi gerekecek su miktarı ve taşkın durumunda akacak su miktarına ilişkin birbirleri ile çelişen verilerin tesisin ve özellikle atık barajının boyutlandırılmasını da, güvenliğini de nasıl etkilediği konusunda bir değerlendirme yapmamış ve bir eleştirili yaklaşımda bulunmamış. Bu konular, önceki bölümlerde yeterince tartışıldığı için gereken açıklığa kavuşmuş olmalı. Ancak, Prof Vardar’ın olumlamaları su dengesi konusu ile sınırlı değil. Barajın projesinin DSİ tarafından onaylanmış ve yapımının DSİ tarafından denetlenmiş olmasını en önemli ölçüt olarak yineleyen Prof Vardar, taşıma gücü açısından güvenlik katsayısının 1.44 olmasını da yeterli buluyor. Yapının duraylılığına ilişkin olarak yalnızca duragan ve depremli koşullardaki toplu göçme değerlendirmesini sınamadan yeterli bulduğu görülen Prof Vardar’ın, önceki bölümlerde örnekleri ile sıralanan atık barajı yenilme mekanizmalarının öteki olasılıklarını tartışmıyor. Bu değerlendirmesinde yalnızca ülkemizdeki su barajları ile kıyaslamalar yapmasına karşın, dünyadaki hiç bir atık barajıyla kıyaslama yapma; hele, Dünya Büyük Barajlar Konseyi’nin atık barajı yenilmelerine ilişkin incelemelerine değinme yoluna gitmiyor. Metnin hiç bir paragrafında eleştirici bir yaklaşım görülmemekte; hemen her paragrafında olumlamayı dışa vuran bir üslup kendini göstermektedir. Prof Vardar, incelediği durum için yapılmış çalışmaların, kendisini yılların birikimi olan mesleki deneyim ve kültürünün ışığında tam bir güven duyabileceği kadar yeterli olduğuna inancını dile  getirmektedir.*

Rapor’un 6 nolu eki, ODTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof Dr Hasan Yazıcıgil tarafından hazırlanmış. Şekilleri ile birlikte 76 sayfa tutan bu metinde, meteoroloji ve hidrolojiyi, hidrojeolojiyi, tesisin su dengesini, siyanürün davranışı, siyanür arsenik ve antimuanın taşınımı ve bu konulara ilişkin olası risklerin değerlendirilmesi yapılmaktadır. Prof Yazıcıgil, bu değerlendirmesinde Eurogold’un yaptırdığı çalışmaların belgelerinin yanında DSİ vö kuruluşlardan sağlanan ek verilerden de yararlandığını belirtmektedir. Yansız ve nesnel olmaya açık bir özen gösterilmiş olan bu raporda ciddi saptamalar ve uyarılar yapılmakta ve savsaklanmaması gereken önerilerde bulunulmaktadır.  Yazıcıgil’e göre, ortam geçirimlidir ve bir sızma durumunda yeraltısuyu kirlenebilir; yöre halkı bu suyu kullandığı için böyle bir kirlenmeden etkilenebilir; ancak, barajda alınan sızdırmazlık önlemleri sayesinde çevrede içme, kullanma ve sulama amacı ile kullanılmakta olan yeraltısuyuna siyanür, antimon ve arsenik bulaşması olanaksızdır; yine barajın sızdırmazlığı sayesinde gelecekte de hidroliz nedeni ile oluşabilecek siyanür yeraltısuyu ortamına bulaşamaz; yine de atık havuzunda uzun erimde oluşabilecek jeokimyasal değişimlerin önceden kestirilmesinin güçlüğü nedeni ile işletme sonrasında izleme süresinin 30 yıl olarak düşünülmesi gerekmektedir; maden işletme kazıları sonunda yeraltısuyu düzeyi düşebilecek ve çiftçi kuyuları bundan olumsuz etkilenebilecektir; bu nedenle, bölgede ayrıntılı bir hidrojeoloji incelemesi yaptırılması gerekmektedir; taşkın analizine esas alınan veriler güvenilmezdir ve mutlaka ayrıntılı bir hidroloji incelemesi yaptırılması gerekmektedir. Yazıcıgil, taşkın riskinin değerlendirilmesine dayanak alınan verilerin doğruluğundan kuşku duymaktadır. Ancak, yalnızca su çevrimi ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Yazıcıgil, varlığından kuşkulandığı taşkın riskinin ortaya çıkması durumunda atık barajındaki katı fazın yeraltısuyuna olası etkisini tartışmamıştır. Bunun yanında Yazıcıgil’in raporunda sızdırmazlığa ilişkin olarak ayrıntılı değerlendirme ve çözümlemelerin şirket tarafından sağlanan veriler eleştirilmeden kullanılarak yapılması da dikkati çekmektedir. Üstelik atık barajı içinde zamanla olacak kimyasal etkileşimlerin öngörülemeyeceğini söylemesine karşın, baraj tabanından sızacak suyun kimyasal bileşimini şirket tarafından verilen arıtılmış suyunki ile özdeş kabul etmesi de eleştirilebilir.

Yazıcıgil’in uygulamalara bir eleştirisi de yöredeki yeraltısuyunun doğal koşullarda içme suyu standartlarına uymadığını gösteren analiz sonuçlarının sistematik olmayışı ve mutlaka düzenli ve kapsamlı bir örnekleme ve analiz programının uygulanması yönündedir. Özetle, Prof Yazıcıgil’in hazırladığı Ek.6 birçok titiz saptama ve yol gösterici önerilerinin, sistemin zaafları konusundaki uyarılarının, işletmeye geçilmeden önce yapılmasını zorunlu gördüğü araştırmalarla ilgili kayıtlarının yanında, maden işletmesinden çekilecek suyun çevredeki yeraltısuyunu olumsuz etkileyeceği ve baraja öngörülenden çok su biriktirmeyi gerektireceği ya da taşkın debilerinin projelere esas alınanlardan yüksek görünmesinin sonuçları gibi bazı konularda fazla ileri gidilmeyerek tutuk davranılmış izlenimi veriyor. Buna karşılık, başka eklerde de yinelenmiş olan siyanür kimyasına geniş yer ayrılmış olması ve özellikle de barajın sızdırmazlığına güven uyandırabilmek yönündeki zorlamaları ile de biraz eleştiriye konu olabilir gibi görünüyor.

Ek.7 İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü öğretim görevlisi Biyolog Dr Süleyman ÖVEZ tarafından hazırlanmış. 18 sayfalık raporun yalnızca 3 sayfasında flora ve fauna ile, işletmenin bunlara olası etkisi üzerine görüşlerin yer aldığını söylemek bu metnin bilimsel katkısının düzeyi üzerine bir izlenim aktarabilir. Metinde işletme üzerine, siyanür ve ağır metal kimyası ve toksikolojisi üzerine, gürültü toz ve titreşim üzerine, yeraltısuyu üzerine genel bilgiler verilmesinin biyolojik yaşam üzerindeki olası riskleri aydınlatmaya yetmediği açık. İncelemeci hazırladığı metnin sonuna Nevada’daki benzer işletmelerde reklamasyon ve atık barajlarında istenen bazı önlemlere ilişkin bir seminer notunun çevirisini de bir sayfa olarak eklemeyi ihmal etmemiş. Vardığı sonuç ise, oldukça esnek: “Yukarıda bahsedilen riskler incelendiğinde bölge flora ve faunası bu risklerden önemli olarak etkilenmeyecektir.” İncelemecinin “önem” ölçüsü ve bunun bilimsel dayanakları konusunda ise bir bilgi verilmediğini söylemeye gerek yok.

TÜBİTAK Raporu’nun 8 no.lu Ek’i, İTÜ Maden Fakültesi Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Prof Dr Aykut BARKA tarafından hazırlanmış olan “Eurogold Ovacık Altın Madeni Yakın Çevresi Aktif Fayları ve Sismik Aktivitesi Hakkında Rapor” başlıklı metinden oluşuyor. 3 sayfalık bir not niteliğindeki bu metinde Prof Barka ilk sayfadaki girişten sonra, ikinci sayfada bölgenin güncel tektoniğini anlatmakta ve son sayfada da kapalı bir anlatımla yorumunu yapmaktadır. Dikkatli okununca, Barka’nın bu yörede M>6 depremlerin oluşabileceği ve işletmenin de bundan güçlü yer sarsıntılarıyla etkilenebileceği; sıvılaşma olamayacağı; atık barajının altında genç bir fay olduğu, ancak bunun günümüzde diri olmadığı; bu fay hareket etse de kısa olduğu için önemli bir deprem oluşamayacağı; ve eldeki verilerle herhangi bir sismik tehlike olasılığının düşük olduğu sonucuna vardığı, anlaşılmaktadır. Bu yargılarda da yine, aktarılmak istenen bilgi ve yorumu esnekleştiren bir terminoloji kullanıldığı ve tartışmaların dışında kalmak için biraz çaba harcandığı; ancak, bu yüzden de bilimsel açıklığın sağlanamadığı görülmektedir.

Bunu izleyen ek, 9 nolu Ek yine İTÜ Maden Fakültesi öğretim üyesi Prof Dr Haluk Eyidoğan tarafından hazırlanmış olan 4 sayfalık “Bergama Ovacık Altın Madeni’nin Baraj ve Tesis Alanının Deprem ve Mühendislik Sismolojisi Bakımından İncelenmesi” başlıklı metindir. Prof Eyidoğan, baraj seddesinin, içindeki atığın ve geçirimsiz yaygının deprem yükleri altındaki olası davranışını tartışıyor. Prof Eyidoğan’ın değerlendirmesinde kritik kabul, 1939 Depremi’nin odak yeri konusunda. Bunu, Dikili-Midilli arasında kabul eden Eyidoğan haklı bile olsa (ki bu bile tartışılmayı gerektirmektedir) yeni bir depremin, Prof Barka tarafından olasılı görüldüğü şekilde Bergama Grabeni’nin kuzey kenar fayları üzerinde olup olmayacağını tartışmadan, olası bir ivme hesaplamış olmasını kabul etmek güç. Bu kabulün yanında Eyidoğan’ın, limit değerler yakınındaki güvenlik katsayılarını anımsatmakla yetinmesi, geomembran yaygının yırtılabileceği gerilmeleri üretebilecek yer hareketleri konusunu membran yapımcısının verdiği güvenceden söz ederek kısaca geçmiş olması ve hele deprem etkisi altında duraylılıkları büyük önem taşıyan asıl tesisteki bazı yapıların, tank ve kolonların olası davranışları ile ilgilenilmesini ilgi alanının dışında bırakması raporun bu bölümünün kapsamı dışında bıraktığı; ancak başka bölümlerinde de ele alınmamış olan eksiklikleri oluşturmaktadır. Eyidoğan, katkısının sınırlı oluşunu “Söz konusu raporum, Eurogold Ovacık Atık Barajı ve tesislerinin gerekli her türlü etüd ve inşaatları yapıldıktan sonraki durumunun yerinde ve mevcut raporlar üzerinde incelenmesine dayalı olarak hazırlanmıştır.” açıklamaları ile doğrulamış bulunuyor.

10 nolu Ek’te kurulun iki yöneticisinin ABD’nde yaptığı çalışma gezisinde yapılan görüşmelerin tutanakları, kendilerine verilen seminer notları ve bir bildirinin ayrı baskısı yer alıyor. Rapor’un oldukça anlamlı bir bölümü burası. Bu seminer notları, ayrı baskı ve görüşmelerde önemsenerek yapılan bazı uyarıların kurulu hiç etkilemediği anlaşılıyor. ABD’li uzmanlar hep çevre ve insan sağlığını koruma, Türkiyeli uzmanlar da tesisi bir an önce işletmeye almak niyetlerini dile getiriyor.

Özellikle, Robert E. Walline’in görüş ve önerileri çok uyarıcı. Walline’e göre sıfır deşarja göre kurulmuş tesislerde sık sık sızmalarla, asit üretmeyeceği düşünülen yerlerde de sık sık asitli su akışı ile karşılaşılabiliyor. Walline, önceki bölümlerde de alıntılandığı gibi bu tür tesislerin çevreye etkilerinin çok uzun dönem gözetilerek değerlendirilmesini, bunları önlemek için alınması gerekli önlemlerin maloluşunun da başlangıçta hesaplanması ve buna göre belki de fizibl çıkmaz ise işletmeden vazgeçilmesi gerektiğini söylüyor.

Walline, çevre sorunları uzun erimli olarak değerlendirilmezse bunun işletmeci, çevre ve ilgili taraflar için pahalıya patlayacağını söylüyor. Colorado Summitville siyanürle altın işletme tesisinin 1986’da işletmeye alınmasından sonra ortaya çıkan sorunlardan ötürü, şirketin kendisinin 80 milyon dolar harcadığını ve geriye de 200 milyon dolar kadar harcama gereksinimi bıraktığını anımsatıyor. Ona göre, kirletmenin kendisi pahalı. Bunun nedenini de her konunun incelenip çözümlenmemesinde, (deşarjsız, asit oluşmayacak, gerektiğinde temizleme teknolojisi hazır gibi) kötü kabullerde, kritik standart ve gerekliliklerin belirlenmemiş olmasında, olumsuz gelişmelerin önceden ortaya çıkan belirtilerini umursamamakta, üretim sırasında düzeltici önlemlerin pahalı bulunup alınmamasında, kapanış aşamasında su kalitesi denetimi ile ilgili etkili planların hazırlanmamasında, kapanış aşamasındaki çevre denetimine yetecek finans güvenliğinin sağlanmamış olmasında, karmaşık idari yapının yetki ve sorumluklularının belirlenmesinde eksiklikler olmasında buluyor, Walline.

Bu eklerde, ÇED(Çevresel Etki Değerlendirmesi)’nin bir kabul ya da izin süreci olmadığı, bir projenin çevreye etkileri üstüne işletmeci ya da başka kaynaklarca bilgi toplanması, değerlendirmesi ve yetkililer ya da kamuoyunun bu işletmenin yapılıp yapılmamasına karar verme tekniği olduğu anlatılıyor.

Yine örneğin bu eklerde, yaban yaşamdaki kayıpların, orman üretkenliğindeki kayıpların, çayırlardaki kayıpların, erozyon etkisinin, vö’nin de incelenmesi salık veriliyor.

Yine bu eklerde, hava, yüzey suyu ve yeraltısuyunun pasalardan nasıl etkileneceğinin ve pasa yığınlarının toplu ve yüzey duraylılığının da değerlendirilmesi isteniyor.

Ne yazık ki, bunların çoğu Ovacık ile ilgili ne ÇED’lerde, ne firmanın 1999 Raporu’nda ve ne de TÜBİTAK Raporu’nda var.

Ancak, asıl yanlı ve bilimsel ilkelere ve etiğe uymayan üslup ve değerlendirmeler Rapor’un ana bölümünün iki hazırlayıcısının yaklaşımında sık sık örnekleniyor.

Daha, ABD’ndeki görüşmeler sırasında yapılan görüşmelerde bu iki yazar tarafından kullanılan,

Biz madeni işletmeye almakla uğraşıyoruz; madenin kapanışına hazır değiliz. Bununla daha sonra uğraşamaz mıyız? (Naci Görür)

Bu aşırı çevre korumacılık da bir yerde durmalı. Başka bir endüstri tesisi kuruluyor olsa idi, ondan su arıtma tesisinin kurulması istenmezdi.(Derin Orhon)

Sözünü ettiğiniz bu önlem planları pahalı değil mi? (Derin Orhon)

Sizde, danışmanların (third party) parasını kim ödüyor?(Derin Orhon)

Sizde, danışmanların geri çevirdiği ÇED Raporları oluyor mu?(Derin Orhon)

Madenciliğin çevreye etkisi başka endüstrilerden daha mı çok?(Naci Görür)

ifadeleri konuya ne denli önyargılı ve yanlı yaklaşıldığını örnekliyor. Zaten bu sorulanların dışında, incelemecilerin merak edip soru sordukları konular ayrıntıda ve önemsiz bazı teknik olgularla sınırlı.

Rapor’da kullanılan ifadeler, aslında Rapor’u hazırlayanların henüz yargı kararını benimseyemediklerini, bu karardaki görüşlere katılmadıklarını ve çalışmalarında bu kararın dayanaklarının ortadan kaldırılmasından başka bir amaçları olmadığını ele vermektedir : “inceleme konusu altın üretim yönteminin dünyada 100 yılı aşkın süredir, teknolojilerde ileri ve çevre konusunda duyarlı ülkelerde de uygulanmakta olduğu göz önüne alındığında bu yargı kararı anılan yöntemi mutlak olarak yasaklayan bir karar olarak değil, fakat uygulamayı özelde sorgulayan bir karar olarak değerlendirilmelidir.”; “Danıştay, 1992-93 dönemindeki verilere göre hazırlanan ÇED Raporundaki saptamalardan hareket ederek... bu kararını vermiştir”(karar tarihi 1997); “İlgili Danıştay kararında insan ve çevre sağlığını tehdit ettiği öne sürülen risklerin...”; vb.

Yazarlar bununla da yetinmemekte, uzman(!)lıklarına bırakılan alanın dışına da taşarak ülke ekonomisi için önerilerde bulunmakta, önerilerini görüşleri istenen Ovacık altın işletme girişiminin ötesine de yayarak benzeri işletmeler için de Yürütme erkine yol göstermektedir: “Bu şekilde inceleme konusu tesisin, ve aynı koşullarda benzerlerinin, çevre uyumlu ve duyarlı birer iktisadi faaliyet olarak, işletmeye geçirilmelerinin, sürdürülebilir kalkınma kavramı çerçevesinde ülkemiz menfaatleri açısından uygun ve yararlı olacağı ....”.

Rapor’un asıl bölümü hazırlanırken, ekindeki uzmanlık raporlarının da ABD’den edinilen eklerin de yalnızca projeyi olumlayan anlatımları abartılarak alınırken; olumsuzlayan ve uyarılar getiren bölümlerinin yok sayılışı da yanlı tutumun açık belitleridir. Örneğin, ABD’li uzman Walline’nin sıfır deşarj ya da asit maden drenajı olma olasılığının olmadığı kabulüne ilişkin uyarıları, Rapor’a yansımamıştır. Prof Yazıcıgil’in, hidrojeolojik etüd, hidrojeoloji değerlendirmesi, yeraltından çekilecek su miktarı, taşkın riski gibi konulardaki eleştiri ve uyarıları ile önerileri de Rapor’da yer alamamıştır. Prof Barka’nın deprem riskine ilişkişn görüşleri de bu ana rapora yansımamıştır.

Ayrıca, ekteki uzman raporlarına değinildiğinde de, birçok kere o metinlerde bulunmayan anlatımlar kullanılmıştır. Örneğin, 15. sayfadaki “Kaldı ki, havuz 8 yıllık işletme süresi sonunda uygun bir plan dahilinde kapatılacak ve özel önlemlerle muhafaza edilmiş bir toprak parçasından farksız niteliğe dönüşecektir” anlatımının italik dizili ikinci bölümünün, değinilen 2, 8 ve 9 sayılı eklerde yer almadığına, DEÜ(2001) Raporu’nda dikkat çekilmektedir. Ya da, “cevher işlendiğinde çözünebilir metal içeriği, yüksek pH ortamında stabil metal hidroksitler oluşturmaktadır. Dolayısıyla, atık havuzunun sızmaya ilişkin emniyeti doğal yapıya oranla çok daha fazladır (EK.5)” anlatımı, değinilen Ek.5’te yoktur. Yine Ek.8’e değinilerek fayların çoğunun Holosen’den beri aktif olmadığı söylenmekle birlikte, anılan ekte Prof Barka bu nitelemeyi yalnızca Bergama Ovası’nı kuzeyden sınırlayan yamaçlardaki faylar için kullanmış ve yörede M>6 deprem olabileceğini ve işletmenin kuvveli yer hareketinden etkileneceğini açık açık söylemektedir.

Rapor’da, savrukluktan kaynaklandığı anlaşılan sıradan yanlışlar da çoktur. Örneğin ekteki raporların çoğunda atık havuzuna %55 su-%45 katı atıktan oluşan bir karışımın gönderileceği söylenirken ana raporda “yaklaşık %40 su içerikli maddeler”den söz edilmektedir.

TÜBİTAK Raporu, bir bütün olarak bir yinelemeler metni görünümündedir. Bazı konulardaki açıklamaların Uzman Rapor’larının pek çoğunda yinelendiği görülüyor. Bu ya bir eşgüdümsüzlükten; ya da okuyanları koşullandırmada yararı olacağı düşünülerek böyle kalmasında yarar umuluşundan, olsa gerek. Örneğin, atık barajının tabanındaki geçirimsizleştirme tabakaları tam 8 raporda anlatılıyor. Cevherin özellikleri, 5 raporda; cevherdeki ağır metallerin oranı yine 5 raporda; asit maden drenajı olup olmayacağı  6 raporda; atık su yeraltına sızsa bile belli bir uzaklık ve derinlikteki yeraltı suyunun kirlenmeyeceği 4 raporda; siyanürün kimyasal ve toksikolojik özellikleri 4 raporda; ...
Çok yinelenen bir başka husus ta, atık barajında herhangi bir nedenle pH’ın düşmesi durumunda çevreye HCN salınması olasılığına karşı yapıldığı belirtilen kostik hattı ve konduğu bildirilen pH kontrol probu. Birçok uzmanın raporunda bu hattın varlığı ve önemi vurgulanıyor. Bu uzmanlar sahayı 4 Ağustos 1999 tarihinde gezmiş. Ancak, böyle bir önlemin alınmamış olduğu, TÜBİTAK uzmanlarının gezisinden yaklaşık bir yıl sonra, İzmir İli Genişletilmiş İnceleme Kurulu’nun 21.07.2000 günlü incelemesinde saptanmış ve bir tutanak ile Başbakanlık’a bildirilmiş. Durum, inanılır gibi değil!

TÜBİTAK Raporu’nun ulusal meslek örgütleri, sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve yerel halkı umut kırıklığına, şaşkınlığa ve üzüntüye düşüren niteliği, Türk Toksikoloji Derneği Başkanı’na pek öyle görünmemiş : “çoğunluğu konularında uluslararası düzeyde tanınmış bilim adamlarından oluşan komisyon, bilimsel metodolojiyi uygulayarak elde ettiği verileri değerlendirmiş ve karar verici organlara yol gösterici ve kamuoyunu aydınlatıcı net bir sonuca varmıştır[2]; altın işletmeciliği girişiminde bulunan şirket Normandy Ltd(AŞ)’i ise oldukça sevindirmiş : “Ekim 1999’da tamamlanan TÜBİTAK Raporu çok açık bir şekilde belirtmiştir ki, Yüksek İdare Mahkemesince dile getirilen bu riskler tamamen ortadan kaldırılmış veya kabul edilebilir maksimum sınırların çok altına indirilmiş olup bu tesis “en uygun” teknolojiyi yansıtmaktadır ve maden ülkeye ekonomik açıdan fayda sağlayacaktır.[3]



* Oysa ilgilenenler bilirler, ülkemizde siyanür liçi ile altın işletilmesine en uzun süreli ve kökten eleştiriler İTÜ’lü iki bim insanında; hidrometallujist Prof Dr İsmail Duman ve çevreci Prof Dr İlhan Talınlı’dan gelmiştir.

[1] Köse, C., 2001, Bergama Ovacık Altın Madeni konusundaki TÜBİTAK-YDABCAG Raporunun eleştirisi ve çevre problemlerinin analizi, http://www.jmo.org..tr/

* Prof Dr Mahir Vardar, sözlü görüşme (Şubat 2002)

[2] Karakaya, A.E., Haziran 2001, Siyanür Liç Yöntemi Kullanılarak Yapılan Altın Madenciliği Konusunda Hazırlanan Tübitak ve Türk Tabipleri Birliği Raporlarının Toksikoloji Yönünden İncelenmesi, Ankara

[3] Normandy Ltd, 2001, Bugün ve 2000’in ötesi, şirket broşürü


Önceki sayfa

Hosted by www.Geocities.ws

1