Kırma Öğütme
Cevher, stok sahasından yükleyici ile kaba cevher silosuna aktarılacak ve önce çeneli bir kırıcıda kırılıp daha sonra elenip konik kırıcıya kapalı olarak beslenecek ve daha ince kırılacaktır. 130 ton/saat sıgalı olan bu sistem 12 saat/gün ve 6 gün/hafta çalıştırılacaktır. Bu yolla ince kırılan cevher daha sonra 1500 ton sıgalı ince cevher silosuna yüklenecek ve pH düzenlemesi için 1.7 kg/ton kireç eklenecektir.
Buradan bir bant ile çubuklu değirmen ve hidrosiklonlarla kapalı devre çalışan bilyeli değirmenlerden oluşan öğütme sistemine taşınıp, burada sulu ortamda öğütülecektir. Cevher, 38 mikrona kadar öğütülecek ve bu yolla altının en uygun serbestleşme ve kazanımı sağlanacaktır. Buradan % 45 katı ve % 55 su karışımlı koyulaştırıcı tanka yollanacak olan cevher buradaki alt akımdan liç tanklarına, üst akımla ise süreç su tankına bağlanacaktır. Bu sistem sürekli, 3 vardiya çalıştırılacaktır.
Hazırlama
Öğütülmüş cevher çamur durumunda tanklara aktarılıp sodyum siyanür çözeltisi ile işlenecektir. Burada 690 m3 sıgalı ve cevherin içinde 11.3’er saat tutulacağı iki tank bulunacaktır. Burada sıyırma hızını arttırma düşüncesi ile oksijen ve tozlaşmayan katı parçalar şeklindeki sodyum siyanür suda çözeltilip 0,8 kg/ton (0,3-1,5 kg/ton) oranında eklenecektir.
Siyanürle İşlem
Tanklarda siyanür çözeltisi ile işlenen cevher çamurundan altın ve gümüş sıyrılmış olacak; sıyırılarak alınan bu metaller de, 210’ar m3 hacimli 8 adet adsorbsiyon tankında 3.5 saat tutularak aktif kömür üzerine emdirilerek çamurdan ayrılacaktır. Daha sonra bu çamur silindirik eleklerden geçirilerek altın ve gümüşü soğurmuş olan aktif karbon tutulacak, 4 tonluk tek kolonlu bir split ayırma devresinden günde iki kez 6’şar saat geçirilecek; çamur atılacak; yükü sıyrılan aktif karbon yeniden kullanılabilsin diye 650-700°C’de çalışan aktifleştirme fırınından geçirilecektir.
Daha sonra, karbon üzerinden sıyrılan altın ve gümüş yüklü çözeltiye, altın içeriği 3 ppm’in altına düşünceye kadar elektroliz hücrelerinde geri devir yaptırılacak; toz durumundaki altın-gümüş karışımı yüksek basınçlı su ile katotlardan sıyrılıp kurutulacak ve altın odasında ergitilip dore külçe halinde dökülecektir.
Çamur ise, kimyasal bozundurma tanklarına gönderilecektir.
Cevherden metal kazanma veriminin altın için %91 ve gümüş için %73 olmasının beklendiği bildirilmektedir.
Süreç, değişik noktalarda bilgisayar aracılığı ile denetlenecek ve herhangi bir birimde ortaya çıkacak aksama durumunda sistem öteki makineleri de devreden çıkaracaktır.
Cevherden altın ve gümüşün sıyrılmasında uygulanacak olan siyanür ile işlem günümüzdeki altın işletmelerinin % 83 kadarında metalin cevherden ayrılmasında kullanılmaktadır. Cevherdeki altın parçacıkları yeterince küçük ise, içinde karbonlu gereç yoksa, fazla siyanür tüketen bakır-antimuan-arsenik sülfürleri az ise, asit yapıcı bileşenler az ise, altın parçacıklarını sararak siyanürün etkilenmesini engelleyen demir oksit çökeltici gereç ve kil yoksa altının kazanılmasında siyanür kullanımı kolay ve ekonomik olmaktadır. Bu kazanımda, ya cevher ince öğütülerek açık havada geçirimsiz yaygıların üzerine yığılmakta ve üzerlerine sıkılan siyanür çözeltisinin yığının içinden süzülürken altını yüklenmesi ve daha sonra tabandaki drenaj ile bu sıvı alınarak işlenmesi ile (yığın liçi); ya da ince öğütülmüş cevher kapalı tanklarda siyanürlü akışkanlarla karıştırılarak işlenmektedir (tank liçi).[1]
Cevherin içindeki altın parçacıkları yeterince iri ise, özellikle de kum ve çakılların içindeki plaser yataklarındaki altın gravitasyon ile, çökeltme yöntemi ile ayrılabilmektedir. Giderek azalmakla birlikte 1990’ların başlarında dünyada üretilen altının %10 kadarının bu teknikle ayrıldığı bilinmektedir.
Altın parçacıkları sülfürlü cevher minerallerine bağlı olarak bulunuyorsa önce ince öğütme ve çeşitli yüzdürücüler içinde flotasyon teknikleri ile altınlı sülfür konsantreleri elde edilir. Bu artık, daha sonra siyanürle işleme tutulur. 1993’te altının %4 kadarının da bu yolla işlendiği bilinmektedir.
Bunların ve siyanür ile işlemin dışında, çok sayıda yeni tekniğin araştırılmakta ve geliştirilmekte olduğu bilinmektedir. Çok sayıda yabancı kaynakta açıklanan bu yeni teknikler Oygür (2000) ve TÜBİTAK Raporu’nun değişik bölümlerinde de anlatılmaktadır. Ancak, açıkça bilinen bir şey var ki, henüz ekonomik olarak ve çevreye zarar vermeden siyanür ile işlemin yerini alabilecek bir başka teknik geliştirilememiştir.
Siyanür ile işlem,
bilimsel ve teknik olarak 19. yüzyıl’ın sonlarında bulunmuş; çok sınırlı
olarak kullanılmış; altının siyanürden geri alınmasında kullanılabilecek
teknoloji, ancak 1950’den sonra geliştirilebilmiş; yine de bu teknolojinin
ticari olarak uygulanabilmesi 1970’lerin sonlarında altın fiyatları artıp,
düşük tenörlü yüksek rezervli cevherler kârlı olarak işletilebilir
duruma gelince yaygınlaşmıştır. O güne kadar yüksek tenörlü yataklarda
cıva ile amalgamlama tekniği kullanan küçük işletmelerin yerini 1980’li
yıllarda büyük işletmeler, siyanür ile yığın liçi ve aktif karbonla sıyırma
tekniği kullanan büyük işletmeler almıştır. Çünkü siyanür, cevherdeki
altının %97’ye varan oranlarda kazanılmasını sağlayabilmektedir.
Siyanür Sorunsalı
Siyanür, çok
zehirli (toksik) ve çoğu zaman öldürücü olduğundan, herkeste olumsuz şeyler
çağrıştırır. Belirli bir miktarın üzerinde doğaya verildiğinde içme
sularında zehirlenmelere neden olmasının yanında, gaz fazındaki bazı bileşikleri
ile, örneğin hidrojensiyanür ile de çok zehirleyici etkiler yaratır. Siyanüre
ilişkin ürkütücü ve olumsuz izlenimin bir savaş silahı olarak kullanılması,
soykırımda kullanılmış olması, idamlarda kullanılıyor olması, 1978’de
Guyana’da toplu intiharda kullanılması, siyanür sentezini ilk yapan kimyacı
Karle Scheele’nin bu kimyasaldan zehirlenerek ölmesi gibi çeşitli
nedenlerden kaynaklandığı düşünülmektedir.
1994 yılında,
ABD, Batı Avrupa ve Japonya’da 44 hidrojen siyanür üretim tesisini işleten
36 şirket bulunmakta idi. Bunların toplam üretimleri bir milyar kg’dan çoktu.
DuPont dünya üretiminin %38’ini üretirken, %7’den çok üretim yapabilen
başka bir ikinci şirket bulunmamakta idi.[2]
Siyanür, Metal
kaplama tesislerinde metal kaplama banyolarında, ısıl işlem tesislerinde ısıtma
tuz banyolarında, tekstil boya sanayiinde, plastik sanayiinde, fotoğraf ağartmada,
hurdadan altın geri kazanımında kullanılmakta olup madencilik sektöründe
de gümüş ve altın işletilmesinde yoğun olarak kullanılmaktadır. Bunların
yanında, besin endüstrisinde ürünlerin kullanım sürelerinin uzatılmasında;
ilaç ve zararlı canlılar ile savaşımda; tarımsal savaşımda kullanılmaktadır.
Siyanür ve
tuzlarının kullanımı ülkemizde de yaygındır. Ne var ki, bu kullanımları
da çeşitli kirliliklere neden olmaktadır. Örneğin, ısıl işlem
tesislerinde, kaplamacılık alanında, ramatçılarda ve bazı başka endüstrilerde
küçük çapta kullanıldığı ve bu kullanımlara karşı da çeşitli önlemlerin
önerildiği bilinmektedir. Bu sektörlerdeki siyanür kullanımı yeni seçeneklerle
yavaş yavaş terk edilmeye başlanmıştır. Örneğin, bu sektörlerden ısıl
işlem tesislerinde kullanılan siyanür tuzları sadece potalarda ergitilerek
kullanılmakta; doğaya salınmamaktadır. Kuşkusuz, bazı işletmelerin bu
konuda gereken duyarlılığı göstermediği de bilinmektedir. Bu konuda önemli
önlemlerin alınması gerekmektedir. Ne var ki, bir kirletme örnek gösterilerek,
daha büyük ve noktasal olarak yoğunlaştırılmış risklerin haklılığı
savunulamaz.
Ne kadar yaygın
da kullanılsa, hiç bir kullanımı altın ve gümüş madenciliğinde olduğu
gibi, bir noktada büyük miktarlarda yoğunlaştırılmış, atıkları işlemden
geçirilmek durumunda olmayan ve en önemlisi çoğu durumda açık havada yapılan
işletmeler değildir. Bunun tipik örneği yine ülkemizden verilebilir. Ülkemizde,
Oygür(2000)’de verilen bilgiye göre “Dış
Ticaret Müsteşarlığı İthalat Genel Müdürlüğü ve DİE verilerine göre
1994 yılında 1911 ton olan çeşitli siyanür bileşikleri ithalatı 1996 yılında
2441 ton ve 1997 yılında 2588 tondur… İthalatın yaklaşık 1200 tonu,
sodyum siyanür olarak Etibank’ın Kütahya Gümüşköy’deki 100. Yıl Gümüş
İşletmesi’nde kullanılmaktadır.” Görüldüğü gibi, yüzlerce işyerinde
azar azar kullanılan ithal siyanürün yarıya yakını tek bir madencilik işletmesinde
tüketilmektedir. Dünyada da, üretilen siyanürün yalnızca yaklaşık beşte
birinin madencilikte kullanılıyor olmasına karşın, bu siyanür az sayıda
maden işletmesinde açıkta, çok büyük miktarlarda ve başka atıklara
uygulanan standartlara uyulmaksızın kullanılırken; geri kalan siyanür on
binlerce endüstri işletmesinde küçük miktarlarla, çoğu sıkı denetim altında
tüketilmektedir.
1980’lerden önce
yaygın olmayan maden işlemede kullanımı, ne yazık ki kısa zamanda olumsuz
etkilerini dışa vurmaya başlamış ve ABD’nde başlayıp dünyaya yayılan
örnekleri ile yaratabileceği risklerle karşılaşılmıştır. Bu olumsuz örneklerin
bir bölümü bu aşırı zehirli kimyasalın taşınması sırasında yaşanan
kazalarda görülmüştür.
ABD’nde Güney
Dakota’da 85. Karayolu’nda, (hoş bir rastlantı, TÜBİTAK inceleme
kurulunun ABD’nde görmeye gittiği ocak olan)
Lead altın işletmesine siyanür taşıyan içkili bir sürücünün devlet
yolunda devirdiği siyanür yüklü tankerden sızıntı olmamış; ancak, büyük
panik yaratmış ve tartışmalara neden olmuştur.
Mayıs 1998’de,
Kırgızistan’da Kumtor Madeni’ne sodyum siyanür taşıyan bir kamyon köprüden
uçup Barskun çayına düşünce 1762 kg sodyum siyanür çayda çözülerek önemli
bir kirlenme ve 4 kişinin ölümü ve 600’ün üzerinde insanın yatarak
tedavi görmelerini gerektirecek denli yaygın sağlık sorunları yaşanmıştır.
21 Mart 2000’de
Avustralyalı Dome Resources’ın Papua Yeni Gine’deki Tolukuma Madeni’ne
sodyum siyanür pelletleri taşıyan bir helikopter 1 ton kadar kimyasalı yağmur
ormanına düşürünce de önemli bir akarsu sisteminde benzer sorunlar ve tartışmalar
yaşanmıştır.
Son olarak, 1 Kasım
2001 günü Çin’de Henan Eyaleti, Luoning İli’nde Luohe Irmağı kıyısında
yine siyanür yüklü bir kamyon çaya uçmuş ve suya saçılan 11 ton sıvı
sodyum siyanür geniş bir alanda kirlenmeye neden olmuş besi hayvanları ölmüştür[3].
Taze patatesi bu suyla yıkayıp yiyen bir kişinin zehirlendiği, ancak kurtarıldığı
bildirilmektedir.
Bu tür
risklerden ötürü, siyanür tuzlarının ambalajlanması, taşınması ve
depolanmasında uyulacak kayıt ve kurallara bir düzen getirilmesi için dünyanın
her yerinde ulusal ve uluslararası komisyonlar kurulmuş, çalışmalar yapılmış
ve standartlar oluşturulmuş; ya da oluşturulmaktadır. Ancak, gerek gelişmiş
ve gerekse az gelişmiş ülkelerde yaygın olan görüş, çok uluslu
madencilik ve altın işletmeciliği şirketlerinin az gelişmiş ülkelerde çevre
standartları ve güvenlik önlemlerine gereken özeni göstermedikleri yolundadır.
ABD, Kanada ve Avustralya’da meslek örgütleri, sivil toplum örgütleri ve
çevre hareketinde uluslararası alanda çalışan kendi şirketlerine karşı
yaygın ve şiddetli bir eleştiri kampanyası sürdürülmektedir.
Siyanür kullanımı
sırasında çok daha sık karşılaşılan riskler, işletme içi kazalardan
kaynaklanmaktadır. Bunların başında siyanür ya da bağlantılı akışkanların
işlenmesi ya da işletme içinde borularla iletilmesinde sık sık yaşanan
kazalardır. Borular ve bağlantılarında ortaya çıkan kaçaklar, siyanürlü
akışkanların kısa ya da uzun süreli kaçması ve çoğu zaman işletmeye
komşu ve yakın alanlarda canlı yaşamı ya da içme ve sulama suyu kaynaklarını
etkilemektedir. Bunun örnekleri sayılamayacak denli çoktur. ABD’nde EPA’nın
ihbar üzerine ya da rastgele seçerek yaptığı incelemelerde bu tür çok sayıda
sızma ve kaçak saptanmakta ve uyarı ya da başka cezalar kesilmektedir. Başka
ülkelerde de çevre sakinlerinin sık sık akarsuların renginin ya da bileşiminin
değiştiğini görmeleri, balık ya da kuş ölümleri, vb saptamalar sonrasında
eleştiri, ihbar ve protestoları yaşanmaktadır. Bunların tipik bir son örneği
16 Ekim 2001’de Gana’nın batısında Wassa Bölgesi’nde kurulu Goldfields
Inc madeninde siyanürlü atıkların iletildiği boruların kopması nedeni ile
çevreye siyanürlü atık saçılmasıdır. Bu olaydan ötürü çevrede çok
miktarda balık ölümü görülmüştür. İşletme yetkilileri balıkların
siyanürden değil, buna karşı çaya boşaltılan hipokloritten
etkilendiklerini söylemektedir. Daha önce de, örneğin 1986’da açılıp
1992’de kapanan ABD Colorado’daki Summitville Madeni’ni işleten Galactic
Resources şirketinin neden olduğu siyanürlü akışkan sızıntıları
Alamosa Irmağı’nın 17 millik bir bölümünde yaşamı yok etmiştir. Burası,
şimdi temizlenmesi planlanan bir “Federal Superfund” sahasıdır ve tam
temizlenmesinin 170-200 milyon dolar kadar mal oluşunun olacağı öngörülmektedir.[4]
1979’da ABD, Montana’da açılan dünyanın ilk büyük yığın liçi ile
altın işlenen işletmesi olan Zortman-Landusky altın işletmesi Pegasus Corp.
tarafından iletildiği süre içinde defalarca siyanürlü kaçağa neden olmuş
ve canlı yaşamına ve çevredeki akarsulara önemli zararlar vermiştir. Topu
topu 50 ton altın üretilebilen bu işletmede şirket çevreyi kirlettiği için
22 kere uyarı ve ceza almış. Şimdi, temizlik için Pegasus’un harcadığı
60 milyon doların üzerine devletin de 100 milyon dolar harcayacağı öngörülüyor.[5]
Montana Department of Environmental Quality, 1982-1998 arasında bazıları balık
ölümlerine de neden olan 62 siyanür kaçak ya da sızıntısı olduğunu
bildirmektedir. ABD’de, Nevada’da 1997 yılında Gold Quarry madeninde yığın
liçi yaygısından kaçak başlayınca çevredeki iki çaya 1 milyon litre
galon siyanürlü akışkan sızmıştır. Yine Nevada’da Echo Bay şirketinin
McCoy/Cove işletmesinde 1988 ve 1990’da ortaya çıkan bir dizi sızıntı
ile çevreye 900 pound kadar siyanür kaçmıştır[6]. Güney Dakota’da 1998
Mayıs ayı sonunda Homestake işletmesinden Whitewood Çayı’na 6-7 ton siyanürlü
atık boşalınca çok miktarda balığın öldüğü biliniyor. Güney
Karolina’da Brewer Gold işletmesinde 1992’deki bir sızıntıdan sonra
Lynches Irmağı’nın 80 km’lik bölümünde 11 bin balığın öldüğü
bildiriliyor.
Ancak, bunların
en yıkıcı, katastrofik olanları atık barajlarının sızma, taşma ya da yıkılması
sonucunda çevreye çok büyük miktarlarda siyanürlü ve ağır metal yüklü
akışkan ve çamurun yayılması ile oluşmaktadır. Altın işletmeciliğinin
en çok 20 yıllık geçmişinde böyle büyük ve çok sayıda kaza kaydı var.
1994 Şubat’ında
Güney Afrika’da Rangold’un işlettiği
Harmony madeninin terk edilmiş atık barajı patladığında siyanürlü atıklar
bir mahalleyi kaplamıştı.[7]
1995 Ağustos’unda Güyana’da Kanada’lı Cambior şirketinin işlettiği Omai Madeni atık barajı topluca göçüp
1,3 milyon m3
siyanürlü atık yağmur ormanları içinden Pasifiğe boşalan Essequibo Irmağına
boşaldığında çok miktarda balık, timsah, domuzun öldüğü; çevre halkının
içme ve kullanma suyu kaynaklarının kirlendiği; işletmenin bir süre kapatılmak
durumunda kalındığı bilinmektedir. Oygür(2000), balık ölümlerini bu kez
solungaçlarına çamur kaçmasına bağlamaktadır. Pan American Health
Organization’un çalışmaları ırmağın 4 km’lik bölümündeki tüm yaşamın
sona erdiğini ortaya koymuştu.
Bir başka örnekte
de, Papua Yeni Gine’deki Ok Tedi Madeni’nin atık barajı heyelan sonunda
kullanılamaz olunca siyanürlü atıklar uzun dönem doğrudan doğruya Ok Tedi
ırmağına boşaltılmıştır. Yıllar süren bu uygulamada salınan günlük
80 bin ton atık geniş bir alanda orman ve canlı yaşamını yok etmiş ve dünyada
yaygın bir tepki doğurmuştur.
2000 yılı Ocak
ayı sonunda Romanya’nın batısında kurulu Aurul işletmesinin Baia Mare atık
barajı aşırı yağış ve kar erimeleri sonunda taşınca siyanürlü ve ağır
metal yüklü atıklar Tizsa, oradan da Tuna Irmağı’na boşalmıştır. Bu büyük
felaketin sonunda Macaristan, Sırbistan, Romanya ve Bulgaristan’daki çok
yaygın bir alanda yüzey ve yeraltısuyu kirlenmiş, BBC’nin haberine göre
birkaç gün içinde Tizsa ve Tuna ırmaklarından 650 ton ölü balık toplanmış
ve etkilerinin ne kadar zamanda giderilebileceği öngörülemeyen bir çevre
felaketi yaşanmıştır. Macaristan yetkililerinin yalnızca Tizsa ırmağında
1240 ton balık öldüğünün saptandığını bildirdikleri haber veriliyor.[8]
Biyologlar balık yaşamının ancak 5 yılda yeniden eskiye dönebileceğini;
korunma altındaki türlerin ise ancak 20 yıllık bir sürede yeniden
toparlanabileceğini ileri sürmekte.[9]
Yine bu yıl, 28
Ekim 2001’de yine Gana’nın batısında Whassa’da Kubekro Köyü yakınında
Satellite Goldfields Inc.’in atık barajı göçmüş ve çevredeki sulak
alanlar binlerce ton siyanürlü akışkanın altında kalmıştır[10].
Altın işletmelerindeki
kullanılışına, kazalar ya da vurdumduymazlık sonucunda böyle kaçak, sızıntı
ya da boşalma örnekleri eşlik eden siyanürün zehirliliği üzerine pek
fazla tartışma yok. Herkesçe kabul edilen bir başka yönü de siyanür bileşiklerinin
karşı karşıya kalındığında hemen etkide bulunması, akut bir zehirleyici
oluşudur. Bilindiği kadarı ile vücutta birikmiyor ve kanser yapıcı değil.
Bu yanı ile kronik etkisi yok. Yukarıda örneklenen çevre felaketlerinde de
çevredeki canlılarda birkaç gün içinde toplu ölümlerin yaşandığı,
daha sonra sudaki toplam siyanürün hızla azaldığı görülmüştür.
Ancak, siyanürün
duraylılığına ilişkin çelişen görüşler, çevre felaketlerinin farklı
yorum ve değerlendirmelere konu olmasını da gündeme getiriyor.
Madencilik
firmaları ve onları destekleyen bazı araştırmacılar (örneğin
Normandy’den Oygür (2000)[11]
ve onun yayınlarına çok sık değindiği Mudder and Smith(1994)[12])
oksijen ve güneş ışını altında siyanürün suda hızla bozularak zararsız
karbondioksit ve nitrata parçalandığını; siyanür sızıntılarında insan
ölümü olmadığını; balıklar üzerinde yapılan bilimsel araştırmaların
bunun “biyolojik olarak birikmediği”ni gösterdiğini ve bu şekilde ölen
balıkları yiyenlerin bile zarar görmeyeceğini söylüyor. Smith(TÜBİTAK
Raporu, Ek.10) kuzey Amerika’da 20. Yüzyıl boyunca siyanür nedeni ile ölüm
görülmediğini belirtmekte. İzleyen sayfada ise, AAPCC’ye 155 siyanür
zehirlenmesi ihbarı geldiği ve madencilikle ilgili olmasa da 3 ölüm saptandığı
söyleniyor. Bu kaynaklar, ABD’de otomobil egzoslarıyla ve sigara dumanından
havaya yılda 20000 ton HCN salındığını, madenciliğin ise havadaki siyanür
salgısı içinde kayda değer bir payı olmadığını ileri sürüyor. Elbette
burada milyonlarca noktadan çok küçük siyanür salgılarının söz konusu
olduğu açık.
Buna karşılık,
gün ışığı ve hava varken nötr pH koşullarında siyanür çözeltisinin
parçalandığı doğru olsa da, bu çözelti yeraltına süzüldüğünde,
tropik ülkelerdeki gibi yağmurlu ve bulutlu ortamlarda ya da sıcaklıkların
düştüğü ve akarsular kar ya da buzla kaplı olduğunda soğuk ülkelerde böyle
bir şeyin olamadığı göz ardı ediliyor. Çözeltisi asidik ise bu hemen aşırı
zehirli olan siyanür gazına dönüşüyor. Dahası çözelti alkalin ise siyanür
parçalanamıyor ve çözeltide uzun süre kalıyor.[13]
Bir Jeokimya
uzmanı olan Robert Moran, Missuri’deki bir nikel-kobalt madeninin atıklarında,
işletmenin kapanışından 25 yıl sonra bile yüksek miktarda toplam siyanür
bulunduğunu saptamış bulunuyor. Bunun gibi, Almanya’daki Auschwitch-Birkenau
toplama kamplarındaki yapılardan, toplu kıyım için siyanür kullanımından
45 yıl geçtikten sonra alınan harç ve sıva örneklerinde de ölçülebilir
miktarlarda demir siyanat bulunduğu bildiriliyor.[14]
Açıkçası,
maden işlemede kullanılan siyanürün zararsız bileşiklere pek hızlı parçalanmadığı
belli oluyor. Parçalanma sonunda oluşan bileşiklerin çoğunun halen balıklar
için zehirli düzeyde olduğu ve bunların ortamda uzun süreler kalıcı olduğu
belirlenmiş. Bu bileşenlerin serbest siyanür, metal siyanür kompleksleri,
organik siyanür bileşikleri, siyanojen klorür, siyanatlar, tiyosiyanatlar,
kloraminler ve amonyak şeklinde olduğu anlaşılıyor. Bunlardan siyanat,
maden işletmelerinde kullanılan siyanürün asıl parçalanma ürünü.
Siyanat sularda, belirlenemeyen;
ancak, uzun olduğu bilinen bir süre kalıcı. Başka bir parçalanma ürünü
olan amonyak, balıklar için siyanür kadar zehirli olarak biliniyor. Bazı
veriler amonyak ve siyanürün birlikte etkilerinin tek tek etkilerinden daha da
zararlı olduğunu gösteriyor. Tiyosiyanatlar, tatlı su balıklarında ani ölüm
sendromu yaratıyor. Üstelik serbest siyanürün tersine tiyosiyanat canlı örgenlerde
de birikebiliyor. Siyanojen klorür gibi öteki parçalanma ürünlerinin de balıklar
için serbest siyanürden daha zehirli olabildiği belirtiliyor.
Siyanür çok
zehirli bir madde olup, ilgili yazında 50 mg alınması durumunda ölümlere
neden olduğu belirtiliyor. Siyanür tuzları ve hidrojen siyanür, birlikte
zehirli tepki verir. Siyanür iyon tutuculuğundan dolayı ( bu siyanürün,
metal eldesinde yararlanılan özelliğidir) metalik molekülleri harekete geçirip
oksijen tüketimine neden olur. Bu yüzden oksijen kullanan canlılarda
zehirlenmeye neden olur. Deriye yakın damarlarda kirli kan dolaştığından
canlı vücudu oksijeni kullanamaz ve zehirlenme olur. Bu zehirlenme, kimyasal
boğulma şeklinde ölüme neden olur. Siyanür insan vücudunda kandaki
oksijeni tüketip zehirlenmeye yol açarken organik bileşiklere döndüğünden
siyanür zehirlenmesi anlaşılamamaktadır ve intihar ve suikastlerde de, bu
nedenle kullanılmaktadır.
Siyanür, genelde
siyanür tuzları olarak kullanılır. NaCN, KCN şeklinde kullanılan siyanür
tuzları asit ve zayıf alkalilere birleştiğinde ya da suda çözündüğünde
HCN gazı çıkar. Bu gaz çok zehirli olup 2.5 ppm dolayında çeşitli etkiler
göstermeye başlar. 300 ppm dolayında alındığında ani, 100-200 ppm alındığında
1 saat içinde ölümlere neden olur. Hidrojen siyanür gazı havadan hafif olup
kolayca yayılma özelliğine sahiptir.
HCN yün, ipek
akrilik ve poliüretan gibi doğal ve yapay maddelerin yapısında bulunduğundan
bu maddeler yandığında da açığa çıkar. Yangın kazazedelerinde, ölümlerin
en önemli nedenlerinden birinin siyanür zehirlenmesi olduğuna inanılır.
Siyanürle ilgili
olarak, dünyada yer altı suları, siyanür bulunduran bazı bitkiler, doğal
besinler, çalışma ortamı havası ve atıklar için çeşitli standart sınırlar
getirilmiştir. Bazı doğal bitkilerin hayvanlar tarafından belirli miktardan
fazla yenmesinin zehirlenmelere yol açtığı konusunda bilgilerle karşılaşılmaktadır.
Bu bitkilerden 0.5 kg yiyen 250 kg ağırlığındaki bir hayvanın ölebileceği
konusuna dikkat çekilmektedir.
Siyanür bileşiklerinin
taşınması ve depolanması konusunda da önemli yasaklamalar
getirilmiştir. Siyanürle ilgili standartlar da, ortaya çıkan çeşitli
zararlar ve sakıncalar neticesinde sürekli değişikliğe uğramaktadır.
ABD’ndeki bazı bölgelerde atık sudaki siyanür derişimi son zamanlarda
daha aşağılara çekilmiştir. Endüstriyel çıkış suyunda siyanür derişimi
üst sınırı San Francisco’da 0.025 mg/lt olarak belirlenmiştir.
Alman
Parlamentosu, kendi ülkesinin şirketlerine, ülke dışında bile olsa
Almanya’nın standartlarına uyma zorunluluğu getirmiştir. Almanya Tehlikeli
Maddeler Yasasına göre siyanür, hidrosiyanik asitler ve tuzları, zehirli
maddeler kapsamındadır. Bu yüzden alımı, satımı ve depolanması kısıtlanmıştır.
Ayrıca Almanya Su İşleri Yasası, siyanür havuzlarını yeraltı su
kaynaklarını zehirleyeceği gerekçesi ile kısıtlamıştır. 1971 ve 1977 de
kabul edilen yasalarla AT ülkelerinde de bu kısıtlamalar yaygınlaşmaktadır.
Siyanürle altın
işletilmesinde siyanürün en tehlikeli durumu, işlem çamurunda ve suyunda
serbest siyanürün hidrojen ile birleşip HCN gazı oluşturmasıdır. Oluşan
HCN yukarıda belirtildiği gibi havada hızla yayılarak ortama dağılmaktadır.
Bu tepkime asitik ortamlarda gerçekleşir.
Bunun için ortamın sürekli bazik tutulması sağlanmaya çalışılır. Ancak
bu, yalnızca pH 11-12 dar aralığında sağlanabildiğinden sürekli sorun
yaratmaktadır. Uygulamalarda kireç eklenmesi ile sağlanmaya çalışılan
bazik ortamda HCN gazının oluşumu bütünü ile engellenememektedir. Ayrıca
açık havuzlara yağmur ya da ortam suyunun eklenmesi sürekli pH değişimine
neden olmaktadır.
Siyanür ile
ilgili olarak, Moran(1998)’ın getirdiği en önemli eleştirilerden biri de,
siyanürün parçalanması sonucunde oluşan daha kalıcı ve yine de zehirli
olan bir çok bileşik için düzenleyici standartın bulunmayışıdır.
Bunlardan, yalnızca amonyak ve nitrat için standartlar var. Pek çok kamu
kurumu madenciliğe ilişkin sularda WAD ya da toplam siyanür yöntemleri ile
analiz yapılmasını istemekle yetiniyor. Ancak, bu yöntemlerden hiçbiri bir
madencilik atığında bulunabilecek bileşiklerin çoğunu belirleyemiyor. Pek
çok atık ya da yığın liçi su örneği 0.05 mg/lt’den az WAD siyanür
derişimine sahip iken, öteki siyanat ve tiyosiyanat derişimleri yine de balıklar
için tehlikeli düzeyde olabiliyor.[15]
Siyanür Kullanımı
Normandy’nin önceki yayınlarında olduğu gibi, en yeni broşüründe de, tesiste yılda 240 ton sodyum siyanür kullanılacağı belirtiliyor. Normandy’ye göre, “altın madenciliği endüstrisi, dünyanın toplam siyanür üretiminin %18’înden daha azını tüketmektedir. Siyanürün başlıca kullanım alanlarından yalnızca birkaçı, metal işleme ve kaplama, gemi dezenfeksiyonu, naylon ve plastik imali, tekstil sanayi, tıp ve eczacılık ve boya sanayidir. Türkiye’de her yıl yaklaşık olarak 2500 ton sodyum siyanür kullanılmaktadır. 1987’den beri Türk kamu sektörü tarafından işletilen Kütahya-Gümüşköy gümüş madeninde yıllık olarak kullanılan 1200 ton sodyum siyanür de buna dahildir.”[16]
DEÜ Raporu (2000)’nda, 1991 ÇED Raporu’nda 0.35-1.76 kg NaCN/ton-cevher harcanacağı bilgileri kullanılarak 1.5 kg/ton değerin esas alınmış ve örneğin Kütahya Gümüşköy’de 4 kg/ton NaCN kullanılmakta iken; sonradan hazırlanan metinlerde, altın tenörünün 9.1 gr/ton ve NaCN tüketiminin de 0.8 kg/ton alınmış olduğu anımsatılmaktadır. Bu son değer esas alındığında tesiste yılda 250 ton NaCN harcanması gerekecek iken, 1.5 kg/ton değeri kabul edildiğinde yılda harcanacak NaCN miktarının 460 ton’a çıkacağı hesaplanmaktadır.
Yine ÇED
Raporu’nda yılda 300000 ton cevher işleneceği esas alınmış iken, kırma/öğütme
birimlerinin kapasitesinin 486720 ton/yıl oluşu da dikkati çekmektedir. DEÜ’ne
göre, böyle bir kapasite kullanılırsa yıllık siyanür harcaması 750
ton’a çıkabilecektir.
Şirket, tesiste kullanılacak sodyum siyanürün “en yüksek güvenlik standartlarını karşılayan, özel tasarımlı konteynerler ile tesise taşınaca”ğını; “gerektiği şekilde küçük miktarlar halinde taşınacak olup, bu şekilde tesiste büyük miktarlarda depolanma ihtiyacının ortadan kalkaca”ğını; “Zararlı Kimyasal Madde ve Ürünlerinin Kontrolu Yönetmeliği” ve “Zararlı Maddelerin Karayolu ile Uluslararası Taşımacılığı için Avrupa Sözleşmesi” koşullarına çok sıkı uyulacağını; “Sodyum Siyanürün tesiste emniyetli, kapalı bir bölgede depolanaca”ğını, “depolama bölgesinin yangına karşı dayanıklı, alev almaz ve her zaman kilitli tutulaca”ğını ve “depolama tankları, sodyum siyanürün tekrar transfer edildiği tesis bölgeleri, liç ve siyanür solüsyonu tanklarının, meyilli ve setli beton üzerine yerleştirilmiş” olduğunu taahhüt etmektedir.
Kullanılacak Öteki Kimyasallar
Ayrıca, siyanür ile işlem ve daha sonraki kimyasal bozundurma süreçlerinde de farklı kimyasallar kullanılacaktır.
Normandy’nin web sayfasına göre, sıvı atıktaki serbest siyanür ve zayıf asite ayrışabilir siyanür, WAD’ı bozundurabilmek üzere sodyum metabisülfit olarak SO2 ve havanın O2‘i ile oksitleme yapılacaktır. Bundan, siyanat ve sülfürik asit çıkacaktır. Bunlar da, kireç ile nötrleştirilmeye çalışılacak ve sonuçta bir yandan jips çökelecek; bir yandan da, katı karbonat ve amonyum (NH4) çıkacaktır. Şemaya göre amonyum buharlaşacak, üreye ve nitrata dönüşecek ve de adsorbe olacaktır.
Daha sonra, sudaki arsenik ve antimuanı duraylı duruma sokmak için ferrik sülfat ve pH’ı istenen düzeyde tutabilmek için de kostik soda kullanılacaktır.
Son olarak siyanürü
bozundurabilmek için hipoklorit kullanılacaktır.
Orhon vö(1999) işletmede bir yılda kullanılacak kimyasalları,
Sodyum metabisülfit 1332 m3
Hidroklorik asit 60 m3
Kostik 280 m3
Ferrik sülfat 450 ton
Bakır sülfat 15 ton
Flokülant 7 ton
Kireç 550 ton
Oksijen 4000 m3
Aktif karbon 8 ton
LPG 80 m3
olarak sıralıyor.
Köse(2001)[17] ise, işletme süresi boyunca 1920 ton sodyum siyanür, 10656 m3 sodyum metabisülfit, 480 m3 hidroklorik asit, 2240 m3 kostik, 3600 ton ferrik sülfat, 120 ton bakır sülfat, 56 ton flokulant olmak üzere, toplam 20000 ton kadar kimyasal kullanılacağına dikkat çekmektedir.
Su Kullanımı
Normandy Ltd (2000), çalışmalar için günlük 900 m3 besleme suyu kullanılacağını ve yöredeki su kaynaklarının etkilenmemesi için suyun yeniden kullanımının en yüksek düzeyde tutulacağını belirtmektedir. DEÜ (2000) Raporu’nda, tesisin kullanacağı suyun miktarı konusunda da bazı sorular ortaya atılmaktadır. Buna göre, liç tankında çözülmenin gerçekleştirilebilmesinin, çamur su kapsamının % 50 olması durumunda bile güç olduğuna ve bu oran ve 300000-450000 ton/ yıl’lık cevher işleme kapasitesi göz önüne alındığında gereken suyun 250000 m3/yıl (öğütülmüş cevherin birim hacim ağırlığı 18 t/m3 alınmıştır) mertebesinde olacağına dikkat çekilen Rapor’da, bunun nasıl sağlanacağı konusunun yeterince tartışılmadığına işaret edilmektedir. Bu yaklaşımla bulunan su gereksinimi değerinin yukarıda Firma tarafından verilen değerle de teyit edilmekte olduğu görülmektedir.
Ancak, tesisin su kullanımı ve nerelerden ne kadar su sağlanacağı konusunda birbirini tutmayan sayılar verilmektedir. Bu konudaki ayrıntılı bir değerlendirme, aşağıda Atık Barajlar’ın taşkın riskinin tartışıldığı bölümde yapılmakta ve işletmenin su dengesinde ciddi belirsizlikler ve önemli risklere neden olan dengesizliklerin bulunduğuna dikkatler çekilmeye çalışılmaktadır.
[1] Oygür, V., 2000, Altın Madenciliğinde Siyanür Kullanımı, Jeoloji Mühendisliği, 24-1
[2] Associated Press, February 9, 2000
[3] Associated Press Nov. 5 2001
[5] Grunwald, M., 15 January 2001, Washington Post
[6] Moran, R., 1998, Cyanide Uncertainties, MPC Issue Paper no.1
[7] Rainforest Information Center, http://forests.org/ric/
[8] Marsh, V., July 18 2000 Financial Times
[11] Oygür, V., 2000, agy
[12] Mudder, T. and Smith, A., 1994, An environmental perspective on cyanide, Mining World News, v.6, no.9
[13] Associated Press, February 9, 2000
[14] Moran, R., 1998, agy
[15] Moran, R., 1998, agy
[16] Normandy Ltd., 2000, Bugün ve 2000’in ötesi
[17] Köse, C., 2001, agy