DEVLETİN YERİ

Doğal kaynakların en önemli özelliği, hiçbir topluluk, sınıf ve katmanın emeği karşılığı üretilmemiş olması nedeni ile, hiç kimsenin herhangi bir gerekçe ile sahiplenme hakkı iddia edemeyeceği ve dolayısıyla, tanımı gereği bu kaynakların tasarruf hakkının da kamuda olmasıdır.

Kamu, bu kaynakların insanlık hizmetine nasıl sunulacağına karar verme hakkına sahip olmalıdır. Bu hakların nasıl kullanılacağı Anayasa ve yasalarla belirlenir.

 

Madencilikte kamu mülkiyetini esas alan ülkelerde devlet, kamu kurumları aracılığı ile doğrudan arama çalışmalarını yapmaktadır. Bu hak, ülkemizde Anayasanın 168. Maddesinde “tabii servetler ve kaynaklar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır” biçiminde anlatılmaktadır.

Ülkemiz, gelişmekte olan ülkeler arasında, doğal kaynaklarının varlığı ve çeşitliliği ile dünyada önde gelen ülkeler arasındadır.

 

Kurtuluş Savaşı’nın sonrasında yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararla madencilik önce özel şirketlere bırakılmıştır.

 

Bu ilk dönemde yabancı sermayenin elindeki madencilikte herhangi bir ilerleme kaydedilemeyince bu alanda da ulusalcı politikaların uygulanması gündeme alınmıştır. 

Bundan sonra, Cumhuriyetin ilk yıllarında ulusal devlet politikaları ile madencilik sektöründe önemli gelişmeler sağlanmıştır. 1933’te Petrol Arama ve İşletme İdaresi, Altın Arama İdaresi kuruldu. 14 haziran 1935’te MTA ve ETİBANK ve 24 Haziran 1935’te EİE(Elektrik İşleri Etüt İdaresi) kuruldu. Bu kurumlaşma, enerji ve madencilik alanlarında nasıl bir bütünlüklü ulusal politikanın başlatıldığının göstergesi oldu.

Özellikle MTA eliyle yapılan çalışmalar, ülkemiz açısından önem taşımaktadır.1935 yılında Maden Teknik ve Arama Enstitüsü’nün ve Etibank’ın kurulması bu politikaların başlangıcı olup yakın tarihimize kadar sürmüştür.

MTA devletin madencilik sektöründe öncülük yapması ve madencilikte bilimsel çalışmaların uygulanması, bu yolla da doğal kaynakların rezerv ve özelliklerinin belirlenmesi amacıyla kurulmuştur. MTA kurulduğu günden bu yana ülkemizin madencilik alanında yaptığı çalışmalarla, şu ana kadar ülkemizde işletilmiş ya da işletilmekte olan bütün doğal kaynakların jeolojisi ile ilgili çalışmaları yapmıştır. Gerekli jeolojik haritalar hazırlanmış ve madencilik kesiminin hizmetine sunulmuştur. MTA, Türkiye’nin maden rezervleri açısından var olan genel durumunu saptamış durumdadır.

Etibank ta, aynı şekilde MTA verileri ile bu rezervlerin işletilmesi ve kamu yararına sunulması amacıyla kurulmuştur. Bu verilerin ışığında Etibank çeşitli işletmelere başlamış ve günümüzde bu işletmelerin büyük bölümü sürdürülmektedir. Metalurji ve madencilik alanında büyük hizmetlere imza atan Etibank kurşun, bakır, alüminyum, krom, bor, gümüş ve elektrometalurji konularında oldukça yoğun yatırım ve üretimlerde bulunmuştur.

24 ocak 1980 ekonomik kararları ile ise Türkiye yeni bir sürece girmiştir. Bu süreçte madencilik yatırımları özel ve yabancı girişime bağımlı duruma getirilmeye çalışılmaktadır. Günümüzde Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde uygulanan politikalara geri dönülmektedir.

Örneğin, Balıkesir bölgesinde bulunan Bor yataklarının işletilmesi 1865 yılında Fransız şirketlerine verilmişti. Bakır, kömür gibi madenler de 1890 lı yıllarda Alman ve İngiliz şirketlerinin elinde bulunmakta idi. 1950’li yıllardan başlayıp 1970 li yıllarda hızlanan bor işletmeleri, ülkemizde madencilik sektöründe oynanan oyunların en tipiğini örneklemektedir. 1960’lı yıllardan 1974’e kadar bor ülkemizden 25-30 dolara satılabilirken, 1974 yılında taban fiyatı uygulaması ile bu düzey 70$’a, sonra 90 $’a kadar yükseltilebildi. Yine de, dünya fiyatlarının altında satılması nedeni ile, bunun engellenmesi için özel sektörün elinde bulunan bu madenler kamulaştırıldı. Buna karşılık, özel sektör bor cevherinde Türkiye’nin dünya pazarına girişini engellemeye çalıştı. Çünkü rafine işlemleri sistemi İngiliz, Fransız ve İspanyolların ortak olduğu Borax Holding tarafından yapılabilmekte idi. Türkiye’nin bor cevherinde dünya pazarına girişi rafine tesislerini kurup işletmeye başlaması ile olmuştur. 1980 sonrasına kadar bor madenlerinde de (Etibank’a devredilmesi 1978’de olmuştur) yaşandığı gibi ulusal politikalardan uzaklaşılması önlenmeye çalışılmıştır.

Günümüzde ise Bor madeni stratejik olmaktan çıkarılmaya ve 2840 sayılı Bor Kanunu olarak bilinen yasa değiştirilmeye, bor madenleri dünya tekellerinin eline bırakılmaya çalışılmaktadır. IMF’e verilen niyet mektuplarının içine bu alanda verilen sözler de konulmaktadır.

1980 yılının 24 Ocak ekonomik kararlarının uygulamaya konulmasında yaşanan zorlukların 12 eylül 1980 Askeri darbesi ile aşılmasının ardından, ülkemizde ulusal politikaların yerine açık açık çokuluslu şirketlerin politikaları uygulanmaya başlanmıştır.

1983 sonrasında çıkarılan yasalarla yabancı sermayenin ülkemize girişi, kolayca dolaşımı sağlanmıştır. Bunun en önemli alanlarından biri de madencilik olmuştur. Özelleştirme yasalarının gündeme alınmasıyla 1986 yılından sonra KİT’ler teknoloji yenileme yatırımları yapılmayarak, istihdam yapısı siyasal müdahalelerle bozularak zarar eder duruma getirilmiş; 1985 yılında çıkarılan 3213 sayılı Maden Yasası ile yerli ve yabancı sermayeye madencilik sektöründe önemli imtiyazlar tanınmıştır.

MTA ve Etibank’ın kuruluş yıllarının sonrasında, 1930’lu yılların sonunda madencilik üretim alanındaki artış hızı %30’ları geçmiştir. Bugün gelinen noktada bütün bu üretimleri sürdüren Etibank, bir holdinge dönüştürülerek 7 ayrı AŞ kurulmuş; bunlar ise birer birer özelleştirilmektedir.

 

1985 yılında çıkarılan 3213 sayılı Maden Yasası ise, dünyada yaygınlaştırılan madencilik politikaları doğrultusunda MTA’nın arama çalışmalarını ruhsatlandırmada herhangi bir firmaya eşitlenerek sınırlandırmıştır. Böylece MTA’nın en önemli işlevi kısıtlanmış ve Enstitü yalnızca ruhsat alabildiği yerlerde çalışabilen bir kurum haline getirilmiştir.

 

1994 yılında çıkarılan yap işlet devret modelini öngören 3996 sayılı kanunla da devletin hüküm ve tasarrufu altındaki madenlerin işletilmesi yabancıların imtiyazına bırakılmıştır.

Bu yasalarla birlikte, ülkemiz madenlerine ve özellikle de altın madenine yönelik yabancı sermayeli şirketlerin ilgisi artmıştır.

 

Bu sürecin sonunda Etibank Türkiye’nin en büyük kamu iktisadi teşekkülü iken, yıllık 500 milyon dolar satış, 300 milyon dolar ihracat 170- 180 milyon dolar kârı olan dönemleri olmasına karşın, bazı kısımları zarar ediyor, kâr ve zarar edenleri ayırt edilmeli gerekçesi ile, kamusal hizmet işlevi yok sayılarak, kazanan bölümleri satılıp yıllardır yatırım yapılmayan bölümlerinin de kapatılması yoluna gidilmiştir.

Ülkemizin yeraltı ve yerüstü doğal kaynakları açısından (Wolfram, Krom, Bor, Alüminyum, Bakır, Altın, Gümüş vs) oldukça çeşitliliğe sahip olmasını ve çevre koruma uygulamalarındaki zayıflığı göz önüne alan çokuluslu şirketler ülkemize yönelmiştir.

 

1985 yılında yürürlüğe giren Maden Yasası ile uluslararası şirketlerin aldığı altın ruhsatları, bu sahaların bugüne kadar MTA tarafından neden belirlenemediğinin eleştirilmesine neden olmuş ve altın yataklarının  bu şirketlerce kısa sürede tespit edilişi alkışlanmıştır. Altın araması için bu dönemde Eurogold’un 40 milyon dolar, Cominco’nun 50 milyon dolar, Tüprag’ın 25 milyon dolar harcadığı ifadeleri de, bunun gibi gerçekle bağdaşmamaktaydı.

 

MTA Genel Müdürlüğü, kuruluşundan günümüze kadar yaptığı çalışmalarla Türkiye’nin madencilik alanında  yaptığı her çalışmaya  imza atmış olup, ülkemizde işletilmiş ya da işletilmekte olan hemen bütün madenlerin jeolojisi ile ilgili çalışmalarını tamamlamıştır. Bu çalışmaların kapsamında 1/ 25.000 ölçekli jeoloji haritalarının yaklaşık % 90’ı bitirilmiş; hazırlanan 10.000’e yakın raporla tüm Türkiye’nin bilgisi, madencilik sektörünün hizmetine sunulmuştur. Tektonik, metamorfizma ve metalojeni  haritaları hizmete hazır durumdadır. Kısacası, madencilik sektörünün  istediğinden fazlası MTA tarafından, yıllar süren emekler sonucu ortaya konmuştur. Özetle, Türkiye’de var olan maden potansiyelinin MTA tarafından saptanmış olduğu söylenebilir. 1938 yılında 661 rapor numarası ile yayımlanan ve 10.4 gr/ton tenöründeki altının Niğde-Ulukışla-Bolkardağ bölgesinde saptanmasından, 1986 yılında 8027 rapor numarası ile yayımlanan Artvin-Borçka-Akarşen yöresindeki altının saptanmasına kadar, uzun yıllar büyük bir emek ve bilgi birikiminin ürünü olarak ortaya çıkan çalışmalarda hep MTA’nın imzası bulunmaktadır. 1985’te Uşak-Eşme-Dervişli-Helimli altın cevherinden altın kazanılmasını kavurma ve siyanürleme ile teknolojisini araştıran da MTA Enstitüsü olmuştur; 1994’te Manisa-Kula-Evciler-Sarıkaya’da arsenopiritli altın cevherinin bakteriyel özütleme yöntemi ile kazanılmasını deneyen de; ülkenin her yerinde altın cevheri yataklarının prospeksiyonunu ve maden jeolojisini yapan da.

 

Yabancı şirketlerce saptandığı iddia edilen sahalar da, büyük ölçüde gerçekte MTA tarafından bulunmuş sahalardır. MTA çalışanları yıllarca tüm Türkiye’yi karış karış dolaşarak maden potansiyellerini ortaya koymuştur. Şimdi bu sahaları yabancı şirketler işletmeye çalışmaktadır. Açık olan şudur ki, ülkemizdeki altın madeni potansiyelinin tespiti bu şirketlerin ülkeyi taraması sonucu ortaya konmamıştır.

 

MTA’nın çeşitli bölgelerde yaptığı çalışmalarla ortaya koyduğu tenör ya da rezerve ait rakamların yabancı şirketlerce ortaya konmuş rakamlarla çakışmaması ise çok doğaldır. Çünkü bu değerler, geliştirme ve işletmeye yönelik ayrıntılı çalışmalar sonucu artmaktadır. 

Dikkat edilmesi gereken bir konu da, eskiden ekonomik olmadığı için işletme kapsamına alınmayan düşük tenörlü madenlerin teknolojik gelişmelerle ya da yüksek tenörlü cevherin kalmaması ile günümüzde işletilebilir ekonomik değer kazanmış olmasıdır. Ancak gelişen teknolojilerin sunduğu üretim tarzının sonuçlarının tartışılması da unutulmamalıdır.


Önceki sayfa

Hosted by www.Geocities.ws

1