Bergama Ovacık Altın İşletmesi Tesislerinde Deprem Riski


Derleyen: Tahir Öngür (TMMOB-JMO Altın Çalışma Grubu)


Bergama yöresi, Batı Anadolu’da, doğudan batıya doğru itilen ve Güney Ege’deki dalma-batma zonundan çekilen bir ara plaka üzerindeki çekme gerilmelerinden etkilenen bir ortamda yer almaktadır.

Aşağıdaki şekilde de gösterildiği gibi, bu plaka parçası KD’sinden Eskişehir ve GD’sinden da Fethiye-Burdur fayları ile sınırlanmaktadır. Bu plaka parçasının hızlı bir biçimde GB’ye hareket ettiği şekilde kırmızı oklarla genliği gösterilen GPS verilerinden anlaşılmaktadır.

Bu gerilme ortamına bağlı olarak Batı Anadolu, ikinci şekilde belirtilen bazı D-B ve buna verev uzanan daha eski graben yapıları ile donanmıştır.

Batı Anadolu’da son yüzyıl içinde bir çok büyük deprem yaşanmıştır. Bunlar yandaki haritada işaretlenmiştir.

Westavay (1990) aşağıda yer alan haritasında bunların üzerlerinde gelişmiş oldukları fayları da belirtmeye çalışmıştır.

Bu fayların üzerinde tarihsel dönemlerde olan depremlerin birçok antik kenti yıktığı da bilinmektedir (dördüncü şekil).

Bergama Ovacık’ta kurulan Normandy altın işleme tesisleri de bölgesel olarak böylesine yüksek bir deprem etkinliğine sahip bir yörede yer almaktadır.

Başbakanlığın bu tesis ile ilgili olarak TÜBİTAK’a  hazırlattığı Rapor’un ekinde Prof Dr Aykut Barka tarafından hazırlanmış 3 sayfalık bir bölüm (Rapor’da, EK.8) ile Prof Dr Haluk Eyidoğan tarafından hazırlanmış 4 sayfalık bir başka bölümde (EK.9) bu depremsellik konusu irdelenmektedir.

Barka, hava fotoğraflarını, Eurogold’un bu konudaki çalışmalarının sonuçlarını, literatürü ve 2 günlük bir gezi ile de sahayı incelediğini belirterek Ovacık’ın BGB-DGD uzanımlı normal faylarla sınırlı aktif bir yapının kuzey kenarında yer aldığını; ayrıca, doğuda KKD-GGB uzanımlı sol yanal atımlı Bergama-Foça Fay Zonu’nun bulunduğunu belirtmektedir. Yaptığı gözlemlere göre havzanın güneydoğusunda Holosen sonrası depremlerle oluşan fayların kalıntısı olan şevlerin bulunduğunu belirten Barka, kuzey kenar boyunca havza sınırında yer alan fayların fay morfolojilerine ilişkin belirtiler görülmediğini söylemektedir. Barka’ya göre işletmenin altından da Tünek Tepe Fayı geçmektedir. Kazılarda fay düzleminin açığa çıktığını belirten Barka’ya göre, iki yandaki bloklar arasında bir yükselti farkı olmayışı bu fayın Holosen’de hareket etmediğini göstermektedir*. Barka’nın bir başka saptaması da, Bergama-Foça Fay zonunda 1964-94 arasındaki etkinliğin yoğun olduğudur. Sonuç’ta Barka, bazı fayların diri olduğunu, bazılarının da Holosen’den beri dingin kalmış olabileceğini; Bergama Havzası ve çevresinde M>6 deprem olabileceğini; işletmenin de bunlardan kuvvetli yer sarsıntısı ile etkileneceğini belirtmektedir.

Atık Barajı’nın altında yer alan Tünek Tepe Fayı’nın günümüzde diri olmadığı düşüncesini yineleyen Barka, bu fay kırılsa bile boyu ve yerine göre, barajı tehdit edecek önemli bir deprem yaratma olasılığının çok düşük olduğunu söylemektedir. Bu fay kırılırsa büyük bir depreme neden olmayabilir; ama, bunun yüzeyde ortaya çıkaracağı deplasmandan, yer değiştirmeden barajın etkilenip etkilenmeyeceği konusu yanıtsız durumdadır.

MTA tarafından hazırlanmış olan “Türkiye Diri Fayları Haritası”nda, Ova’nın kuzeyinde,  işletmenin yakınından geçmekte olan Kaynarca Fayı da açıkça gösterilmektedir.

Yakındaki Kaynarca Jeotermal sisteminin araştırması kapsamında MTA tarafından yapılmış olan gravite ve özdirenç incelemelerinde de alüvyonun altında önemli graben faylarının bulunduğu (ve bunların sıcak su sistemlerine yataklık ederek gençlik ve diriliklerini dışa vurdukları) saptanmıştır. Bu gözle yaklaşıldığında, Prof Barka’nın 1939 Depremi sırasında Ova’da gözlemlendiğine değindiği yarıklar anlam kazanmaktadır. Bundan olmalı ki, MTA tarafından yayınlanmış olan[1] “Türkiye Diri Fay Haritası”nda da Dikili’den doğuya uzanan ve grabeni kuzey kenarından sınırlayan bir fayın varlığına işaret edilmektedir.

Yöre, aşağıdaki şekilde de sergilendiği gibi, son yüzyılda aletsel olarak saptanmış olan çok sayıda depremden etkilenmiştir.

Ovacık’a 5 ve 10 km uzaklıklı bölgeler ve deprem odak yerleri

İzmir-Bergama yöresinde depremlerin yoğun biçimde dağıldığı ve aşağıdaki şekilde gösterilen bu dağılımın bazı alanlarda deprem fırtınası olarak adlanacak şekilde sıklaştığı bilinmektedir.

1939 Dikili Depremi’nin odağı, Kandilli kayıtlarına göre Dikili ile Ovacık arasında Kaynarca dolayında; USGS kayıtlarına göre de Ovacık’ın hemen güneyinde yer almaktadır. Eurogold’un web sayfasına göre bu odak Dikili’dedir!

Ancak, 6.5 büyüklüğündeki bu depremde en büyük hasarın Dikili-Bergama çizgisinin güneyinde ortaya çıktığı da, yine aynı yerde yazılıdır.

Salamon-Calvi’nin(1940) hazırlamış olduğu aşağıdaki eş şiddet haritası da bunu açık bir biçimde göstermektedir.

Buna göre tesis alanı bu deprem sırasında VII şiddetinde etkilenmiştir.

Barka, 1939 Depremi sırasında bu havza içinde oluştuğu söylenen yarıkların yüzey kırığı mı; yoksa, sıvılaşma ile mi ilgili oldukları konusunda bir kanıya varamadığını dile getirmektedir. Barka’ya göre Ovacık Köyü 1939 Dikili depreminde hasar görüp yeri kuzeye kaydırılmıştır.

Salomon-Calvi(1940)’nin[2] hazırladığı yukarıdaki 1939 Depremi eş şiddet haritasında en büyük şiddetin saptandığı alan, Dikili’den doğuya uzanan bir kuşak biçimindedir. Bu alanda IX şiddeti yaşanmış, Ovacık çevresinde ise bu şiddet VII-VIII olmuştur. Bu nitelikteki diri ve alüvyon örtüsü altında ilerleyen fayların Ovacık’tan 5 km’den daha uzak olmadıkları kuşkusuzdur.

Yine, İTÜ ve BÜ öğretim kadrosunca hazırlanan “İzmir Kenti Deprem Senaryosu”[3] çalışmasının Prof Dr Aykut Barka tarafından hazırlanmış olan “2. JEOLOJİ ve TEKTONİK” bölümünde Bergama-Foça Fay Zonu daha ayrıntılı olarak incelenmekte ve 1919 (M=7) Depremi’nin bu fay üzerinde oluştuğu; ayrıca, bu yörede tarihsel dönemde de yıkıcı bazı depremlerin olduğu açıklanmaktadır. Buradaki antik Eleaa, Myrina (Aliağa) ve Pitane (Çandarlı) kentlerinin MS 17 Depremi’nde yıkıma uğradıkları da bir şekil üzerinde gösterilmektedir. MS 175 Depremi’nin de bu fayla ilişkili olabileceğini belirten Barka, bu fayın sol yanal atımlı olabileceğini düşünmektedir. Barka(1999)’nın, Tübitak Raporu’ndaki bölümünde de diri olduğunu açıkladığı bu fay, Ovacık’tan en çok 6-7 km uzaklıktan geçmektedir.

Oldukça yakın sayılabilecek bir yerde kurulacak bir doğal gaz çevrim santralı tesisi için Prof Ansal(1999)’ın yaptığı bir değerlendirmede[4], 50 km’lik bir uzaklık içinde, 50 yıllık sürede aşılma olasılığı %10 olan bir depremin, tasarım depreminin büyüklüğünün M=6.8 olabileceği belirlenmiştir. Bu değerler ve 5 km odak uzaklığı ve 3 km derinliği kabulü ile Ansal’ın yaklaşımı izlendiğinde tesis alanındaki tasarımlarda kullanılması gereken yatay yer ivmesi değeri

ah=0.48

bulunmaktadır.

Prof Eyidoğan ise TÜBİTAK Raporu Ek.9’da, deprem etkisi altında atık barajı kaya dolgu gövdesinin, depolanmış akışkan nitelikli atığın ve baraj tabanındaki geçirimsiz plastik yaygının davranışını tartışmaktadır. Eyidoğan, irdelemelerinde 1939 depremini denizde ve tesis alanına 20 km uzakta kabul ettiğinde, beklenen yatay yer ivmesinin 0.4 g’den küçük olduğunu söylemektedir.

Eyidoğan (2002)[5], konuya ilişkin olarak yaptığı ek açıklamasında :

Güvenilir deprem verileri ve katalogları kullanıldığında baraj bölgesine en yakın ve en büyük olduğu bilinen deprem 22 Eylül 1939 Dikili-Bergama depremidir. Deterministik (tanımsal ) yaklaşım açısından bu depremin tekrarlaması durumunda (deprem kaynak noktası belirli olduğu için)  yapacağı etkinin ne olabileceğini incelemek yaklaşımlardan bir tanesi olduğu için raporumuzda bu konuya yer verilmiştir. Mevcut kaynaklardaki makrosismik bilgiler  incelendiğinde depremin baraj sahasına uzaklığı 20 km ye yakın alınmıştır. Bu iyimser bir yaklaşımdır ve bir yapı tasarımında kabul edilen olasılıksal (probabilistik) bir değer değildir. Rapor yazıldığı tarihte henüz uygulamaya girme aşamasında olan ve şu anda yürürlükte bulunan Türkiye Deprem Bölgeleri haritasında 1. derece deprem bölgeleri için verilen efektif yatay ivme katsayısı (0.4g) bu bulgudan daha büyük olduğu ve baraj inşa edilmeden önce yapılan olasılıksal yaklaşımlara göre barajın tasarımında kabul edilen maksimum yatay ivme oldukça büyük (0.6 g) alındığı için herhangi bir olasılıksal hesaplama yoluna gidilmemiştir. Baraj sahasının Foça-Bergama Fay zonuna 5 km uzakta olduğuna dair bilgilerin tartışmalı olmakla birlikte, depremin episantırının 5 km uzakta (odağın ortalama 10 km uzakta) olması durumu düşünüldüğünde dahi mevcut ivme azalım ilişkilerinden baraj sahasında beklenen yatay yer ivmesinin (bir çok yazarın bağıntılarının ortalaması) 0.6g yi aşmadığı anlaşılmaktadır (Tanımsal yaklaşımla).

·         M=7.0, R=5 km, Amax= 0.49 (Abrahamson & Silva, 1997)

·         M=7.0, R=5 km, A max=0.42 (Boore, Joyner & Fumal, 1997)

·         M=7.0, R=5 km, Amax= 0.53 (Campbell, 1997)

·         M=7.0, R=5 km, Amax= 0.50 (Sadigh et al., 1997)

Dolayısıyla baraj inşaatını beklenen en kötümser büyüklükteki yatay ivmeye göre tasarlandığı kabul 
         edilebilir
.”demektedir.

Golder Associates(1998)’e göre[6] depolanmış atığın sıvılaşmasına neden olabilecek en düşük yatay yer ivmesinin 0.5 g olduğuna değinen Prof Eyidoğan bunun çok düşük olasılıklı olduğu sonucuna varmaktadır. Riskin olmadığı anlamına da gelmeyen bu vargı, Bergama Grabeni kuzey kenar faylarının, ya da Barka’nın diriliğini gösterdiği ve 5 km uzaklıktan geçen Foça-Bergama Fayı’nın ya da yine daha uzak olmayan graben içi fayların yenilmesi olasılığı göz önüne alındığında geçerli olabilir mi, düşünmeye değer.

Baraj gövdesinin 0.6 g yatay yer ivmesine göre güvenlik katsayısının, Normandy için hazırlanmış raporlarda 1.1 ve 1.2 değerlerini sağladıklarını anımsatan Eyidoğan bunları yeterli bulmaktadır. Oysa, bunların sınır değerler olması, riskin büyüklüğünü de göz önüne getirmektedir. Üstelik bu değerlerin doğruyu yansıtıp yansıtmadığı konusundaki kuşkular ve Baraj gövdesinin önüne ek bir dolgu yapılması durumunda güvenliğin gerçekten yükselip yükselmeyeceği konuları da aşağıdaki bölümlerde ayrıca tartışılacaktır.

Eyidoğan yine, “Raporumda bizzat tarafımdan üst yapıyla ilgili herhangi bir yeni analiz yapıldığı beyan edilmemiştir ve zaten bu benim işim değildir. Baraj inşaatı öncesi ve sonrası firmalarca yapılan çeşitli üst yapı analizleri için beyan edilen bulgular beklenen deprem ivmesinin değeri açısından ele alınmış ve vurgulanmıştır. Sizin de yazınızda belirtildiği gibi bu bir teyit değil ‘anımsatmadır’. Dolayısıyla barajın 0.6 g'lik bir yatay ivmeye dayanıp dayanamayacağı konusu yerbilimi sahası dışındadır. Bunlarla ilgili hesaplar her zaman tartışmaya ve yeniden hesaplamaya açıktır.” açıklaması ile,  hazırladığı metnin duraylılık değerlendirmesini kapsamadığını vurgulamaktadır.

Prof Eyidoğan’ın yaptığı değerlendirmelerle baraj seddelerinin öz titreşim periyotlarının bu bölgede zeminde karşılaşılacak baskın titreşim periyotlarının farklı olduğu ve bir rezonans ile karşılaşılmayacağı belirtilmektedir.

Depremsellik değerlendirmesi konusunda görülen önemli bir eksiklik, yalnızca atık barajının güvenliği üzerinde durulmuş ve olası bir proje depremi sırasında tesisteki tank, kolon ve iletim borularının nasıl etkilenebileceğinin tartışılmamış oluşudur. 17 Ağustos 1999 İzmit Depremi sırasında İzmit Tüpraş Rafinerisinde bir bacanın tankların üzerine yıkılması sonucunda çıkan yangın; ya da, Yalova Aksa tesislerindeki zehirli akrilonitril tanklarının hasar görmesi üzerine ortaya çıkan çevre kirlenmesi, sayısız endüstri tesisi ve tank yapısının hasar görmüş olması, hep ders alınması gereken deneyimlerdir. Ovacık Normandy tesisinde çok sayıda naif ve yatay yer hareketine duyarlı yapı bulunmaktadır. Bunların deprem yükleri altındaki duraylılıkları konusunda ne şirket yayınlarında ve ne de TÜBİTAK Raporu’nda herhangi bir bilgi verilmemektedir. Bunlardan en sakıncasızının bile depremden zarar görmesi durumunda bitişiğindeki öteki ve daha duyarlı yapılara verebileceği zarar ayrı ayrı değerlendirme konusu olmalıdır. Herhalde, siyanürlü akışkanın INCO süreci ile arıtılıp duraylılaştırılmasından önce geçtiği boru hatları ve tanklardan herhangi birinin depremden zarar görmesi durumunda doğabilecek çevre riskine karşı tedbirli olunması ve bunun acil eylem planının hazırlanmış olması, TÜBİTAK Raporu’nun değişik yerlerinde dile getirilmiş olan, “bir depremde bütün insanlar ölmüşse tesis çevreyi kirletse ne olur, kirletmese ne olur” düşüncesinden daha insancıl ve daha mühendisçe olacaktır. Nitekim, Eyidoğan da bunun önemini : “Tank, kolon ve iletim borularının öngörülen maksimum yatay ivme 0.6 g’ ye davranışı ve dayanımının önemli bir argüman olduğu doğrudur ancak bunun yerbilimi ve yerbilimci konusu olmadığı açıktır. Bu konuda yapılan değerlendirmeler için bu konularda uzman bir İnşaat veya Makine Mühendisinin üst yapı ile ilgili proje ve hesaplara bakması gerekir,” şeklinde açıklamaktadır.

Prof Eyidoğan(1999)[7], baraj tabanına yayılan geomembranın bir deprem sırasında yırtılmasının ancak “yer hareket ivmesinin 0.3-0.4 g arasında bir değeri aştığı zaman görülebilecek bir deplasman” ile olanaklı olduğunun belirtildiğini ve duragan durumundan bu mertebede uzamayla gerilen geomembranın yırtılmayacağının yapımcı firma tarafından güvence altına alındığını belirtmektedir. Ancak, Prof Eyidoğan’ın raporunun “kaynaklar”ı içinde bu güvenceye ilişkin bir metine değinme yapılmamış oluşu da dikkati çekmektedir. Bu güvencenin de sözlü olmaması beklenirdi.

Eyidoğan(2002)[8] bu konunun önemini, “Baraj tabanındaki geçirimsiz yaygı ile ilgili olarak görüş ilgili raporlardan alıntı yapılarak ‘Ana barajın menba tarafındaki yüzeyi ve baraj alanını kaplayan geo-membranın  barajı etkisine alan bir depremde yırtılması için gerekli maksimum deplasmanın ancak yer hareket ivmesinin 0.3 g ve 0.4 g arasında bir değeri aştığı zaman yaratılabileceği belirtilmiştir. Stabil durumundan bu mertebede uzamayla gerilen jeomembranın yırtılmayacağı yapımcı firma tarafından garanti edilmiştir’ şeklinde verilmiştir. Dolayısıyla bu cümle ile 0.3 –0.4 g arasındaki ivme değerinin kritik bir değer olduğu anımsatılmıştır.” açıklamaları ile vurgulamaktadır.

Değinilen ivmelerin, beklenenden açıkça küçük oluşu bir yana bu güvencenin neye dayandığı konusunda da açıklanan bir veri bulunmayışı rahatsız edicidir. Bu konu, kısa bir değinme ile geçiştirilmemesi gereken önemdedir. Farklı atık yükleri altında ve farklı yer hareketlerinin etkisi altında yaygının ne boyutta gerilmelerin etkisi altında kalacağı ve yapımcının verdiği limit gerilmelerin neler olduğu değerlendirmeyi gerektiren bir sorundur. TÜBİTAK Raporu’nun, bu görevi ihmal ettiğini söylemek haksızlık olmayacaktır.

Dolgu türü barajların deprem yükleri altında genellikle bir kayma yüzeyi boyunca yenilerek yıkılmadıkları bilinmektedir. Daha sık karşılaşılan zaaf, bendin doruğundaki bir oturma ve bunun üzerine barajın bu oturan kesimden taşmaya ve orayı oyarak yıkmaya yönelmesi ile ortaya çıkmaktadır. Bunun sonunda bendin arkasındaki atığın sıvılaşmasının da eşlik ettiği yıkıcı yenilmeler ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, deprem yükleri altında duraysızlaşma sakıncası görülen barajlar için deprem tehlikesi, yarı duragan yöntemle, örneğin Seed’in önerdiği yalın yamulma çözümlemeleri ile incelenir. Daha karmaşık durumlarda sonlu elemanlar çözümlemesi yapılır.

TÜBİTAK Raporu’nun EK.5‘indeki bölümünde Prof Vardar Bishop Yöntemi ile yapılmış olan toplu göçmeye karşı duraylılık değerlendirmesi ile ana seddenin ilk aşamasındaki güvenlik katsayısının 2.44 bulunduğunu ve DSİ ölçütlerine göre yeterli güvenliğin sağlandığını belirtmektedir. Prof Vardar’a göre “uluslararası yeterliliği bilinen bir şirkete” yaptırılan ek kaya dolgu projesi ile bu güvenliğin daha da artacağı ve Gs=6.47 değerine yükseleceği ve bu nedenle güvenliğin çok yükseleceği anlaşılmaktadır. Deprem yükleri altında bu katsayıların sırasıyla 1.31 ve 2.23 bulunmuş olduğuna değinilmektedir. Bu değerlendirmelerde irdelenenin yalnızca kaya dolgunun dairesel bir yüzey boyunca toplu göçmeye karşı güvenliği olduğu açıktır. Açık olan bir başka şey de, bu değerlendirmelerin Prof. Vardar tarafından denetlemediği; yalnızca güven belirtilen bu kuruluşların bulduğu sonuçların yinelediğidir.

Anlatılanlardan, değerlendirmenin seddenin taşıtıldığı doğal zemini, alüvyon tabakalarını kapsamadığı anlaşılıyor. Oysa, 30 m yüksekliğinde kaya dolgu ile yüklenecek olan doğal zeminde, bir iyileştirme çalışması da yapılmadığına göre, taşıma gücünden çok kayma güvenliğinin irdelenmesi doğru olurdu. Bu gerilmelerin altında alüvyonu oluşturduğu bilinen tabakaların bu denli yüksek güvenlik katsayılarını sağlayamayacağı düşünülmektedir. Rapor’da bu konuda açık bir bilgi bulunmamaktadır. Bu nedenle, yapılmış olan ve Tübitak çalışmasında değinilen duraylılık çözümlemelerinin kamuoyuna açıklanması büyük önem taşımaktadır.

Bu eksiklik duygusu ve sonuçların doğru olmayabileceği kaygısı ile atık barajı ile ilgili fiktif bir değerlendirme yapılması düşünülmüştür. Bunun için, barajın ilk aşamasında yapılan 22 m yükseklikli seddenin geometrisi göz önüne alınmıştır. Modeldeki birimlerin geoteknik parametreleri ile ilgili olarak oldukça tutucu kabuller yapılmaya çalışılmıştır. Dolgu kütlesinin daha yüksek birim hacim ağırlıklı kayadan yapılmış olmasına karşın, parçaların arasındaki boşluklar göz önüne alınarak, bu tabaka için olamayacağı kadar küçük, gn=20 kN/m3 değeri alınmıştır. Yine bu tür dolguların değerlendirilmesinde KGM’ce kabul edilen kayma dayanımı parametresi f=30° göz önüne alınmıştır. Sedde gerisindeki atık ta oldukça hafif ve birim hacim ağırlığının gn=15 kN/m3 olduğu varsayılmıştır. Sonucu çok etkilemeyecek olmakla birlikte bu tabakanın kayma dayanımı da f’=5° kabul edilmiştir. Alüvyon kalınlığı 30 m alınmış (Seddenin ön yanında daha fazla olduğu açık), birim hacim ağırlığının gn=18 kN/m3; kayma dayanımının f=15° ve cu=30 kPa olduğu varsayılmıştır. Bu kabullerin hep bulunacak güvenlik katsayısını yükseltecek yönde olduğu düşünülmektedir. Son olarak, barajın tabanındaki geçirimsiz yaygıdan ötürü, olmayacak ta olsa seddenin içinde yeraltı suyu olmayacağı varsayılmış ve yeraltısuyu düzeyinin yine güvenliği yüksek gösterecek şekilde alüvyon tabakasının üst yüzeyinin 3 m derininden geçtiği kabul edilmiştir. Tabanda, gn=22 kN/m3 f=40° ve c=20 kPa özelliğinde Ana Kaya var sayılmıştır. Çözümleme, ah=0.2 g deprem yükü için yapılmıştır. Bu değerlendirmenin sonunda bu kabuller için modelin alüvyon içinden geçecek bir dairesel kayma yüzeyi boyunca kayabileceği ve güvenlik katsayısının bir’den küçük olduğu görülmüştür. Kuşkusuz, değerlendirme gerçek verilere değil de kabullere dayandırılarak yapılmış olduğu için gerçek durumu yansıtmayabilir. Ancak, güvenliği böylesine arttıracak yöndeki kabullerle bile, üstelik baraj daha 22 m yüksekliğinde, alüvyon henüz fazla yüklenmemiş iken bile bu denli düşük bir güvenlik katsayısı bulunmuş olması, firma ve onun hizmet almış olduğu “uluslararası yeterliliği bilinen şirketin” açıkladığı katsayıları ihtiyatla ele almak gerektiği konusunda uyarıcı görünmektedir.

Bu konudaki savlara güvenmekle yetinilemez. Bu hesap ve değerlendirmeler açıklanmalı ve bir kaza durumunda bundan doğrudan etkilenecek olan yöre halkı adına yansız bilim insanları tarafından yeniden tartışılmalıdır.

Bu eksikliğin giderilmemesi vahim sonuçlar doğurabilir.

Ayrıca, bu duraylılık değerlendirmelerinin hangi yöntemle yapılması gerektiği konusunda, yukarıya alıntılanan uluslararası standartlara da hiç değinilmemektedir, Tübitak Raporu’nda. Ne yazık ki, bu baraja ilişkin değerlendirmelerin atık barajlarının özgül koşullarının gerektirdiği yöntemlerle yapılmasının istenmesi yerine, DSİ’nin su toplama barajlarına uygulanan yöntemlerle yetinilmesi yerinde görülmüş, bu tür baraj örnekleri ile kıyaslamalar yapılmış ve bu konuda o denli ileri gidilmiştir ki, kıyaslama yapılan “İzmir'de Çamlı Barajı’nın henüz yapılmadığı görmezden gelin[9]miştir.

Barajın mansap seddesinin toplu şev eğiminin, yapılacak ek destekleme dolgularından sonra 1/13 gibi aşırı güvenli bir değer alacağı belirtilmektedir. Ancak, bunun gelecekte yapılacak olması nedeni ile değerlendirmenin başlangıçtaki duruma yöneltilmesi zorunludur. Üstelik, bu dolgular tamamlandığında, özel bir önlem alınmadan biraz da aşırı güvenlik duygusu ile gereken özen gösterilmeden yapılması durumunda, bunların kendi iç duraylılıkları da barajın bütünü için bir tehdit oluşturabilecektir. Bu tehditin tasarımcısı tarafından da algılanmış olduğu, olası bir kayma dairesini daha derine ve ileriye öteleyebilmek üzere ek destek seddesinin, mansap tarafında basamaklı düşünülmüş olmasından anlaşılmaktadır. Ancak, bu önlem ancak barajın son aşamasında tamamlanmasından sonra işlev göreceği; oysa, daha birinci aşama sonu için yukarıda denenen çözümlemede bile yüksek risklerin olduğunun anlaşıldığı açıktır. Hele barajın ikinci aşaması tamamlandığında, yüksekliği 30 m’ye çıktığında en güvensiz dönemin başlayacağını öngörmek güç değildir.

Bu açıdan önde geleni, deprem riskidir. Gerek TÜBİTAK Raporu ve gerekse bölgeye ilişkin araştırma sonuçları tesisin önemli bir deprem riski altında olduğunu göstermektedir. Ancak, buna karşı önlemler pekiştirilecek yerde, konunun geçiştirilmeye çalışıldığı görülmektedir.

Tanımlanan deprem riski, atık barajı için olduğu gibi tesisin öteki birimleri için de geçerlidir. Bütün dikkatlerin atık barajına yöneltilmiş oluşu ve öteki yapılar için ciddi bir bilgi verilmeyişi dikkati çekmektedir. 17 Ağustos 1999 Depremi sırasında Tüpraş’ta yıkılan kulenin çevredeki tankların yanışına neden olması ve Yalova Aksa’da tankların hasar görüşü sonucunda çevreye siyanüre benzeyen zehirlilikteki akrilonitrilin yayılmasıyla yaşanan çevre felaketleri anımsanacak ve bu kez hasar görecek herhangi bir yapıdan çevreye saçılabilecek kimyasalların zehirliliği göz önüne alınacak olursa, bu riskin sürdüğü ve ne gibi önlemlerin alınmış olduğunun bilinmesi gerektiği açıktır. Bu riskin önemini, DEÜ(2001) Raporu’nda da dikkat çekildiği gibi TÜBİTAK Raporu EK9’da en az 3 adet 24 bitlik GPS zaman denetimli ivme ölçerler sağlanıp uygun yerleştirilmesinin önerilişi de göstermektedir. Prof Eyidoğan, bunu Ocak 2002 ayında gönderdiği e-mail mesajında bir kez daha vurgulamaktadır : “Raporumun son cümlesi şöyledir:‘Bölgede oluşabilecek herhangi büyüklükteki depremlerden dolayı baraj gövdesinde, barajın oturma sahasında ve baraj sahasının dışındaki kaya ortamdaki davranış biçimlerini izlemek ve araştırmak için en az üç adet 24 bitlik GPS zaman kontrollü ivme ölçerlerin (Accelerometer) uygun yerlere yerleştirilmesinde yarar vardır’. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi raporumuzda bölgede ileride olabilecek herhangi bir büyüklükteki depremin baraj gövdesi üzerindeki etkilerini ve barajın gerçek mühendislik davranışını izleme önerisinde bulunulmuştur. Benzer cihazların üst yapı elemanları üzerine de yerleştirilmesi mutlaka tavsiye edilir. Bunun yararları tartışılmazdır.”

Öte yandan, tesisteki her bir yapının çevre için tehlikeli kimyasallar içermesi bunların her birinin birer risk kaynağı olmasına ve bunların her birinin özenle incelenmesi ve korunmasını gerektirmektedir. Ne var ki, bu konularda sıradan ve yüzeysel önlemlerle yetinilirken, yalnızca bu yapılardaki işlemler üzerinde durulmaktadır. Oysa, bir depremin bunlara vereceği hasar, daha çok çevreye yayılacak kimyasallarla zararlı olacaktır.

Atık barajı ise, tesisin en riskli yapısıdır. Öncelikle, bu yapıda depolanacak olan atığın yalnızca sıvı fazının arıtılmış ve katı fazda tonlarca duraylılaştırılmamış ağır metal ve siyanür bileşiklerinin bulunacak olması büyük bir risk kaynağıdır. Barajda bekletildiği sürece bu iki faz arasında ortaya çıkacak tepkimeler, bu çamurun bir nedenle çevreye yayılması durumunda çok zararlı olacak olan kimyasalların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Deprem riski ile birlikte, atık barajının herhangi bir nedenle yıkılması durumunda çevredeki yeraltısuyunun nasıl bir risk altında kalacağının yeterince irdelenmediği, TÜBİTAK Raporu Ek.6 sayfa 60’ta “Normal koşullar dışında, örneğin olası bir deprem sonucu baraj gövdesinin yıkılması nedeniyle serbest kalabilecek atıkların yeraltısuyu kalitesine etkileri burada göz önüne alınmamıştır” anlatımıyla vurgulanmaktadır.

Oysa, baraj yöredeki çok verimli ve değerli bir yeraltısuyu akiferinin üzerinde ve beslenme yanında kurulmuştur. Yine TÜBİTAK Raporu Ek.6’nın 16. sayfasında belirtildiği gibi “yeraltısuyu akım yönü maden sahasından güneye, içme ve kullanma suyu kuyularının bulunduğu yere doğrudur. DEÜ(1999), maden sahasından kaynaklanacak olası bir kirliliğin doğrudan alüvyon akifere doğru hareket edeceğini ifade etmektedir”. Bu nedenle, atık barajının güvenliği yaşamsal önemdedir.

Oysa bu konuda, yüksek olasılıklı bir çok nedenden kaynaklanan önemli riskler söz konusudur.

Her şeyden önce barajın ana seddesinin duraylı kalacağı kuşkuludur. Yapılan bir değerlendirme sonunda beklenen deprem yükleri altında bu seddenin güvenlik katsayısının 1’den küçük çıktığı görülmüştür.

Özetle, Bergama-Ovacık altın işleme tesisleri depremsellik açısından riskli bir bölgede ve daha ayrıntılı bir yaklaşımı gerektiren riskler altındadır.


* Ancak, bunun yanal atımlı bir fay olması olasılığı da bulunmaktadır. Bu fayın konum ve duruşu Graben sistemi ile bağlantılı böyle bir ikincil fayın oluşmasına elverişli görünmektedir.

[1] Şaroğlu, F., Boray, A. Ve Emre, Ö., 1987, Active Faults of Turkey, MTA Enstitüsü yayını

[2] Salomon-Calvi, W., 1940, 21-22 Eylül 1939 tarihinde vukua gelen Dikili-Bergama Zelzelesi, MTA Enstitüsü yayını, Seri B, 5, 31-45

[3] http://www.koeri.boun.edu.tr/earthqk/izmirrapor.htm

[4] Ansal, A., 1999, Aliağa Power Plant Seismic Hazard Assesment, yayınlanmamış rapor

[5] Eyidoğan, H., 2002, e-mail mesajı

[6] Golder Associates (UK) Ltd, 1998, Report on the probabilistic risk assesment Ovacık mine tailings dam, Turkey

[7] Eyidoğan, H., 1999, agr

[8] Eyidoğan, H., 2002, e-mail mesajı

[9] TMMOB Çevre, Jeoloji, Kimya, Metallurji Mühendisleri Odaları, 2000, Bergama gerçeği ve siyanürlü altın madenciliği


Anasayfa

Hosted by www.Geocities.ws

1