Almanya Ülkemizde Altın İşletilmesini Neden İstemesin!?
Tahir
Öngür,
Jeoloji Yüksek Mühendisi
Son
aylarda, Almanya’nın ülkemizde altın madeni işletilmesini istemediği için
bu yöndeki girişimleri baltalamaya çalıştığı ve bunun için de ülkemizde
etkinliklerini sürdüren bazı vakıfları kullanarak, altın işletmelerine
karşı çıkanları beslediği ve yönlendirdiği savları aldı yürüdü. Bu
savlarla, önce emperyalizmin
ulusal devleti yıpratmaya, zayıf düşürmeye yönelik eylemlerine karşı
duran, ya da hiç değilse bu savlarla öne çıkan bazı yazar ve örgütlenmeler
tarafından, Almanya’nın Türkiye’yi zayıf düşürme, parçalama, Orta Doğu’da
nüfuzunu güçlendirme çalışmalarının ülkemizdeki beşinci kolunun, bazı
siyasal ve sosyal vakıflarının, çalışmaları eleştirildi. Bu vakıfların
yasaların sağladığı olanakları zorlayan varlık ve çalışmaları;
giderek ve özellikle etnik ayrım ve çatışmalara yönelik ilgi ve
etkinlikleri bu eleştirilerin ağırlıklı konusu oldu. Hele Almanya’nın ülkemizdeki
ayrılıkçı etnik ve dinsel gerici örgütlerin merkezi durumuna gelmiş olması
da bu eleştirilere büyük ölçüde inandırıcılık kazandırdı.
Ancak,
bu antiemperyalist eleştiri ve sergilemelere sahip çıkanların arasına,
bundan kendi çıkarlarına pay çıkarmak isteyen bazı çevreler de karışınca
iyi niyet/kötü niyet ayırt edilemez oldu. Alman vakıflarının ülklemizdeki
çalışmalarının altında yatan niyete ilişkin eleştiriler nerede ise 2 yıldır
değişik ortamlarda yayılırken hiç te medya desteği alamamıştı. Ancak,
bu vakıflara, devlet desteği almayan ve yalnızca az gelişmiş ülke halklarının
beslenme ve çevre sorunlarını savunma yönünde çaba gösteren bir dernek,
FIAN’ın da adı karıştırılıp bu derneğin ülkemizdeki altın işletme
girişimlerinin ilk yıllarında buna karşı çıkanlara vermiş olduğu destek
Alman emperyalizminin ülkemizdeki çabalarının en önemli örneği olarak
dillendirilir olunca medyada ilgi gördü. Artık, yazılı ve görsel iletişim
ortamlarında buna sahip görünüp dillerine dolayan ve geçmişlerinde hiç
bir antiemperyalist bir çaba olmayan bir çok kişi, PKK terörü ya da Kaplancıların
Almanya tarafından nasıl kollandığını değil ama, ülkemizdeki altın
zenginliklerinin işletilmesinin Almanya tarafından engellendiği varsayımını
yayar oldu. İlginç olanı, bu propaganda kampanyasının, ülkemizin altın
rezervinin 6500 ton ve dünyada ikinci olduğu, işletilirse 400 milyar dolar
kazanacağımız ve IMF'e el açmak için bir nedenimizin kalmayacağı yalanının
güçlü bir kampanya ile kamuoyuna iletilmeye çalışıldığı, ancak
beklendiği kadar başarılı olunamadığı dönemden 5-6 ay kadar sonra ortaya
çıkması idi. Ülkemizin böyle bir zenginliğe sahip olmadığı, olsa idi
bile söylenen sayıların hayali olduğu ve gerçek olsaydı bile bu işletmelerden
ülkemize pek bir şey kalmayacak olduğu başka yazılarda açıkça ortaya
kondu ve hiç değilse kamuoyuna ulaşılabildiği kadarı ile bu yanıltıcı
kampanya boşa çıkarıldı. Ancak, bunun anılarından da yararlanarak
kamuoyunu altın işletmelerine ısındırabilme yolunda şimdi de Alman
emperyalizmine karşı yurtseverlik gösterisi ile altın işletmeciliği
savunulur oldu. Onlara göre, Almanya ülkemize yılda 2 milyar dolarlık altın
satıyordu ve bu pazarı yitirmemek için Türkiye’de altın işletmelerini
engelleyici çabalara girişmişti. Bunu da, vakıfları eli ile yapmakta idi.
Ülkemizdeki altın işletmeciliğine karşı çıkışlar da yurtseverlikten
yoksun ve Alman emperyalizminin dümen suyunda casusluk çalışmaları olarak
algılanmalı idi. Çok kolay yayılabilecek, güncel sorunlarımızı dış düşmanlarla
açıkladığı için çekici olacağı umulan ve emperyalizmi Almanya’ya
indirgediği için küreselleşme ve yeni emperyalizmin önünde psikolojik bir
engel bile çıkarmayacak bir propaganda idi bu. Yurtseverliğini Almanya’ya
karşı olmakla sınırlayanlar için yeni bir kanıt ve örnek bulmanın ne
denli sevindirici olduğunu anlayışla karşılamak gerekli. Kısa bir süre önce,
kamuoyunu altın işletmeciliğine karşı ve yargı kararları konusunda kuşkular
doğuracak şekilde bir kampanya deneyip bunda umdukları kadar başarılı
olamayan, altın işletmesi girişimcileri ve onların değirmenine su taşıyan
ödüllülerin de, böyle bir bilinç bulandırma kampanyasına sahip çıkmalarını
da anlayışla karşılamak yerinde olur. Ancak, dünyanın böylesine yalın
olmadığının açıkça görüldüğü, emperyalizmin ne zamandan beri ulusal
sınırların çok ötesine nasıl taştığını sayısız örneklerle yaşadığımız
bu çağda kendilerine yöneltilen her saçmalığın, her yalanın, her
propagandanın gönüllü ve safdil tüketicisi olan okumuş yazmış sayısız
insanın böyle kaba bir propagandaya hemen kapılması karşısında, ülkemiz
adına umutsuzluğa kapılmamak elde değil.
En
küçük bir sorgulama, bilgi edinme çabası ya da bir mantık tartımı bile
insanda bu propaganda konusunda nasıl olur da kuşku duyurmaz, anlaşılır
gibi değil. Ülkemizde altın işletme girişiminde bulunan ve ısrar edenler
yabancı şirketler değil mi?
Bunların başı çekeni bir Avustralya şirketi. Ülkemizdeki ilk günlerinde ortakları arasında bir Alman şirketi de vardı. Bergama Ovacık’taki girişimi yıllar boyu yürütüp bugüne getiren şirket olan Eurogold, Avustralya kökenli Normandy Poseidon ve Kanada Kökenli Metal Mining Corporation’a bağlı olarak 29 ağustos 1989 da kurulmuş ve ortaklıkları yıllara göre değişiklik göstermişti. 1989’dan 1994’e kadar şirketin paylarının %66.67’si AAC (Anglo American Corp) Avustralya kökenli Normandy-Poseidon Grup şirketlerinden Poseidon Gold Limited ve %33.33’ü de Alman ve Kanada kökenli Metallgeselschaft Grup Şirketlerinden Metal Mining Corporation (Mineral Geselschaf-Degussa-Dresdner Bank) tarafından paylaşılmakta idi. İşletmeyi şimdi, başlangıçtaki ortaklarından ayrılmış olan Normandy Ltd’in bütününe sahip olduğu ülkemizde kurulu Normandy AŞ yürütmek istiyor. Normandy Ltd Avustralya’nın en büyük, dünyanın da yedinci büyük altın üretici şirketi. Yine de, bugünlerde bütün hisselerini ya Güney Afrikalı dünyanın en büyük şirketi olan Anglogold; ya da ABD’nden dünyanın ikinci büyük Newmont şirketine satarak onlarla birleşecek. Tipik bir çokuluslu şirket; ve bir emperyalizmden söz edilecekse, onun küreselleşme görünümünde yeniden örgütlenen son aşamasının çok somut bir ögesi. Bir çok yatırımında da Alman bankalarının, en çok ta Dresdner Bank ve Commerz Bank’ın kredilerini kullanıyor.
Türkiye’de
en hırsla ve yaygın altın işletme girişimi olan ikinci bir şirket,
Eldorado ise Kanada’da kurulu küçükçe bir şirket. Uşak, İzmir, Eskişehir
ve Havran’da altın işletmek istiyor. Finansını kısmen Toronto Borsası’ndan
topladığı paralarla, kısmen banka kredileri ile ve kısmen de tefecilerden
gelecekte üreteceği altına karşılık borçlanarak sağlıyor. Bu
tefecilerden biri şirketin iplerini eline almış : Almanya’da
çalışan Rotschild’ler. Sermayesi’nin de %26’sını Güney Afrikalı
Anglogold almış. Onun pay sahipleri arasında yine Alman
sermayesinin ağırlıklı olduğu biliniyor. Zaten, işletmek istediği Havran
Küçükdere sahasını da, buradaki işlerini üzerinden yürüttüğü Tüprag
şirketi ile birlikte Almanlardan almış.
Tüprag yeni kurulduğunda Alman Preussag
firmasının malı idi.
Ülkemizdeki
ilk altın girişimi bu şirketin eli ile Almanlar
tarafından yapıldı. Bölgede gelişen yaygın direniş ve ÇED Raporu’nu
onaylatamamasının yanında, Avrupa Parlamentosu’nun yaratılacak çevre
sorunlarına karşı bu girişimin desteklenmemesini isteyen kararı ve banka
desteklerini de yitirmesi sonucunda Almanlar Türkiye’de doğrudan altın
arama girişimini bırakmak zorunda kaldı.
Ülkemizde
altın işletmeye ilgisini sürdüren bir başka şirket te yine Kanadalı, dünyanın
en büyük çinko işleticisi Cominco. Onun da, birçok yatırımında Alman
Bankalarının finansmanı var.
Bunlar
ulusal şirketler mi? Ülkemizde kendi çıkarları, dünya finans kapitalinin
çıkarları ve yönetimlerinde etkili oldukları gelişmiş kapitalist ülkelerin
çıkarlarını değil de ülkemizin çıkarlarını korumak için mi dolaşıyorlar?
Ürettiklerini olduğu gibi ya da olabildiğince bize bırakıp mı geri dönecekler?
Kazandıkları ile ülkemizde başka yatırımlar mı yapacak, yatırımlarında
bizim endüstrimizin ürünlerini mi kullanacaklar? Ellerinden geldiği kadar çok
mu vergi verecekler? Yoksa, Dünya Ticaret Örgütü’nün, IMF’in ve Dünya
Bankası’nın baskıları ile art arda çıkardığımız ve bu tür çokuluslu
şirketlerin ülkemizde istediklerini yapmak ve kazandıklarını istedikleri
gibi dışarı çıkarmak olanağını bulmalarını sağlayan yasaların tadını
çıkarıp bize yalnızca çevre kirliliği ve insan sağlığı risklerini mi
armağan bırakacaklar? Bunları düşünmeden emperyalizme de, Alman
emperyalizmine de karşı olunabilir mi?
Bu
soruları akıl edip biraz kuşkuya düşen birisinin ilk sorması gereken şey,
gerçekten Almanya altın üretiyor; üretiyor da Türkiye’ye satıyor; ve bu
pazarı yitirmemek için uğraşıyor mu?
Bakalım!
ABD
İçişleri Bakanlığı’na bağlı USGS (ABD Jeoloji Surveyi) bütün dünya
ülkelerinin maden üretim ve ticaretinin istatistiklerini, ciddi ve ayrıntılı
bir veri demeti biçiminde yayınlıyor. Kaynakları, genellikle kamu kaynakları.
Yıldan yıla da yenileniyor.
USGS’in
“spatial data of mineral resources”
verilerine göre, Almanya’da da 1995’te varlığı bilinen bazı altın
yatakları var. Bunlar şöyle sıralanabilir :
Friedensgrube’de Oberjrenken (kesikli ve küçük
ölçekli üretim yapılıyormuş 90’ların
başında)
Sachsen’te Freiberg (üretim yok)
Westervald (üretim yok)
Sachsen’de Sadisdorf (üretim yok)
Landeskrone’de Siegerland (kesikli ve küçük üretim
yapılıyormuş 90’ların başında)
Westphalia’da Sieger (üretim yok)
Sachsen’de Michelis-Fundgrube (kesikli üretim yapılmışmış
90’ların başında)
Harzmountains’de Tilkerode (kesikli üretim yapılmışmış
90’ların başında)
Hessen’de Dachsberg (üretim yok)
Harzmountains’de Andreasberg (kesikli üretim yapılmışmış
90’ların başında)
Yine
aynı kaynağa göre 1990’da Doğu Almanya’da 1750 kg altın üretilmiş.
Batı’daki üretimin ise, 18 kg kadar olduğu tahmin ediliyor. 1991’de
tahminen 10 kg altın üretilmiş.
İzleyen
yıllarda ise altın üretimi hiç yok. Yani bilinmesi gereken ilk şey Almanya’nın
bilinen altın yatakları olmasına karşın, altın madeni işletmediği;
1991’den önce Doğu Almanya’da yapılmakta olan üretimden ise daha sonra
vaz geçildiği.
Ama,
Almanya’nın altına karşı ilgisiz olduğunu söylemek güç. Dünya’da
merkez bankasında en çok altın bulunduran ikinci ülke Almanya.
Dünyada
Merkez Bankalarının yüksek altın stoklarında kalmaları yönünde bir baskı
olduğu ve 1999 Eylül’ünde ABD’nde 7 büyük ülke merkez bankası yöneticilerinin
yaptığı toplantı sonucu açıklanan “Washington Round Anlaşması” ile
merkez bankalarının altın stoklarını korumaları ve satışlarının
engellenmesi kararı alındığı bilinmektedir. Bu toplantının yapılmak
zorunda kalışı, merkez bankalarının elinde büyük miktarlarda, değeri sürekli
düşen bir malın, altının tutulmasından ötürü devletlerin önemli kayıplara
uğradığının ortaya çıkması üzerine toplu satış eğilimlerinin başlamasıdır.
Giderek, IMF ve İsviçre merkez bankasının elindeki altınların bir bölümü
satılarak çok borçlu yoksul ülkelere yardım yapılmasında kullanılması için
başarılı kampanyalar açılmış ve yandaş bulunmuştur. Bu kampanyalar
Clinton'’an da destek görünce sözü edilen toplantı yapılmış ve altın
fiyatlarının daha da düşmesine neden olacak bu girişimler zor yolu ile önlenmiştir.
Bu arada, daha önceden merkez bankalarını altından temizlemiş olan Türkiye
gibi (ki aralarında Japonya, İngiltere, Tayvan, Çin, Hindistan, İsveç,
Yunanistan, Avustralya, Danimarka, Brezilya, Kanada, Norveç, kore, vb gibi çok
değişik ülkeler de var) ülkeler bundan kazançlı çıkmış, stoklarını
artan değerlerde tutabilmiştir.
Dünyada
resmi devlet kurumlarının elinde Ocak 2001’de toplam 28,824 ton altın
bulunmakta ve bu, tutulan toplam değerlerin %12’sini oluşturmakta idi. Bunun
yanında IMF ve ECB gibi uluslararası düzenleyici kuruluşlarda da 4,167 ton
altın tutulmaktadır. ABD bu konuda başı çekmektedir ve merkez bankası
depolarında, stoklarının %56.4’ünü oluşturan 8,137 ton altın tutmaktadır.
Almanya ikincidir ve merkez bankası dönüştürülebilir stoklarının
%35.2’sini oluşturan 3,469 ton altın tutmaktadır. Üstelik, birkaç yıl önce
2700 ton dolayında olan stoklarını önceki yıl 3469 ton’a çıkarmıştır.
Altınını satmamış, tersine altın alarak merkez bankasında daha çok altın
saklar olmuş.
Bu
sayılar, kampanyada dile getirilen sayıların yanında ne denli küçük kalıyor.
Gerçekten de, Hablemitoğlu bu konudaki savlarını derlediği kitabında,
televizyonlarda bir Alman Yeşil Parlamenterinin ülkesinde 100 bin ton altın
bulunduğunu söylediğini veri olarak kullanıyor; ama kendine istihbarat tarihçisi
sıfatını yakıştırmasına karşın aslını araştırmak için kendini
yormaksızın. Oysa, bu konuya ilgi duyacak olanlar ilk önce, dünyada insanlık
tarihi boyunca yeraltından çıkarılan, altının 140 bin ton dolayında olduğunu;
bunun kayıp 20 bin ton kadarı dışında halen 120 bin ton kadarının
adresinin belli olduğunu; 30 bin tondan çoğunun merkez bankaları ve
uluslararası finans örgütlerinin kasasında, 20 bin ton kadarının altın
borsalarının düzenlediği yatırımcılık pazarında ve kalanının da başını
(Almanya’daki değil) güney ve güneydoğu Asya ülkelerindeki kadınların
kol ve boyunlarında asılı olduğunu öğrenecektir.
Açıkçası,
Almanya altın üretmeyen, dünyadaki altın varlığından sözü edilemeyecek
kadar azını ülkesinde bulunduran ve merkez bankasında sakladığı altın
miktarını satarak azaltan değil satın alarak arttıran bir ülke. Ancak, dünyadaki altın sektörü içinde de güçlü
bir yeri var. Alıp satıyor. 1996’da 90 ton altın satmış (çoğu İsviçre,
İtalya ve İngiltere’ye) ve 95 ton kadar da (çoğu İngiltere, Kanada ve İsviçre’den
olmak üzere) altın almış. Ayrıca 160 milyon dolar eşdeğerinde hurda altın
ya da takıyı (İsveç, Habeşistan ve Norveç’ten) da satın almışlar.
1998’de sattığı hurda altın 4,4 milyon dolarcık (çoğu İsviçre (2,45
milyon dolar), Belçika-Lüksemburg (1,55 milyon dolar), ABD(306 bin dolar) ve Türkiye’ye(84
bin dolar) ve 569,2 milyon dolarlık metal
altın (İsviçre’ye 143 milyon dolar, Tayland’a
51,5 milyon dolar, İngiltere’ye 48 milyon dolar, ABD’ne 4,5 milyon
dolar). Aynı yıl 117 milyon dolarlık hurda ve 1,3657 milyar dolarlık ta
metal altın satın almış Almanya, dışarıdan. İngiltere’den 540 milyon
dolar, İsviçre’den 267 milyon dolar, Kırgızistan’dan 190 bin dolarlık,
ABD’nden 42 milyon dolar ve İsveç’ten 19 milyon dolarlık alımları olmuş.
Neden
alıp sattığı ise, bu sektörün zayıf bir yanında yatıyor. Altın madeni
işlettiğinizde ürettiğiniz şey bildiğiniz altın değil. Dore dedikleri ve
altın, gümüş ve biraz da başka metallerin (alaşımından değil) karışımından
oluşan bir külçe. Bunun yeniden rafine edilmesi ve bu metallerin ayrılarak
saflaştırılması gerekli. Bu rafinerilerin ise her yerde bulunmadığı ve
her yerde kurulmasına da fırsat verilmediği görülüyor. Örneğin, ülkemizde
yok. Ancak, Avrupa’da, özellikle İsviçre ve Almanya’da var. O yüzden üretilen
dore, ham altın bir çok yerden Almanya’ya satın alınıyor ve arıtıldıktan
sonra başka ülkelere satılıyor; en çok ta takı yapacak ülkelere.
Yukarıda
sergilenen ve güvenilirliği tartışma götürmeyecek verilerden Almanya’nın
altın sattığı ülkelerin içinde ülkemizin önemli bir yerinin olmadığı
görülüyor.
Ayrıca,
Türkiye’nin dünya altın sektörü içinde önemli ve dikkat çekici bir
yeri var. Öncelikle, ülkemizin dünyanın en çok altın satın alan ülkelerinden
biri olduğu bilinmektedir. Bu satın alım her yıl biraz daha artıyor. İstanbul
Altın Borsası Başkanı Serdar Çıtak’a göre, 2000 yılında 204 ton altın
dışalımı ile rekor kırılmış. Çıtak, İAB’nın, yabancılara yapılan
yurtiçi satışlar ve yurtdışına yapılan dışsatımın da etkisi ile bu yıl
204 ton altın ithal ettiğini söylüyor. Bu dış alım 1999’a göre %100
artış göstermiş. Turizm sektöründeki olumlu gelişmelerin de bunda katkısı
olduğu belirtiliyor. Çıtak’a göre, Türkiye’nin dünya altın
ticaretindeki payı %10’a ulaşmıştır. Borsa’nın kuruluşundan bu yana işlem
hacmi düzenli ve hızlı artmış, 1996’da 173; 1997’de 291; 1998’de 439;
ve 1999’da 491 ton’a ulaşmıştır.
Kuşkusuz,
Dünya Altın Konseyi’nin özendirme çalışmalarının da bu gelişmede önemli
bir katkısı var. Konsey (WGC) Türkiye Genel Müdürü Murat Akman, dünyada
altın takı ihracatına izin verilen her ülkeye ihracat yapıldığını; böylece
40 ülkeye takı satıldığını; dünya altın takı üretim ve ihracatının
devi İtalya’ya bile bitmiş takı satılabildiğini belirtmektedir. Türkiye’de
hem altın takı işleme için gereken teknolojinin gelişmiş ve hem de işgücünün
ucuz olmasının bunda etkili olduğu düşünülmektedir. Akman, Türkiye’nin
1990’lardan önce 80 ton altın alıp bunun tamamını iç pazarda tüketir
iken, şimdi çok daha fazla altın ithal edip tümünü takı olarak işlediği
ve takı dışsatımında dünya önderliğine oynadığını belirtmektedir.
WGC
Türkiye Müdürü Murat Akman, bunalım dönemlerinde kuyumcuların hurda altını
işleyerek yurt dışına sattıklarını ve çok iyi bir döviz girdisi sağladığını
söylüyor. Akman’a göre 2000 yılında yurtdışındaki alıcılara 58 ton,
ülkeye gelen turistlere 39-40 ton ve Laleli’de de yaklaşık 15 ton satış
yapılmıştır. 2001 yılı ilk yarısında dışalımın geçen yılın beşte
biri, onda biri düzeyinde kalmasına karşın takı endüstrisinin tam gün çalışıyor
olmasına dikkat çeken Akman, 2000 yılında 1 milyar 250 milyon dolarlık dışsatım
geliri sağlandığını ve bu yıl dışsatım gelirinin, üçte ikisi hurda
altının işlenmesinden gelen 2 milyar dolar ya da üzerinde gerçekleşmesinin
beklendiğini belirtiyor. Kuyumculuk sektörünün beş yıl içinde istihdamını
250 binden 500 binlere çıkarabileceği ve 2-3 milyar dolar net döviz girdisi
sağlanabilmesi umuluyor.
Ülkemizde
altın yatırım aracı olarak ta önemini değilse de, varlığını sürdürüyor.
Körfezbank Genel Müdürü Hüsnü Akhan’ın Londra Külçe Piyasası Birliği
LBMA’nın İstanbul’da düzenlediği Değerli Metaller Konferansı’na
verdiği bildiriye göre, Türkiye’de yüzlerce yılda biriktirilmiş 6 bin
ton kadar altın stoku var.
Türkiye’nin
altın dendiğinde oldukça akılcı bir konumda yer aldığını bu resim
ortaya koymakta.
Bu
açıdan bir başka akılcı konum da Merkez Bankası’nda altın stokunun azlığı
ve toplam rezervler içindeki düşük oranı. TC Merkez Bankası’nın 1998 Yıllık
Raporu’na göre, Merkez Bankası’nın stoklarında uluslararası standartta
olan 116.59 ton ve olmayan 3.25 ton’dan toplam 119.84 ton altın tuttuğu anlaşılmaktadır.
Yine Merkez Bankası verilerine göre 33 milyar dolar toplam uluslararası
rezervin yalnızca 1 milyar dolarlık bölümü altın şeklinde saklanmaktadır
: %3,06.
Almanya’nın
altın işletmeciliği ile bağları yalnız ticaret ile sınırlı değil.
Almanya kendi ülkesinde altın üretmekten kaçınsa da, dünyanın her
yerindeki altın işletmelerini banka ve tefeci kredileri ile ve altın işletmelerinin
yaygın bir borçlanma aracı olarak kullandıkları “Hedging” uygulamalarına
finans sağlayarak destekliyor ve bundan önemli bir kazanç elde ediyor.
Yine
dünyanın her yerindeki altın işletmelerinin kullandığı ve çevre sorunlarına
yol açtığı ve zehirli atıklar ürettiği tartışılan kimyasalların dünyadaki
en büyük üretici ve satıcısı da Almanya.
Yine
yukarıda değinildiği gibi, dorenin arıtıldığı altın rafinerilerinden de
para kazanıyor, Almanya. Kendi ülkesindeki tesislerle yetinmeyip yayıldığını,
1999 yılında İsviçre’deki bir rafinerinin önemli payını Dresdner
Bank’ın satın aldığını bildiren USGS kayıtlarından anlıyoruz.
Uzatmaya
gerek yok. Almanya, kendi topraklarını altın işletmeciliğinin atıkları
ile kirletmekten uzak duruyor; ama, başka ülkeler umurunda değil. Daha doğrusu
umurunda ve başka ülkelerde altın işletmelerinin çoğalmasında çıkarı
var. Oralarda işletme girişimlerini finansal olarak destekliyor, gelecekteki
üretimlerine karşılık borç veriyor, tefecileri bu işten para kazanıyor,
kimyasal satıyor, ara ürünlerini alıp rafine ediyor, altın alıp altın satıyor.
Dünyanın neresinde altın çıkarılırsa, bu bir yanı ile Almanya’ya yarıyor.
Ülkemizde
altın çıkarılmasını da istememesi için bir neden yok. Nitekim, bunu ilk
kez bir Alman şirketi denedi. Edremit Körfezi çevresinde yaşayan yöre halkı,
yerel yönetimler ve Ege’nin aydın insanlarının tepkileri karşısında
girişimini yarı bırakıp perde arkasına çekildi.
Dünyada
emperyalizm varsa, Almanya’da bunun güçlü bir aktörü. Emperyalizmin değirmenine
gizli açık su taşıyanlar varsa, bu yalanlar ve yanıltmalarla açığa çıkarılamaz.
Bunu açığa çıkarmanın tek yolu, Türkiye’de altın çıkarılmasından
kimin ne kazanıp, kimin ne yitireceğine bakmak.
Kimin
tarlasının yukarısında zehirli atıklarla dolu bir atık barajı olacak;
kimin arıları ölüyor; kimin büyükbaş hayvanları sakat doğurmaya başladı;
kimin ülkesinde siyanürle maden işlenen bir tesisin yanındaki köydeki
insanların yarısı 10 yıl içinde kanserden ölerek tükendi; kimin en seçkin
turistik yöresinin ortasına bir maden çukuru yerleşecek; kim, evinde
otururken birden bire patlayıcı atımlarının sarsıntılarıyla yerinden sıçrayacak;
kim, iş buldum diye sevinirken 5-6 yıl sonra işsiz kalacak; kimin ülkesi üretilen
değerin onda birine bile sahip olamazken, yarın öbür gün terkedilmiş
zehirli atıkları temizlemek için milyonlarca dolar harcamak zorunda kalacak,
buna bakmalı.
Ya
da hangi ödüllü, yukarıda bazılarına değinilen yalanları raporlarda
toplayıp önderlerini yanıltmaya ve Maden Yasası’nı değiştirmeye uğraşıyor;
kim bu yalanlara dayanıp emperyalizmi Alman siyasetine hapsetmeye çalışıyor
ve küreselleşmeyi ve Toronto, Melbourn, New York borsalarında toplanan
paralarla vurgun vurmaya çalışan bir avuç çokuluslu şirket yöneticisini göz
ardı ediyor; kim villasına havuz yaptırabilmeye ancak yetecek düzeyde bir gönenç
umudu ile bilimsel gerçekleri yerlerde süründüren bilimsel raporlar yazıyor;
kim, bu girişimcilerden iş kapabilmek için Üniversite koridorlarını kavga
alanına dönüştürüyor, buna bakmalı.
Yurtseverliği, ulusal devleti küreselleşme urbasına bürünen yeni emperyalizme karşı savunmayı, insan sağlığını doğayı ve sürdürülebilir kalkınmayı giderilemeyecek kirlenmeye karşı koruma kararlılığını sınamak için, sınanacak olanın altın işletmeciliğine karşı tavrına bakmak yeter.