Demir ökçe

Yayinciydi Mehmet Ali Bey, kitap basardi. Jack London'in "Demir Ökçe" kitabini da o basmişti. Amerika'nin bu asi ve ayyaş çocugunun kitabini basmasini affetmemişlerdi. Mahkemede ifade verirken ölüverdi... Neredeyse bütün sevdigimiz insanlarin hayatlarinda ayni ökçenin izini görerek büyüdük biz. Hâlâ ayni agir adimlariyla dolaşiyor. Hâlâ hayatlari eziyor. Herkesin payina bir şeyler düşüyor.
Mahalleye neşeyle döndügümüzde garip bir şey oldugunu hemen hissetmiştik, kötü bir şey, bir yas, bunu anlamamizi saglayan bir haykiriş, bir hiçkirik duyulmuyordu ama çocuk sesleri yoktu, kikirdaşan genç kiz kümeleri gözükmüyordu, akşamüstleri yürüyüşe çikan yasli hanimlara rastlamamiştik; o bahar akşami, mahallede alişkin oldugumuz bir şeyler eksilmişti, tam anlayamasak da, bunun bir başka eksikligin işareti oldugunu sezmiştik.
Mehmet Ali Bey ölmüştü.
O siralarda çok küçük olan kizlari, apartmanin önündeki merdivenlerde birbirlerine sarilmiş, sessizce agliyorlardi.
Babalari, mahkemede ifade verirken ölüvermişti.
Sabah gitmiş, akşam dönmemişti.
Yayinciydi Mehmet Ali Bey, kitap basardi.
Jack London'in "Demir Ökçe" kitabini da o basmişti.
Amerika'nin bu asi ve ayyaş çocugunun kitabini basmasini affetmemişlerdi.
Gençtik ama "demir ökçenin" bir insani daha ezdigini, bir cani daha aldigini anlamayacak kadar da genç degildik, zaten hiçbir zaman o kadar genç olamadik biz, neredeyse bütün sevdigimiz insanlarin hayatlarinda ayni ökçenin izini görerek büyüdük.
Büyüdük, evet, hatta yaşlandik ama demir ökçe hiç eksilmedi civardan.
Hâlâ ayni agir adimlariyla dolaşiyor.
Hâlâ hayatlari eziyor.
Herkesin payina bir şeyler düşüyor.
Üstelik artik sadece demir ökçe degil, bazen demir bir bilek, bazen demir bir kulak; dinliyor, vuruyor, çigniyor.
Söylenmesine izin verilenden fazlasini söylersen, yapilmasina izin verilenden fazlasini yaparsan, giyilmesine izin verilenden fazlasini giyersen bir anda bir kurban oluveriyorsun.
Üstelik kimin kurban olacagi hiç belli degil, o demir ökçenin sahiplerinden oldugunu sanan biri bile ezilebilir.
Aynen o romandaki düzenin savunucusu piskopos gibi, bir gün olup bitenden kuşkulanir, söylenmesi gerekenden fazlasini söyleyiverir ve uçuruma atilabilirsin.
Yanliş bir partiye giren eski bir genelkurmay başkani gibi dişlanir, şikayetlerini yüksek sesle söyleyen eski bir kuvvet komutani gibi gazetelere yansiyan hakaretamiz mektuplar alir, adaletin işleyişinden şikayet eden bir savci gibi mahkemeye yollanabilirsin.
Saygideger bir avukatken Abdulah Öcalan'in savunmasini üstlenirsin ve birden senin bir mahkûm olduğun farkedilir ve hapsedilirsin, saygıdeğer bir milletvekiliyken türban giyersin ve birden bir başka ülkenin vatandaşı olduğun anlaşılır ve yurttaşlıktan atılırsın.
Korkunç bir sefaletin içinden hayatla pençe pençeye dövüşerek çıkıp gelen, Amerika'nın en ünlü, en zengin yazarı olan, her yazdığı kitapla ortalığı sarsan, her demeci manşetlere taşınan Jack London'ın çizgiyi geçmesi üzerine bütün silahlarını ona doğrultan gazeteler şimdi buradadır.
Ne olursa olsun, nerede olursa olsun mutlaka her gün "dört bin kelime" yazan, Amerikan edebiyatına unutulmaz hikayeler, romanlar bırakan, bütün zenginliğine rağmen içinden çıktığı cehennemi unutamayıp bir yandan fikirleriyle ve yazılarıyla işçi sınıfını desteklemeye çalışırken bir yandan da sefaletten sonra gelen servetle gösterişe savrulup dünyanın en büyük yatını inşa ettirmeye, Amerika'nın en büyük evini yaptırmaya koyulan o iriyarı yazarı ayyaş, alkolik, serseri diye suçlayıp her gün bir skandalın kahramanı olarak göstererek toplumsal bir linçin ayakları altına atanlar bugün Amerika'da kendilerini eskisi kadar açıkça göstermeseler de onların gölgeleri okyanusları aşıp buraya taşınmıştır.
Burada da her gün birileri linç edilir.
Hayatlar örselenir.
En güzel bahar akşamlarında bile bazı mahallelerde yas olur.
Evlerin önünde çocuklar birbirlerine sarılarak ağlar.
O kocaman evinin kapılarını dünyanın dörtbir yanından gelen insanlara açan, her gece hiç tanımadığı onlarca insanı evinde konuk edip onlarla sohbete dalıp içki içen, kendisi dünyaya gidemediği için bütün dünyayı evine getirip gizli gizli evinin görkemiyle övünen ve bir gece bilinmeyen eller o çok sevdiği evini yakınca nasıl bir felaketle kuşatıldığını alev alev hisseden Jack London'ı artık pek kimse okumaz buralarda.
Ne ezenler okur, ne ezilenler okur.
Bir gemide tayfayken zengin bir kıza tutulup kendini o kıza beğendirmek için bütün hayatını değiştiren, bir yandan bir çamaşırhanede geceyarılarına kadar ütücülük yapıp daha sonra yorgun argın, bilgisini arttırabilmek için saatlerce bir mum ışığında kitap okuyan; edebiyatı, felsefeyi, sosyalizmi, yorgunluktan kapanan gözlerini zorla açık tutarak öğrenen ve sonra ünlü bir yazar olan Jack London'ın kendi hayat hikayesini yazdığı "Martin Eden" isimli romana da bakan pek bulunmaz.
Amerika'nın içinden geçip giden cehennemlerin buralarda kalıcı olduğunu da bu yüzden farketmezler belki.
Ve, demir ökçe hepsinin üstüne basar.
Sahibi yoktur onun, sahibi olduğunu sananlar bile sahibi değildir.
Eski bir dinadamı bir sokak serserisine dönebilir, eski bir general herkesin önünde azarlanabilir, bir savcı bir sanık yapılabilir.
Demir ökçenin gezdiği yerde kimse güvende değildir.
Onun kendinden emin demir kulakları herkesin evini dinlerken bir hata yapar ve bileklerinde kelepçeyi görürler, onun kendinden emin demir bilekli katilleri bir gün artık işe yaramaz olduklarında demir parmaklıkların ardına atılır.
Ona karşı çıkanlar ise her türlü belanın hedefidir.
Jack London'ın evi yakılır.
Mehmet Ali Bey mahkemede ölür.
Başına örtü bağlayan bir kadın çocuklarının okulundan kovulur.
Yanlış bir adamı savunan avukat hapse konur. Sokaklarda yas olur.
Evlerin önünde küçük kızlar ağlar.
Bir başka yazar, "dalgaların süvarisi" diye Jack London'ın hayatını yazar.
Martin Eden romanındaki genç kahraman ünlü bir yazar olunca bir zamanlar aşık olduğu zengin kızın bu aşka karşı çıkmış olan abisi evine gelip ona kızkardeşiyle evlenmesini önerir.
Bir demir ökçe hayatları parçalar da parçalar.
Yıllar geçer, hep gençliğini, hep acıları, hep bir gün sabaha karşı evinde Rusça kitap bulundu diye askerlerin arasında götürülen Leyla Hanım'ı, hasta olmasına rağmen ülkeden çıkışına izin verilmeyen izin verildiğinde ise artık çok geç olduğu için son seyahatinden bir tabut içinde dönen Orhan Kemal'i, bir bahar günü mahkemede ölen Mehmet Ali Bey'in kızlarını, duman kokusu gibi mahalleye yayılan yası hatırlarsın.
O yas kokusundan ne sen kurtulursun, ne lanet olası memleket kurtulur.

Ahmet Altan

.: Geri dönmek için tıklayın :.