Çerçi


...Öğretmen olarak geldiği bu yerde,dikili bir ağaç bile yoktu.Her şey toprakla sarmaş dolaştı.Evler topraktandı.İnsanlar toprak renkliydi.Aynalara bakamaz olmuştu;bakarsa yüzünün toprağa benzemesinden korkuyordu..
...Konuşmasını yeni öğrenen bebekler gibi kelimeleri ağzında yuvarladı.İçinden:
- Elbette bir sebebi vardır bunun,dedi.
...Yürüdü...
...Sıcaktan tembelleşen hayvanların arasından karşıya zor geçti.Yıkık kerpiç bir duvara yaslanmış iki küçük kız çocuğunu gördü.Konuşmuyorlardı.Kirli yanaklarına arada bir konup uçan sinekleri kovalayan ellerini de görmeseydi,onları topraktan yapılmış birer heykelcik sanacaktı...Onlara bakarak:
- İşte benim öğrencilerin,diye mırıldandı.
...Ellerini,ter,sümük ve göz yaşının tozla çamurlaştığı bu minik yanaklarda gezdirdi.Gezdirdikçe sevgi arayan yanakların avuçlarına dolduğunu hissetti.Dayanamadı,öptü onları...
- Mis gibi toprak kokuyorlar,dedi içinden.
...Çocukların ikisi de güzeldiler,sağlıklıydılar.Biraz önceki suskunluklarının yerini,birden cıvıl cıvıl gevezelikleri almıştı.
- Benim adım Keziban!...
- Benim adım da Zeynep,diyorlardı.
..Sonra da Keziban:
- Tanıdım seni,diyerek sarıldı.Sen öğretmen hanımsın!.
...Biraz önce yüreğinde düğümlenen,benliğini yumak yumak saran korku,bu iki küçük kızın sevgisinde çözüldü.Korkular çözüldükçe sevinçler,yüreğinde çağlayana dönüştü.Heyecanla alıp verdiği soluk,göğsünü patlatacak kadar şiddetliydi.Hemen o anda,o yerde tehta başına geçip (A)yı,(B)yi öğretmek geldi içinden...
...Güneşten kamaşan gözlerini oğuşturarak bu iki kız çocuğuna tekrar tekrar baktı.Dikkatle süzdü onları.Süzerken daldı...Uzun süren dalgınlıktan,tatlı bir meltemin getirdiği kokuyla kendine geldi.Bu,taze ekmek kokusuydu.Esen bu tatlı yele kapılmış kuru bir yaprak gibi ekmek kokusuna doğru sürüklendi.Taze ekmek kokusu,onu bir mıknatıs gibi çekti çekti,alev alev yanan tandırda bazlama pişiren kızların yanına götürdü.Renkli şalvarları,akörtüleri ile odayı dolduran kızlar,onu gülerek karşıladılar:
- Köyümüze hoş geldin,dediler.
...Sonra da ona bakan gözlerinde,onun gibi olmanın arzusu dolaştı.Basma fistanlarının örttüğü göğüsleri,derin iç çekişleriyle indi,çıktı...Fısıltılarla arı kovanına döndürdükleri odada öğretmeni iyice tanımanın telaşı içindeydiler.Saçlarına,yüzüne,gözlerine,ellerine ve giysisine baktılar.Her hareketlerinde bir güzellik,onlara bilmedikleri bir dünyayı müjdeliyordu sanki...
...Bu sırada öğretmenin sesi,fısıltıları bastırıp odanın boz duvarlarında yankı yaptı:
- İçinizde okumasını yazmasını bilen var mı?
...Kısa bir süre,oda sessizleşti...Hemen arkasından birer birer konuştular:
- Ben...
- Ben...
- Ben...
...Dünyanın nimetlerinden elini eteğini çekmiş bir yöre için bu durum,oldukça şaşırtıcıydı.Oysa,yedi rengin boykot ettiği bu bozkırda,daha ilk günde bütün mutluluk ve başarı kapılarının kapandığını sanmıştı.Gerçek,hiç de sandığı gibi değildi.Gördükleri,toprak saksılar içinde açan çiçeklere benziyordu...
...Köy için yazılmış,birçok kitap okumuştu.O kitapların her biri,bir başka anlatıyordu köyleri.Ama,hepsinin ortak yanları,köylerin pis,köylülerin ilgisiz oluşlarıydı...Şimdi kıpır kıpır kızların içinde o kitaplarda yazılanları boşuna aradı.Sevgiyi,güzelliği kaynağında bulmuştu...
...Bu,her tarafı toprak kokan,toprak renkli olan yörede saklı kalmış bir güzelliği mi bulmuştu?Onları seyrederken her birini bir büyük olayın kahramanı olarak görüyordu.Tandır üstündeki saçta hamur,kınalı ellerin hüneri ile iştah açacak şekilleri alıyordu.Bir başka kınalı el,sıcak bazlamaya yağ sürüyordu...
...Ve bu eller onu,tarih yolculuğuna çıkarıp kah Sakarya'da,Kah Çanakkale'de dolaştırdı...Bazen Kara Fatma oldu,omuzunda mermi taşıdı.Bazen oğlunun başını kınalayıp Çanakkale'ye gönderen şehit anası...
...Öyle ki,bazlama ikram eden uzun saçlı kızın:
- Kınalı ellerimizi görüp de tiksinmeyesin;köylük yerde bizim süsümüz de bu,deyince o,ok gibi fırladı ve kınalı eli öptü öptü.Yüzü buruştu,dudakları büküldü.Ağlamamak için zor tuttu kendisini.Onlara:
- Başımı kınalı elleriyle okşayan ninemin masallarıyla büyüdüm.Çanakkale savaşına katılan bir gazinin torunuyum.Gazi dedemin anlattığı bir kına hikayesini biraz önce sizlerin kınalı ellerinizi seyrederken yaşadım,dedi.
...Kızlar hep birden:
- Onu bize de anlat,bize de anlat,diye bağırdılar.
...Sanki az sonra,perde açılacak sahnede gurur yüklü bir taplo seyredilecekti.Meraklı gözler,öğretmen kızın üzerinde mıhlandı...
...''1915 yılının yağmurlu bir günüydü.Anadolu'dan Çanakkale'ye gelen gençler,zaman geçirmeden cepheye yollanıyorlardı.Hepsi de sevinçli ve istekliydiler.Türküler söylüyorlar,halaylar çekiyorlardı.Hatta onlar,''analarımız bizi bu günler için doğurdu'' diyorlardı.Gittikçe yaklaşan top sesleri,korkutmuyordu onları...Boğazın dalgalı sularından karaya çıktıklarında yağmur dinmişti.Güneş,pırıl pırıldı.Komutan biraz sonra cepheye gidecek bu gençlerle teker teker konuşmaya başladı.Adlarını,nereden geldiklerini soruyordu.İşte o sırada saçları kınalı birisini gördü.Çok şaşırmıştı.Ellerini,saçları kınalı genç askerin omuzlarına koyarak sordu:
- Benim bildiğim,kınayı başlarına ve ellerine kadınlar sürer.Sen bir erkeksin,neden saçlarını kınaladın?
...Ellerini iki yanına yapıştırmış,dimdik duran genç asker,komutanına:
- Bizim köyde her kurban bayramında kurban edilecek koçları kınalarlar.Anam da beni,vatanıma kurban etmek için kınaladı...Ben,bu vatana kurban olmak için geldim komutanım!dedi.''
...Öğretmenin hikayesi burda bitmişti.
...Onlara kürsüsünü kurduğu tandır başında ilk tarih dersini verirken,kınalı ellerdeki mendiller de gözlerden yanaklara akan gözyaşlarını emiyordu...
.......
...Mışıl mışıl uyuduğu gecenin sabahına havlayan köpeklerin,öten horozların sesleriyle uyandı.Araladığı perdeyle gneşi,uçsuz bucaksız bozkırı öperken gördü.Giden,ama kaşarcasına giden kadınları,erkekleri,koyunları,inekleri seyretti...Mavi - yeşil gözleri,güneşin odasına dökülen pırıltıları delip,insanların ekmek kavgasını yaptıkları bozkıra bakıyordu.Bozkırda ne ağaçların yeşilliğini,ne de göklere meydan okuyan dağların gururunu gördü...Gördükleri gürültüsüz,gösterişsiz,dışı fakir,içi zengin,engin ruhlu insanlardı...Açtığı pencereden serin bir sabah rüzgarı odayı dolduruyordu.O,bu rüzgarı olanca gücüyle içine çekti.Sonra da bir gün öncesinin tandır başı sohbetini hatırladı.Tanıştığı kızlar için,kendikendine:''Konukseverdiler,üstelik cömerttiler''diye konuştu.
...Tekrar döndüğü yatağına uzanıp,düşünmeye başladı.Düşündükçe heyecanlandı.Bugün,belki de onun için hayatının yeni bir güne başlangıcı olacaktı.
...Vurulan kapının sesiyle doğruldu.
- Kim o?dedi.
...Dışarıdan gelen ses,kendini tanıttı:
- Ben köyün muhtarıyım,sana iyi sabahlar,demeye geldim.
...Kapıyı açtığı zaman,muhtardan duyduğu ilk söz:
- Savaşımıza hoş geldin!oldu.
...''İşte güzel günün,ilk güzel sözü''diye geçirdi içinden.Sadece güldü.Hani o,Sakarya'ya Çanakkalle'ye giden askerler gibi...
...Muhtar,yanı başında elinde kahvaltı tepsisi bulunan kıza seslenerek:
- Kurun hele sofrayı,dedi.
...Önce el basması sofra altını serdiler.Bunun üzerine kasnağı,kasnağın üzerine de büyücek kalaylı bakır siniyi koydular.Hani''kuş sütünden gayrısı her şey vardı''derler ya,öyle bir şeydi bu...Bağdaş kurduğu sofrada uzun zamandır ilk defa sütün tazesini içiyor,peynirin yağlısını,kaymağın tazesini,balın en güzelini yiyordu...
...Bozkırlı inanan insandı,aza kanaat ederdi,konuk severdi,yemezdi yedirirdi...Bozkırlının kapısı herkese açıktı.Onlar için herkes Tanrı konuğuydu...
...Ya Avrupa'lı?Hani şu Mersedesle hava atan Alman'cıların kasıla kasıla anlattıkları medeni Avrupa'lı...Bakın bu doğruydu,bir çok şeyi onlar keşfetmişti.Ama,insanları keşfedemediler.Motor gürültüleri içinde akıllarını kaybettiler.Dün Anadolu'da,bugün Bosna'da öldürdüler,öldürttüler...Yegane mülkü gönül zenginliği olan mütevekkil bozkır insanını bölmeyi,yok etmeyi hedeflediler...
...Bu muydu medeniyet?...
...Sofrayı çevreleyen insanlara baktı.Sonra muhtara...Birdenbire gürledi:
- Savaşmamız gerek!...
...Ocak başında oturan ihtiyar kadın,sesi duyunca irkildi:
- Savaşmak mı?Anlayamadım,kiminle?...dedi.
...Cevabı,muhtar verdi:
- Bilgisizlikle ana,bilgisizlikle...İhtiyar kadın telaşlandı...Titrek ellerini,romatizmalı dizine bastırarak zor kalktı yerinden.Gücünü topladığını hissedip,öğretmene doğru yürüdü.Gözleri irileşti,heyecanı büyüdü...
...Kızını hatırlamıştı...
- Yani şimdi,herkes okumasını bilecek mi?Benim kızım gibi haplarını avuç avuç içip ölmeyecek mi?diyordu.
- Elbette,dedi öğretmen.Artık herkes okuyup yazacak...
........
...Uzaktan uzağa köpekler havlıyordu.Çok geçmedi bu seslere çocukların bağrışları da karıştı.Dışarı baktı,pencerelerden yarı bellerine kadar sarkmış insanları gördü.Merak etti,sordu:
- Nedir bu telaş,bir şey mi oldu?dedi.
...Cevabı,gelinlik bir kız verdi:
- Çerçi geliyor!...
...O da çerçiyi karşılamak için dışarı çıktı.Çok geçmeden iki yanına sandıkların bağlandığı ve üzerinde orta yaşlı bir adamın oturduğu at çıkageldi.Adam,atından aşağıya indi.Etrafını saran köylülerin sorduklarına topluca cevap verdi:
- Okumayana mal yok!
...O da ne demekti?
...Bir şey anlayamamıştı.Avına yaklaşan bir kedi gibi çerçinin yanına süzülüverdi.Sandıklardan birisi kitapla,ötekisi de mutfak eşyasından şekere kadar her şeyle doluydu.Hala''Okumayana kitap yok''sözünü anlamış değildi.Müşterilerini sıraya sokmaya çalışan çerçinin yanına kayarak olanları seyretmeye başladı.Çerçi,mal alan herkese önce:
- Hangi kitabı istersin?
...Ya da,
- Hangi kitabı okursun?diye soruyor ve aldığı olumlu cevaptan sonra istenileni veriyordu.
...Satışın bitmesini sabırla bekledi.Okumayı şart koşan satıcıya ilk defa rastlıyordu.Bu da onu çok sevindirmişti.Gurur sahnesinin bu baş aktörünü kutlayacak ellerini öpecekti.
...Satışların hemen hepsini yumurta,yağ,bulgur karşılığı yapardı çerçi.Nitekim,her satıcı gibi o da malının hepsini sattığı için mutlu olmalıydı.Ona:
- Satıştan memnun musun?dediği zaman,aldığı cevap şu oldu:
- Satıştan mı?Ben asıl okuyanlarda olan artıştan memnunum!...
.......
...Sonunda beklediği gün gelmişti.Bozu aklaştıran göz kamaştırıcı dekorda ak yakalı önlükleri ile koşarak okula giden çocukları seyretti.
...Çok geçmeden kadın,erkek köy halkı ellerinde bayraklarla okula gidiyorlardı.Karar vermişlerdi,bilgisizlik zincirini kırıp okumak için harekete geçeceklerdi...Sevinç çığlıkları ile davulların sesleri,yeryüzüne dalga dalga yayılırken o da bu şenliğe katılmak için acele etti.Kapıdan çıkıp onlara katıldı.
...Güneş,sonbaharda açan ak yakalı çiçekleri alkışladı...Bozkır,kendine renk katan bu çiçeklerle mutlu oldu..
...Sonunda gökkubbeye yükselen madeni göndere,şanlı bayrağımız;uçsuz bucaksız bozkırı çınlatan İstiklal Marşımızla çekildi.Bu sırada sevinçten ağlayanlar oldu.''Çok şükürler olsun bugünü de gördük''diyenler oldu...
...Herkes öğretmeni kutladı.Bu sırada muhtar,o şakacı,o babacan haliyle:
- Öğretmen hanım,bize okulu gezdirir misiniz?dedi.
...Heyecanı,konuşmasını engelledi ama ''evet'' anlamına gelen bir baş hareketi ile onları okula buyur etti.Tebeşir kokusunu soluyanlar,gördükleriyle heyecanlanırken,birdenbire yüreklerin durmasından korktular.Çerçiyi bir odanın onünde kendilerini beklerken görmüşlerdi!...Önce buna bir anlam veremediler.Biraz sonra çerçi,kendine şaşkın şaşkın bakan gözlere yeni bir ziyafet daha çekiyordu.Elindeki pirinç tabelayı,odanın kapısına çakmak için öğretmene verdi.Öğretmen, tabelatı heyecandan titreyen elleriyle zor çaktı kapıya.Şimdi bütün gözler,kapıya çakılan tabeladaki yazıyı mırıldanarak okuyorlardı:
...Okul kütüphanesi...


- / - @ sevgiyle nekri





.: Geri dönmek için tıklayın :.