Ne Olacak Halim
"Sen bu satırları okurken
Ben çok uzaklarda olacağım."
Böyle başlardı
Bildiğimiz bütün mektuplar.
Biliyor musun?
Bu ikimizin hikâyesi.
Şu anda neredesin, ne yapmaktasın
Bildiğim yerlerde misin
Yoksa hiç görmediğim bir evin penceresinde mi?
Sevdiklerinin özlemi sardı mı nicedir kalbini,
Pişman mısın başlamadıklarına?
İç çekiyorsundur şimdi.
Düşünüp de yazmadığın,
Yazıp da yollamadığın mektupları saklıyor musun hâlâ?
Kafanda hep aynı cümle biliyorum:
Ne olacak halim?
Ah biriktirdiğimiz bütün hevesler,
Nasıl da hızla tükendiler?
En çok kimi özledin, en çok neyi bekledin,
Şimdi düşlediklerinin neresindesin?
Dedim ya, "Bu ikimizin hikâyesi."
Islandığımız bütün yağmurları,
Dudak kanatan kalpte sızı aşklarımızı,
Bizi buluşturan kaldırımları,
İşte bütün bunları, bütün bunları yazıyorum
Ben unutmadım diye.
Hatırlıyor musun sonunu değiştiremediğimiz filmleri?
Hayatın gerçeğidir sandığımız kabullenilmiş yenikliği,
Bir ağızdan söylediğimiz en kahraman repliği,
Büyürken vazgeçtiklerimizi ya da vazgeçirttikleri şeyleri.
Çabuk mu büyüdük dersin?
Biliyorum ne olacak halim?
Sen bu satırları okurken,
Ben nerede olacağım kim bilir?
Neleri bırakmış olacağım geride?
Ne aşkları, ne başlangıçları, ne ayrılıkları,
Tıpkı senin gibi.
Biliyor musun tek sorum var kendime şimdi;
Ah ne olacak halim?
Tem.02
Adam, Kadın ve Çocuk
Adam önce kitapları topladı,
Kadın kapısı kapalı ağlıyordu,
Çocuk merdivenlerde zaman dursa istiyordu,
Bir ayrılığın üç dalıydılar.
Birikmiş ne varsa atma zamanıydı şimdi
Çocuk merdivenlerin basamaklarını saydı,
Saçlarını çözdü, bir daha ördü,
Kadın kapı kolunu tutmak, kapıyı açmak,
Adamın yanına gitmek istedi,
Adam resimleri ayırdı, bir ayakkabı kutusuna koydu,
Çocuk zile baktı,
Kadın duvardaki saate,
Adam açık olan pencereye,
Bir ayrılığın üç kahramanıydılar.
Zaman durmuyor, adam kalmıyor, kadın engel olmuyordu.
Zaman duramıyor, adam kalamıyor, kadın engel olamıyordu.
Çocuk boynundaki ipli anahtarla kapıyı açtı,
Çizgili defterinin arasından kuruttuğu gelincik çiçeğini aldı,
Kadın balkon kapısını açtı,
Rüzgâr perdeleri uçurdu,
Adam açık pencereyi kapattı,
Masanın örtüsünü düzeltti,
Bir ayrılığın üç adımıydılar.
Adam gitti, kadın kaldı, çocuk büyüdü.
Şimdi gelincik bir ayakkabı kutusunda,
Siyah-beyaz resimlerle birlikte,
Ayakkabı kutusunun anısı çocuğun kilitli kalbindeler.
Bir ayrılığın üç resmiydiler,
Adam, kadın ve çocuk.
Perdeler, kapı kolu ve merdiven,
Bir ayrılığın üç şahidiydiler.
9 yaşıma... Ankara'ya...
Yağmur
Ne zaman eskiyor sevgiler,
Ödenen bedellerin acısı geçince mi?
Yağmur yağıyor...
Mutfak camındayım...
Nasıl üşüdüğümü bilemezsin.
Menekşelerim çiçek vermiyor artık anne,
Söylediğin gibi hep dibinden su verdim ama...
Şimdi telefon açsam sana,
Sesini duymak da yetmiyor ki.
Hep aynı cümleler.
Babamlar nasıl? İlacını aldın mı?
Nedenini bilmediğim bir ağlamak var içimde.
Bir yerlere sığdıramıyorum yüreğimi.
Bazen dalıp giderdin mutfakta yemek yaparken,
Tahta kaşıkla tencerenin başında öylece.
Ne düşünürdün acaba?
Özlemek çok fena anne,
Anlamak seni daha da fena.
Omuzların ağrıyarak uyanıyorum sabahları.
Benim kızımın omuzlarımı ovmasına daha çok var.
Gittikçe sana mı benziyorum ben?
Ya da 'annenin kaderi kıza' dedikleri doğru mu?
Baban, eskitir her şeyi kızım,
Demiştin bir kez.
Anlamamışım meğer,
Eskiyormuş anneciğim.
Omzunu ovacak kalmıyormuş meğer aynı evin içinde.
Şimdi duysan bunları,
Ne üzülürsün mutsuz mu kızım diye,
Çoktan kendinden vazgeçmiş bir sesle.
Mutsuz değilim de anne,
Yağmura ve mutfağımdaki kedere bir çare bulamıyorum.
Evimi topluyor,
Toz alıyor,
Patlıcan kızartıyor,
Televizyon seyrediyor,
Akşam çalan kapıyı açıyorum.
Açtığımı gören olmuyor.
Pişirdiğim yeniyor da,
Güzel olmuş denmiyor.
Çay demleniyor, demleniyor, demleniyor.
Kederim mutfağın her yerine yerleşiyor.
Ah nasıl eskiyor her şey anne,
Nasıl eskiyor.
Eskilerimi de atmaya kıyamıyorum.
Seni çok özlüyorum.
Bana yasakladığın bahçeler,
Sana da mı uzaktı hep?
Gidemeyişine ağladın mı sen de?
Ne zaman eskiyor sevgiler,
Ödenen bedellerin acısı geçince mi?
İşte böyle, kalbimde bir acı,
Şarkılar seni söyler.
Mart,2001. Etiler.
Seni Seviyordum
Sana uzak kentlerden birinde,
Zamanın bir yerinde,
Seni ve senli günleri anımsattı,
Akşam güneşi.
Onca zamanın üstünde
Eskimeyen bir düşüncesin şimdi
İnsan her gün anımsar mı aynı gözleri?
Seni seviyordum ve senin haberin yoktu.
Saçlarını izliyordum uzaktan,
Kalağının arkasına düşmüş ve burnun
Herkesten başkaydı işte.
Güldüğün zaman yukarıya bakardın.
Yukarı kalkan başın
Ve gülen gözlerin vardı,
Ne güzeldiler.
Sen bilmiyordun,
Ben seni seviyordum.
Kalbime sığmıyordum aklımdan geçenler.
Duvarlara, vitrin camlara, kaldırımlara çarpıyordu.
Geri dönüyordu çoğalarak.
Senin sesini duyduğum masalarda erteliyordum her şeyi,
Her şeyi erteleyişim oluyordun.
Mevsimler değişiyordu
Ve büyüyorduk.
Dönemler geçiyor,
Köprüler göze alıyor
Ve bazen tekin olmayan suların üzerinden atlıyorduk.
Cesurduk...
Ufuk çizgisi maviydi,
Gün batımı hep turuncu
Ve kırmızıydı bütün karanfiller.
Ben seni seviyordum,
Sen bilmiyordun.
Sevinmelerim oluyordun ara sıra,
Sen hiç bilmiyordun.
Sonra herhangi biri oldun.
Bütün sevinçlerim bittikten sonra
Yağmurlar yağdı serin haziran akşamları...
Derken bir gün uzaktan gördüm seni.
Saçların bana inat,
Başın her şeye meydan okuyarak.
İşte yine aynı...
Kalbimi acıttın.
Her zamanki gibi.
Değiştik sanıyordum.
Ve sen yine bilmiyordun.
Şimdi bunları anlatsa sana birileri
Kim bilir?
Ya da boş ver,
Bilme en iyisi.
Şubat. 2002. Arnavutköy
Hastane Önünde İncir Ağacı
Çocukluğumun yokluk yıllarıydı
Her şey için uzun uzun beklediğimiz yıllar
Karanlıkta otururduk geceleri
Mum ışığında anlatırlardı
Acıklı hikâyelerini
İki elim yanaklarımda
Usul usul ağlardım yalnız kalmış gurbet gelinlerine
Çocuk kalbim dua ederdi
Türkülerle evimize gelen geçmişlerine
Annemin sesinden dinlemiştim bunlardan birini:
İsmi neydi acaba hastane önündeki ağaca ağlayanın?
Fikriye mi, yoksa Kiraz mı, Hacer mi, Fidan mı?
Neydi çare bulunmaz hastalığı,
Neden kimse yoktu, neden kendi omuzladı,
Baş tabibin O'na fısıldadığı acıyı?
Yoktu bu sorularımın cevabı
Belli ki kendiyle bir başına kalmış
İnce ince yakmıştı bu ağıdı.
Çocukken bir tek ince hastalıktan ölünür sanırdım.
Dilini ve yönlerini bilmediğim bir ülkede
Metroların rüzgârında anladım
Hasretten de ölünebileceğini.
Ve gördüğüm her boş alana
Eksiksiz çizebileceğimi özlediğim her bir şeyi
Beni yabancı sayarken aslında bana yabancıların
Yüzlerinde tanıdım kendimle bir başıma kalmayı
Çocukken bir tek ince hastalıktan ölünür sanırdım.
Hasretten de ölünürmüş anladım...
Berlin'deki 6 yılın anısına ve Fikriye Hn.'a...
Zor Günler
Benden önce söylenmiş sözlerin haklılığına kızdığım oldu çoğu zaman
Ama inandığım da
Ömrümde her şarkı başka bir kapı açtı
Bu şarkının ardında sen
Bu kapının ardındaysa benden önce söylenmiş sözler vardı
Seçtiğimiz hayatlar mı bunlar
Seçtiklerimiz mi
Bunca ayrılık, bunca kırıklık, bunca acı?
Seçtiklerimiz evet.
"Hayat bu sevgilim,
Çoktan seçmeli.
Senin aşkınsa,
Bir dönem ödevi.
Bir şarkı tuttum sevgilim,
Bir kapı açtım ikimize
İkimiz çokmuşuz meğer bu resme...
Kapatmadan bu kapıyı yine de
Bu yaralar, bereler
Sanadır bile'ler.
Çok canım yanıyordu
Gördüklerimden ve göreceklerimden
Benim kanayan dizlerim yoktu hayatta bir tek,
Benim de kanattıklarım vardı elbet.
Ezdiğim kumlar ve geçtiğim yollar hâlâ gölgemi taşıyorlar
Yani demem o ki :
Çok zor günler geçirdim vaktiyle.
Bu şarkı sadece benimdi sevgilim
Ve ben büyük bahçeler istemiştim ikimize.
Yazmışsın ya; "O'nu sevebileeğimi düşünmüştüm" diye
İşte o günden beri
Belki de bu yüzden sadece;
Bu yaralar, bereler,
Sanaydı; bile'ler,
Göreler aşkımı,
Şahidim gök kubbe.
1999. İstanbul
Ağrı Tanı Merkezi
Ağrı tanı merkezinde ilk sabah,
Çare bulmaz bir sızı
Kutular içinde saklı kalanlar
Kırmızı kurdele, okumayı söktüğümde göğsüme takılan
On mektup, ilk sevgilimden kalan
Üzeri karalanmış satırlar, kendi tarihini anlatan
Dağılan, savrulan ne varsa aslında onlardan kalanlar
Şimdi bu ağrıları yaşatanlar
Yeni öğrendim, anılardan çıkmıyormuş meğer,
Ömrümden çıkanlar.
Su altında kırdığım bardak, parmağımdaki kesik,
Suda dağılan kırmızı duman.
Hiç unutulmayan, "Bir daha görmeyecek miyim seni?" diye soran,
Kargacık burgacık bir çocuk yazısı,
Yeni yılımı kutlayan.
Şimdi genç olmayan yüzler,
Havaalanında el sallayan.
Ağrı tanı merkezinde ilk sabah
Artık çekmecelerde tıkılı
Ömrümün artıkları.
Gece ve yıldız gerekmiyor,
Anımsamak için sırtımdaki sızıyı...
Duyduğum yerde o şarkıyı,
Doluyor kesip attığım, sildiğim, yok saydığım boşluklar
Ve tarih tutmuyor şimdi
Yeni alışkanlıklar.
Ağrı tanı merkezinde ilk sabah
Ayrılıklar; diş ağrısı gibi,
Ölümler; kalp ağrısı gibi,
Yok sayanlar; göz ağrısı gibi.
Ağrıyı tanımak artık ne işe yarar
Ya da doya doya ağlamak?
30. doğum günümün sabahı.
Kar
Karlı bir akşamdı Ankara'da
Son kez el ele yürümüştük
Bitmesin istediğim yola
Kısacık beraberliğimizin ütün anılarını sığdırmıştık
Yazarsın bana demiştin, ben de sana yazarım sık sık
Ağlıyordum
Sen görmeyesin diye kaldırmıyordum başımı
Elimi daha sıkı tuttun
Anlıyordun. Bu ayrılığa dayanamıyordu kalbim...
Öğrettiğim çiçek adlarını unutma dedin
Kelebekleri kitap arasında kurutma
Fotoğraf çektir yolla bana
Kitaplarım sana emanet
İncitme kimseyi, kin büyütme kalbinde
Yol bitti
Gidiyordun artık, gittin
Sokakta gördüklerimi,
Filmlerdeki aktörleri sen sandım bir süre
Kin büyütmedim kalbimde, söz vermiştim sana diye
Kitaplarını okudum,
Kelebeklere dokunmadım,
Öğrendiğim çiçek adlarına yenilerini ekledim
En çok Fesleğeni, Çoban heybesini, Akşam Sefasını sevdim
Seni beklerken çok şey öğrendim,
Yolunu gözlediğim, sevdiğim ilk adam
Nasılsa bulacaktır seni diye
Her görüşümde aynı güçle seslendim:
Uçak, banama selam söyle!
Beni kötü rüyalardan uyandıran,
Sevdiğim ilk adam,
Bir bilsen, seni nasıl özledim
Kar yağıyor şimdi, otuz yaşım bitti
Kitapların bende, kelebekler gibi kar taneleri
Kendi yolumda yürürken hiç unutmadım o cümleyi
Selamını aldım babacım
Kin büyütmedim kalbimde
Küçük kızının gözleri hala senin çiçeklerinde
Uçak, babama selam söyle
Uçak, babama selam söyle
1981'in karlı kışına...
Lâl (Kızıma)
Canım kızım,
Meğer sanaymış yolculuğum...
Bir gün kendime neden yaşadığımı sordum.
Bir anlamı olmalıydı başımdan geçen onca şeyin,
Bir karşılığı olmalıydı hayatta.
Bu soru sordum kendime,
Yirmi üç yaşındaydım.
Ellerim yaşlanmamıştı henüz ama
Soluk soluğa kalmış yorgun bir çocuktum.
Bildiğim her şeyden, herkesten uzaktaydım.
Yalnızlık, yabancılık, haksızlık
Dünya kederleri bir olup
Yüklenmişlerdi bir gece kalbime
Balkona çıktım, dördüncü kattaydım.
Soğuk bir kış gecesiydi
Demirleri tuttum, caddeyi seyrettim ağlayarak.
Göreceksin, insan nasıl acır kendine böyle anlarda.
Yüz yirmi dokuz numaralı otobüs geçiyordu
Ve bir kız köşedeki benzinciden çıkmış,
Elimde bira şişesi ağlıyordu.
Uzundu saçları.
Kaldırıma oturdu, elindeki bira şişesini
Karşısındaki saat kulesine fırlattı.
Saat on ikiye on vardı.
Ve belli ki ikimizin de canı çok yanmaktaydı.
Annem geldi aklıma, bir Pazar dönüşü
Elimi avucunun içinde kavrayışı ve bana doğumumu anlatışı.
Yalnızmış sancıları geldiğinde
Çok korkmuş "ya başaramazsa" diye
Balkona çıkmış, insanları seyretmiş,
Başka kadınlar da çekti bu acıyı, diyerek
Ve başka insanların acılarından güç alarak
Doğuma girmiş.
Doğduğumda ilk yaptığı şey saate bakmak olmuş:
Saat öğlen on ikiye on varmış.
İşte böyle demiştim kendi kendime
Buraya kadarmış.
Sonra çilekli pastayı, çaldığım vişneleri,
Limonlu dondurmayı ne çok sevdiğimi düşündüm.
Saçlarımı uzatacaktım, para biriktirip yollara çıkacaktım
Ve bir daha hiç yirmi üç yaşında olmayacaktım.
Büyük kararlardan önce mutlaka bir gece beklemeli
Eğer sabah aynıysa her şey
O zaman düşünmeli bitirmeyi bir hikâyeyi.
Ertesi gün güneşli bir sabahtı
Çoktan düşmüştü ruhumun ve kederimin ateşi.
O günden sonra neler oldu bir bilsen
Sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki
Çok korkuyorum sever misin acaba beni?
İyi bir anne olabilecek miyim,
Koruyabilecek miyim seni?
Kalbimde ve zihnimde biriktirdiklerimi
Eksiksiz iletebilecek miyim sana?
Takvimler bir sonbahar çocuğu olacağını söylüyor.
Annen de sonbaharda doğmuş bir bebekti.
Bu mevsim hüzünlüdür kızım
Ve çok sever güneşi.
Şu anda minicik tekmelerinle ben buradayım diyorsun
Gelişine az kaldı
Seni sevinçle beklerken odanı hazırlıyoruz hevesle
Ama ne yazık ki odan kadar özenli
Ve sessiz bir ülkeye gelmiyorsun
İstedim ki benim gördüklerime sen şahit olma
Ama onlar sana bile yetişti
Geleceği zamanı kendi seçen biri olarak güçlü
Ve benden de önde olacağını biliyorum
Umarım sen de seversin karıncaları, kedileri ve kelebekleri
Ben babasını çok özleyen bir çocuktum
Dilerim sen ayrı kalmazsın,
Seni sevinçle bekleyen babandan.
Anneler ve babalar tanıyacaksın bizden başka
Oğluna söz verdiği bisikleti alamadığında,
Notalarla oğlunun adını yazan bıyıklı, yorgun babaları
Ya da kendi giyemediği mavi Yirmi Üç Nisan elbisesini
Sabaha dek uyumadan kızına diken anneleri.
Sonbahara kendinden başkasını düşünmeyenleri,
Kendi öfkesinde boğulanları
Ve yalancıları tanıyacaksın,
Aşkı tanıyacaksın bir gün
Kalbin kırılacak
Ve belki kıracaksın birilerini.
İyi bir tamirci ol kızım,
Çabuk onar kırdığın kalpleri
Ve çaresiz kalma kendi kırık kalbine.
Sen şimdi kendi öykünü yazmaya geliyorsun.
Hayat iki seçenek sunuyor :
Ya payına düşen kederi parlatacaksın
Ya da ömrünle iyi geçinmeye bakacaksın.
İkincisini tercih edersin umarım.
Bana öğretildiği gibi kızım :
Öğrendiğin çiçek adlarını unutma,
Kelebekleri kitap arasında kurutma,
Kin büyütme kalbinde
Ve incitme kimseyi.
Dilerim dünyaya geliş nedenini,
Sen çabuk bulursun.
Yolun açık olsun.
Annen.
05.Ağu.02
oxoxoxoxoxoxoxoxo
Kimileri için eski bir moda ve
gereksizdir belki de ama;
Benim hiç çeyizim olmadı. Benden sonra
gelecek parçama bırakacak bir aile
yadigarım yok açıkçası...
Elimdekiler sadece ömrümden birikenler
ve anıların kalıntısı.
Size emanetimdir
bir kopyası...
ic(LÂL) aydın KIZIMA 2002
SisLiVadi Anasayfa