|
YAHUDİLİK TETKİKATI VE ALAKALI BAHİSLER -"isim bilim"in tahkime ve zırvalığa bakan zemini- Süleyman Yıldızoğlu
Malum olduğu üzere, bir müddettir, Sara Aliye Rona Hanımefendi ile karşılıklı olarak yazışmakta ve Yahudi Dini üzerinde kalem oynatmaktayız. Böyle bir usulü niçin benimsediğimizi evvelki makalelerimizde kaleme aldığımız içün, tekrarına lüzum yok. Müslümanların Yahudilik ve Yahudiler ile, mutlak alakaları bulundukları Masonluk ve Avdetilik (Sabatayizm) üzerinde Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren hassaten ve şiddetle durmaları, evvelki senelerde, “anti semitizm” olarak kabul edilib, bir de “yobazlık” sosu üzerine eklenip Müslümanlara taarruz etmenin bir vesilesi olarak kabul ediliyordu. Dünya çapında şöhrete sahib frenk entelijansiyası, varsın Yahudilik ve alakalı meseleler ile “hem suçlu hem güçlü!” tarzında öne atılan Siyonizm meselesinde calib-i dikkat makaleler ve kitablar telif etsinler (Henri Kuston’lar, Santreler, Garadüler vesaire); Yahudiliğin dünya hegomonyası kurmalarının engellenmesi için çaba sarfetsinler, bunu yapanlar da memleketlerinin "ilerici... marksist..." etiketli entellektüelleri olsun, ne gam!.. Bizim "sosyalistlerimiz", Muhterem "Aksiyoncu Mütefekkir" Mirzabeyoğlu’nun kendileri için yaptığı teşhise (onlar buna “çözümleme” derler!!!) denk bir halde, “fikirde hiç oldukları” içün, sosyalistlikleri ancak “İslam düşmanlığı”nda gözüküyor ve İslamların söyledikleri herşeye hani doğru dahi olsa, bir müslüman dediği içün karşı çıkmayı vazife telakki edib; tabiatiyle de bir “Judaizer-Yahudi işbirlikçisi” olmaktan öte bir mana taşımıyorlardı. İşin bu cephesi olduğu gibi başka ve esas ciheti de, memleketimiz “sos”yalistlerin ekserisinin ya Yahudi veya Avdeti veyahut da Mason olmasıdır. Anadolu’daki sosyalist cereyanın müsebbiblerine bir bakıldığında bu tablo ortaya çıkmaktadır: Celal Nuri, Rasih Nuri İleri, Şefik Hüsnü, Zeki Baştımar, “Kadro Hareketi Âzâları”, Sertel Sülalesi, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Mehmet Ali Aybar, Çetin Altan, İpekçi’ler, Oymen’ler vesaire... Unuttuklarımız şüphesiz vardır; unuttuklarımız arasında Mason-Yahudi-Avdeti olmayanlar da vardır muhakkak ama, bu, ülkemizdeki sosyalist hareketi eken ve onun bugünlere gelmesine vesile olanların Yahudi soyuyla alakalı olduğu hakikatini asla yokedemez! Malum, "bu ülkeye komünistlik lazımsa, onu da biz yaparız!” ifadesi meşhurdur!. Keza; bu "sos"yalistlerin "SSCB’nin yıkılmasiyle Sosyalizm çöktü!” diyerek zaten hiç ayrılmadıkları Kemalizme sarılmaları ve nefslerinin aynı bir “piç terkib” Kemalist Sol’u “uydurub” eskiden yaptıklarının aynını bu defa da Kemalizm adına irtikab etmeleri, bilinen bir hakikat... Bu dönemde, bu zevat, bir "şeyi” keşfettiler: Avdetilik ve Avdetiler!.. Yahut Sabataycılık!.. Müslümanların senelerden beri söyleyip durduklarını (“dinsel metin” ya, bu onlar için “yobazlık” ve “bilimdışı” oluyordu!) bu sefer onlar tekrar etmeye (dikkat! “tekrar”; farklı ve “yeni” birşey değil!) ama bunu da “bilimsel” olarak yapmaya başladılar. Esasında ilim zaviyesinden bakıldığında zerre kadar bir kıymet-i harbiyyesi olmıyan, oradan buradan “aşırdıklarını”, büyük bir “ego” ile harmanlayıp, Eco’nun “Baudolino”inden de beter “cümle kuruş’lariyle” tuğla kalınlığındaki kitablara aktaran Yalçın Küçük, bunların saffındaki “en bi birinci” olandır. Polanya dönmesi bir sülaleye mensub Esin Afşar’la birlikte “minarelerdeki ezanı susturma yeminleri” eden, “Kürt 28 Şubatı için kardeşim Apo’ya gidiyorum” mealinde laflar edüb Parislere giden, “İmrali sürecinin mimarı” olduğunu söyleyen ve en nihayet vazifesini (de-şifre olduğu içün bırakıp esasında) “başarıyla tamamlayıp”, tekrar Anadolu’ya dönen Yalçın Küçük, bu dönüşünden sonra birden bire, neşrettiği kitablarında “sırlar” vermeye, “bilimsel çözümler yapmaya” başlayıp, onu bunu Sabatayist olarak damgalamaya ve bunu da “ilk defa kendisinin bulduğu matematik verileriyle çalışan “isim bilim” ile” yaptığını ve açıkladıkları isimlerin “bilimsel veri” olduğunu söylemeye başladı... Bu arada da "Sabatayistlerin isim alırken tatbik ettikleri usuller” diye “listeler” ve bu listelerden hazırlandığı bildirilen “Sabatayist soyisimleri” etrafı kaplamaya başladı. Bir furyadır başladı hülasa Avdetilik üzerinde... İyi bir “pazar” da olduğundan, “tezgahın” üzerine konulan ne varsa “satılabiliyor” ve herhalükarda “kazanç” teminat altında oluyor. Nasıl ki İslamlar belli bir usul sayesinde (“kafire benzememek” veya “büyük insanların isimleriyle şereflenmek” vesaire) isimler alıyorlarsa, aynısının “ötekiler” için de geçerli olması tabiidir. Mesela bu fakirin ismi olan Süleyman... Bir büyük, kudretli, yer ve gök ordularının emrine verildiği Ben-i İsrail neslinden Peygamberin ismidir bu fakirin ismi... Bu isim Yahudilerde de mevcuttur, Solomon, Salomon, Salome (veya "Şalom!”) vesaire... Veya yeni bir büyük peygamberin ismi olan Yahya... Yahudiler ona "Yuhanna" derler ve bu isimle evladlarını isimlendirirler. Ermenilerin “Ohannes”i, İngilizlerin John’u ve Johannes, Jean, Jani isimleri de bundan mülhemdir. Hazret-i İsa Aleyhisselamın havarilerinden olan Matta mesela... Matthias, Mathias, Matthaus, Mattieu olarak söylene gelmiş ve bu şekilde verilmiştir. Bünyamin’in Benjamin, Ben olarak isimlendirilmesi vesaire... Bunlar "tabii" işlerdendir ve giz-miz yoktur. Avdetiler gibi, "kripto Yahudiler"in işleri de, Yahudilerin işleri de esasında bu “tabii”liğin haricinde değildir. Elbette “kripto” olduklarından ötürü birtakım “kripto-lik” işleri vardır amma o kadar da karışık olduğu zannedilmesin. İsim vermek, elbette belli kural ve kaideler içerisinde olmaktadır ve bunun gizlisi saklısı mevcut değildir. İşin daha da mühim tarafı, Yalçın Küçük’ün “de-şifre ettiği” isimlerin Kemalizmle kavgalı olan cenahtan seçilmeleridir. Ve, bunun sebebi olarak da “her Sabatayist kötü ve hain değildir!” gibi bir tamamen “subjektif” bir veri söylenmektedir. Niye efendim ?.. Beyefendinin yakın çevresinde bulunan teşrik-i mesai yaptığı insanların çoğunluğu ya Yahudi veya Avdeti amma “onlar hain” değillermiş. Niye efendim?.. Bunun vesikası nedir?.. Sırf sizinle beraberler diye mi “hain” ol(a)mıyorlar?.. Ya siz bir "hain" iseniz?.. Bahsettiğiniz gibi bütün bürokrasiyi ele geçirmiş olacaklar, malî, iktisadî, siyasî, hukukî bütün katmanlarda ve basında elleri olacak, çevrenizdekilerle bunlar da akraba olacaklar, üstelik bunlar “ikiyüzlülüğün/sahtekarlığın din haline” getirilmiş şekli olan Avdeti taifesinden olduklarını saklayıp, Avdetiliğin çıkmasına vesile olan İslam’a karşı nefretlerini herdaim kusacaklar ve bunlar sırf “dön baba dönelim’ci” sizin yanınızda oldukları içün “hain” değil belki de “kahraman” olacaklar!!! Neyse, bu zatın artık “kriptosu” çözüldüğünden üzerinde fazla durmaya lüzum yok; zaten bu kadar bahsetmek bile gereksiz idi, pisliği deşifre etmek için ne kadar hoşnutsuz olunsa da pislikle alakadar olmak gerek. Bundan bahsetmemizin sebebi, şu “ilk ben buldum/bulduk” denilen “isim bilim” dedikleri nesnenin bu zatlar tarafından “yeni keşfedilmesi” sebebiyle kendileri açısından “ilk” olmakla birlikte yukarıdan beri bahsettiğimiz şekilde, BİLİNEN bir husus olduğunu anlatmak içindi. Evet, bu beyefendi ve onun etrafında şu veya bu şekilde “yörüngelenmiş” bulunanlar veyahut Avdetiler ile “yeni” uğraşmaya başlayan “sos”yalistlerin (yine kendisinden bahsedeceğiz ama münasibtir, Yalçın Küçük’ün bir zamanlar dediği gibi, “sosyalistlerden, bizden iyi reklamcı olur; bugün bütün büyük reklam ajansları veya idareciliği eski sosyalistlerin elindedir” ifadesinde söylediği gibi) “pazarlama işini” bilmelerinden ötürü sanki bu mesele ile ilk kendileri uğraşıyormuş tablosu çizilmektedir. Bakınız, bu meselede -”isim verme”- kaleme alınmayan, ama bir fasıl halinde ondan bahseden kitablardan birisi, Prof. Hilmi Ziya Ülken’in “Yahudi Meselesi” isimli kitabıdır. Felsefe profesörü olan Hilmi Ziya Bey, 1944 senesinde bu kitabını tab ettirmiştir. Bu eserinde “objektif” olamamakla ve hatta Yahudi lehinde bir “subjektif” usul dahi taşıdığını hissettirmekle birlikte, kitabı fevkalade faydalı bilgileri havidir. Masonluk hakkında, Siyonizm hakkında indi ve hatalı “tefsirlerde” bulunan Hilmi Bey, -esasında tıpkı Yalçın Küçük ve “sos”yalistler gibi bir usul takip edib- (Yahudi meselesinin halledilmesi içün) “Yahudilere ırkçı gözle, dini gözle bakılmamasını, onların da etrafa bu gözle bakmamaları gerektiğini” ifade etmektedir ki, “Yaşasın Halkların Kardeşliği!” demesine zannedersek “profesör” olmasi hasebiyle, böyle avamî bir sloganın kendisine yakışmayacağı endişesi engel olmaktadır!. Bakınız Hilmi Bey neler diyor: «- Hıristiyanlığın üçüncü asrından itibaren İbranice artık Yahudilerin ana dili değildi. İlk önce yerine Arapça geçmişti. Bununla beraber Yahudiler arasında zamanımıza kadar, o, dini ve edebi bir dil olarak kalmış, nihayet Siyonistler onu bugün Filistin’de tekrar yaşayan canlı bir dil haline getirmek hevesine düşmüşlerdir. Gündelik hayatta Yahudiler prensip itibariyle içinde yaşadıkları memleket dilini kabul etmişlerdir.... Kitleler halinde göçtükleri zaman, yeni yerleştikleri bir memlekette çok defa eskiden uzun bir müddet oturdukları memleketin dilini de muhafaza etmişler ve bu suretle ana dilleri eski öğrendikleri dil olduğu halde, içtimai münasebetlerindeki dilleri yeni memleketin lisanı olmuştur. Bu suretle İspanya’dan Yakın Doğu’ya göçeden Yahudiler İspanyol Yahudicesi yani İspanyolcanın bozulmuş şekli olan Ladino’yu ve Almanya’dan hicret eden Yahudiler de dünyanın birçok yerlerinde Yahudi Almancası yani Yiddiş’i kullanmaktadırlar. Bununla beraber ekseri memleketlerde Yahudiler bulundukları memleketin dilini kullanmağa tercih ederler... Yahudiler siyasi hürriyetlerini kazanarak içinde yaşadıkları memleketin kültürüne uyduklarından itibaren YENİ SOYADLARI almağa başladılar. Eski İbranice isimler YERLİ DİLİN KAİDELERİNE UYGUN şekiller aldı. Mesela Kohen, Fransada Cohen veya Cahen oldu. Almanyada Kohn veya Kahn, Rusyada Kogan veya Kahan oldu. İchaya, Fransada İsaie veya Ysaye olmuştur. İbranice isimlerin bazen mana itibariyle tercümeleri ad olarak alınmıştır. Mesela Juda (Yehuda) kabilesinin totemi olan Lobiya, Avrupa dilleri içinde Lyon, Keon veya Loew oldu. Schalom, Paz şeklini aldı. Salamon, Friedman oldu. Baruch adı muhtelif dillerde Benedict, Benedetti, Benoit veya Benette oldu. Yahut Tevrat’taki Python, Baker, Perez veya Sibon gibi isimler Yunan, İngiliz, İspanyol veya Fransız dil ve edebiyatındaki mukabillerini buldu. Yahut yeni benimsenen dillerdeki bazı kelimeler eski İbrani isimleriyle birleşti. Mesela Rosen, Berg, Heim veya Mann gibi Almanca kelimeler İbranicedeki eski Rosch, Baruch, Haim, Menahim kelimelerinin benzeri olduğu için onların yerine kullanımlağa başlandı. Nitekim Fransada Anselme, Carcon ve Rouvin kelimeleri de İbranicede eski Amselem, Gerson ve Rubin adlarının yerine geçti. Almanyada Meyer ve Mannheim isimleri eski Meir veya Menahem adlarının yerini tuttu. Tam benzeri bulumadığı zaman bile İbranice isim sadece yabancı görünmeyen bir aksan ile benzetilmiştir: Mesela, Mardoche ve Baruch kelimeleri Fransızcada Mordoc ve Baroux halini almıştır. Profesör G. Kessler, Alman Yahudilerinin soyadı almalarına dair yazdığı eserinde bu meseleyi derinleştirdi. Ona göre Helenizm ve Roma devrinde Yahudiler isimlerini Yunanlaştırmışlar ve Latinletirmişlerdi. Roma çöktükten sonra tekrar eski isimlerine döndüler. Mesela Alexsandre isminin Sander olması gibi... Roma’dan sonra İspanya ve Portekize giden Yahudiler orada büyük servetler ele geçirdiler ve İspanyollar içinde eridiler. İspanyolcayı kabul ettiler. Hatta içlerinde Hıristiyan olanlar da çoktu. Fakat İspanya ve Portekiz 17inci asırda siyasi bütünlüğünü kaybedince bunlar tekrar Yahudi dinine girdiler. Hatta isimlerini tekrar Yahudileştirdiler. İspanyadaki Yahudi düşmanlığı neticesinde muhaceret eden ve Sefardim denilen Yahdiler Amsterdam, Hamburg, İstanbul gibi ticaretçe mühim şehirlere dağıldılar. İsimlerini tamamen Yahudileştirdiler. Almanyaya gelenler Sombart’ın Yahudiler ve İktisadi Hayat isimli eserinde anlattığı gibi Almanyadaki ilk kapitalizmi yarattılar. Büyük Fraderik, Slav memleketlerine dağilmış olan Yahudileri oturdukları Polonya topraklarını Almanyaya bağladıktan sonra bu Yahudilerin çoğu Almanya içinde dağıldı, isimleri ve soyadları Almanlaşmaya başladı. Mesela Benjamin’i Wolf, Wulf veya Wolfman yaptılar. Bir kısmı Almancaya mahsus olan küçültme işaretini isimlerinin sonuna taktılar: Mesela, Elias adı Elisher, Josep, Josel şekline girdi. Bazıları da adlarına benzer şekiller buldular: Mesela Baruh, yerine Berger, yahut Levi yerine Lieber gibi... Fakat bu Almanlaşma 19uncu asrın sonlarında kesildi. Eski Yahudilik şuuru uyandı. Alman Yahudilerinin soyadı meselesi hemen hemen Almanların soyadı ile beraber başladı ki, bu mesele 12inci asırdan sonra görülür. Fakat Yahudiler arasında bu teşebbüsler resmî değildi. Ancak 19uncu asrın ilk yarısında hükümet bütün Alman Yahudilerini soyadı almağa mecbur etti: Bazıları memleket adlarının başına veya sonuna “er, von” getirerek adlar yaptılar; Regensburger ve Von Regensburg gibi... Fransız filozoflarından bir kısmının mesela, Durkheim, Levi-Brühl ve Meyerson’un adları bu zatların kendileri veya soylarının Almanyadan sonra Fransaya geçmiş olduklarını göstermektedir. Bundan sonra bir de Yahudiler baba adlariyle soyadı almışlardır. Mesela Ben David kelimesi Benda; Ben Ari adı Benaris; Ben Saloms adı Bensa şeklini almıştır. Meşhur Fransız muharrirlerinden Wulien Benda’nın adında olduğu gibi... Alman Yahudilerinin aldıkları soyadlarının bir kısmı da meslek veya karektere işaret etmektedir. Fakat bu çeşit, ötekilerden çok azdır ve bütün bu adlar Almacadır. Mesela Kilerci=Keller, Buğdaycı=Getreiderilh gibi... Kessler’e göre, onların aldıkları soyadlarının en büyük kısmı TESADÜFİDİR ve kanaatınca BU TARZDA SOYADLARI, SOYSUZLAŞTIRMAKTADIR. Profesör Kessler, bu tetkikinde her ne kadar tarafsız olduğunu ilave ediyorsa da, burada onların soylarını inkar ederek uydurma isimler almalarını tenkid gözüyle görüyor ve İNSANLARIN EN BÜYÜK ŞEREFİNİN CEDLERİNİ DÜŞÜNMEK olduğunu, BU SURETLE UYDURMA SOYADI ALANLARIN KENDİ ASILLARINI İNKAR ETTİKLERİNİ ilave ediyor.» (a.g.k. syf: 35-38) Burada iki husus öne çıkıyor. Birincisi, Yahuidilerin bulundukları memleketlere “adaptasyon”da mütekamil olmaya çalıştıkları ama “iz” bıraktıkları... İkincisi de, Anadolu’da, Sabatay-Kızılbaş kırması Atatürk ve etrafındaki Selaniklilerin “Türkçeleştirme:Öz Türkçe Herekatı” ile “Soyadı Kanunu”na niye ehemmiyet verdiklerinin sebebi... Bu sayede, hem memleket ahalisi içinde "erimenin" yolunu bulmuş olacaklardır hem kendilerine bir “kripto” bulmuş olacakladır hem de memleketin hakiki ahalisi ile akrabalık bağları kurmaya veya onlardanmış gibi gözükmeye yol bulmuş olacaklardır. Nice köklü ailelerin, soyu sopu ve ahlâkı belli “iyi ailelerin” diyelim, bu “soysuzlar”la münasebet kurmalarındaki sebeb de bu olsa gerek diye düşünüyoruz. İslam ahlakında “dengi dengine” diye bir ahlaki ölçü vardır; nikah dahi bu ölçü hududları içerisinde yapılırsa ehvendir diye söylenir. Bu ölçü, lüzumsuz işlerin meydana çıkmasını veya bugünkü tabirle “şiddetli geçimsizlik”in hasıl olmasına sed çeken bir ölçüdür. Beyler, Asizadeler, akrabalık kuracakları aileleri de bu ölçü çercevesinde seçer ve kendileri gibi “bey veya asilzade”lerle kız alıp verme yaparlardı. Bu husus "saf kan beyefendi veya asil"liğin sürgit devamını sağlardı; istisnalar elbette mevcut olacaktır tabii... İşte bu “soysuzlar”, belli bir ilim ve irfan “ailesini” temsil eden bu Bey ve Asilzade aileleriyle bu “soyadı” meselesi sebebiyle iribat kurmayı ve kız almasalar da kız vermeyi başarmış ve neticede bu soyluları da “soysuzlaştırmanın” yolunu bulmuşlardır. Bugün, "isim bilim" vesilesiyle zikredilen ailelerin arasında, “kurunun yanında yanan yaş”ların da mevcut olmasının “bilimsel açıklaması” bu olsa gerektir. Kökü Zulkadiroğullarına kadar giden bir aileye mensub bulunan Rahmetli Üstadımızın, sırf rahmetli muhterem zevcesi Neslihan Hanımefendi “Babanzadelere” mensub diye “Sabatayist” yapılması ve “Sabatayistler, dışarıya kız vermezler!” denilerek Üstadımızın da “listeye dahil edilmesi” böyle bir “bilimsel araştırma SALAKLIĞININ” neticesi olarak görülmeledir. Bu da şunu göstermektedir: Kıyı gözükürken, hala pusula ile yön tayinine girişirsen, gemiyi karaya oturtur veya limana toslatır batırırsın!. "Süper Mürşid”den, “Sabık Şair”e, oradan “Bohem”e ve “Kumarbaz”a kadar birçok lakab takılan Rahmetli Üstadımıza, asrî zamanlarda “sos”yalist “görmemişler taifesi!” tarafından da “Avdeti” ve hatta “Mason” olma iftirası atılmaktadır. Bunların başlatıcısı da, bugün “kontgerille örgütlenmesi” olarak “de-şifre3 ettikleri “Hizbullahîlerin” gazetesinde kendisiyle yapılan bir mülakatta surulan suale verdiği cevabla Yalçın Küçük’tür. Üstadımıza atılan iftiradaki “delil” de, “Yayçın Hoca demişti ki...”den başka birşey değil!.. Bunlarla uğraşmak dahi abesle iştigaldir; görünen köy kılavuz istemez çünkü.. Fikir’den ve onun tayin ettiği “dost ve düşman kutubları tayin etme” hassasından uzak bir “bilimsel araştırma”, bugün “bilim”in dahi “metafizik”e kıvrıldığı yani RUHÎ DESTEK aradığı bir ortamda hala el üstünde tutuluyorsa bunun suçu “bilim”in değil, “uyanda balığa gidelim”ci “sos”yalist taifesinin olsa gerek!. Aynı şekilde kardeşlerimin bildirdiğine göre, muhterem Doktor Hakkı Açıkalın kardeşim hakkında iftiralar atılmaya başlanmış; bunun sebebi, kudretli ve kuvvetli ilmî ve fikrî cevvaliyeti, zor bulunur entellektüelliğiyle küffar cephesine içinden çıkılamayacak darbeler vurması olsa gerek ki, buna ne kadar şükretse yeridir. Derlermiş ki, Doktor kardeşim, bizim burada “polemik” tarzı cedelleştiğimiz Bayan Sarah Aliye Rona imiş... Herşeyde “bilimsel” giden “sos”yalistler ne hikmetse burada da buna delil olarak hiçbir “delil” ortaya koymamakta ama “garazlarının” eseri olduğunu göstermekte imişler ki, bu da yukarıda bahsettiğimiz “şükür” ile karşılanmalıdır ancak. Bu "sos"yalistler bakarsınız bu fakiri de ismi sebebiyle kafadan Yahudi veya “kripto Yahudi” haline sokup “de-şifre” ederler; hem “Süleyman” var hem de “Yıldız” üstelik “Yıldız”ın “oğlu” bir de... Bunlara verilecek cevab, benim soyun ve sopum bellidir, bu isimlendirmede benim bir dahlim yoktur, "babamın kabahatidir”, sizin gibi “cingözlerin” varlığından habersizdi çünkü, ama bütün bunlara karşın, milletin soy ve sopunu “araştıracağınıza”, evvela kendi soy ve soplarınızı bir gözönüne dikin de görelim, olacaktır ama, değmez!.. Rahmetli Üstadımız da, Doktor kardeşim de -bunlar o kadar cahiller ki!- kendi soylarını ve geçtikleri “bataklıkları” bir NEFS MUHASEBESİ olarak arşivlere emanet kitab ve makaleleriyle ortaya koymuşlardır, insaf ve vicdan ehli bunları takdir ederler. Ama bu "bilimsel araştırma yobazları” herkesi kendileri gibi soysuz ve bataklık kuşu olarak gördüklerinden olsa gerek ve “bilimsel araştırma” yapıyorlar ya, onları OKUMADIKLARINDAN (eee, TC’de bilimsel araştırma ancak böyle olur; “ben o adamı tanırım, şöyle şöyle kitabları vardır”, diye sayar dökerler ama, “okudun mu?” sualine “hık mık!” derler) Leninist propagandanın taktiği olan “çamur at izi kalsın!”la “idare-i hayat” sürmeyi tercih ederler!. Bu hususta söz, esasında Bayan Sarah’ya düşmektedir. Ortalığa çıkıp, durumu gözler önüne sermelidir, kaldı ki kendisi nerede okuduğuna dair malumatlarda vermiştir ve oradan da “araştırma” yapılabilir gerekirse ve böylece de iki kişinin de “iki ayrı kişi” olduğu herkesin gözü önüne serilir. Hülasa... "İsim bilim” dedikleri nesne, tek başına bir “ilim” veya “delil” hükmüne geçemeyecek kadar oynak bir zemine sahib görünmektedir. Matematikten pek anlamasak da, permitasyon-kombinasyon hesablamalariyle, zaten verilen “isim listeleri”ndeki soyisimlerin birilerine vurması mümkün gözükmektedir. "Kurunun yanında yaşın da yanmasına” sebeb olabilecek ve Fikri bir muhteviyattan beslenmeyen ve o Fikrin “delillendiricisi” olma haricinde bir istiklal tanınan “isim bilim” BİLİMSEL ZIRVALAMADAN başka bir hükme çarpmayacaktır.
22 nisan 2003
Söz buraya gelmişken, tarihi yazdıktan sonra aklıma düştü ve kontrol ettim, 31 Mart tarihinde Bayan Sarah’a bir makale yazmışım. Cevablarını sektirmeyen hanımefendi bu sefer 20 küsür gün gecikti. Acaba diyorum, diazem almaya başlamadan kaleme sarılıp, diazemli bir havada bitirdiğim makaledeki birtakım yerler mi buna tesir etti, diye düşünüyorum. Neyse; ama insan da meraklanıyor hani... S.Y.
|