|
25 AĞUSTOS: RUH AYNASI TABLOLAR KİST?.. KUST!.. Sinami Orhan
25 Ağustos 2001 Cumartesi günü, “öğle ezanı okunduğu sularda” meydana gelen bir katl vakası, manzara-i umumiyyeyi, “olur-olmaz” münakaşa (veya “kayıkçı dövüşü” veyahut “temenni” de denilebilir!) edilen “şey”i de “al gözüm seyreyle!” kabilinden bir bedahet hâlinde ortalık yere seriverdi. “Alarko Holding Eş Başkanı” ve Yahudi işadamı Üzeyir Garih, bu tarihte öldürüldü; “her cumartesi gittiği” Eyüp Sultan Mezarlığı’nda 9 (veya 10!) bıçak darbesiyle... Mezarını ziyaret ettiği şahıs ise önce Mareşal Fevzi Çakmak olarak açıklandı fakat daha sonra “aile dostu” ve “Nakşi şeyhi” Küçük Hüseyin Efendi olduğu belirtildi. Polis çok hızlı davrandı ve katili buldu: “Deli Fuat”... 13 yaşındaki Fuat, cinayetin hemen ardından üç-dört saat sonra “şerikleri” ile beraber yakalandı. Televizyon ve gazetelerde cinayeti nasıl işlediğini anlattı: ''-Arabasının yanına gittim, mendilci Yeşim'e ve bana 200.000TL verdi... Böyle bir araban var ve bu kadar veriyorsun para!.. Kızdım, takibettim ve bıçakla vurdum.'' ''Tinerci serseri deli Fuat'' diye lanse edilen çocuk içeride sorgudayken, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün önünde, İçişleri Bakanı, İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü, ''olayın çözüldüğünü'' ilan ediyorlardı; ''Alarko Holding Eşbaşkanı''ve Üzeyir Garih'in ortağı yahudi İshak Alaton da, polisten kendilerine verilen bilgi doğrultusunda, cinayeti "deli Fuat"ın işlediğini açıklıyordu. 13 yaşındaki çocuk ise çıkartıldığı Eyüp Savcılığı'nda "delil yetersizliği"nden serbest bırakılıyor ve yaptığı açıklamada polisin kendisini dövdüğünü, tehdit ettiğini ve hayalarını sıktığını belirtiyordu; fakat -nedense!- bu meselenin üzerinde durulmuyordu. Çocuk Fuat bırakıldığı anda polis yeni bir açıklama yapıyor ve "zanlı" olarak Yener Yermez isimli kişiyi aradıklarını söylüyordu. Garih'in üzerinde bulunan döviz, kredi kartları ve milyarlık Roleks saatini bırakıp, cep telefonunu alan "zanlı/lar", telefonun sinyal takibine alındığını bilmediklerinden, telefonla konuşmaya başladıkları ân yerleri tesbit edildi; fakat sinyalin geldiği yer acayip bir yer çıktı: Hasdal Askeri Kışlası!.. Telefon ele geçirildiğinde, geriye doğru gidilerek Yener Yenmez isimli askere ulaşılıyor; fakat o ise "firar"da!.. Bu arada ortaya çıkan bir tanık vasıtasıyla Yener Yermez'in "Pınar ve Nurdan" isimli iki kadınla devamlı Eyüp'de buluştuğu anlaşılıyor ve o gece aralarında Pınar Konuşkan'ın da bulunduğu biri erkek 7 kişi gözaltına alınıyor. Polis, "Pınar Konuşkan, Yener ile sevişirlerken Üzeyir Garih'in gelmesi üzerine Yener'in onu öldürdüğünü" Pınar'ın "itiraf ettiğini" açıklıyor. TV ve basın "katilin suç ortağı bulundu" haberlerini veriyorlar. Fakat Pınar'ın "çelişkili ifâdeler" verdiği, "o gün değil, bir gün önce Yener'le buluştuklarını" söylediği; keza cinayet mahallinden alınan kan ve parmak izlerinin ne Pınar'a ne de Yener'e ait olmadığı da ortaya çıkınca esasta elde hiçbir şey olmadığı zımmen itiraf ediliyordu. Bu arada Yener Yermez'in dolabında bulunan pantolon ve ayakkabılardaki kanın Ü. Garih'e ait olması polisin elindeki tek "kanıt"... Yener Yermez ise bankadan para çekmekle ve "derin binalarla" dolu Beşiktaş'ta dolaşmakla meşgul!.. Bu cinayet vak'ası öyle manzaralar ortaya koydu ki, katil kim sorusu hiçbir tartışmayı kabul etmeyecek bir hâl içinde cevab buldu; insaf ve vicdan sahibi kalp gözü açık olanlara!.. * Ruh aynası tablolar!.. * "Deli Fuat"... "Tinerci Fuat"... Garibim Fuat!!! Cinayetin hemen ardından yakalanan birisinden, bunun "tinerci, balici" olduğundan, çevresinde de "deli" lakabıyla anıldığından bahsedildi. İzak Alaton da bunu hemen açıkladı. Biz merakla beklerken "katili", bir de ne görelim, tıfıl, bacaksızın biri... Üstüne üstlük 1.70 boyunda 80 kiloluk besili birine on bıçak vurduğu, hatta öyle vurduğu ki göğüs kafesini parçaladığı... Savcı daha ilk gün garibim Fuat'ı, "devlet, devletin şefkatli kolları" izlenimlerine sahib olarak serbest bıraktı. Anlaşıldı ki garibim Fuat'ın ağzından verilen itirafların hepsi polis uydurması... Üstelik bütün bunları kabul etmesi için de dövmüşler ve hayalarını sıkmışlar... 13 YAŞINDAKİ BİR ÇOCUĞA İŞKENCE YAPMIŞLAR. Hem de böylesine mühim ve gözönünde olan ve ortaya çıkacağı da kesin bir cinayet soruşturmasında... Ne cinayet aleti var, ne tanık var, ne iz-delil var fakat 13 yaşındaki bir çocuğa itiraf etmesi için müthiş baskı var. Hele Yahudi İzak Alaton'un sözleri: "-Aziz ortağım Üzeyir Garih, cehalete, kara cehalete, eğitimsizliğe savaş açmıştı. O, ölümüyle de bize ders verdi. Böyle kıymetli bir adamın, böyle biri tarafından öldürülmesi çok acıdır." Tarih 04.03.1992; Hürriyet'in "Kelebek" ilavesinde, İzak Alaton'un "aziz dostu" Üzeyir Garih'in sözleri: "-Sosyal gelişme açısından bazı tabuların artık yıkılması gerekiyor. Örneğin, ÇOCUKLARIMIZ İÇİN ÖZEL BİR SEX TELEVİZYONU KURULABİLMELİDİR." "Örneğin"e bir misal de -tabuları yıkma! meselesinde- bizden; insan en gelişmiş hayvandır; diğer hayvanlar şuursuzca fakat ihtiyaç için birbirini nasıl öldürüyorsa, insan da bunu -familyanın bir üyesi olarak- yapabilir. Kaldı ki, insan şuur sahibi olduğu için öldürmesi de kuru bir ihtiyaçtan değil, gayet mantıkî ve kesin bir zarurete dayalı olcağından fiil daha bir ulvî olacaktır; tabiyatıyla, familyanın diğer üyelerinde -domuz gibi mesela- namus, bekaret gibi hisler olmadığından, asla rücû gereği, namus cinayetleri hariç, diğer bütün cinayet hadiseleri, fail tarafından mâkûl bir şekilde açıklansın (veya açıklanmasın) hiçbir takibâta tâbî olmamalıdır! Aksine, aslına-özüne ters olduğundan, namus gibi bir hurafeyle hareket edip de cinayet işleyen ise, en şiddetli bir şekilde yeryüzünden kazınmalıdır!.. En gelişmiş hayvan olan insana yakışan, bu tür hurafe ve tabuları yıkmak ve sadece kendinin (ve tabiiki soyunun) faydasına en yırtıcı şekilde çalışmakdır. O hâlde!? O hâlde, İzak Alaton'un dediği -"ölümüyle ders verdi!"- doğruysa, Üzeyir Garih'in daha seçkin, daha kalitelileri dururken, Yener Yermez'in -olduğu bilinmeyen- kız kardeşine veya yaşı geçkin validesine "taarruzu" (!) düşünülemeyeceğinden, maktûl failden şikayetçi değildir! Fail, maktûlün "tabu yıkıcısı"dır; ondan öğrendiğini yapmıştır ve "asıla rücû" emri içinde hareket ettiğinden SUÇSUZDUR! Değil mi; mesela?! * Ruh aynası tablolar!.. * "Ele geçen her adamın gövdesi delik deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecek." (Tevrat: İşaya, 13. Bab Ayet:15) Polis Yener Yermez'i ararken, o hariç herkesi içeri aldı. Bunlardan biri de onun "kız arkadaşı" Pınar Konuşkan. (Bu arada şunu söyleyelim, bu genç kadının içeride olup oladığı da şüphelidir.) Pınar'ın kim olduğu, annesi, babası, üveyannesi, babaannesi, halası, dayısı vesaire herbir şeyi öğrendik. Yetimhânede yetişmiş, (sadece Yener Yermez'le değil), büyük ihtimâl Hasdal Kışlası'ndaki "etperest" asker ve subayların çoğuyla yatmış, bunun için mezarlığı mekân seçmiş, evsiz barksız bir fahişe!.. İş üstünde basılınca da... Vurdular zavallı Garih'i, ki o, kutsal bir ritüel için oraya gelmişti! Evet, aynen böyle idi ve böyle olduğunu da "Pınar itiraf etmişti!.." 13 yaşındaki bir çocuğun hayalarını sıkanlar, "fahişe" ile nasıl ilgilenmiş ve o "itirafı" nasıl yaptırmışlardır, tahayyülünüze bırakıyoruz; fakat, mezarlıkta ele geçen kanın Pınar'ın kanına uymaması, üstelik genç kadının "çelişkili" ifadeler vermesi, dahası "o gün değil Cuma günü buluştuk" demesi, bir de ortada ne bir delil ne de suç aletinin olmaması Pınar'ın vaka ile alâkasız olduğunun bir delili idi. Bu arada normal davalarda "Adlî Tıp"dan 1-2 senede ancak gelen tahlil raporlarının, Garih cinayetinde ışık hızına ulaşması, katil/lerin kimliğine ve delillere ait bilgiler dışında her şeyi yayımlayan gazete ve televizyonlarda Adlî Tıp Kurumu'nun başarıları olarak yayımlandı. Kıldan tüyden faile ulaşabilecek bir tekniğe sahip olan (olması gereken) Adlî Tıp Kurumu, adaletin ve hukukun, tabiatıyla da insana saygılı rejimlerin ilkesi olan, "failden delile" gitmeyi kendine ilke edinen TC'de ne işe yarar? 170cm-80kg ölçülerindeki zinde bir adamın katili diye bu ölçülerin yarısı tutarındaki 13 yaşındaki çelimsiz bir çocuğun HAYALARININ SIKILMASINI engelleyemediğine göre, "fahişe Pınar"ın, dört gün boyunca daha Vatan'ın diğer kadrolarınca -mesleğine uygun- ifadesinin alınmasını hiç engelleyemez ve hastahaneden "sağlık raporu" alınırken anüs ve vajina kontrolü yapmak da (Pınar Konuşkan için) kimsenin aklına gelmez. * İsrail -ilk- Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann: "-Hür Ermenistan ve Yahudi Filistin'i, doğunun İslamî hâkimiyetine son verebilir!" Yahudi Prof. Avram Galante: "-Ermeniler, Yahudilerle ırk olarak aynı, din olarak farklılar. Bu yüzden Ermeniler'e Hristiyan-Yahudiler veya Vaftiz Edilmiş Yahudiler deniyor. Ermenistan'daki Yahudi topluluğu çok kalabalık, Yahudilerin kutsal kitabı Talmut'ta "Judeo-Armenianne" biliminden sözediliyor. Ermeni hukuku tamamen Tevrat kaynaklı. Yahudi bilimadamları Ermeni toplumunda önderler olarak biliniyor. Yahudi adet ve gelenekleri Ermeniler tarafından aynen pratik ediliyor. Ermeni isimleri Davud soyundan gelen sürgün edilmiş Yahudi isimlerinin yaklaşık aynısı. Ermeni kültürü ise tamamen Yahudi kültürüne benzer. Arameen, Yahudiler tarafından kullanılan bir dil. Ermeni ve İbrani harfleri birbirine çok benzer ve 22 harften oluşur. Ermeni Yahudi lisanları, İbranice ve Arameen'in karışımı. Yahudiler ve Ermeniler, tarih boyunca birlikte hareket ediyorlar. Yahudilerin her sürülüşünden sonra onlara kucak açan tek kavim, Ermeniler." "Alarko Holding Eş Başkanı" Üzeyir Garih: "Ben, Ermenistan'ın bugünkü durumunu 1948 başlarındaki İsrail'in durumuna benzetiyorum. O günlerde, Amerika ve Fransa'daki Yahudi lobisi bu ülkeleri İsrail'e yardıma zorlamıştı. Bugün aynı olay Ermenistan için geçerli olacaktır... Başka ülkelerde yaşayan Ermeniler'in kuracakları "Ermenistan'a Yardım Vakıfları"na yapılacak bağışlar o ülkenin vergi matrahından düşürülsün." Garih, "familya" üyesi (yani aynı soy!) olan ve tabiatıyla hısım-akraba sayılan Ermeni'ye para verip bunu da vergiden düşürtürken, biz "bıyıklı Türkler" de fuhş ve sövgü edebiyatımızda bir yer sahibi olan Ermeni'ye, cebimizden para verilmesini alkışlayacağız?! Olmaz değil, oldu! "Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir" ölçüsünü kendi iğrenç emelleriyle bulayan adı müslümanlar ile "başbuğ" bilinen tipler bu işin organizasyonu ile garibim Anadolu insanına benimsetilme ameliyesini üstlendiler. Garih ve Alaton bununla da kalmadılar. Bu Yahudi işadamları, az önce TC Washington Büyükelçisi'ni ölümle tehdit eden, ASALA'nın mâli destekleyicisi, "Amerikan Ermeni Konseyi Başkanı" Hirair Hovnanyan ve Genel Sekreteri avukat Van Krikoryan'la işbirliği yapmış ve Trabzon'da -liman inşaı için- "Alport" isimli bir şirket kurmuşlardır. Kendi ifadeleriyle "Hovnanyan'ın bir numaralı Türk düşmanı olduğunu" bile bile bu işbirliğine girişmiş ve onu -zamanın- Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'le de görüştürerek destek almışlardır. İki Yahudi işadamı, (tesadüf ya!) Hovnanyan'ın başında bulunduğu Konsey'in bastırdığı Anadolu'yu "Ermenistan ve Kürdistan" diye parçalanmış gösteren haritada (plânda!) "Ermenistan'ın ticaret kapısı" olarak gösterilen Trabzon'da bir liman inşaına girişip, "altyapı"yı hazırlamaya başladılar. "Ermenistan meselesinin çözümünde bir misyoner gibi" çalışacaklarını söyleyen Garih-Alaton ikilisi, bu limanın ekonomimizi canlandıracağından, Ermenistan'ın faydalarından bahsetmeye başladılar. Ermenilere hısım-akraba kıyağı bir yana, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Kazkistan'ın mallarının Ermeni eliyle dağıtılmasının, Kafkasya'daki siyasî tablonun Ermenistan lehine değişmesi mânâsına geleceğini hiç anlatmadılar. (Ermeni ile Yahudi arasındaki akrabalığı kuvvetli kılan bir cihet de işte bu plândır. Dağlık ve kısır topraklara sahip Ermeni'yi, zengin Türk devletlerinin malını pazarlayarak, yani Yahudinin en iyi yaptığı iş komisyonculuk ile, "beleşten" zengin etmek... Yahudi, bunu ancak kendi familyasına yapar!) Oysa aynı günlerde Ermenistan, Karabağ’a saldırıyor, son modern silahlar ile katliam yapıyordu. Ermenistan’ın açık ve güvenli tek hududu Türkiye’yle idi. 4000’e yakın roket kullanan (1992 başları) Ermenistan, bu silah ve cephaneyi, -hısım-akraba dolu- Türkiye’den alıyordu; Mersin Limanı’nda 6 bin ton n’idüğü belirsiz malzeme Ermenistan’a gitmek için yükleniyordu. 542 ton askerî malzeme –açlık bahanesiyle- Umut Operasyonu adı altında Ermenistan’a gönderilmişti; Ermeni sınırında ise 80 tır dolusu askerî malzzeme geçişin tasdiğini bekliyordu. Bir çocuk hatırlıyorum… Atılan bombalardan yanmış yüzüyle korku dolu gözler ve kanlı elbiseleriyle buz gibi açık hastanenin yatağında ağlayan bir Azerî bebeği… "-Çocuklarla kadınları, emzikte olanları helâk için vurunuz; gözünüz esirgemesin ve acımayın.” (Tevrat: Hezekiel 9. Bab 5-6. Ayetler) Acaba… Acaba diyorum, Yener Yermez’in soyunda Azerîlik olabilir mi?.. Mesela yani dedik!.. * Bulgar göçmeni Pınar Konuşkan isimli “”seks işçisi”ne gelince… Ne hoş tabir, hatta “hayat kadını”ndan daha “sektörel” ve “bilimsel” bir tabir orospuya “seks işçisi” demek. “Tabu yıkma”nın bir tarzı… Kimi “fabrika” kimi de “seks” işçisi oluyor ve “sektörel bazda insan kaynağı verisi” oluyor. Toprağın bol olsun Manukyan! İsmi de “Aslı” olan muhabir parçaları “aslına rücû”da senden daha uyanık çıktılar ve “izinde!” olduklarını belli ediyorlar. Üzeyir Garih’i öldürenlerden biri olarak gösterilen Pınar, 1983 doğumlu.. Çok genç; ama nice ihtiyardan çok şeyler çekmiştir muhakkak; ve tabîki kanıksamıştır artık hayatı, “işçiliği”… Anneleri öldüğü zaman çocuklarına bakabilecek para için çalışmaktan başka çaresi olmayan adam, onları Çocuk Esirgeme Kurumu’na veriyor. Pınar’ın anlattığına göre de, ilk cinsî ilişki orada bir öğretmenin tecavüzü ile oluyor. Sonrasıysa… Gözlerini kapamak, burnunu tıkamak ile kanıksanmış bir iş!.. Yetkililer hemen açıklama yapıp, tecavüz olayını soruşturacaklarını söylediler; sonrasında ise “yok böyle bir şey” açıklaması geldi… Oysa, gerek o kurumda gerek kız yurtlarında tecavüz ve fahişelik üzerine o kadar çok yayın yapıldı ki; en azından “Arena”da yüz kez!!! Mimar Sinan Üniversitesi’nin 1998’de yaptığı araştırmaya göre, sadece İstanbul’da 500 ÇOCUK FAHİŞE var; “sektörün kaynakları” arasında 11 yaşındaki çocuklar da bulunuyor. 10 bin çocuk ise sokakta yatıyor! Bunların yattığı yerler arasında mezarlıklar da mevcut… Yetkililer ve ilgililer bu cinayet ile "sosyal katmanlar arsındaki adaletsiz gelir dağılımının” herkes tarafından görüldüğünü söyleyip bunun “bir ân önce giderilmesi” gerektiğini ifâde ettiler. Yetkili ve ilgili şahıslar bunu –senelerdir- söyleyip –senelerdir- bir şey yapmadıklarına göre demek ki bu “işi” halletme yetkisiz ve ilgisizlere kalıyor. Peki onlar kim?.. HALK!.. * Eski İTO Başkanlarından biri 1997-98’de şöyle demişti: "-VAROŞLARDAN İNİP BOĞAZLARIMIZI KESECEKLER!” Söyleyene değil, söyletene bak demişler!.. * Üzeyir Garih, İzak Alaton ve “Alarko” denince akla geliveren meşhur İSKİ SOYGUNUDUR. Bu ikili bu soygunun tam göbeğindedirler ama hiçbir şey yapılmamıştır haklarında… Sosyal Demokrat olduklarını her fırsatta tekrarlayan Garih-Alaton çifti, SHP'li Nurettin Sözen'in İstanbul'a Belediye Başkanı seçilmesiyle şaha kalktılar. İSKİ ve İGDAŞ ile iş yaptılar ve BELEDİYEYİ SOYDULAR! İGDAŞ'ın teknik danışmanı İbrahim Urhan -zamanın gazetelerinde mevcuttur- hazırladığı "rapor"da, "Alarko'ya hiçbir iş yapmadan 60 MİLYON FRANK (yaklaşık 12 Trilyon) ödendiğini", açıkladı. Ayrıca, "Alarko'nun doğalgaz güvenlik sistemi için ayrılan parayı, kendi çıkarına uygun olarak boru alımında" kullandığını da kaydediyor. Öyle ki, Alarko Holding'de bu iki Yahudiden sonra gelen adam olan Tuncer Çelik, Belediye Bşk. Genel Sekreteri oluyor ve İGDAŞ'ın denetimini yapıyor; kurda kuzu teslimi sözü bile bu hâl karşısında hafif kalır. İSKİ ise onlar için daha kolay ve verimli... İSKİ'nin müdürü Ergun Göknel, Alarko'nun Büyükçekmece Göl Havzası'da 60 konutluk inşa iznini 284 villa inşaına ("Alkent Villaları") çevirdi. İki Yahudi, yaptıkları gazetelerde yayımlanmaya başlayınca, "rüşvet istediler!" itirafını yaptılar. İşin ilginç yanı rüşveti Aron Habib isimli bir Yahudi aracılığıyla E. Göknel'e vermişler. Aron Habib ise, "Plastel" şirketinin sahibi ve E. Göknel'li İSKİ ile "iş" yaparak bir ânda trilyonlar kazanıyor; nasıl olmasın ki, E. Göknel İSKİ'nin başına bu "Plastel"den istifa ederek geçiyor! Aron Habib yani E. Göknel'in eski patronu, oldukça mühim bir şahsiyet; Türkiye Hahambaşılık İcra Kurulu Başkan Vekili; yani Hahambaşı David Aseo'dan sonraki dört kişiden biri... Ayrıca en tehlikeli Yahudi teşkilatı olan "B'nai B'rith"in ülkemizdeki kolu (maskesi olan) "Fakirleri Koruma Derneği" başkanı... Ve, Üzeyir Garih'in de "bacanağı"... Ateş ile barut yanyana geldiğinde ne olursa, böyle bir "zincir" içinde de tabiî olarak olan oldu!.. Amiyane tabirle "top önündeydi" Garih'in ve o da "gool" attı!!! * "Milletlerin servetini yiyeceksin ve onların izzeti sana geçecek." (Tevrat: İşaya, 61. Bab 6. Ayet) * Üzeyir Garih bir masondur; 1981 senesinde "22." derecedeydi; "Yahuda"nın yanına "33"lük olarak gitti tabiî... Locası ise "Atlas"... Bu loca hususî bir locadır, tüm üyeleri ünlü, zengin ve tesirlidir. Hilekâr sabatör, vesikalı, mahkum olmuş kaçakçı Profilo Holding'in sahibi Jak Kamhi, Holdingin yöneticisi Nesim Levi, Üzeyir Garih'in ortağı İzak Alaton, Alaton'un yakını Mete Alaton da bu Locanın üyelerinden... Garih'in de aralarında bulunduğu -Şekur Öktem başkanlığında- üst dereceli masonlar Telaviv'e gidiyorlar ve İsrail'deki "Nur Locası"nda "İSRAİL'E BAĞLILIK YEMİNİ" etmişlerdi. Loca'nın başkanı 1986'da Jak Kamhi idi; "Atlas"dakilerin ihânetini tahayyûl ediniz. Garih ayrıca 1989'da kurulan, Yahudilerin İspanya'dan Anadolu'ya gelişlerini yâdetmek maksadıyla kurulan "500. Yıl Vakfı"nın üyesidir. Vakfın Başkanı, "İsrail'e bağlılık yemini" eden Jak Kamhi... Vakfın amacını Kamhi, "Radikal İslâm'ın tesirlerini azaltmak" olarak açıklıyor. (6 Aralık 1991 "Haber" gzt) Bu maksatla kurulan Vakfın üyeleri arasında, yukarıda bahsettiğimiz İSKİ-İGDAŞ soygununun elebaşları olan Aron Habib ile, Yahudi topluluğunun iki numaralı ismi Bensiyon Pinto da var. İSKİ-İGDAŞ'ın başına -yukarıda bahsi geçen Göknel ve Çelik'i- İ. Ü. Rektörü Kemal Alemdaroğlu'nun tavsiyesiyle keza Alarko'nun isteği ile N. Sözen geçiriyor. N. Sözen ise, -"yerli Bilderberg tolantıları" olarak bilinen- basına kapalı "Taksim Toplantıları"nın müdavimi... Hülasa; Yahudi cemaati (ve tabiki Garih!) dört koldan İstanbul'u (ve memleket hazinesini) yiyip içmeye ve semirmeye başladılar. * "Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. Artık sen, onların kurdukları hileli düzenin uğradığı sona bir bak..." (Neml Sûresi, 50-51. Ayetler) * Netice-i kelâma doğru ilerliyoruz. On yerinden bıçaklanarak öldürülen Üzeyir Garih, bir mason ve yahudi olması sebebiyle "bıçak"a alışıksa da, kendi sonunun hem bir müslüman mezarlığında hem de bıçaklanarak olacağını aklına getirmiyordu tahminen... Oysa, kendi ifâdesiyle, "namazında niyazında bir yahudi mümin olmasa" da, çevresi, ilişkileri, locaları, dernekleri (kulüplerin kulübü lakaplı "Member's"ın da üyesidir) ile şuurlu bir yahudi olarak, Tevrat'ta anlatılan katliâmları dinleyerek büyümüş, "27. derece Mason" olduğunda "kılıç" üstüne "Benî İsrail'e vatan" yeminleri etmiş, 33. derecede de "dul kadının oğlu Hiram Usta'nın -Hiram Abiff- katledilmesine gözyaşlarıyla acılanıp, kılıç üzerine intikâmını almaya yemin" etmiştir. Yahudiler Hazret-i İsa'ya, Hazret-i Meryem'e hakaret etmek için "İsa bin Yusuf" deme küstahlığını göstermişlerdi; fakat mucize ile "beşikteki çocuk İsa" konuşarak bu hakaret ve iftiraları yoketmişti. Bu açık mucizeye rağmen, Yahudiler, babasız olduğuna inanmamışlar ve "bu işi olsa olsa Zekeriya yapmıştır" diyerek Hazret-i Zekeriya'ya iftira atmışlardır. Yahudi öyle hain ve kafirdi ki, Hazret-i Zekeriya'nın hanımı, Hazret-i Meryem'in teyzesi (anneleri kızkardeşler) oluyordu ve Hazret-i Meryem'e Beyt-i Makdis'de bir oda yapmıştı; onu büyüten, seven ve yetiştiren zâtı böyle bir iftira ile itham ettiler. Halkı aldattılar ve galeyana getirip Hazret-i Zekeriya'yı "sığındığı ağacın içinde TESTERE İLE KESEREK ŞEHİD" ettiler. Yahudiler Hazret-i Yahya'yı da Benî İsrail Kralı Herod'a baskı yaparak BAŞINI KESEREK ŞEHİD ettiler. Bir "kuşluk vakti"de "43 NEBİYİ KESEREK ŞEHİD" ettiler. Yahudiler, kendilerine gönderilen bir çok peygamberi de kılıçla şehid etmiştir. Garih bir Yahudi olarak "kılıç"la bu kadar içli dışlıyken, Mason olması sebebiyle, daha locaya girerken ettiği yemin ile de bunu pratiğe geçirip neler yapılmasına razı olduğunu ifâde etmiştir; sağ elindeki kılıcı göğsüne bastırarak ettiği yemin:(1. derece yemini) "-Kalbim göğsümün sol tarafından, dilim ağzımın dibinden koparılacak; BOĞAZIM KESİLECEK; vücudum vahşi atlar tarafından parçalanacak; med ve cezirin aktığı bir noktada deniz kumunun içine 24 saat gömülecek; sonra kül oluncaya kadar yakılıp dört rüzgârın estiği bir yerde havaya atılacak ve böylece hatırâm tamamen kaybolmuş olacaktır. Tanrı yardımcım olsun." Bu yemini öylesine bir yemin olarak düşünenlere İSKİ soygunu esnasında Ergun Göknel'e gelen "En Büyük Mozart!" imzalı mektubları hatırlatırız. Mozart ise yaptığı beste ile masonik sırları ifşa ettiği için öldürülen bir masondur; E. Göknel'e konuştuğu takdirde başına neler geleceğini şifre ile bildirmişlerdir. Neticede tamamen bir Yahudi ve Mason soygunu olan İSKİ meselesinde Ergun Göknel'e verilen küçük bir hapis cezası dışında kimse mahkûm olmamıştır. Eski kitaplardan birinde "ateşle oynayan ateşle; kılıçla oynayan kılıçla" diye bir söz hatırlıyorum. Hatırlıyorum!.. "Etme bulma dünyası" sözünü de!.. * Ruh aynası tablolar... * "-Yalnız Yahudi olanlara insan gözüyle bakılır; yahudilerden gerisi sadece birer hayvandır. Siz, Yahudi olmayan birini öldürmek suçuyla mahkemeye verildiğinizde, bunu yeminle açıkça inkâr edebilirsiniz. Çünkü öldürülen bir hayvandır. Yahudi olmayanın kanını akıtmak, Allah'a kurban sunmaktır." (Talmud-Hoşem ha-mişpat Yoreh deah bölümü.) Bu cinayetin soruşturulması esnasında teknolojinin ne hâle geldiğine dair ilginç, fakat ürpertici bilgilere sahip olduk. Daha önceden "dinlenebilir-dinlenemez" tartışmasına mevzu olan cep telefonlarının, bırakınız dinlenmesini, sadece telefon âletinin çalışmasıyla -ayrı sim kart kullanılsa da- sabit telefon gibi tesbit edildiğini mesela... Burada hemen aklımıza, cep veya sabit telefonla, konuşmasak da, eğer âlet aktif hâldeyse âletin cinsine bağlı olarak çevresindeki sesleri "merkeze" aktarıcı mikrofon-verici olduğuna dair, yine "yok canım!"larla karşılanan meselenin doğruluğu geldi; kalbimiz bu konuda mutmain oldu!.. Gerçi... Gerçi Kumandan Mirzabeyoğlu'na 25 Haziran 2000 tarihinde gerçekleştirilen "TELEGRAM-teknik suikast" ile, teknolojinin insanı makineleştirme yolunda geldiği seviyeyi görmüştük. Düşünebiliyor musunuz, bir "merkez"den gönderilen sinyallerle sinir sisteminize giriyorlar ve size, istediği rahatsızlıkları çektirebiliyorlar, hayal gördürebiliyorlar, rüya gösterebiliyorlar, düşüncelerinizi kontrol edebiliyorlar. Bu ne hâldir?! Bu insanın makineleştirilmesi ve daha da ötesi imânsızlaştırılması demekdir. İşte böyle bir hâdiseyi de bildiğimizden, Garih cinayetindeki "teknoloji" pek ilgimizi çekmedi; sadece hissedilenin doğruluğunu gösterdi bize... İyi de, böyle bir teknolojiye sahipseler, hâlâ niye bulamadılar firarî Yener Yermez'i?! İşin içinde başka şeyler olmasın sakın?! Mesela; "Eylül ayında...", "... sonbaharda" deyip de, "ülkede yeni siyasî gelişmeler olacak... Yeni bir devlet kuracağız!" diyerek televizyonlara çıkıp "ulusal strateji" tâyini tapmaya kalkan tiplerin, Kışlalı, Mumcu ve Üçok gibi "derin devlet kavgası"na ne demeli?!! Garih gibi mühim fakat "karşıt ekibden" birini halledip, "olur mu-olmaz mı" tartışması yapılan "SOSYAL PATLAMAYI"da kendilerine harç olarak kullansınlar?! Mesela, yani dedik!.. *** "Ya Rabbi! Kâfirleri hareketimizin lehine olacak şekilde birbirine kırdır!"(Kumandan Mirzabeyoğlu'nun -her daim ettiğimiz- Metris duasından...) Yahudilerin Kabalası var; şeytan ve şûrekasıyla gizli konuşmalar vesaire... Biz müslümanların?.. "TİLKİ GÜNLÜĞÜ!.." Bu kitap, -O'nun sözüyle- "istihbaratımız"... Yahudilerin tarih'leri de ayrıdır. Dünyanın yaratılışıyla -güya- başlatırlar; yani İO ve İS'yı (İsa'dan önce-sonra) kabul etmezler; nasıl kabul edebilirler ki, O'nu öldürmeyi plânlamışlardı. Aynı şey Masonluk için de geçerli. "Çırak, Kalfa , Usta" isimli, masonların eğitimlerine yönelik kitapdan: "-Masonik takvime göre, tarih atmak için, cari takvim yılının binler hânesine dörtbin ilâve edilir. Bu, Masonluğun başlangıcını, sembolik olarak, Tevrat an’anesine göre, dünyanın yaratılışına kadar indirmek içindir. Masonik takvime göre tarih atarken, Mart senenin ilk ayı, Şubat son ayı olur. Mart Koç burcuna, Şubat Balık burcuna tekabül eder." Demek ki Masonlara (Tevrat'a) göre Mart birinci ay; altıncı ay ise Ağustos... Tevafuka bakın; 25 Ağustos (4bin+2) 6001 tarihi, yani Üzeyir Garih'in bıçaklanarak öldürülme tarihi, "6. ay" kaydı içinde içinde 25 Haziran tarihine uyuyor. "25 Haziran 2000"de Kartal'da gerçekleştirilen "teknik suikast"in sene-i devriyesinde, Garih isimli yahudi öldürüldü!.. Müthiş bir tevafuk. Ölüm yeri de enteresan; Eyüp mezarlığı... Garih'in mezarlarını ziyaret ettiği iki zâtın hemen yanında, onlara gitmek için önünden geçilen bir kabir vardır ki, Garih de bunu görmüştür; Üstad Necip Fazıl'ın mezarı!.. * 25 Ağustos, "Ruh aynası tablolar"; 25 Haziran "Cinlerle Başbaşa" başlıklarıyla Tilki Günlüğü'nde yeralıyor. Aslı "10 Mayıs 1986" olan bir "levha" da, yine 25 Haziran'da tekrarlanıyor: "-Yüksek bir binanın en üst katındaki pencereden ayaklarımı uzatmış, karşı binaya gelecek Nurcuların başını bekliyorum... Bugün tatil günü olduğu için beklenen gelmeyebilir de... Bulunduğum yer tehlikeli ve cinler aşağıya iterse korkusu içindeyim..." Ta'til: Çalışmağa ara vermek. Çalışmayı durdurmak. KESMEK... Ta'til: Ziynetsiz etmek, süssüz yapmak. Ta'te: Cinli olmak. Delirmek... Tatal: Görmek için yüksek bir yere çıkmak... Tatallu': Nazar etmek, bakmak... Beklemek, gözlemek, Muntazır olmak. Garih, "şabat"ta, yani Yahudilerin hiçbir iş yapmamaları (çalışmayı durdurmak) gereken Cumartesi-"yevmissebt" günü öldürüldü!.. Tevafuk!.. Ağustos ve Haziran'ın "25"ine baktığımıza göre... "25": Dahiye... Dahiye: Harikulade zeka ve fetanet sahibi. Afet, bela, musibet. Kaza. Emr-i âzim. Büyük iş ve hâdise... Büyük iş ve hâdise, tereddütsüz, "dünya çapında bir hâdise"dir. DÜNYA ÇAPINDA BİR HADİSE: NECİP ÇAPINDA HALİFE!.. AVN-İ ŞERİAT! * Üzeyir: Gayn+ze+ye+ra=1217... Rüyâ: Uykuda görülen misâl âlemi. Düş. (Ebcedi:212) Ribat: Tekke. Sağlam yapı. Bağ. İp. (Akl. ölüm) (Ebcedi:212) Rabıt(a): Rabteden, bağlayan. Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. Sıra, düzen, usul (Ebcedi:217) Rûyâ: Yerden biten (bitki)... (Ebcedi:217) Zühre: Çobanyıldızı. Venüs. Kervankıran. Çolpan. (Ebcedi:217) Ordu (dehm): 217 Dehm: Çok fazla miktarda asker. Ansızdan gelmek. Çok adet, kesret. (Ebcedi:49) MEHD:Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer. Yeryüzü. Yayıp döşemek. Kâr kazanmak. Hazırlamak. (Ebcedi:49) İbhâm: Mübhem. Kapalı bırakmak. Belirsiz olmak. Muayyen olmak. Sözün kolayca anlaşılmayacak şekilde olması. Baş parmak (Ebcedi:49) "Tilki Günlüğü" ve "Hırka-i Tecrîd"... "İbhâm"ın tedâisi... Fikr: 300... İbhâm: Mübhem Fikr:349 İbriz: Hâlis altun, saf altun. (Ebcedi:220) Salih:129 İBRİZ SALİH: 349!.. İbrîz Mirzabeyoğlu: 220+1302=1522!.. Hırka-i Tecrid: Tecrid hırkası. Derviş hırkası. Ebcedi:1522! Hezarmîh: Bin yerinden yamalı derviş hırkası. Çok süslü. Gökyüzlü: 271 (Mehd'den) Mehdî: 62! MEHDİ HIRKASI: 333 Ezrak: Gök renkli, mavi. Saf ve temiz su: 308! Arvasî: 308 Gölgeler: 308! Tıb’: Gölge!.. Tıbb: Tabiblik, doktorluk. Birşeyi gereği gibi bilmek. Herşeyi gereği gibi bilmek. Suhulet. Rıfk. İrade. Hastayı ilaçla tedaviye çalışmak. Şan. Şehvet… (Ebc: 11) Necib: 65; Fazıl: 911; Kısakürek: 441; Necib Fazıl Kısakürek: 1417 Tıbb+1417= 1428 Fikr: 300… Salih: 129: Fikir Salih’in: 429!.. (Bin: Elf; Elf=Elif; Elif=1) Kur’ân-I Hakîm: 429!.. Tabib NFK=Fikir Salih’in= Kur’ân-ı Hakîm=Üzeyr!.. * Üzeyr=1217… Garih=226… Girih: Bağ, düğüm=235!.. Girih-bend: Bağcı, düğümcü. Uçkur. Ebc: 291! "291"?.. SALAR: Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. Baş Kumandan. Ebc: 291. Mirza: Reis, bey. Başkan. Büyük kimselerin çocuğu. Beyzade. Bazı İslâm topluluklarında, iyi sülaleden olanlarla, şehzadelere, seyyidlere verilen ünvan. Mi’raz: Bir sözün gizli mânâsı. Ebc: 1111. Mümessil: Aktör. Vekil. Kitab bastıran. Bir şahsı, bir topluluğu veya şahsı maneviyi temsil eden. Ebc: 610! Salih: Karayılan. Ebc: 691. İzzet: 477. Mirzabeyoğlu: 332=1500 Elf: 1000. Elf=Elif. Elif: 1. Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 501. Mümessil Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 1111. İhtilaf: Birisinin halifesi olma: 1111. Garih: Mirza: Mümessil Salih İzzet Mirzabeyoğlu: İhtilaf: Halife!.. * Girih: (Garih): 235. Üzeyr+235=1452! Elf: Bin. Dost… "Dost: 452" Kelef: Yüzdeki benek. Şiddetli sevgi= (Ebc: 130) Mirzabeyoğlu: 322. Benli Mirzabeyoğlu: 452. Üzeyr Garih: Benli Mirzabeyoğlu!.. Mâi: Su cinsinden. Akıcı, su renginde. Mavi: (Ebc: 51) Işık: 401. Mavi Işık: 452!... Mübtega: İstenen ve arzu edilen şey. Ebc: 1452. Üzeyr Garih: Mübteda: Mavi Işık: Benli Mirzabeyoğlu. * Garih, Girih, Girih-bend: Bağcı, düğümcü. Ebc: 291! Üzeyr+291=1508. Elf: 1000. Elf: Elif. Elif: 1. Üzeyr+291= 509! Şarih: Şerheden, açıklayan. Birşeyin mânâsını izhar eden (Mi’raz)! Ebc: 509. Şarih: Yiğit, kahraman=509. ERŞAH: CİN FİKİRLİ ADAM= 509! 509+111=1620=ERŞAH MÜMESSİL SALİH İZZET MİRZABEYOĞLU! Elf: Bin. Ünsiyet. "Dost 620!.." Elf: Elif… Elif: 1!.. 621!.. Derviş Gusto: 621!.. * Hılm: Dost!.. Ebc: 670!.. 670+620: 1290! 1290… “290”!.. Risl: Vakar, ciddiyet, sabır. (Ebc: 290) FATIR: Benzeri bulunmayan şeyi yaratan. Ebc: 290!.. Mübdi: Benzeri bulunmayan iş yapan. Ebc: 290! Mübdi ve KUSTO!.. Ve Ufuk! (Ebcedleri aynı: 181.) * Mühyiddin-i Arabî Hazretleri, "ÜZEYR kelimesindeki KADERÎ hikmetin aslı” beyanında buyuruyor: "Kader hikmetinin Üzeyir’e isnad ve nisbet edilmesi, bu zatın kader sırrına ermek istemesindendir. Üzeyir, harab bir köyün eski haliyle yeniden meydana gelmesini imkansız gördüğü için ilahî bir mucize ile yüzyıldan fazla uyuduktan sonra yeniden dirilmiş ve bu suretle kader sırrının hükmüne şahid olmuştur… Kadere gelince, bu da eşyanın kendi nefsinde sabit olan hali üzerine Hak tarafından verilen hükmün belirli zamana bırakılmasıdır. Şu halde kaza’nın eşya üzerinde hükmü yine eşya iledir. Bu da kader sırrının aynıdır. Bu hakikati bilmek, kalbi olan yahut ilahî öğütlere kulak veren Müminlere mahsustur.” * Yahudilere gelince… Üstadımızın, “topyekûn medeniyetleri eritme yolunda büyücü kazanını durmadan karıştıran, yalnız o, yine o, hep o, daima o” diyerek İÇ VE DIŞ DÜŞMAN olarak gösterdiği Yahudi, tarih boyunca kendi gayesinin –BÜYÜK İSRAİL DEVLETİ- tahakkuku için maddi âletlerle uğraşmış, savaşlar çıkarmıştır. Müslümanların bugünkü halinden de yine o mes’uldür. Fakat Yahudi, sadece maddi âletlerle yetinmemiş, “büyücü kazanları” da yapmış, Kabala-Sefirod-Şeytanî kuvvetler teslisiyle, Allahu Teala’nın Neml sûresinin 50-51. âyetlerinde buyurduğu üzere, “hileli düzenler” kurmuş, BÜYÜCÜLÜKLE uğraşmışdır. Maksadları muharref Tevrat’ta yazan, “geldiğinde yeryüzü cenneti kuracak olan Yahudi Mehdisi”nin bir ân önce gelmesini sağlamak… Yahudi, kader sırrına aykırı hareket ederek, (doğrusu o niyetle hareket edip, “kendi kaderini kendisi çizmek” istiyorsa da, bunun da Allah’ın takdiri ile olduğunu anlamıyor!) –haşa- “ilahlık” taslıyor. Bunun için de, işte maddi-manevi âletlerle hileli bir düzen kurup, engel olarak gördüklerini yoketmekten de çekinmiyor. Kumandan Mirzabeyoğlu’na karşı 25 Haziran’da gerçekleştirilen TELEGRAM SUİKASTI, işte bu iki ciheti kapsıyor. Birinci olarak, "fikrî" olarak İslâm’ın dünyaya sunduğu ideolocya çapındaki TEK TEKLİF sahibi; hem de “kendinden zuhur” terkib sırrı sebebiyle engellenemez ve çığ gibi büyüyen bir fikir ve aksiyon hareketinin mimarı-kumandanı olduğu için, yok edilmeye çalışıldı. İkinci olarak, tatbik edilen “telegram suikastı” metodu da tam onların “ilahlık” tartışmalarına uygun bir metod; insanı tamamen uzaktan kumanda ile idare edilen makine-robot haline sokarak, hâkimiyetlerini kurmak istiyorlar. 25 Ağustos’daki cinayet ile öldürülen Üzeyir Garih de, cebinde “Tevrat” taşıyacak kadar “şuurlu”, gösterdiğimiz-bahsettiğimiz siyasî-iktisadî faaliyetlerde bulunacak kadar “askerî” bir Yahudi’dir. Tam bir Siyonist olduğuna şüphe yok! Ve bu açıdan hem de iştikaklerin hissettirdiğine nazaran 25 Haziran 2000 tarihinde Kumandan Mirzabeyoğlu’na yapılan Telegram Suikastı’nın faillerinden… Benî İsrail’e gönderilen Hazret-i Üzeyr Aleyhisselam, “kader”in hikmetini ve sırrını öğrenmek istemiş ve Allhu Teala da “önce uyutup sonra da uyandırıp” bunları O’na göstermiştir. Yahudiler ise Hazret-i Üzeyr Aleyhisselam’a başından geçen bu vaka sebebiyle “Allah’ın oğlu” küfrüyle yanaşmışlardır. Ve “kader”le oynamaya kalkışmışlardır. Tıpkı, Üzeyir Garih’in yaptığı gibi!.. Onlar “hileli düzen” kurmuşlarsa da, Yüce Allah, “…kurdukları hileli düzenin sonuna bak” buyurarak, hilelerinin başlarına çalınacağını bildirmektedir. * Kumandan Mirzabeyoğlu’nun duası: "YARABBİ! İBRET OLSUN DİYE BUNLARIN CANINI ŞAŞAA İÇİNDE TEKEBBÜRLE DOLAŞIRKEN AL!” * Mason ve Yahudi takvimlerinden tarih kaydını hatırlarsanız, Üzeyir Garih’in, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun duası ve yüce Allah’ın buyurduğu üzere, bir “başa çalma” olduğunu hissederiz! 25 Ağustos, 25 Haziran’dır; Üzeyir Garih de, “BENLİ-MEHDİ MİRZABEYOĞLU!” Sanki… Sanki misliyle iade edip İNTİKAM almıştır Yüce Allah!.. * "Ruh aynası tablolar”… 25 Ağustos’un Tilki Günlüğü’ndeki başlığı… Biz cinayeti şu yapmıştır, yapmamıştır gibi bir tarz üzerinde değiliz. Bizce katl vak’asının faili belli! KİST… KUST!… * Bu satırları yazarken, Ü. Garih’in katil zanlısı olarak heryerde aranan firari er Yener Yermez’in Kayseri’de yakalandığı yolunda haberler geliyor. Olabilir. Biz hadiselerin görünür yanı ile değil, ruhî cihetleriyle ilgileniyoruz. Esas-asıl sebeb, görünenlerin arkasına gizlenmiş hakikat nedir, işte bunu arıyoruz. Yağmur nasıl yağar? Kümülüs-mümülüs bulutlarının belli hava şartlarında biraraya gelmesiyle… Bu, yağmurun fizikî-görünür ciheti… Fakat, yağmurla bulutları sürmekle vazifeli melek olan Hazret-i Ra ne iş yapar? O, izin verirse yağar, vermezse yağmaz! Bu da işin batınî ciheti… İşte biz, bu iki ciheti gözönünde tutuyoruz ve “yağmur yağdı” diyoruz. Ateşin içine giren; Hazret-i İbrahim’in Nemrud tarafından atıldığı ateşten yanmadan çıkmasını, “ateş bir mecazdı, öfke ve gadap ateş olarak zikredilmişti!” diyerek inkâr eden fizik kafirlerini (dinlerini bile “bilime uygun” hale sokmaya çalışan dört köşe kafalı imânsızları) reddetmek ve “sırf Hz. İbrahim’e atılan iftirayı kaldırmak için” ateşin içine giren ve en küçük bir yanık izi olmadan ateşten çıkan Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, “ateş, Allah dilerse yakar!” buyurarak KEYFİYETSİZLERİ dört köşe küt kafa –idrak (!) ile anlanılamayacağını, “işin” SIR İDRAKİ ile sezilebileceğini göstermişti. Muhyiddin… Muhyi: Maddi ve manevi hayat veren. Allah’ın bir ismi… Muhyiddin: Dini ihya eden. Ebc: 123… Muhyî Necib: 123. Muhyiddin: Muhyi Necip Savlec: Misk. Gümüş… Saliha: Safî gümüş. İyi, salih kimse. (Ebc: 129=Salih) Mesiha: Gümüş parçası. İyi ve yeni yay. Ebc: 123. Mesiha: Muhyiddin=Muhyi Necip. Mushiddin-Muhyiddin-i Arabî: 445! Mesiha: 123! Mirzabeyoğlu: 322=445. Muhyiddin-i Arabî: Mesiha Mirzabeyoğlu. * Sosyal patlama olur mu, olmaz mı? Bu Üzeyir Garih hâdisesini de bu açıdan değerlendirmek lazım. Hadisenin başından beri bunun basit, sıradan, adi bir cinayet olduğunu, siyasî suikast ile hiçbir ilgisi olmadığını üzerlerine basa basa tekrarlıyorlar ve bu doğrultuda da hareket ediyorlar: “Tinerci deli Fuad”, “seks işçisi Pınar”, “gasbçı Yener”!.. Evvelce söylemek gerekirse, hiçbir mahzuru yok; giden gitti bir kere!.. Fakat siyasî ile adî suçu nasıl ayırıyorlar, kıstas ne?! Meselâ, Tandoğan esnaf eylemi… Sol tabirle burjuva-küçük burjuvanın, bize göre ise, bakkal Mehmet, kasap Hasan, Nalbur Mansur, fırıncı İbrahim, kunduracı Mahmud, marangoz Necati vesairenin, yani işinde gücünde, çek-senet ve çorba kaynatmak derdindeki insanımızdı onlar; o meydanı, meydanları, sokakları dolduranlar… Literatüre göre “adli vaka” idi… Fakat kitle eylemleriyle tanınan –1 Mayıs veya son 1 Eylül Barış günü toplanmaları- sol grupların yapamadıklarını yaptılar, sabahtan akşama kadar “hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” diyerek muazzam savaşıp, muzaffer bir eda ile ayrıldılar oradan. Sonra?! Şu örgüt yaptı, yok bu örgüt kışkırttı, yakaladık vesaire… Sonra?! İki ucu pis değneğin –kendilerince!- az pis tarafını seçip, “ekonomik kriz sebebiyle sayın esnaf vatandaşlarımızın tabiî fakat biraz aşırı tepkisi!..” dediler… İşte Başbakanlık önündeki “protesto eylemleri”… Kasalı, tankerli, zincirli, kibritli vesaire “protestolar”… Yine aynı nakaratlar elbette… Bütün “sayın protestocu vatandaşlar” da, 49 milyon 500 bin lira ile serbest kalıyorlar, bırakılıyorlar. Bunlara "adli vaka" diyorlar; hepsi adliyelik olduğundan, tabiî ki “adlî” vak’a… Biz ise bunlara “FERDÎ MİLİTANLIK” deriz, “ŞUURLARA ALTERNATİF” deriz, “HALK AYAKLANMASI ÖNCÜSÜ” deriz… “TOPLUMSAL RUHİ MUVAZENENİN BOZULMASI” deriz… “Sosyal patlama olur mu; olmaz canım!..” Kitabtaki “tanımı” bırakın ve kafanızı pencereden uzatıp, halkı seyredin! Kafanıza doğru gelen taş’tan kurtulabilirseniz, “adlî vaka”nın vakayı âdiye hâline geldiğini göreceksinizdir. Sormak lazım: Bu noktada ruhî muvazene bozulduktan sonra, hâlin “adlî veya siyasî” olması, sizin için neyi değiştirir? Bu olsa olsa, siyasî-ihtilal teşkilatlarını alâkadar eden bir haldir ki, ne zamandır gözledikleridir, “ÖNCÜLÜK” ise birtakım hamlelerle ele geçirilir. Yani, mevcut yapı için netice değişmiyor, “gidici” zaten; meraklanmışlar (!), “bizi siyasî hareketler mi, adî hareketler mi kesiyor?” sualinin cevabını arıyorlar!.. Üzeyir Garih cinayeti de "adlî suç"… Olabilir… Komplo teorisi kurmayacağız. Aksine, televizyonlardan, gazetelerden öğrenebildiğimiz kadarıyla “karanlık” yönler fazla, “adlî suç” demek “komplo teorisi”ne daha uygun… Adli Tıp Kurumu’nun “üç ayrı bıçak” demesi bile yeter! Cinayeti sosyalist örgütler ile İslamcılar üstlenmedi; oysa “bomba” gibi bir hadise idi. Kala kala “derin devlet kapışması” ile “adlî-hırsızlık suçu” kalıyor. Garih gibi, zırhlı araba ile dolaşan birinin basit bir hırsızlık sebebiyle öldürülmesi, mümkün değildir, DEMİYORUZ; at yarışında da yüzlerce insandan biri 6’lıyı tutturur ya, “keyfiyetleri Allah’a havale ediniz” ölçüsüne binaen, tabiî ki, bu ihtimali kabul ediyoruz. Fakat bu mevkiideki bir adamın cinayetinde “derin devleti” aramak daha “bilimsel”… * Halk "dolmuş”, sinir küpü… Kendileri üç kuruşla sürünürken 3000 AİLENİN, “layla-mayla”larda zevk-ü sefa içinde yaşamalarına “ya sabır!” çekiyor, “Allahlarından bulsunlar” diyor, hatta dayanamayıp, bunalıma giriyor ve ailesini de boğazlayıp intihar ediyorlar… Sivrisinek gibi ölüyor halkım. Ya yarın, “yetti gari!” deyip, “hem sürünen ben, hem acı çeken ben, hem ölen ben! Yetti artık! Sıra onlarda!” deyip, hem de “korumasız” olduklarını gördükten sonra, “sıradan sayın vatandaş”tan biri, Nişantaşı’nda, Bahçeşehir’de, Boğazdaki köşklerde elinde “pıçak” ile arzı endam eylerse; veya bunalıma girip intiharı seçen “sayın fakir vatandaş”dan biri, 3000 AİLE azalarından bazılarıyla birlikte “intihar” ederse… Olmaz demeyin; kim derdi ki koca Garih, hem de müslüman mezarlığında “YHV”sının yanına gidecek?! YAŞADIKÇA NELER GÖRECEKLER! HER TIKIRTIDA KORKUYA KAPILACAKLAR! "Keyfiyetleri Allah’a havale ediniz!.." * Ü. Garih’i kim öldürdü?.. Kimbilir kim… İster “adlî”, ister “siyasî”, ister “devletlu” bir şekilde öldürülsün, mühim değil; mühim olan, Garih gibi bir yetkili, etkili bir Siyonistin, yahudi-mason âdetlerine uygun olarak “bıçakla-kesilerek” ölüp gitmesidir. Hani derler ya, “yeri doldurulamaz”, aynen öyle ve mühim olan da bu!.. * Ü. Garih –nasıl kazandığını/gasbettiğini gösterdiğimiz şekilde- dolar milyarderi bir kişi… Öldürülüşü, yeri doldurulamaz bir netice çıkartsa da, devlet milletiyle varolduğuna göre, esasta devletlilerin katil aramak yerine, katil ararken ortaya çıkan İÇTİMAÎ İNFİLAK VESİLELERİNİ imha ile uğraşması daha “şık” olacaktır. 13 yaşındaki bir çocuğu gayr-ı resmi sohbet sorgulamasında HAYALARINI SIKARAK “itiraf”(!) etmeye zorlayanlar ile bunu gözleriyle gördükleri halde sesini çıkartmayan vali ve bakanı takibe alsınlar!.. Çocuk Esirgeme Kurumlarındaki sapıkları takibe alsınlar!.. 5-10 milyona kendini satan zavallı kadınları değil, onları kendisini satma mecburiyetine itenleri takibe alsınlar!.. Kendisinden para isteyen zavallıya, “git, çalış!” diyen fakat kendi fabrikalarından nice insanı işten çıkartan patronları takibe alsınlar!.. * Üzeyir Garih veya esas adıyla Hezakiel Garih, “TC. Uyruğu”na sahib bir vatandaşken, niye soruşturmaya İsrail gizli servisi Mossad katılıyor; ve buna TC Emniyeti nasıl izin veriyor? İsrail’deki cinayet soruşturmalarına TC Emniyeti katılabilir mi? Yoksa, “her Yahudi bizim gizli ajanımızdır!” sözü doğru mu?! Hezakiel Garih bir “sayanim” mi?! Jak Kamhi’den sonra Mossad’ın buradaki “şefi” olduğu, soruşturmaya Mossad’ın katılmasıyla doğrulanmıyor mu? “Nur Locası”nda “İsrail Devletine bağlılık yemini” ettiği doğrulanmıyor mu? * Hezakiel Garih’in babası da Mossad-İsrail adına çalışan biriydi. Gazetelerde yazdığı gibi “cerrah” değildi; 1955-1960’ların İstiklâl Caddesinin “ünlü dişçisi” idi ve Bakanlar, Başbakanlar dahi, sanki bulundukları yerde dişçi yokmuş gibi, ona gelirlerdi. Üstadımız’ın “Dedektif X 1”i, bu mevzuda hayli makale yazmıştır. Babası Azra Garih, en tehlikeli Siyonist örgüt olan “B’nai Birth”in Türkiye’deki başıydı. Garihler baba-oğul mason, siyonist ve İslâm aleyhtarı idiler; bunu yazmamızın sebebi, “Mossad öldürdü, çünkü İslâmcılarla arası iyiydi, hatta gizli müslümandı” giyen birtakım ahmakların olmasındandır. * Neml sûresi 50 ve 51. âyet meâlleri: "-Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de, (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk.” "-Artık sen, onların kurdukları hileli düzenin uğradığı sona bir bak; biz, onları ve kavimlerini topluca yerle bir ettik.” * Neml Sûresi, Kur’ân-ı Kerim’de 27. sûre olup, Mekkîdir; Süleyman sûresi de denir. Neml, “karınca” mânâsınadır. Neml: Nun+mim+lam= 120… MU’CİZ: İnsanı âciz bırakan iş. Aynısını yapmakta başkalarını acze düşüren, kudretsiz kılan, kimsenin yapamayacağı yolda olan. Mu’ciz: 120… Neml: Mu’ciz!.. Üstadımızın bir mısraı: "-Karıncaya göz atsa “niçin, nasıl?” ve hayret!.. * Neml sûresinin 50. âyetinin noktalı harflerinin toplamı, 410… ÜÇ IŞIK: (Elif) + vav + cim + elif + şın + kaf = 410!.. Aynı âyetin noktasız harflerinin toplamı: 1417… Necip: 65… Fazıl: 911… Kısakürek: 441. Necip Fazıl Kısakürek: 1417!.. Necip Fazıl Kısakürek ise, miladî tarih ile, MEHDİ SALİH İZZET MİRZABRYOĞLU. (1) 51. ayetin noktasız harfleri toplamı 1117… 1117+410=1527! Elf: 1000. Elf: Elif. Elif: 1. Bu hesapla 1527, 528’dir. Ridâ: Hırka. Zînet. Parlaklık veren şey. Akıl. İlim. Örtü… Ridâ: 206… Mirzabeyoğlu: 322… Ridâ: Mirzabeyoğlu: 528… Hırka, hırk… Hırk: Törpülemek. Kızgınlıktan dolayı dişlerini gıcırdatmak. Birşeyi dürtmek… Hırk: 308… Gölgeler: 308… Arvasi: 308… Ridâ Mirzabeyoğlu: Arvasi Mirzabeyoğlu!.. * Kendi ifadesiyle, "hisse senedim olarak alanı ve vereniyle hükümdar fermanı” dediği: Kaptan Kusto Müslüman: 468… Hakîm S. Mirzabeyoğlu: 468!.. Ney: Kâmil insan. Yokluk. Kamıştan kalem… Ney: Nun+ye=60… Mü’yed: BÜYÜK EMİR. Zahmet, meşakkat, zorluk: Mü’yed: Mim+vav+(elif)+ye+dal=60… 60+468=528!.. NEY KAPTAN KUSTO MÜSLÜMAN=MU’YED HAKÎM S. MİRZABEYOĞLU=ARVASÎ MİRZABEYOĞLU!.. * Hezakiel-Üzeyir Garih’i kim öldürdü? Vukuat bir amma rivayet muhtelif… Tinerci, psikopat, seks işçisi, hırsız vesaire… Kanlı bıçağı da bulurlarsa –ki devletin eli uzundur, bulurlar elbette- bir sürü dosyayı meçhullükten kurtarmış anlışanlı kolluk güçlerimiz “tereyağından kıl çeker gibi” katili yakalarlar evelallah!!! Amma! Bu tip –gerçekten- “yeri doldurulamaz” tiplerin öldürülmesinde “dosya” devamlı şüphelerle kalır. Kimse tatmin olmaz. Bahsettik, Hezakiel Garih’i gerçekten de firari er Yener Yenmez halletmiş olabilir ki, bu bizim için üzücü olmayan bir hisle seyrettiğimiz bir vakıadır. Hiçbir örgüt de üstlenmedi. Cumhuriyet gibi Çevik Bir’in uşağı haline gelmiş paçavralarda HAMAS-HİZBULLAH lafları edildi ama dikkate alınmadı; bunun sebebi, Hezakiel Garih’in hallinin müslümanları (meselâ yiğit Filistinlileri) çok sevindirdiğidir; ama hemen kulaklara “kar suyu kaçmasın” (ŞUURLARA ALTERNATİF OLMASIN) diye de gündemden çektiler. Dedik; biz maddi vakıalar üzerinde değil, vakaları oynatan-resmeden RUH’a dikkatimizi vermişiz ve onun için de, “KİST?.. KUST!..” hükmüne varmışızdır. * Mell Gibson’un oynadığı, “Komplo Teorisi” filmi… Mell Gibson, orada herşeyin arkasında “komplo” arayan birini canlandırıyor. Şu işi kim yaptı?.. Onlar… Metroyu sular altında kim bıraktı?.. Onlar… Pizzanı kim soğuttu? Onlar… Hava niye çok sıcak? Onlar yaptı!.. Onlar… Onlar… Onlar… Onlar kim?!! Hezakiel Garih cinayetini kim işledi?.. Polis dışında herkes Yener Yermez’in değil “Onlar”ın işlediğini düşünüyor; doğru veya yanlış… Peki “Onlar” KİM?.. * Ânân: Onlar… Anan: Bulutlar… Gökyüzü. Sema… A’nan: UFUKLAR… Ânan: Elif+nun+elif+nun=102!.. Necîb: 102!.. (2) Sabî: Çocuk: 102! Mübîn: Açık, vazıh, âşikar. Ayan kılan, beyan ve izah eden. Dilediğine doğru yolu gösteren. Hak ile batılın arasını ayıran. Hakkı hakkınca beyan ve izhar eden… Mübîn: mim+be+ye+nun: 102 ANA=MÜBÎN. Sual şu: KİST?.. Cevab: MÜBÎN… KUSTO!.. * Uzun sözün kısası… Allah, 25 Haziran suikastının, Masonik tarihle sene-i devriyesinde, “hileli düzen” sahbilerinden mu’ciz ve mübin bir intikam aldı!.. Ki, “intikam” MUNTAKİM’dir ve o da KUSTO’dur ya… Bu yazı da, piç kabala kafasıyla “Tilki Günlüğü”ne sarkmaya çalışanlara “500 YILDIR BEKLENEN İNTİKAM”ın nasıl’ını gösterici bir girizgâh olsun! Sonun sonu söz… 102’yi kolaylıkla 1102 yapabiliriz. O zaman da: İnsilâh: Soyulma. Ayın sonu gelme. Silahlanma. Münselih: Son gününe yetişmiş. Sıyrılıp çıkan. Teçhizatlanan: Münselih: 780… Mirzabeyoğlu: 322 MÜNSELİH MİRZABEYOĞLU: 1102!.. “KİST”MİŞ?!! "Eyüp Semtine SELAM!.." Bitti!..
Notlar 1- Salih Mirzabeyoğlu, Hırka-ı Tecrid-Risale-i Üçışık-, İBDA Yay., İstanbul. (Biyografi Bölümüne bakınız.) 2- A.g.e., s. 135’e bkz.
|