|
"TİLKİ GÜNLÜĞÜ" ÜZERİNE BİR SONDAJ - II GİZLİ SIRLAR VE İSA RÛHULLAH; İBDA!.. Sinami Orhan "Tilki Günlüğü" isimli altı cildlik eser, nakış nakış işlenmesi, maddenin ve ardındaki sırların hissedilebilmesi için herdâim kullanılması, "başucu kitabı" olarak kabul edilmesi gereken bir hüviyete sahib... Amma velâkin öyle olmuyor, olamıyor; muhatab biz isek, öyle dolduramıyoruz: Tâbiatiyle de, O'nun söylediği üzre, "meseleler morgta!" durumu şekilleniyor. Marksist diyâlektiğin ilkeleri, Kemalizmin ilkeleri veya "aslan cimbom sarı kanarya kadrosu" meraklılarınca nasıl ki bir nefeste sayılabilir; aynı şekilde, "ibda...kendinden zuhur...ferd hakikati...temel prensipler...cephe tarzı...devlet ismi ve teşkilâtlanması" vesaire hususlar da bizce bir nefeste hatmedilebilir, söylenebilir. Bu hâl olması gereken bir "ilk hâl" dir, tabiîdir. Elbetteki ezbere soyundan -taklidî- bir hâl, derinlemesine -tahkikî- bir tahlil için atılmış adımdır; mesele ve diğerlerinden fark, bu noktadan itibaren başlıyor; başlaması gerekiyor: Ezberde mi derinleşeceğiz yoksa ezberlediğimizin vermek, hissettirmek istediği, kastettiği "mahsus fikri" mi kalb-i muztaribimize söyleteceğiz?.. İşte bütün mesele!.. * "Tilki Günlüğü", öylesine, sanki "İbda fikri"nin bir tezhibi-süsü olarak yazılmış da, "süsümüz olmasa da olur!" veya "her süsleme gibi girift" değerlendirmesine tâbi... Olur mu böyle bir şey?.. Ne yazık ki biz "olduruyoruz!.." Oysa... EN BAŞA ALINMASI VE ORADAN HAREKETLE "FİKRE", TABİATIYLA DA HAYATA SARKILMASI GEREKENDİR "TİLKİ GÜNLÜĞÜ"...
*
"- "Ben kimim?" diye sormak, "ölüm nedir?" diye sormakla birdir... "Ben" ... Bütün hayat, bu soruya cevab vermek üzere yaşadığımız hadiseler dizisinden ibaret!.. "Ben kimim?" ve "ölüm nedir?" sorusunun bitişikliği üzerinde, nevi şahsıma mahsus bir nefs murakebesi... Hayat ve ölüm... Alındığı yere nisbetle, meçhul bir malûm veya malûm bir meçhul... Bütün dava, hayatın gâyesi, malûmu meçhullükten kurtarmak!.. Hayatın gayesi olan "ölmeden ölme sırrına ermiş" bir kahraman: Necib Fazıl Kısakürek... Ben varım da, o yok; veya asıl var olan o da, ben yokum... Bir tür hayat ve ölüm bitişikliği!.. Bana 1982 yılının Kasım ayından başlayarak binbir defa "benim bir takdim yazım olacak, bütün hüviyetin görünecek!" diyen o adam, perdenin ardına çekilirken beni bir malûmla başbaşa bıraktı: Hüviyetimi çerçeveleyen takdim yazısı... Ve bir meçhulle: Ne, nerede, hangisi?.. İnsan aradığının ne olduğunu bilmeden, bulduğunun da ne olduğunu bilmez; bulunan aranır sırrı... Aramadan bulamazsın; aranan bulunur sırrı... Bu iki sırrı, İmâm-ı Rabbânî Hazretlerine ait büyük bir ölçülendirmenin ışığında görmek gerek: - "Gitmekle bulmak ve bulmakla gitmek aynı zamanda olmalıdır. Birinin öbüründen ayrı buluması caiz değildir!" İşte, doğrudan doğruya bu sırrın vasıflandırılması hâlinde, teşhis için tecrit ve tecrit için teşhis hikmetine denk, kaçtıkça kovalanan ve yakalandıkça kaçan, Üstadımın sadece şahsıma sunduğu ve bu romanda "Yevmiye" başlığı altında geçen "reçete"lerin mânâsını kuşatıcı bir takdime muhatab oldum: - "Dünya Çapında Bir Hâdise - Kaptan Kusto Müslüman!" Ben Hafiye, Üstadım Ufuk, bu malûm üzerinde yaşadığım ruhî macera... Bu maceranın hâl ilânı, bâtın kahramanların ifâde ettiği şu hakikâtin içindedir: - "Dost elinize yapışıp kendisini aratmak için sizi kapı kapı gezdirir."
*
O'nun "ben" macerasının "romanı" olan "Tilki Günlüğü", ASL'dır; "takdim yazısı"nın peşinde giderken TABİÎ bir netice hâlinde de İBDA FİKRİYATI inşâ ediliyor... Dikkat!.. Bu mesele öncelik ve sonralıktan azâde ve vâreste tutulması gereken bir husus olarak ele alınması gereken bir hâl olmakla beraber, YİNE DE bir "ilk" lâzım gelmesi gerektiğine binâen söylenecek söz, o "ilk"in, "Tilki Günlüğü"nde kastedilen "mahsus fikir" olduğudur; "Kusto Lûgatı" kısaca... Ve öncelik - sonralık meselesinin, yukarıda kaydedilen İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin büyük hikmeti çereçevesinde anlaşılması gerektiğini ifâde edelim...
*
İlk... Evvel: İlk. İbtida... Evvel: Elif + vav + lam... 1 + 6 + 30 = 37. Hal: Ben, benek... Ha + lam... 6 + 30 = 36... Evvel - İlk, bir "elif" farkıyla, "Ben"e denk.. Tevle: Sihir, efsun... Tevli': Bir nesneye beyaz yapmak... Tevli': Te + vav + lam + ayn... 400 + 6 + 30 + 70 = 506... Abdülhakîm: Ayn + be + dal + lâm + ha + kef + ye + mim = 184... Mirzabeyoğlu: Mim + re + ze + elif + be + ye + vav + kef + lâm + vav = 322... Abdülhâkim Mirzabeyoğlu: 184 + 322 = 506!..
*
Evvel'den Te'vil: (Tef'il veznindendir.) Bir nesneye red ve ircâ etmek. Döndürmek. Te'vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, Rücu' mânâsına olan "Evl: Elif + vav + lam" den alınmıştır. Bazılarınca da Evvel : Elif + vav + lam" lafzından alınmış olup, kelâmı evveline sarf ve ircâ eylemektir. Bazılarınca da hükümet ve siyâset mânâsına olan "İyâlet"den alınmıştır ki, te'vil eden kimse, zihin ve fikrini, kelâmdaki sırrın tetebbuna taslit etmekten ibârettir ki, kelimeden maksud olan mânâ zahir ve söyleyenin muradı âşikâr ola. Te'vil, bundan başka "rüya tabir etmek" mânâsına gelir ve "hoş kokulu bir nebat" adıdır... Te'vil: Te + elif + vav + ye + lam ... 400 + 1 + 6 + 10 + 30 = 447...
*
"Tilki Günlüğü", hayatı rüyâ kıvâmında yaşamanın; bu mânâda da, rüya gibi hayatı te'vil - tabir etmenin kitabı... Kitab, basit bir "rüya tabirnâmesi" değil, hayatı her ânı ve ayrıntısiyle, girinti ve çıkıntılariyle tabir etmenin anahtarı... Maddeyi ve maddenin ardındaki sırları AÇICI anahtar kitab... Rüya: Uykuda görülen misâlî âlem. Düş... Ruya: Yerden biten (bitki) ... Re'y: Görüş, görmek, rey. Hüküm ve itikad. Kıyas etmek. Bir iş hakkında söylenen söz ve fikir... Reyya: Güzel koku.. Ruy: Ru'... Ru': Kalb, fuad. Kalbde korku arız olacak yer... Zihin ve akıl... - Ru: Olan, biten.. Ru (Ruy): Yüz, cihet. Sebeb, çehre... Rüya, rey, ru arasındaki ilgi ve alaka, tevil ve tabirin sadece "rüya"ya müteallik bir mesele olmadığını, hayatı kuşatıcı olduğunu ortaya koymakta.. Rüya'nın "misâl âlemi"nden bir hüküm olması, "misâl"in ise "açıcı" mânâsı, hayatı rüya kıvamında seyreylemek ve zevkeylemenin, "lügât nizâmı"nın da bir delili olsa gerek; keza "Tilki Günlüğü"nün de muhteşemliğinin (muhteşem ve muazzam TEK'liğinin) de!.
*
Bu kitabda "her şey" var; "kaydedilmiş" ... Bunu söylüyoruz; inanan inanır, inanmayan ise "nasib meselesi" tabirine dahil... Neticede bu, -O'nun bir "Levha"sında geçtiği üzre- "bir inanç işi!.." İnanç'ın mücerred ile müşahhası öpüştüren hüviyeti, "herşey bu kitabda!" hükmünün de müşahhas zeminde ortaya konulmasını lüzûmlu kılıyor. O, bunu kitabda; fikrinde ve her nefes alıp verişinde yapıyor... O'nun bu yaptığının kendi zaviyemizden (-rûya'mızdan-) nasıl anlaşıldığı ve "herşey bu kitabda!"nın sözden fiile nasıl geçirilebileceğine hissemizce bir misâl, "Tilki Günlüğü Üzerine Bir Sondaj" isimli makalemizde... Kitabı, kendisinden iktibaslarla anlatmak, kendi kendine tercüman eylemek, bir tarzdır; bunun yanında kitabı "hayatın içinde" tanıtmak da bir tarz... Yukarıda bahsi geçen makalemizde de ifâde ettiğimiz üzere, bizim tercihimiz ikinci tarzdır. Böylece "teorik" açıklamadan (ve belki daha da fazla kafa karıştırmadan!) ziyâde, pratikte işleyişiyle kitabı tanıtıyoruz; keza, bu şekilde "kendimiz" de yazdıklarımız nisbetinde eşe-dosta zekâ kabiliyetimizi ayân ve beyân ediyoruz!.. Hayat devamlı çözülmesi gereken bulmacalar, açılması gereken kilitlerle dolu ve daim... Bulmacada doldurduğunuz her kare, ayrı bir bulmaca karesinin işareti; çözdükçe bulunan, buldukça da çözülen... Bu çözüş, sabra, azme ve bilgiye bağlı; muhtaç... Bu üçlü mevcut değilse ya bırakır gidersiniz veya vaktinde çözemezsiniz. Esasta, bırakıp gittiğiniz veya vaktinde çözemediğiniz "kendi" bulmacanızdır. "Tilki Günlüğü" işte böyle, vakt-i zamanında çözülmüş, çözüldüğü yerde de yeni bulmacalar ("Levha" ve "Düşvârî" devam ettikçe!) ikrâm eden "müteşabih" bir hitab!.. Hayat, herşey, onun içinde fakat, "görene, köre ne!.." Mesela, bazen bir hâdise oluyor, o günkü bölümde de, "gerçek hayat"ta geçen hâdisenin kahramanının yerinin veya vukuatın ismi geçiyor... "Olmaz, olmaz!" elbette de, Kitab, bu kadar basit ve açık değil... Elbette böyle birebir tevafuklar olabilir, olur ama onun "işâreti"nin daha kapalı olduğu yerler de var. 5 - 7 Ocak 2000'de Bandırma Cezaevi Direnişi'nde, Hasan Meriç arkadaşımız şehid oldu... Tevafuk, "Metris Karargahı"nda -mesela!- "misafir edilen" diyelim avukatın da ismi "Meriç" idi... Keza, Kitab'da 7 Ocak başlığı altında yine "Meriç" sözkonusu... Bunların hepsi "kör gözlere şifâ!" kâbilinden gözleri çıkaracak derecede göz plânına çıkan hâdise ve "tevafuklar" ... Fakat bir "Levha"da geçen "bol elbise" formu ile bunların "tek"te kalması, bu satırların yazarının daha çok dikkatini çekici: "Bol elbise", tabirde "ölüm" demek; hele "birkaç tane" alma niyetinden vazgeçip, bir adet "bol elbise"de durulması, o gün "Karargah"da yaşanan hâdiseleri, son ânda gelen haberleri bilenler için daha da mânâlı... Evet; o gün belki birden çok (hem Bandırma hem de Metris'de!) şehid olabilecekken.... Allah'ın yardımı, erenlerin, büyüklerin himmetiyle diyelim, "sipariş" ertelenmişti... Anlatmak istediğimiz şu: Birebir tevafuk elbette olabilir, olur da, ama Kitab o kadar kolay bir kitab değil; öyle olsa "Hahambaşılık"ın sevinç çığlıklarını cümleâlem duyardı!..
*
Müteşabih(e): Birbirine benzeyenler. Fık: Mânâsı açık olmayan âyet ve hadîs. Kur'ân-ı Kerim ve hadîslerin mecâzî mânâlara gelen ifadeleri... Zahirî mânâsı kastedilmeyen ve teşbih ve temsil yoliyle hakikâtlerin beyânında kullanılan ifâde... Müteşabih(e): Mim + te + şın + elif + be + he. 40 + 400 + 300 + 1 + 2 + 5 = 748 İbhâm: Mübhem. Kapalı bırakmak. Belirsiz olmak. Muayyen olmak. Sözün kolayca anlaşılmayacak şekilde kapalı olması. Baş parmak. İbhâm: Elif + be + he +elif + mim... 1 + 2 + 5 + 1 + 40 = 49. Ebu-l-Hasîn: Tilki... Ebu-l-Hasîn: Elif + be + vav + elif + lâm + ha + sad + ye + nun... 1 + 2 + 6 + 1 + 30 + 8 + 90 + 10 + 50 = 188... Günlüğü: Gef + nun + lam + vav + gef + vav... 20 + 50 + 30 + 6 + 20 + 6 = 132... Ebu-l-Hasîn Günlüğü: 188 + 132 = 320!.. Müteşabih Ebu-l-Hasîn Günlüğü: 748 + 320 = 1068. Elf: Bin sayısı... Ünsiyet eylemek, dost... "1068"; "Dost 68": Dost Ebu-l-Hasîn Günlüğü!.. Muhyî: Maddî ve manevî hayat veren, dirilten, canlandıran, can ve ruh veren mânâlarında olup, Allah'ın bir ismidir.. Muhyî: Mim + ha + ye + ye... 40 + 8 + 10 + 10 = 68 Müteşabih Ebu-l-Hasîn Günlüğü / Tilki Günlüğü = MUHYÎ
*
"Tilki Günlüğü", -bahsetttiğimiz üzre- O'nun "nev'i şahsına münhasır" bir "Ben Kimim!" suali etrafında dönen "rûhî macera"sının romanı; "16 Eylül"ün "Vâridât"ının (1. cildin sonu) son cümlesi ise, "ben muradıma erdim!" Hüviyetini keşfetmiş!.. Keza, yine aynı yerde, "okuyucu da bunun içinde bir yerde..." ifâdesi mevcut... "Okuyucuya" da "hüviyetini - ben'ini" buldurucu; kendinden zuhurunu gerçekleştirici; bu mânâda da, "MUHYÎ KİTAB" vasıflandırmasına -lûgât nizamında da görüldüğü üzre- tâbî!..
*
Müteşabih ile ibhâm ilgisi malûm... İbhâm'ın ebced değeri ise 49!.. Dekdak: Kum yığını... Dekdak: Dal + kef + dal + elif + kef... 4 + 20 + 4 + 1 + 20 = 49. Dekdeke: Yerin deprenmesi. Zelzele.. "Tilki Günlüğü Zelzelesi!.."
*
Mehd: Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer. Yeryüzü. Yayıp döşemek. Kâr kazanmak. Hazırlanmak... Mehd: Mim + he + dal... 40 + 5 + 4 = 49... Aynı harflerle, bir "ye" (takviye harfi) fazlalığıyla, "Mehdi": Hidâyete eren veya hidâyete vesile olan. Sâhib-üz-zaman.. Mehdî: Mim + he +dal + ye = 40 + 5 + 4 + 10 = 59 Dimne: Tilki... Dimne: Dal + min + nun + he... 4 + 40 + 50 + 5 = 99. Günlüğü: 132. Mehd(î): 59... 99 + 132 + 59 = 290... Mehdî/İbhâm Dimne Günlüğü: 290!. Fatır: Benzeri bulunmayan şeyi yaratan... Fe + elif + tı + re = .. 80 + 1 + 9 + 200 = 290.. Mehdî Tilki Günlüğü = Fatır!..
*
Fatır!.. Mübdi': Nümune ve benzeri yokken birşeyi yeni olarak keşfeden. Benzeri bulunmayan bir iş veya eser ortaya koyan... İBDA': Cenab-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız, yaratması ve icadı. Misli gelmemiş bir eser meydana koymak, icâd... İbda' yapabilene MÜBDİ'; eserlerine de BEDİ'A denir... Tilki Günlüğü = İbda!... İsmiyle müsemma; ve "fikr", ne kadar muhteşem ve muazzam örülmüş...
*
Mübdi ile aynı aslî harflere sahip fakat okunuşu farklı; "Mübdi" (Bedâ'dan): Gizli sırları açıklayan. Başlayan. Herşeyi hiçten halkeden... "Gizli sırları açıklayan"... Tilki Günlüğü!..
*
Çok verilen bir misâldir: Bir masa üzerindeki vazoyu düşünelim... O masanın etrafında da insanlar olsun... Herbir insan durdukları noktadan vazonun bir kısmını görecektir; vazonun, göremediği tarafındaki vechesini tahayyülüne havale edecektir. Vazonun bize anlattığı, hayatın -hani şu "reel", gerçek, kaskatı! hayatın - da "müteşabih" ve "ibhâm" cihetine (de!) sahib olduğu, tabiatiyle de tevil ve tabire muhtaç olduğudur. Burada unutulmaması gereken -ayağın kaydığı noktadır!- "reel hayat"ın da bir hakikâti - vücûdu olduğu fakat onun "bir şey" anlattığıdır: Vazo bir "realite" dir; fakat nedir?! İşte bütün mesele!..
*
Hazret-i İsa Aleyhisselâm... Lâtince ismi "Natavitas Kilisesi" olan "Milâd Kilisesi"nin İsrail askerlerince top-tüfek mermileriyle bombardımana tutulduğu günlerde ismiyle yüreklere su serpen büyük peygamber... Rivâyete göre, "Milâd Kilisesi"nin altındaki mağarada mucize gerçekleşiyor, doğuyor. Daha dünyaya adımını attığı ân Yahudilerle mücadelesi başlıyor. O'nun "babasız" olarak dünyaya geldiğine inanmıyor Yahudiler; hem Hazret-i Meryem'e hem de Hazret-i Zekeriya'ya iftira atıyorlar. Ömrü boyunca Yahudilerin nefret nazarlariyle mücadelede... 12 Havari'den biri olan Yahuda İskariyot'un "hileli düzeni" ile öldürülmek isteniyor. Fakat mucize gerçekleşiyor ve "ref'" ediliyor; O'nun yerine ise "sûreten" ona benzetilen Yahuda İskaryot yakalanıyor ve çarmıha geriliyor. Hazret-i İsa hayatta ve göktedir; Allah Resülünün bildirdiğine göre de, "Kıyamete yakın yeryüzüne teşrif edecek, Hazret-i Mehdî ile bir olup Deccal'i ve ordusunu yenip, İslam'ın dünya hakimiyetini" kuracaktır.
*
Sene '92... O konuşuyor, meseleleri hallediyor. "Tilki Günlüğü" de çıkmış; hem ondan bahsedip bizi şevklendirmeye hem de "Mehdî - İsâ" gibi müslüman camiada çokça konuşulan (kıyamet âlâmetlerini) meseleleri bize anlatmaya çalışıyor. Bir ara şöyle bir söz sarfediyor: - "Hazret-i İsâ bekleniyor; O, aramızda, burada ama GÖREN KİM?" Şoktayız!.. Yine... Metris'teyiz... O, son dönemde, tabiri caizse, Saadeddîn Ustaosmanoğlu ağabeyimizle "halvette"; devamlı onun "bölmesi"nde, dışarıda "volta" atılacaksa yine onunla... O ânlardan birinde, Saadeddin ağabeyimizin naklettiği bir sözü: - "Düşünebiliyor musunuz, Saadeddin!.. Hazret-i İsâ'yı göreceğiz... Bir büyük Peygamberi..."
*
İsa: Dört büyük peygamberden birisidir.. İsa: Ayn + ye + sin + ye... 70 + 10 + 60 + 10 = 150. Ruhullah: Allah'ın emriyle meydana gelen. İsâ Aleyhissselâm'ın bir ismi.... Ruhullah: Re + vav + ha + elif + lam + he... 200 + 6 + 8 + 1 + 30 + 5 = 250 İsâ Ruhullah = 250 + 150 = 400!.. Keşf: Açmak. Olacak şeyi önceden anlamak. GİZLİ KALMIŞ BİR ŞEYİ MEYDANA ÇIKARMAK... Keşf: Kef + şın + fe... 20 + 300 + 80 = 400!.. Dindeki gizli kalmış hikmetleri açık etmek = İbda!.. Mübdî ya!..
*
Elf : 1000 Sayısı... Dost... 400 + Elf = 1400!.. Hicrî 1400, milâdi 1979 - 1980'e denk geliyor. Topal Şükrü Efendi'nin kâsidesinden: - "Eriş ey avn-i şeriat, eriş ey muhyiddin! / Elem-i rîş cefâsından erişti o reze!.." Erişti: Elif + re + şın + te + elif (veya he): 902 (906) O: Vav... Vav: 6... Reze: Re + dat + elif + ayn: 1071... Erişti o reze: 902 + 6 + 1071 = 1979 ve 1983!.. İzzet: Ayn + ze + te... 70 + 7 + 400 = 477... Erdiş: 506... İzzet Erdiş: 983!.. * "1400"... Salih. Sad + elif + lâm + ha... 90 + 1 + 30 + 8 = 129... İzzet: 477... Mirzabeyoğlu: Mim + ye + re + ze + elif + be + ye + vav + gayın + lâm + vav... 40 + 10 + 200 + 7 + 1 + 2 + 10 + 6 + 100 + 30 + 6 = 1312... Mehdî: Mim + ha + dal + ye... 40 + 8 + 4 + 10 = 62... Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu = 1980!.. İSA RUHULLAH = MÜBDÎ = MEHDÎ SALİH İZZET MÎRZABEYOĞLU. İşin bir de bu vechesi var!..
|