|
TAYYİB ERDOĞAN’IN “PARTİ PROGRAMI”NIN TENKİDİ “Tarafımız ne şu, ne bu, sadece İSLÂM!”
SİNAMİ ORHAN
· 1. BÖLÜM: Kendi Anketinden “Sn. Erdoğan”ın Anatomisi · 2. BÖLÜM: Tarihin Tekerrürü; Pera Palas Münevveriyle Anadolu’nun Kuşatılması · Notlar...
I. BÖLÜM: KENDİ ANKETİYLE “SN. ERDOĞAN”IN ANATOMİSİ İki ayrı dosya içinde, iki ayrı metin; birinci dosyada Anadolu insanının fikrî zaviyesini-haritasını “dengeli” olarak çizmeye çalışan bir anketin değerlendirmesi, ikinci dosya ise, bu anketin değerlendirme neticesine göre dizayn edilmiş bir “taslak” metni mevcut... Anket 2000 yılının Kasım ayında muhtelif illerde gerçekleştirilen beş klasörü havi; taslak metin ise “Mayıs 2001 İstanbul” mahreçli; anketin neticelerine göre “ısmarlanmış” üç taslaktan biri... Diğerleri; Bursa Uludağ Üniversitesi öğretim üyelerinden biri tarafından hazırlanan, “evrensellikten ziyade örfe” vurgu yapıldığından reddedilen metin ile, “Council on Foreign Relations-CFR / Dış İlişkiler Komisyonu” ile, ilgi ve alâkası derin “endüstri”leşmiş bir şehrimizin vekilinin hazırlayacağı metin... Türkiye gibi krizin her arttığı, bunun tabiî neticesi olarak kitlelerdeki huzursuzluğun ve mevcut rejim ile kitleler arasında olması gereken bağın, pamuk ipliğinden de ince çelişkinin ise kılıçtan da keskin bir pozisyona geldiği noktada; “Kasım 2000” tarihli bir anketin verilerinin eskimiş sayılmasa bile; “devletin, millet ve ülkesiyle bir” tanımı noktasında, bu “bir”liğin, mevcut sistemi ve tabiî olarak mevcut sistem yanlısı fakat “reform” ambalaj ve “söylem”indeki “yeni siyasî oluşumlar”ın kitleler nezdindeki –mevcut ankette yer alan- menfî görünümünün daha da arttığını görmemek imkansızdır. Bu zaviyeden bakıldığında; “yeni oluşumcular”ın, iyi bir propaganda ve reklam, halkın nabzına uygun “söylem” ile ve tabiî ki “dış destek” sebebiyle; mevcudu, artık köhnemiş ve “yolsuzluk batağına” düşmüş hâliyle kafasından söküp atan fakat, insan olmanın tabiî hasletiyle “bozuk da olsa, yine de bir nizâm” endişesinden ötürü; yani artık “umud dolu” sözcüklerle her ân kayganlaşan bir zemin hâlini alan kitleler içinde bir varlık alanı bulabilirlerse de, artık şurası kesindir ki, bu ülkenin “yeni oluşumcuları”, -tarih okuyanlar bilir-, Fransa’nın Kloniy’si, Çin’in Çan Kay Şek’i, Rusya’nın Kerenski’sinin kötü bir taklidinden başka bir görüntü çizemeyecekler ve tarihin tozlu raflarına da bu sıfatla kaldırılacaklardır. · Anket; “ideolojilerin parti tercihi”, “partilerin ideolojik yapısı” ve “seçmenin ideolojik yapısı” ana hatlarıyla değerlendirmeye tâbi tutulup; “Recep Tayyip Erdoğan’ın genel destek seviyesi”, “Erdoğan desteğinin analizi”, “ideolojik görüşlerin Erdoğan’a bakışı” başlıklarıyla elde edilen netice “genel değerlendirme” başlığı altında, “Sn. Erdoğan”a takdim ediliyor. · Ankete göre seçmenin “ideolojik görüşleri” şöyledir: Milliyetçi: % 15.3 Milliyetçi-Muhafazakâr: % 10.7 Dindar-Demokrat: % 11.8 İslâmî görüş: % 13.6 Sosyal Demokrat: % 16.9 Laik: % 6.8 Liberal: % 6.4 Kemalist: % 2.0 Cumhuriyetçi-Demokrat: % 5.5 İdeolojim yok: % 11.0... Bu on grup dört ana gruba ayrılarak yüzdeleriyle şöyle kayıt edilmiş: Sağ seçmen: % 51.4 Sol Seçmen: % 31.2 Liberal: % 6.4 İdeolojisi yok: % 11 · “İdeolojilerin parti tercihi” başlığı altında, “on ideolojik gruba” ayrılan “seçmen”; gruplar halinde “18 Nisan” ve “Bugün” başlıkları altında yoklanmış ve “18 Nisan-Bugün” tercih oylaması tesbit edilmeye çalışılmıştır. “Hangisine oy verirsiniz?” sualine muhatab olan siyasi partiler olarak ANAP, CHP, DSP, DYP, MHP, FP, HADEP olarak sınırlanmış, seçmenin tercihi bu partilerin haricinde ise “Diğer” kategorisine, bunun dışında, tereddütlü olanlar ve rey kullanma hakkından vazgeçenler ise, “Kararsız” ve “Oy vermeyecek” kategorisinde gösterilmiş. “İdeolojileri” ve “18 Nisan-Bugün” tercihleri öğrenilen “seçmen”e, “Sn. Erdoğan tarafından izlenmesi gereken yollar” tavsiye edilmektedir. Misâl olarak: “Milliyetçiler”in parti tercihlerinde “18 Nisan”a nisbetle “Bugün”, CHP+DSP % 6.5; ANAP+DYP % 11.2; CHP+DSP % 4.8; olarak düşüş, MHP içinse % 17.7 nisbetinde bir düşüşe sahne oluyor. FP ise, 14’den 12.1’e % 1.9’luk bir düşüşe hedef. “Sn. Erdoğan”ın anketi olmasına ve “yeni oluşum” iddiasına rağmen bu noktada pek belli olmasa da, “tavsiye ve nisbet” FP nokta-i nazarından yapılmaktadır. Ki, bu husus “genel değerlendirme” bölümünde çok açık olarak ortaya çıkmaktadır. “Milliyetçi” ve “Milliyetçi-Muhafazakâr” seçmenin tercihi ortaya çıktıktan sonra yapılan “tavsiye” ise; “Milliyetçiler” için şöyle: “FP’nin milliyetçi oylarındaki 5.2 puan artışı (% 113 artış) önemli bir oran olmakla beraber, kararsız ve oy vermeyecek milliyetçi kesim içinden önemli oranda alabilir. Burada izlenmesi gereken iki ayrı yol vardır: a – Bu kesimdeki kararsız ve oy vermeyecek seçmen oranının artması için özellikle MHP’nin milliyetçiliği temsildeki başarısızlığını işlemek. b – Kararsız ve oy vermeyecek milliyetçi kitleden oy alabilmek için bunların beklentilerine uygun söylem geliştirmek. Milliyetçi-Muhafazakârlar içinse şöyle: a – Bu kesimin ülke siyasetinde merkez sağ seçmeni oluşturduğu dikkate alınarak, bu yönde söylem geliştirilmelidir. b – Her ne kadar MHP çok oy kaybına uğramışsa da (% 17.7) halen oy kaybına uğrayabilir. ANAP oranında bir erime 7 puan civarında ilave bir kayıp demektir. Bunun için, MHP’nin bu kesimin beklentilerine ters düşen icraatları anlatılmalıdır. Buradan gelmek istediğimiz asıl nokta şurası: “Seçmen” hangi kıstaslara göre bu kadar “çok” fakat çok da “keskin” olmayan “ideolojik gruplara” ayrılmıştır. Bu, “hiçbir noktayı atlamamak” mantığının tabiî bir neticesi olabilir de, geçişleri kim ve hangi kriterle belirledi? Bu (+) (-) birkaç puan yanılma payı içinde bir netice çıkarmaya çalışan “anket” metodu için belki en mühim noktadır. Bu, umumî olarak, “nabız yoklama” mânâsına “anket” metodunu reddediyoruz demek değil, daha sağlıklı bir netice alınması için bir “dikkat”ten ibaret!.. “Milliyetçi” ile “Milliyetçi-Muhafazakâr”, bunlarla “İslâmcı Görüş” arasındaki fark ne ve nasıl tesbit edildi; gerçekten merak ediyoruz... “Milliyetçiler”de MHP % 8.5 düşüş gösterirken, “Milliyetçi Muhafazakârlar”da iki katından da fazla olarak % 17.7 nisbetinde nasıl düşüş gösterir ve FP, birincilerde % 5.2 artarken, ikincilerde bir misli, % 2 nasıl düşüş gösterir? Keza, iki “ideolojik grup”ta da “18 Nisan”da gözükmeyen “Kararsız-oy vermeyecek” yüzdesi, nisbet itibariyle gözden hiçbir zaman ırak tutulmaması gerekir ve bu iki grubun da, isimlendirmelerinin tabiî gereği olarak “devletçi ve sistem içi” tarafta olmaları gerekirken, “oy vermemek” gibi bir tavır içine girmeleri –Kemalist ve Laiklerin “kararsız-oy vermeyecek” nisbetinden de fazla olarak elbette-, bu gruptaki “seçmen”in çok kısa bir sürede tamamına yakınının bu yönde tercih belirtebilir veya meyyal hâle geleceğinin işaretiyken, “beklentilerine uygun söylem geliştirilmeli” dışında bir tavsiyenin olmaması şaşırtıcı. · “Beklentilerine uygun söylem geliştirilmeli...” Hayatta başarılı olmak, zaten bunu becerebilmekte, kaldı ki, bir “yeni oluşumun”, bunu haydi haydi yapması gerekir. İş, o “beklentiler”in teşhisi, tesbiti... “Milliyetçi” ve “Milliyetçi-Muhafazakâr”ların “beklentilerine uygun” davranıldığında misâl olarak “sosyal demokratların” ve “İslâmcı görüşün” “beklentilerine” zıd bir tutum takınılmış olmayacak mı?.. “Sn. Erdoğan” yaptırdığına ve bu anket neticelerine göre “program taslağı ve söylem” ortaya konulacağına göre, bu tarz bir parçalı (veya nabıza uygun) “söylem”, “dört eğilimi birleştirici merkez” olma iddiasıyla nasıl örtüşecektir? “Laikler” hakkında izlenmesi tavsiye edilen “yol” şu: “FP’nin bu kesim üzerinde çalışmasının pek faydası olmayacağı düşünülebilir ise de daha önce FP’ye oy vermiş kitlenin geri döndürülmesi için, laiklik konusunda tutarlı açıklamalarla söylem geliştirilmelidir” Bir: Bu ifâde, “yeni oluşum”un FP kisvesi içinde ve o taban içerisinde çalıştığının, dolayısıyla “yeni oluşum”un neresinin “yeni” olduğunu ortaya koynaktadır. İki: Yine aynı soru; “laikler”e “uygun söylem”, en azından “milliyetçi muhafazakârlar”a “uygun olmayan söylem” mânâsına gelmeyecek midir?! · “Sn. Erdoğan’ın genel destek seviyesi” ve “Erdoğan desteğinin analizi” bölümleri ise “dört eğilimi birleştiren merkez” olmanın sadece iddiada kalabileceğinin işareti verilerle dolu... Ortada Derviş faktörü ve N. Erbakan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği ve birçok yerde de verdiği “konferans atağı” ortada yokken “en çok sevilen siyasetçi” olarak % 14.7 ile en yakın rakibi Ecevit’e (% 8.4) tur bindirirken; “en iyi yönetecek lider” kategorisinde % 19.9 olarak en yakın rakibi D. Bahçeli’ye (%7) yine tur bindirirken, anket verilerine bakıldığında görülen “dört eğilim”in bırakın dördünü, üçünü bile yanına alamamaktadır. “Gruplanmış oranlar” alt başlığı altında bu gerçek şu şekilde yansımaktadır: “İslâmcı”: 35.75; “Milliyetçi, Muhafazakâr, Dindar-Demokrat”: 44.94; “Sosyal Demokrat, Kemalist, Laik, Cumhuriyetçi”: 10.78; Liberal: 1.81; İdeolojisi yok: 6.71... · “Seçmenin cinsiyeti, yaşı ve mesleği” başlıkları altında ise çok ilginç veriler mevcut. Bir devirler (ki hala görünebiliyor bazen) kadınların hayran bakışlarına hedef olan ve çoluk-çocuklarına bile isminin verildiği Erdoğan, şu anda “kadın seçmeni”ni kaybetmiş pozisyondadır. “Tavsiye” ise “erkek egemen söylemin terkedilmesi” olarak ifâde ediliyor. Erdoğan’ı tercih edenlerin “yaş”ı ise 25-34 yaş arasında –en iyi lider- pozisyonunda (%21.8) toplanıyor. Bununla birlikte “meslek” olarak dağılımda, Erdoğan’ı “en iyi lider” olarak görenler ise, “küçük burjuva” diye adlandırılan Esnaf (% 23.8), Serbest meslek sahibleri (%23.3) ve Tüccar (%22.1)... En az destek ise Türk siyasetinin iki mihveri Subay (% 11.7) ve Çiftçi ( (% 15.4) grubundan gelmektedir. Yine en zayıf olduğu “meslek” (!) “ev kadını” hanesini işaretleyenler. Keza, orta tahsil seviyesi eğitim almış olanlar Erdoğan’ı desteklemekte, okur-yazar olmayan ve üniversite eğitimi görmüş olanlar arasında destek azalmaktadır. · “Okur-yazarlar içinde Erdoğan desteği en alt seviyede iken, enteresandır FP’de ise en büyük destek bu kesimdendir. Erdoğan’ın FP içindeki desteğinin 57.7 olduğu düşünülürse, FP içinde Erdoğan’ı desteklemeyenlerin en önemli bölümünün tahsil seviyesi düşük kişiler olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ise, FP tabanına yönelik söylemin mutlaka ağırlıklı olarak bu düşük seviyeli tahsile sahip kişilere yönelik olmalıdır. Erdoğan’ın FP içindeki zayıf noktası en alt seviyesine sahib FP seçmenidir.” Bu, topyekûn bir tarih ve “anlayış” eksikliğinin muhasebesinin yapılması gereken cümledir; burada geçen “FP” yerine “müslümanlar” ifâdesini yazmaya ve bunu da milliyetçi, muhafazakâr, İslâmcı ve hatta “sol illegal örgüt” hattına kadar yaymaya hiçbir engel mevcut değildir. “Altseviye tahsil” başlığını, “namazında niyazında olan veya olmayan ama kendini müslüman” diye isimlendiren olarak değiştirirsek, “nurlu Süleyman”, “alnı secdeli cumhurbaşkanı” ve “mücahit Erbakan” sloganik ifâdelerinin, bir bûseye mat olan umut ve sevgi vurgunu Anadolu insanını nasıl “kalbinden vurduğunu” görürüz. Bunun yanında, “İslâmî modernizm-La mezhebiyye”nin “tahsil yükseldikçe” yaygınlaşmış veya sahiblenilmiş olduğunu, “tahsil”i ise tek üniversite mânâsına kullanmadığımızı belirtmek isteriz. Bu hâl içinde de tablo, “cemaati olmayan ateştedir” anlayışının Erbakan ve topyekûn “yobazlık”a oynayanların; “dört halifeden bir kısmı seçimle işbaşına geldi; dolayısıyla demokrasi İslâmîdir!” anlayışının ise Erdoğan ve şurekası ile (bunu Demirel’den Özal’a kadar genişletebiliriz) ve topyekûn hem din hem de lâdinî-lâik “yobazlık”a oynayanların “siyasal söylemi” olduğunu görüyoruz. Buna, birazdan netice babında dönmek üzere nokta koyuyoruz. · “Genel Değerlendirme” babında şöyle söylenilmektedir: -“Erdoğan desteği, diğer rakiblerine göre çok fazladır. Erdoğan desteği, orta yaş, orta tahsil, erkek, İslâmcı-muhafazakar-milliyetçi tabana dayanmakta olup, FP ağırlıklıdır. Esnaf, serbest meslek ağırlıklıdır. Yani kentte yaşayan ama kentlileşememiş kesimin favori lideridir. Erdoğan için Erbakan’la çatışmanın bir getirisi bulunmamakla beraber başta Bahçeli olmak üzere Yılmaz’a karşı politika geliştirilmelidir. FP TABANI, ERDOĞAN’I AÇIKÇA PARTİ İÇİNDE GÖRMEK İSTEMEKTEDİR... Seçmenin % 22.2’sini teşkil eden “kararsız-oy vermeyecek” kesim, İslâmcı-muhafazakâr ağırlıklıdır. Dolayısıyla bu kesimin desteği ancak, bu kesimin beklenti ve değer yargılarına bina edilirse anlam kazanır. Seçmenin ağırlıklı problemi ekonomik sorunlardır. Adalet, hukuk, hürriyet gibi değerler öncelikli problemler değildir. Seçmenin bu problemine çözüm önerisi getiren söylemler gerekmektedir. Fakat burada unutulmaması gereken husus, şu an yaşamakta olduğumuz ekonomik kriz sebebiyle problemlerde hukuk konusunun bu kadar düşük olduğudur. Uzun vadede bu problemler daha fazla önemli hale dönüşecektir.” Bu kısaca şu demektir: Seni FP dışında kimse tanımamakta, “oy depon” ancak ve ancak FP’dir!.. FP içinde de, “tuzu kuru” kesimin adayısın!.. “Dört eğilimi unut!” Veya din imândan bahset, “malı götür”, sonra da, (tıpkı, Halife Padişah’a yeminler edip yola çıkan, fakat “malı götürdükten” sonra onu yıkan M. Kemal, “şeriatçi parti kurulabilmelidir, İslâm hayata yönelik bir dindir” deyip sonra “6666 ayetten 276’sı dışındakiler işlevini yitirmiştir” diyen “nurlu Salamon”, “aççık ve seççik Nakşî” olup, vefatından iki gün önce türbesine uğradığı Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nden “aççık ve seççik ikiyüzlü” olduğu için “sille yiyen” Özal gibi) kafana göre takıl. Onun için öncelikle iyi –tercihan “domuz ve ayı karışımı”- bir “stratejist” bul ve onunla birlikte iyi bir “pazarlama tekniği” kullan. FP’den alacağın oylar aşağı-yukarı belli; onları fazla “üzmeden”, “Atlantik ötesi” mihrakın emirleri doğrultusunda ağzına geleni söyle!.. “5 yılda toparlar, 10 yılda düze çıkarırım!”. 21 Mayıs 2001 tarihli gazetelerdeki Erdoğan’ın bu “demeci”, “ben toparlarım, ben bu işi biliyorum!” mânâsı dışında, halka 40 senedir devamlı uygulanan “kemer sıkmalıyız”ın Erdoğan tarafından da uygulanacağının (başka yapabilecekleri kesin olmamakla birlikte) tek KESİN itirafından başka bir şey değildir. “Küçük Burjuva” ile “Atlantik rüzgarını” arkasına alan bir POLİTİKACININ başka ne “söylemi” olabilir ki?! · Bu anket elbette tek anket değil ve elbette “tavsiye” ile kayıtlı; gerisi azerî türkçesiyle “pezevenk-yol gösterici/stratejist”lere kalıyor. Zannımızca Erdoğan’ın, “pezevenkleri” de bunu ayarlıyor ve “nabza göre söylem” oluşturuyorlar. Fakat görünen o ki, FP’nin daha da minilize edilmesinden başka –ki malûm yerler için ehemmiyetli bir neticedir- bir netice elde edilemeyecek. Kaldı ki, FP’den “ne kadar” çekilebileceği de Erdoğan için bir soru işaretidir. Herkesin kafasına göre bir “pezevenk-yol gösterici” bulduğu “yeni oluşum”da, Abdullah Gül, Melih Gökçek gibi kanatların, Erbakan’ın yapabileceği kontrataklarla, “yeni oluşuma FP’de devam” kararı alabilmelerini (ki, FP kapatılmazsa tabiî) Erdoğan nasıl engelleyebilir? Bunlar, Erdoğan-Erbakan için mühim mevzular ise de, umumî siyasî tabloda, talîdir; mühim olan “odak”ın kırılmış olmasıdır. · Erdoğan, Özal’ın yerine oynuyor... “Söylemi”, “mercedes kullanımı” ve Özal’ın handikapı “Semra”nın yerine “başı kapalı ve modern kadını” ile ciddî otoriter ama “yumuşak” bir görüntü sergilemeye çalışıyor. “2.5 Parti”nin “1”ini kurabilir! Bu, “tabela” olarak kalacaktır göründüğü kadarıyla; “dış etkenler” ile de “başka yer yok!” kaygısını taşıyanların içini doldurması sağlanacaktır. Plan ve proje “büyük pezevenk” tarafından böyle kuruluyor. · İşte bütün mesele: Plan-Proje, bu vatan insanının “nabzının” ölçüldüğü “anketlerin” değerlendirilmesiyle, “büyük pezevenklerin-stratejistlerin” insanımızı şu veya bu şekilde güçlendirmelerine bağlı. Dikkat edilirse, insanımız baş aktör; tesir altına alınması gereken... Tesir altına alacak olanlar ise, yine bu ülke insanı içinden bir takım “peyk”lerle bu işi becerecekler. O hâlde... O hâlde, iş “peyk”lerde... İşte bunlardan, bu “peyk”lerden birisi Erdoğan... Ve gerçekten merak ediyoruz, hangi ruh hâlidir ki, bu vatanın insanını, bu vatan insanına taban tabana zıt olan Atlantik ötesi-Kudüs mihrakı doğrultusunda tesir altına almaya yardımcı olmaya sebebtir?! Niye, bu vatanın insanına güvenmek ve “beklentilerine uygun” hâlde davranmak, onun “öz nizâmını kurmak” yerine, ABD’nin “emir ve direktifi” ile hareket ederek, “Sevr” haritası gibi parçalanmış ama Ankara’ya bağlı “konfederatif” sisteme geçişin “sümük mendili” rolü tercih edilir?! Vatana; ülkesi ve milletiyle vatana ihanetin sebebleri nedir? Cevab ver istersen (soruyu da dilersen düzelterek) duvarcı ustası Tayyib?!
2. BÖLÜM: TARİHİN TEKERRÜRÜ: PERA PALAS MÜNEVVERİ İLE ANADOLU'NUN KUŞATILMASI "Program Taslağı Mayıs 2001" başlıklı metin -kapağıyla- 65 sayfayı havi... "Sunuş: Misyonumuz-Vizyonumuz", "Milli Gücün Azamileştirilmesi" ile başlayan "taslak" kendi içinde alt kısımlara ayrılmış onbir bölümden müteşekkil... Bunlar; "Siyasal ilke ve hedefler, ekonomik politikalar, sosyal politikalar, dış politika, bilim politikası, yüksek teknoloji politikası, enerji politikası, ulaştırma politikası, bilgi ve iletişim politikası, kültür politikası, kadın" bölümlerinden ibaret... "Haklar ve özgürlükler, demokrasi, hukuk, siyaset, siyasal partiler ve seçimler, iç ve dış güvenlik, yerinden yönetim reformu ve yerel idareler, enflasyonla mücadele, iktisadi demokrasi, özelleştirme, KOBİ'ler, esnaf ve zanaatkârlar, global ekonomiye entegrasyon, bankacılık ve finans piyasaları, sosyal devlet, çevre ve kentleşme politikaları, spor, bilişim teknolojileri, medya, sağlık reformu vesaire" ise alt kısımlardan bazıları... Hazırlanan bu "program taslağı"nın tenkidine girişmeden evvel, "Sn. Erdoğan"ın "çok sevdiğini" ifade ettiği "Sakarya Türküsü"nü de devamlı okuduğu Üstad Necip Fazıl'dan bir iktibas yaparak, "taslak"ı hangi anlayışla tenkid edeceğimizi ve ESAS olarak da nasıl tenkid edilmesi gerektiğini gösterelim: "-Türk fikir hayatında en büyük felâket, hem iman, hem küfür cephesinde, dünyayı topyekün nazar çerçevesi içine alabilecek bir (stratosfer)e yükselememek, nefs ve kâinat muhasesbe ve murakabesine yanaşamamak yüzünden olmuştur... Dava bu kadar çetin, şerefi de o nisbette büyük; ve İTHAL MALI EZBERLEME İDEOLOCYA TEKERLEMELERİNDEN o kadar uzak... Halbuki burada bilindiği sanılan, fakat iç cevheriyle en uzak yıldızdaki taş kadar bilinmeyen, üstelik gericilik diye yaftalanan bu dava, Türk aydınına "kalk, meteliksiz adam, babanın mezarını açacak olursan inci ve elmas dolu olduğunu göreceksin; mirasa kondun da farkında değilsin!" haberini verecek kadar büyük, yeni ve ileri... "İleri"mefhumunu küt burunlarından ileriye götüremeyen kör kafalılar, bütün bir feza dairesini devrettikten sonra arkalarında kalan noktayı geri sayarken, onu derinliğine ve genişliğine anlamaya başlamış yepyeni ve nâmütenahi bir neslin kızıştığı ocağı tükürükle söndürmek gayretindedirler... Kızışan ocak, güneşin kışını yaza çevirecek kadar hararetlidir."(1) Bu ifadelere bakarak, Tayyip Erdoğan'ı haddinden fazla mühimsediğimiz gibi bir intiba uyanmasın; onun bir "peyk" olduğunu "anket" ile alakalı bölümün sonunda söyledik, biz "central-merkez"i mühimsiyor, bu "taslağın"da şu veya bu şekilde düzenlenmesiyle "central program" hâline dönüşebileceğini görüyor ve tabiatıyla bütün tenkidlerimizi işte o "asıl"a hedefliyoruz. Tabiatıyla "peyk"i de, "10" rakamının yazılışının 1 ve 0 rakamlarının yanyana gelişiyle meydana gelmesi gibi, oradaki "1" ve "0" kadar da mühim görüyoruz; bunlar olmasa, "10" olamazdı çünkü... Hülasa, Tayyip, zâtıyla değil, "peykliği" ile dikkat ve hedef nazarlarımız içinde... Ve; YENİ DÜNYA DÜZENİ olarak "BAŞYÜCELİK DEVLETİ"ni TEKLİF ettiğimize göre, diğer-keyfiyetleri ayrı mesele!- teklif "taslak"larını da sırasında, Üstad Necip Fazıl'ın: "-Ey düşmanım sen benim ifâdem ve hızımsın, Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lâzımsın!.." mısraı gereği, "yeni dünya düzeni: Başyücelik Devleti" TEKLİFİMİZİN, "ifade ve hız" kazanacağı kum torbası niyetine kullanmamız da tabiidir. Bir de... Malum, Mayıs ayındayız, Üstadımız'ın da 18. vefat senesi; tabiatıyla da heryerde 'O'ndan bahsediliyor, işte onlardan birisinden bir iktibas: "-Üstad, felsefî yazılarında, siyasî ve fikrî polemiklerinde, Türkçe cümle klişelerine çok mücerred, çok girift fikirleri ifade edecek yeni imkânlar, yeni genişlikler ve derinlikler kazandırmıştır. O türlü cümleler kurmuştur ki, ona gelinceye kadar o türlü cümle yapan bir kalem adamına rastlamazsınız. Dilinin bu hususiyetine ait misalleri ve sanatının diğer unsurlarını başka yazılara bırakarak Aziz Şaire Allah'tan rahmet niyaz ederim."(2) "Çok girift, çok mücerred fikirleri" havi "türkçe cümle klişeleri" kurulmasını bir kenara bırakıyoruz; evveliyetle; bütün bunların nakledileceği dil-lîsan bahsine, yani Türkçe'ye girmek istiyoruz; tabiatıyla "program taslağı" ile alakalı olarak... Derdimiz, öncelikle "lîsan hassasiyeti"; onun ifade edilişi (gramere dikkat) meselesi ayrı bir mevzu; yani hassasiyetiniz vardır ama (gramer)iniz kötüdür, iyileştirmeye çalışırsınız vesaire, fakat lîsan denilen nesne hakkında bir bilginiz yoksa, "ithal malı ezberleme ideolocya tekerlemeleri" gibi, Türkçe yerine "uydurukça" ve "ithal dil tekerlemeleri"ni kullanmayı bir mahâret ve hatta "ileri'ci-çağdaş" olmak zannedersen, işte bu, lîsana ve millete vurulan büyük bir darbedir. Lîsan, -Batı'dan misâl verelim- (Çörçil)'in "Yıkılsa dahi, İngiliz lîsanı ile Britanya İmparatorluğunu tekrar kurarız!" sözünde olduğu gibi, "devletin, milleti ve ülkesiyle hayatiyetini" devam ettirebilmesi için en mühim meseledir. (3) İşte bu kıstas ile, ki bu kıstas "bizim" değil, lîsan üstüne konuşan-yazan ilim adamlarının da "ortak" fikridir, evet, işte bu kıstas ile "Program taslağı"na bir nazar atınca, devleti, milleti ve ülkesi ile temsil etme iddiasında olan "yeni oluşumcular"dan "millet"in DARBE ÜSTÜNE DARBE aldığını görmekteyiz. "Taslak", esas itibariyle ele alındığında dahi, "ben ithâl değilim; taklidim" diye gümbür gümbür bağırırcasına, güzelim Türkçe'den hissedâr olmadığını gösteriyorsa da, bir iktibas yaparak bunu belgelemek daha bir hoş olur: "-9. BİLGİ ve İLETİŞİM POLİTİKASI. 9.1 Bilişim Teknolojileri: Vatandaşlarımız bilgi teknolojisi kullanıcısı olmaya teşvik edilmeli, örgün ve yaygın eğitim-öğretim programlarının bütün aşamalarında İnternet ve çoklu ortama dayalı bilgi teknolojileri ve bilgi hizmetlerinin kullanılması hedeflenmelidir." (Program Taslağı s. 61) Bunu yazana sorarsanız "öykünmeden" müteşekkil ve hatta bunun üzerine "sonradan görmeliği" de katmak gerekir, işte böyle bir hisle yazılmış olmasına rağmen, "gayet tabiî ve hoş" olduğunu, ifâde edecektir. Fakat sormak isteriz; "orta tahsil, orta yaş, erkek, milliyetçi-İslâmcı" bir "seçmen"e, yani kendisine rey verecek insanlara bu "dil" ne anlatır? "Yerellikten" ve "yerel idarelerin güçlendirilmesi"nden bahseden "yeni oluşum"un uydurukçaya olan temayülü bizi elbet ilgilendirmez; fakat, en büyük millî hazine olan lîsana karşı bu tavırlar, bu hareketin "maddiyatçı, fırsatçı" olarak değerlendirilmesinin en büyük karinesidir. Dahası "lisan"ın ne olduğundan da habersizliktir ki, "devlet adamlığı"na hele ki kurtlar sofrasındaki bir "devlet"in kurtarıcılığına (!) soyunmuş birine hiç yakışmamakta, tabiatıyla da onun gerçek hâlini ortaya koymaktadır. Bir siyasi hareket hangi sebebten meydana çıkar? Parti ne demektir? Partiler neden vardır? Beylik lâftır, "aynı düşünceye sahip insanların devleti idare etme" ihtirasları sebebiyle teşkilatlanmaları... Çünkü, kendi düşüncelerinin devletin, milletin devamı ve refahı için "en iyi" veya "tek yol" olarak görürler... Böylece kendini "en iyi-tek yol" olarak gören birden fazla teşkilat oluşur ve "demokratik nizam-çok partili sistem" gerçekleşir. Bu siyasi teşekküller, hareketlerine "yön" veren "sebebi" de ortaya koyarlar; yani hükümete geldiklerinde uygulayacaklarının fikrî arka plânını... Bu, "dünya görüşü"dür. "Dünya görüşü", siyasî parti için varlık zemini, olmazsa olmaz şarttır; ve tabiatıyla da illâ "hak" olmasına lüzum yok. Fikirsiz ve meselesiz, kafasında mimarî hayali olmayan siyasî hareketler, belki ajite, reklam ve propaganda bombardımanı ile kitleler nezdinde kendine bir saha bulabilirse de, çok kısa bir zamanda yok olup gitmeye, elbette boş hayâllere dayandırdığı milleti de yok oluşun kenarına getirmeye mahkûmdur. Bu zaviyeden "yeni oluşum-Sn. Erdoğan"ın "program taslağı"na nazar sarfettiğimizde gördüğümüz, koskoca bir "hiç"tir. EZBERLEME İTHAL İDEOLOCYA TEKERLEMESİ dahi mevcut değildir. Tam aksine; her kesime hoş görünmeyi, her meseleye, alâkalıların gönlünü okşayıcı biçimde yaklaşmayı, "nasıl"ını göstermekten ziyâde "vay be!" hayret nidasını attırmaya gayret edici sipariş işi, bir göz bağlayıcılık ve boyayıcılıktan başka bir şey mevcut değil... "Acımasız", değiliz! Tenkidlerimizi, -soran olursa- bir bir, satır satır "taslak"tan da gösterebilme kudretine mâlikiz. Burada da bunların hepsini tek tek göstermekten ziyâde, umumî bakış ile yopyekûn bir keyfiyet hesabını ortaya koyacağız. "Taslak"ta deniyor ki: "-Laiklik prensibi, devletin toplumda mevcut bulunan ve hukuka uygun olan bütün inanç, düşünce ve ideolojilere karşı tarafsız ve eşit uzaklıkta olmasını gerktirir. Devlet, hiçbir inanç, düşünce ve ideolojiyi topluma kabul ettirme aracı olarak kullanılamaz; hiç birini diğerlerine karşı destekleyemez veya hiçbirinin aleyhine tutum ve eylemler içerisinde olamaz. Bütün meşru inanç, düşünce ve ideolojilerin kendilerini özgürce ifâde ve birbirleriyle barış içerisinde rekâbet edebileceği demokratik ortamın sağlanması ve bunun muhafazası devletin en önemli yükümlülüklerindendir." Bunun yanında da hemen şu: "-AİLE: Aile hem toplumun temel taşı, hem de dünyanın en iyi çalışan sosyal güvenlik mekanizmasıdır. Özellikle kentsel yaşam tarzının getirdiği risklere karşı en etkili güvenlik önlemi, güçlü aile bağlarıdır... Modernizmin toplumsal öngörülerini yanlış yorumlayan ve aile kurumunu irrasyonel bir yaklaşımla yıpratan görüşlere, gerçekleri temel alan bir yaklaşımla MÜDAHALE edilecektir. Bu doğrultuda sosyal etkinlikler, ulusal ve uluslararası toplantılar düzenlenecek; medyada bu konuyu objektif biçimde ele alan program/dizi/filmler yayınlanması teşvik edilecek; eğitim kurumları aracılığıyla genç nesillere aile bağlarının güçlendirilmesi yönünde MESAJLAR iletilerek; sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yapılacaktır." (P.T. s. 47) "Devlet" ve "Aile" hakkındaki program bu; tezatlar şimdiden başladı. "Hiçbir inanç, düşünce ve ideolojiyi", Devlet'in kabul etmemesi, hepsine eşit uzaklıkta ve tarafsız olması, "sivil toplum" telakkisinin temasıdır ve aslıyla "iktidar" değil, muhalefet etme mantığının bir yansımasıdır. Bu, "Devlet'in ideolojisizleştirilmesi" -"serbest üstü serbest piyasa" ve "bırakınız yapsınlar! özgürlükleri" de bunun diğer sacayaklarıdır- ile, "Aile kurumunu yıpratan görüşlere MÜDAHALE" edileceğinin açıklanması nasıl biraraya getirilebiliyor? Adamın, bir grubun -mesela "komün" veya "komünist" felsefeyi/inanç -düşünceyi benimseyenlerin- "inanç ve düşünce özgürlüğüne" hem "müdahale" hem de "aile karşıtı düşünceye" diğer "aile yanlısı düşünceleri" arkalayarak "aleyhinde tutum ve eylem" içerisine girmek değil midir? Biraz daha pratikleştirelim: Mevcut düzenin birtakım faaliyetlerinden ötürü, hemen "kutsal aile kurumu yıpratılıyor!" diye karşı çıkan, ki hakklıdır, bir "taraf" olduğunu ortaya koymaktadır; iktidara geldiğinde de tabî olarak "aileyi ihya" edici faaliyetlerde bulunması tabîdir; biz "Sn. Erdoğan"ın da bu minvâlde çalışacağına inanıyoruz. Fakat bu, "Devlet telakkisi" ile ortaya koyduğu, "tarafsızlık"a zıt olmayacak mıdır, işte bunu anlamaya çalışıyoruz. Bahsettiğimiz gibi, bu "söylem", sivil toplumcu telakki temasıdır ve kesinkes "muhalefet devri" siyasetidir. İktidar ise, "güç yetme, yapabilme" mânâsınadır ve "kudret"den gelir, onunla âlâkalıdır; tabiatıyla, "tarafsızlık" (mücerred olarak böyle bir hâl olmamakla birlikte), iktidarın zıddıdır ve "tarafsız olacaksan ne diye iktidara geldin?" sualini ortaya koyar. Sivil toplum telakkisinin "hit" yönetim şekli "demokrasi"dir; demokrasiyi ise, devamlı açmazları ortaya çıktığından devamlı değişen, muhtelif tanımlamalarından birine takılarak değil de, özü itibariyle "halkın kendi kendini idare etmesi" olarak alıyoruz. İdâre ve iktidar işin içine girdiğinde "hakimiyet" mevzusu ortaya çıkar. Hakimiyet ise yine iktidar-kudret ile alâkalıdır ve Devlet'in "tarafsız" olmasını kesinlikle reddeder. Anlaşılacağı üzere, "Devlet , taraftır"!.. "Devletin küçültülmesi... hadîm devlet" telakkileri ise, bahsettiğimiz minvâlde, "tarafsızlık" içinde değil, belli bir "tutum-tavır" çizip, hususen iktisadî ve malî toblodan elini eteğini çekmesi, müdahalede bulunmaması, halkın fikrine ve fikrî teşkilatlanmasına karışmaması, onun talebleri yönünde bir rota çizmesi mânâsınadır. Bu ise, "tarafsız Devlet"in tam zıddıdır, Devlet "serbest piyasa ve liberalizm" yönünde TARAFINI ortaya koyup, bu telakkinin gereği olarak "hadîm ve hakem" rolleri arasında gidip gelir, fakat müdahaleci olmaz; "hakem" olması gereği tarafları "uyuşturur" veya biri lehinde "karar" verir. Lâfı uzatmaya gerek yok! Devlet'in tarafsızlığı telakkisi -esas itibariyle demokrasi gibi- tam bir palavra ve gözboyacılıktan başka bir şey değildir. "Lâiklik prensibi" (s. 6) ile ilgili kısımdaki, isterse lâiklik lehinde veya aleyhinde düşünceler serdedilsin, isterse de "meşru inanç" kavramıyla ilk etapta dahi kendi kendisiyle tezada düşülsün, maksad ve murad, yukarıda ifâde ettiğimiz hükmün dışına çıkamaz: Lâikliğin kabûlü veya reddi DAHİ, Devlet'in TARAF olduğunu ortaya koymuyor mu?! "Evet"le Lâiklik tarafı, "hayır"la da Lâiklik zıddı tarafı!.. Hele, "bütün inanç, düşünce ve ideoloji" deyip de, "bütün meşru inanç ve düşünce" diye AYIRIM yapmak, zaten TARAF olmanın ve tabî ki "bana göre!" hukuksuzluğunun ve "yeni oluşumun" tâ baştan sakat teşekkül etmesinin itirafından başka nedir? Önce "dünya görüşü"; yekpâre, tezatsız, biribiriyle bütünlü fikir manzumesi..." Önce bu; sonra da bunun halka "işte sizi kurtaracak olan!" nidâsıyla sunuluşu... "Yeni oluşum"da bu ilk etap yok!.. Tabiatıyla gömleğinin ilk düğmesi yanlış iliklenince de, gömleğin önü kapansa bile, gömleğin düğmelerinin yanlış iliklendiği hakikatı âlemce ve âlemde seyredilir. "Hakimiyetin kaynağı" nedir? Sual bu!.. "Toplumsal düzeni ve adaleti sağlayacak kuralları koymak ve bunların uygulanmasını sağlamak devletin en başta gelen görev ve işlevidir." (P.T. s. 5) Bunun ardından gelen yukarıda bahsettiğimiz "Laiklik prensibi" ve "müdehaleci olmamak" nasıl aynı başlık altında cem'edilebilir ve bu da "program" diye ortaya konulabilir, takdirinize bırakıyoruz. Fakat daha önemlisi, "kuralları koymak" ifâdesinde... Program Taslağından devam edelim: "HUKUK: Hukuk, toplumsal düzeni sağlamak amacıyla yürürlüğe konmuş ve kamu gücünün kullanılması suretiyle uygulanacak yaptırımlarla desteklenen kurallar bütünü olmanın ötesinde bir anlam ve muhtevaya sahiptir. Hukuk, ancak hakları korumak ve adaleti tesis etmek suretiyle düzeni, barışı ve özgürlükleri muhafaza edebilir." (P.T. s. 4) Peşisıra, mevzuat değişikliklerinin yapılacağından, "yeni anayasa"nın yazılacağından, kurallara herşeyden önce Devlet'in uyması gerektiğinden, yargının bağımsızlığından bahsediliyor. "Program Taslağı" mantığı ile -"idrar yarıştırma"!- cevap verelim öncelikle... Biz, mevcut "hak ve özgürlüklerimizi" bize versinler, yazılanları uygulasınlar sesimizi çıkarmayız! Anayasa'nın "Temel Haklar ve Ödevler" kısmı, kağıtta yazılı hâliyle yeter; yeter ki uygulansın. En basitinden, 24. ve 34. madde hem inanç hem de gösteri hürriyetini sağlıyor. Yeter ki uygulansın; ama bugün, TCK 169. madde, işte bu kağıtta var olan hürriyetleri kullanmak isteyenlerin zindanlara tıkıldığı madde değil midir?! Çıkartılan, "genelge, tüzük, yönetmelik" ile - Anayasa'nın, “bunlar Kanunun zıddına ve kanunu daraltıcı yorumlanamaz” kaydına rağmen- Kanunüstü ve Anayasa karşıtı uygulamalar olmuyor mu? O halde?.. Bugün Avrupa Birliği'ne girmek için "Anayasa değişiklikleri" yapılıyor... Misâl, "egemenliğin devri"... Anayasa'nın 4. maddesi "2. madde değişrilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” derken, "2.Madde", "Başlangıç"a atıf yaparken, orada "egemenliğin kayıtsız Türk milletine ait olduğu" kayıtlıyken, DEĞİŞTİRİLMESİ İÇİN TEKLİF HAZIRLANIYOR... Bunun yanında sormak gerekir, Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu acaba bu teklifi hazırlayanları muhatap almaz mı ve "şerefli, bağımsız, Türk Milleti adına" hareket eden Savcılar, ne iş yapar? Yapmaya çalıştıkları bu iş TCK'nın 125'den 174. maddeye kadar bütün maddelerin muhatabı bir işdir. Fakat kabul etmek gerekir, DGM-Terör suçu (125-146) işlemek için, egemenliği, bir devlete devr için çalışmak lâzım; fakat "Avrupa Birliği" devlet değil, "uluslar üstü örgüt"... Ve örgütten örgüte de fark var... 2 Nisan '01 tarihinde İbda Fikriyatı’nın Kurucusu Salih Mirzabeyoğlu, "anayasayı değiştirme" iddiasıyla idama mahkum edilidi. Örgüt ise "İBDA-C"; demek ki "Avrupa Birliği" Örgütü adına çalışsa idi (çalışıyor olsak) el üstünde tutuluyor olacakdı!.. Zannımızca anlaşıldı; kağıtta yazılması hiçbirşey farkettirmiyor! Yaşadıklarımız, İBDA tesbitini doğruluyor: "Bugün hukukla vakıa, metinle ruh, mevzuat ile tatbikat arasındaki fark gittikce genişlemektedir; dünyada mevcut bir çok anayasa tamamen göstermeliktir ve tarif ettikleri rejimin memlekette olanla hiçbir alakası yoktur... ANAYASA, ÂDETA MEVCUT REJİMİ GİZLEYEN BİR PARAVANA VAZİFESİ GÖRÜR!"(4) Ve yine "O" nun bir tesbiti: "Balkondakiler, kendi koydukları kurallara kendileri uymasalar bile, altta kalanların hukukî vecîbelere uygun davranmalarını ve kalan nizâm hâkimiyetini sağlanmasını isterler, çünkü bu türlü bir kanun ve nizâm hâkimiyetinde kendi çıkarları sözkonusudur. Bu tıpkı, bir maden ocağında patronun ve muhafızların, orada çalışan kölelerin "huzur ve güvenlerini" bozucu davranışlarını müsamaha ile bakamayacakları bir durumdur" (5) İşte, "terör-terör örgütü" ile "sivil toplum örgütleri"nin (6) ayrıldığı zemin... Keza, umumi bakışla bir “sivil toplum örgütü" olan TÜSİAD ile İHD, MazlumDer arasındaki, "balkondakilere" göre olan fark ve maden ocağında çalışan kölelere, maden ocağının yönetilmesinde bir kısım veya tamamen vazifeler verilse, patron ve muhafızlar için değişen nedir? Hiç! Üstelik, köleler kendileri - güya!- idare ettiklerinden (burada "sayın muhabir vatandaş" genelgelerini hatırlayın) ocağın "huzur ve güvenini" sağlamaya dikkat sarfedip, "asîleri" kendileri imha edeceklerinden, muhafız masrafı da azaltılacaktır; "iktisadî gelişme" işte böyledir Batı'da.. "Demokrasi"nin devamlı empoze edilmesinin Batı tarafından, mantığı bu!.. "Sn.Erdoğan" da bu mantığın "yeni aktörü"... Sokrat... Sokak sokak dolaşıyor, önüne gelene "sen kimsin?" sualini tevcih edip "yaratılış gayesi"ne yönelik fikirleri oluşturmaya, insanı, "kendini" muhasebeye davet ediyor; netice olarak, Atina'nın patron ve muhafızları tarafından idama mahkum ediliyor. (Lavosier)... Bu Fransız ilim adamı, kendisini idama-giyotine mahkum eden "Fransız" adına hüküm veren ihtilâlcilere, "insanlık için çok mühim bir keşif yapmak üzereyim. Yanıma istediğiniz kadar adam verin ve istediğiniz yere de kapatın ama bana on gün müsade edin” diye yalvarıyor; "cumhuriyetî irâde" ise bunu "oyalama" olarak görüyor, reddediyor ve hemen katlediyor. "Çoğunluğa" ve çoğu zaman da halkın bazen tamamına rağmen -Sokrat misâli-, tek başlarına dikilen bu insanlar, Sokrat'ın ismini duymayan kalmamasına rağmen, onu mahkum edenlerden birinin bile ilim çevrelerince tanınmaması, isminin unutulmasıyla, Demokrasi'nin yukarıdaki "maden ocağı" misâlindeki şeklî tatbik sebebi dışında, "öz" itibariyle de OLAMAYACAĞINI; olanın ise "Sokrat gibilerinin idamına" karar verebilecek ortamı oluşturacağını ortaya koymuyormu? Tarihin, Sokrat'ı şerefle anarken, onu idam edenleri, isimlerini dahi "unutarak" yok sayması mânâlıdır. "Biz, insanlık tarihinden dersler aldık, Sokrat'ın kıymetini biliyoruz ve bütün bu bilgilerimizle demokrasiyi, hak ve özgürlükleri savunuyoruz!" Bu cevaba cevap, Sokrat'ı idam edenlerin de Sokrat'ın "Apolocya"sına, aynı bu minvâlde cevaplar vererek onu katletmeleridir!.. Ve... "Demokrasi," "hakimiyet milletindir", "hak ve özgürlüklerin savunulması, noktasında; bu hak ve özgürlüklerin "neye göre" ortaya koyulduğunun yanında, bunların savunulması yetkisinin KAYNAĞI ne? İşte, bütün mesele!.. Beethowen, eşsiz bestelerini yazarken, kemancıya, trompetçiye, kavalcıya ve zurnacıya "hep birden istediğiniz gibi çalın!" deseydi, yani müzisyenlerin "özgür iradelerine" işi bıraksa idi, o eşsiz besteler olur muydu?! Beethowen olur muydu?! "Özgür irade" veya hak ve özgürlüklerin bir nisbeti olmalı; peki bu ne?! Tek cümle ile: "-Hakk'a teslim ol, hürriyete kavuş!" "-Kainatta her hareket, oluş ve davranış bir sebebe "bağlı" olduğuna ve her sebeb bir netice belirttiğine, geriye gidişte varılacak "ilk sebeb", başka bir sebebin "zorunlu" kılmadığı "hür" bir sebebtir ki, sebeb mefhumunu da halkeden Allah'tır. Hür sebeb, kul plânında başkası olmadan başkası için olmanın zirve noktası olarak, mahlûkun kendisinde tükendiği Allah Sevgilisi'nde tecelli ediyor... O halde, hem parça bölük doğrularla izaha kavuşturulamayan zorunluluk hürriyet meselesini, hem kainattaki bütün varlıkları kuşatıcı ve hükmünü hâkim kılıcı "kanunlar"ın ne olduğu meselesini hem gerekli olan, hem de istemeyle geçersiz kılınamayan kanunların nereye bağlandığı meselesini, topluca belirtmiş oluyoruz; Allah ile Resûlü'nün, öğrettiği, gösterdiği, bildirdiği... Netice olarak söyleyeceğimiz şudur: "-İnsan ve toplumun meselelerinin hâlli hâlinde, o ne güzel emir, hüküm ve kanundur ki, bizzat Allah ve Resûlü'ne bağlı olmanın şuurunu pırıldatır!"(7) Bunun mukadderi de: "-Hakimiyet Hakk'ındır!.." Bu sözümüzden, "hakimiyet milletindir" sloganına körlemece karşı olduğumuz neticesine varılmasın; "hâkimiyet milletindir" sözüne hangi mânâda inanmadığımızı, bunun nasıl bir netice vereceğini, "maden ocağı", Sokrat, (Lavoseir), Beethowen misalleriyle gösterdik. Yoksa hakimiyet, elbette, HAKK'A KÖLE MİLLETİN'dir diyoruz. İşte, insanın yaratılışıyla başlayan "Hak-Bâtıl Mücadelesi" de buradan çıkıyor: Başka bir sebebin "zorunlu" kılmadığı Mutlak Hür-Allah'a ve Sevgilisi'ne "esir" milletin; "kaynağını", Mutlak HÜR-MUTLAK FİKİR'den aldığı (Şeriat: İslam) hâkimiyeti mi, gündüzün geceden çıkması, insanın kadın-erkek muhtaçlığı gibi (her şey zıddıyla kâim!) devamlı ihtiyaç hâlindekinin hâimiyeti mi?! Bunun yanında... "Küfür tek bir milletdir!.. İslamî bir "hâkimiyet"in kaynağı ve kullanılması, kâfirlerin vehm ettiği gibi "havada" ve mücerret bir dava değildir; bu hususa nazaran da "Hâkimiyet Hakkındır!" düsturu, hem hâkimiyetin kaynağını, hem hâkimiyetin -Allah ve Resûlünün rızasına uygun davranan ümmet tarafından-kullanılmasını, hem de iktidar olarak tecellisini apaçık çerçevelemektedir. Hâkimiyetin ümmet olarak kullanılmasının, kâfirlerin "halk hâkimiyeti" veya "millet hâkimiyeti" diye belirlediği hususla hiçbir alâkası yoktur; hâkimiyetin kaynağı, "ahâli" değil, Allah'ın ve Resûlü'nün belirttiği emirler manzumesidir... Bu anlamda, İslam'ın devlet şekli ne olursa olsun, idare eden ve idare edilen arasındaki ayırımının mahiyeti, hiçbir şekilde klâsik Batı tasniflerine uymaz; yani tarihte gördüğümüz monarşi şekilleri içindeki “Sultanlar, İslâm dışı sistemlerin Kralları ile aynı mânâya" (8) sokulamaz!.. Bu meyanda da, Mutlak Fikir'den hareketle ortaya konulan, "Hakimiyet Hakkındır!" düsturuna sımsıkı bağlı yeni dünya düzeni "Teklifimiz" olan "BAŞYÜCE" idaresindeki; "Yüceler Kurultayı" ve "Başyüce Hükümeti" özünde idare edilen "Halk Divanı" ile her ân muhasebeye çekilebilen "aydınlar aristokrasisi"nin devleti, BAŞYÜCELİK DEVLETİ'nden başka arz üzerinde, kaynağını "Hakk"tan alan hiçbir Devlet yoktur! Devletlerin idare şekilleriyle isimlendirilmesine (demokratik, cumhuriyet, krallık vesaire) nazaran böyle olduğu gibi, esas itibariyle baştan beri tenkidlerimizi üzerinde topladığımız, idare ederken tatbik edilen ideoloji-dünya görüşü ihtiyacına nisbetle de bu böyledir. Formüle edersek: Hâkimiyetin kaynağını Allah ile Resûlü'nün emirlerinden (Mutlak Fikir) alan bir "tatbik-vasıta sistem" olarak, BÜYÜK DOĞU-İBDA İDEOLOCYASI ile rejimini kuran "Başyüce ideali" ile idare edilen "Başyücelik Devleti" bir yana, -"hakimiyetin kaynağı" diye bir meselesi olmayan, tarih boyunca ortaya çıkmış felsefî akımların -kendince- doğrularını alarak ve her ân yeniden tariflenerek (9) "yamalı bohça hâli"ni de her ân muhafaza ederek yoluna (!) devam eden ve bir idare biçimi-şeklinden başka bir şey olmayan "Demokrasi" ile, "demokrasi" nizâmı içinde ortaya konulan ideolojiler, -liberalizm, komünizm, nazizm, faşizm- bir yana... Sual şudur: Öncelikle "Sn. Erdoğan"a, (sonra ise bütün "İslâm değil de..." diyenlere) sormak lazım, demokrasi içerisinde hangi "dünya görüşü"nü tatbik edeceksiniz? Komünizm, faşizm gibilerini bir kenara koyarsak ve tabiatıyla, "devletin tarafsızlaşması"ndan, "Lâiklik prensibi"nden bahsedildiğine göre "İslâm"ı da bir kenara koyarsak, "serbest piyasa"dan da bahsettiğinize göre: Liberalizm!.. Yazdık, "hakimiyetin kaynağını" Mutlak Fikir'e nisbet içerisinde İslâmî anlayış ve idarî biçimden başkası açıklayamaz! "Bırakınız yapsınlar"cı Liberalizme, "Protokol Taslağı"nda (s. 4) yazıldığı gibi "toplumsal düzeni sağlamak" maksadıyla "müdahale" ise "liberalizm" ile tezaddır! Yani "Program Taslağı", kendi içinde dahi tezatlıdır. Bu bahsi tamamlayalım: Dikkat edilirse, "Sn. Erdoğan" üzerinde odaklaşıp, ki o da "taslak bir program" hazırlamış, onun, ana hatlarını çizdiği "devletin yeni oluşumu" üzerinde durup, "nasıl sistem" sualini tevcih edip, muhtemel cevabları tetkik ettik. Sarı çizmeli mehmet ağayı veya kırmızı şapkalı kızı değil de "Sn. Erdoğan"ı... Muhatabımız, onlar değil, halk-millet değil de "Sn. Erdoğan"!.. Çünkü devleti idare edecek olan HALK DEĞİL "SN. ERDOĞAN"!.. İşte "Sn. Erdoğan"ın ve "demokrasi" de dahil bütün beşerî nizamların "problematik" açmaz ve tezadı!.. "Program Taslağı"nda (s. 8) şunlar yazılı: "Partimiz, demokrasinin dışında daha iyi bir rejimin bulunmadığını savunur. Partimizin inşa etmeyi tasarladığı demokraside halk, demokrasiyi kendisinin inşa ettiğine ve bu demokrasinin kendi demokrasisi olduğuna inanacaktır." Burada hemen yine bir "iç çelişki"yi, "Partimizin inşa edeceği demokrasi" vurgusunda görüyoruz; duvarcı ustalığına (10) adım atan "Sn. Erdoğan", demokrasinin halk tarafından değil, kendi programınca "inşa" edileceğini itiraf ediyor diyerek gösterip, bir başka iktibas ile demokrasinin "ne ve neye" yaradığını gösterelim: "-Siyasi hürriyet bir fikirdir, fakat bir gerçek değildir. Otorite mevkiinde bulunan bir partiye baskı yapmak gayesi ile halk kitlelerini diğer bir partiye çekmek lüzumu ortaya çıktığı zaman, bu fikrin bir yem olarak nasıl kullanılacağı bilinmelidir. Liberalizm de denilen bu hürriyet fikrine eğer hasmın kendisi de kapılmış ve bu fikrin uğrunda iktidarının bir kısmını teslim etmeğe arzulu ise, görev daha da kolaylaşır... Çok eski zamanlarda "hürriyet, eşitlik, kardeşlik" kelimelerini halk kitleleri arasında ilk defa biz bağırdık. O günlerden beri her taraftan gelip bu oltaya takılan budala papağanlar tarafından bu kelimeler çok defalar tekrar edildi. Bunlarla, evvelce avâmın baskısına karşı çok güzel muhafaza edilen dünyanın refahı ve ferdin hakîkî hürriyeti giderildi. Sözde zeki insanlar, ilim sahipleri, bu mücerred kelimelerin hakîkî mânâlarını anlayamadılar. Görmediler ki, mahlûkat arasında eşitlik yoktur ve hürriyet olamaz. Yaratılıştan, akıl, seciye ve kabiliyet eşit değildir. Düşünmediler ki AVAM TABAKASI KÖRDÜR. Onların arasından SEÇİLİP yönetimi üzerine alan sonradan görmeler de, siyaset mevzuunda avam tabakasının kendisi gibi, kördür. Yetişmiş bir kimse bir budala da olsa yine hükmedebilir. Halbuki yetişmemiş kimse çok zeki de olsa siyasetten bir şey anlamaz. Bütün bu hususlara (kimse) dikkat sarfetmedi. Oysa her zaman HANEDAN HÜKÜMDARLIKLARI bu fikre dayanmıştır. Çünkü baba, siyasî işlere dair bilgileri oğluna naklederdi. Bu suretle, bunları hanedan içindeki intikal mânâsını kaybetti ve bu durum DAVAMIZIN BAŞARISINA yardımcı oldu... Hürriyetin mücerredliği, her memlekette avamı, hükümetlerin, memleketlerin sahipleri olan halkın kâhyası olmaktan başka bir şey olmadıkları ve kâhyanın ise eskimiş bir eldiven gibi değiştirileceği fikrine inandırmağa bizi muktedir kıldı. Halk temsilcilerinin bu da değiştirilme imkânı, onları bizim emrimize tâbî hâle getirdi ve böylece bize onları TÂYİN ETME KUVVETİ verdi!.." (11) Monarşilerin, monarşilerin yıkılmasının, bu yıkımda Liberalizmin; monarşiler yerine cumhuriyet ve demokrasinin onun çalışma aygıtı Partilerin doğrudan hakikatini gösteren bu ifâdeler, "SİYON PROTOKOLLERİ"nin 1. MADDESİNDE kayıtlıdır. "Avamı-halkı/Milletleri, en alt tabakasıyla idare etme şeklini savunmamız, takib edeceğimiz yoldur!" İşte demokrasinin "kime" yaradığının, arz üzerinde binlerce misâliyle itirafı!.. Demokrasi, "JUDAİZM"in eseridir!.. Yani SİYONİZM'İN!.. "Duvar ustalığı"na başlayan "Sn. Tayyip" de "budala papağan" olmaktan ziyade (onu aşmıştır) O siyonist inşacıdır!.. DIŞ POLİTİKA: Bağımsızlık, barış, siyasal eşitlik, karşılıklılık, ulusal onurun korunması ve adalet, etkinlik, tarihsel sorumluluklara ve milletin taleplerine karşı duyarlılık Partimizin dış politika ilkeleridir... Jeopolitik ve jeostrateji ile avantajlarını sonuna kadar kullanarak ve tarihinin kendisine yüklediği misyonunun sürekli farkında olarak Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgenin en güçlü, uluslararası sistemin ise etkin ve insiyatif sahibi ülkelerinden biri olması, Partimizin dış politikadaki hedefidir." (P.T s. 53) İÇ ve DIŞ GÜVENLİK: Türkiye'nin jeopolitik durumunu değiştiremeyeceğimize göre stratejiye hassas olmayı siyasetin parametlerinden biri olarak görmemizi zorunlu kılan Türkiye'nin bulunduğu coğrafya tarihinin her döneminde dünya için önemli olagelmiştir. Bu açıdan Türkiye'nin iç ve dış güvenliği önemlilik arz etmektedir. Türkiye'de devletin misyonu Osmanlı devletinin Ortadoğu'da bıraktığı iktidar boşluğunu doldurmak olmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti devleti, Ortadoğu ve onun hinterlandında büyük müdahil aktör olmalıdır. Bu açıdan devletlerin bir hinterlandı, bir yaşama ve faaliyet alanı vardır. Bu hinterland Türkiye için yalnızca Coğrafi hinterland değildir. Aynı zamanda siyasî, ekonomik, askerî, ticarî, iç barışı gerektirir. Dünyanın gelişmiş ve güçlü ekonomilerine bakıldığında bu ekonomilerin "silah" endüstri olan ekonomiler olduğunu görüyoruz. Günümüz dünyasının süper devletleri güçlü ve gelişmiş militer endüstrisine sahip ülkelerdir. Bu açıdan Türkiye'nin güçlü bir militer endüstriye sahip olmasının anlam ve önemi açıktır." (P.T s. 9-10-11) Bu diplomatik ve teknik terimlere boğulmuş ifâdelerin tenkidini yapmadan önce -"ek"te verdiğimiz '99 tarihli yazıya ve gelişmelerine binâen- söylenmek istenenin "halkçasını" yazalım. Bizim iktidarımızda "iç güvenlik" esas olacaktır; militarizm devletimizin esas karakteridir; iç'te polis devleti olacak, ayrık otları temizlenecek, elbette "militer endüstri"miz, geliştirilecek ve başta bu sektörün güzide şirketimiz "Nurol ve Koç"da (12) bize verdiği desteklerden ötürü ödüllendirilecektir! İsrail ile "stratejik ortaklığımız" hızlandırılacak, Ortadoğu'da "Osmanlı" misyonu kullanılarak müslüman kitle uyuşturulacaktır; Osmanlı'nın Balkanlar'daki, Afrika'daki, Uzakdoğu'daki "hinterlandı" ise, bizi ilgilendirmez!!! "Türkiye'nin jeopolitik durumunu değiştiremeyeceğimize göre..." "Sn. Erdoğan", (jeopolitik) ve (jeostratejik) kavramlarından da anlayan bir "lider" olduğunu göstermeye çalışıyor. Pekâla!.. İçinde yaşadığımız bu toprakların (jeopolitik)i ile devletin (jeopolitik)i arasında nasıl bir ilgi ve münasebet var? Bunlar birbirini destekliyor mu yoksa ayrı mı? Şurası açık: Bu ülkeyi idare edenler, bu ülke insanının idâresini değil, Atlantik ötesi "kuşatan"ın dikte ettiği "politikayı" kendilerine kılavuz edinmişler ve bunu da "uluslararası sistemin etkin, onurlu ve insiyatif sahibi (P.T. s. 53)" bir üyesi olma diye açıklamışlardır. Sözü biraz genişletelim... Allah düşmanlığında çok yüksek bir mertebeye sahip olan İsmet İnönü kadar bile, "politika" sahibi değillerdir. Evet, despottu, dikdatördü, müslümanlara düşmandı fakat "Lozan"la kendilerine bırakılan toprakları kaybetmemek ve tekrar kendi irâdesi dışında güçlerin kuvvetlerin kontrolüne geçmemesi için, dişi bir siyaset olan "yurtta sulh, cihanda sulh"a sıkı sıkıya bağlanmış; Anadolu açlıktan kırılırken bile "Ankara irâdesi"ni dış kuvvetlere kabul ettirebilmişti. Devrinde, Azerbaycan'ın Oniki Adalar'ın, Kıbrıs'ın alınmasının şartları da teşekkül etmesine rağmen, O, sırf "biz bir koyarsak, masaya oturduk demektir ve bize üç koymalarının da yolu açılır" mantığıyla hareket etmiş, dünya üzerinde Lozan'a imza atıp da sonra ona "sonsuza dek bağlı" kalan tek "şef" olmuş, Lozan'ın kazandırdığı "devletini" kaybetmemek için fırsatları ayağı ile itmekten geri kalmamıştır. Bu "politikanın" iyi veya kötü olmasını değil, sadece bu "politikanın", Ankara'nın "hür irâdesi" olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Fakat, İkinci Dünya Savaşı sonunda San Francisco diktesi ile gelen ve "dış yardım" aşkına, çünkü millet artık açlıktan kırılıyor, savaşa girmemiş bir ülke olmasına rağmen, savaşmış bir ülke tablosu sergiliyordu, evet mecburen katlanılan, bu "dış yardım"ın getirdiği, "hürriyet" ortamı... Sonrasında... "Çok partili hayat" ve "darbeler çağı"...(13) Şuraya getirmek istiyoruz sözü: Bu devlet 1945'ten itibaren, 1960 darbesiyle açılan kapı ile içeri giren dış kuvvetin irâdesi dışına çıkmamış, her gelen hükümet, iktidarın sahibi olan Amerika'nın direktiflerini "en iyi ben yaparım!" diyerek (fino köpeği!) uygulamıştır; "Sn. Erdoğan"da bunun son halkacıklarındandır! "Türkiye"de devletin misyonu, Osmanlı devletinin Ortadoğu'da bıraktığı iktidar boşluğunu doldurmak olmalıdır! Bu, "The Washington Institute"nin (14) "T.C"ye biçtiği roldür! A. Makousky'den "icazetli ifâdelerdir! Hele, "hinterland", "yasama ve faaliyet alanı" ifâdeleri ise, mevcut "politikası" ile ve "Sn. Erdoğan"ın öve öve bitiremediği "1923'den 2000'lilere kadar getirdiği "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" politikası" ile bu ifâdeler çelişir; bu ilkeyi uygulayacaksanız, yeni "Millî Şef" olmayı göze almanız gerekir; fakat bilindiği üzere "Sn. Erdoğan", "yeni Özal" olmayı plânlıyor. "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh", "bana dokunmayan yılan bin yaşasın " demektir! Ve "yasama ve faaliyet alanı" gibi (jeopolitik) kavramlarla, emperyalist kavramlarla UYUŞMAZ!.. İşte size (jeostrateji): "-Amerikan hükümetinin kanaatine göre, aynı anda iki politika güdülmesi zorunludur. Biri açık ve resmî olan, ikincisi de resmî olmayan ve gizli politikadır. Birincisine göre, Amerika, sosyalizmin gelişmesini durdurmak, onu tutmak-önlemek gereğini ilân etmiştir ve bunu imzalamış olduğu çeşitli anlaşmalar temelinde yapmaktadır. Birleşmiş Milletlerin rolüne inanmaktadır ve ona saygılıdır. İkinci politika ise gizlidir, saldırgandır ve kurtarma politikasının bütün niteliklerine, amaçlarına sahiptir. Birleşmiş Milletler Örgütü'ne Amerikan politikasını yürütmede bir araç olarak bakmaktadır ancak A.B.D'nin çıkarlarına uygun hareket ettiği sürece saygılıdır." (15) Onurlu... insiyatif sahibi ülke lâflarıyla bu işler yürümez! Kesin tavır! Gereken bu! A.B.D'ye, onun kontrolündeki (veya "5'li çete"nin) Birleşmiş Milletler'e, "Avrupa Birliği'ne KARŞI MISIN; BUNU DEKLÂRE EDEBİLİR MİSİN?! "Evet" de, Anadolu arkanda! Fakat CFR'lerle, WIJW'lerle, Koç'lar, Eczacıbaşı'larla, Mason'larla, Siyonist Garih-Alaton-Kahmi'lerle ilişki içerisinde olması, "duvar ustası" olması için yeterli karinedir! Yani "evet"i kesinlikle diyemez! Çünkü bu tipler Anadolu insanını tanımıyorlar, insanı tanımıyorlar ve güvenmiyorlar! Oysa her şey gözükaralıkta, Anadolu'ya inanmakta ("hinterland"ıyla beraber elbette!) ve siyasetten anlamakta düğümlü... Bunlar "dişi-alan" tıynetteki "teyze adam"lar olduklarından "erkek" ne bilmezler; devlet idaresinin "erkek-er" yeri olması ve bâdireleri kararlılıkla ve zekâ işi siyasetle atlatmanın yeri olması "teyze adam"lar iradesindeki bir devletin (yetmiş yıllık T.C misâli), erkekçe tavır koyan devletlerin hâkimiyetine girmesine sebeb olur! Şunu bilmiyorlar: T.C'nin coğrafî mevkii elbette değiştirilemez; bu ise "dişi" değil "erkek" siyaset tatbikini gerekli kılar! "Boğazlar" misâli... İşte Kazak petrolü, devâsâ gemilerle Haziran'la birlikte bu sulardan geçecek... Başka geçiş yeri yok!.. "K-A-P-A-T-T-I-M!.." Kim ne yapabilir?! Üçüncü Dünya Savaşı'nın çıkması için hamle yapabilecek kimdir? Bunu yapamıyorsan, "irade" koy, geçişleri azalt ve meselâ Filistin meselesinde tâviz alana kadar devam edeceğini açıkla, MÜSLÜMAN ÜLKELERİ ARKANA AL! Mevcut konjönktürde dahi yapılabilecek hareketler varken, "Şehir Hatları Tarifesi" ile oynayıp bu ülkenin insanının evinden işine gidişi bile aksatılacaktır görürsünüz! "Sn. Erdoğan"ın da yapacağı bundan başka bir şey değil. "Osmanlı misyonu" demekle iş olmaz; olursa da "Pera Palas zihniyeti"nin hükümete gelmesinden başka bir iş olmaz! "Sn. Erdoğan"ın "dış-iç politika"sı , CFR-Washington Institute mahreçli İsrail-T.C stratejik işbirliğinin hız kazanmasını amaçlamaktadır! "GLOBAL EKONOMİYLE ENTEGRASYON: Günümüzün gittikçe küçülen dünyasında hiçbir ekonominin dışa kapanma ve otorşik bir yapıya bürünme şansı yoktur. Özellikle uluslararası toplumun saygın ve güçlü bir üyesi olmak isteyen bir ülkenin global ekonomiyle bütünleşmesi kaçınılmazdır. Global bütünleşmek demek; uluslararası ekonomik kuruluşlarla ilişki içerisinde olmak (ve) gerektirdiği hukuksal ve kurumsal yapılara sahip olmak demektir. Günümüz dünyasında hiçbir ülkenin global ekonomiyi ve gereklerini görmezden gelerek ekonomik refahını geliştirmek bir yana, muhafaza edebilmesi bile sözkonusu olamaz. Fakat tüm bunlar, ulusal egemenliğimizden ve bağımsızlığımızdan kısmen dahi olsa vazgeçmemiz anlamına gelmemektedir. Türkiye, hem bağımsızlığını koruyup, hem de küresel ekonomiyle bütünleşmenin çarelerini geliştirmek durumundadır. (T.C) Kendisine iktisadî ve diplomatik alternatifler sağlayacak uluslararası bütünleşmeler konusunda daha aktif çaba göstermeli, bu bağlamda KEİB, 08, İslâm Konferansı Teşkilâtı gibi kuruluşlarla olan ilişkilerini geliştirmelidir." (P.T. s. 32-33) "Sn. Erdoğan"ın "dış politika"daki öncelikleri-ilkeleri üzerinde yaptığımız değerlendirmenin doğru olduğu, "global ekonomiyle entegrasyon" kısmında söyledikleriyle daha açıkça gözüküyor. Dikkati çeken bir mühim husus da, "dış politika"nın ve "ekonomi"nin tamamen Batı'ya ayarlı olduğu ve "Türkiye'nin jeopolitik konumu"nun getirdiği ve "Osmanlı'dan miras kalan tarihî liderlik misyonu"nun hiçbir şekilde "politika seçenekleri" olarak ehemmiyet arzetmediğinin itiraf edilmesidir. Bu "dış politika" ve "ekonomi yansıması"nın, bir ANAP, bir DYP, hatta bir DSP ile FP'den ne farkı var?! Ki, bunlar "Tahkîm Yasası"nı da çıkartmış partilerdir! Bu yasayla, yabancı şirketlerle bir mesele çözülemediğinde, hâlli için uluslararası mahkemeye gidiliyor ki, bunun verdiği kararlar da belli!.. İşte "Sn. Erdoğan", yabancı sermayesiz ve "entegrasyonsuz" hiçbir gelişme ve kalkınmanın olmayacağını iddia ederek (bu, Anadolu'ya güvenmemenin tabii neticesidir) her türlü anlaşmalarla bunlarla işbirliği yapacağını açıkça deklare ediyor ki, böyle bir hâl, mevcut partilerin hiçbirinde yoktur. "Sn. Erdoğan", bütün bunları "bağımsızlık ve ulusal egemenliğimizden kısmen dahi vazgeçmeden" yapabileceğimizi de ifâde ediyor. Burası, onun "vatanseverlik"(!) gösterisi yaptığı yer. Malum "Avrupa Birliği" için "egemenliğin kısmen devri" sözkonusu ve hükümet bunun hukukî altyapısını hazırlıyor. Bu noktada da "Sn. Erdoğan"ın "vatanı satıyorlar; bağımsızlığımızı başkalarına veriyorlar!" yollu itirazları sözkonusu olacakdır. Fakat "Sn. Erdoğan"ın, "egemenlikden kısmen dahi vazgeçmeden" sözünden maksat, göz boyamadan başka bir şey değildir, ki şöyle: Anayasa'nın 90. Maddesi, "usûlüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası antlaşmalar, kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa'ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz" diyor. Yani, "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir"i değiştirmye gerek yok; 90. Madde zaten milletlerarası antlaşmaları, kanun sayıyor ve yükümlülükleri gerçekleştirmeyi engellemiyor! Yani, egemenlik kâğıt üstünde "milletindir" yazacak fakat pratikte, ABD-AB ne derse o olacak! Bu da "bağımsız, onurlu, insiyatif sahibi politika" olacak!.. Daha da ilginci, "ek"te sunduğumuz yazıda geçen "antlaşma"nın doğruluğunun tasdikidir bu ifâdeler: "Kısmen dahi vazgeçmeden egemenlikten" yani Anayasa değişiklikleri yapmadan "entegrasyon"un nasıl olabileceğini seslendiren (ve böylece namuslu görünmeye çalışan) Prof. Dr. Hasan Koni'dir(16) "Sn. Erdoğan" da işte onun bu sözlerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor!.. "Program Taslağı"nın diğer bölümleri "-cek, -cak"lı vaadlerle dolu; hiçbir zaman hayata geçemeyecek vaadler. Biz onun içindir ki, "Sn. Erdoğan" "Yeni Oluşum"un karakterini ortaya çıkartacak ve böylece de "ne yapmayı" amaçladığını gösterecek bölümleri tetkik etmeyi uygun gördük. Şunu kabul ediyoruz, bu bir "taslak" ve onun ("Sn. Erdoğan"ın) düşüncelerini tam aktaramaz. Fakat bu şunu ortaya koyar: Bu elimizdeki, -üç adet hazırlanması ve birinde karar kılınacağı bildirilen-, "Program Taslakları"ndan biri; fakat ISMARLAMA TASLAK meselesi bile "Sn. Erdoğan"ın, anatomik görüntüsünün insanda oluşturduğu "SİNSİ" imajının bir tezahürü olarak algılanmalıdır. Bu ise "anketle" tesbit edilmeye çalışılan "seçmen nabzı"na göre -âmiyâne tabirle- "şerbet vermek" demektir. Bu ise tabiatıyla "demokrasi"nin bir "halkı uyutma" taktiği olduğunu ortaya koyar. "Erdemliler hareketi" diye isimlendirdiği çalışmasının, daha ilk adımda, fırsatçı, iki yüzlü olduğunun itirafıdır. "Sn. Erdoğan" böyle de, diğerleri çok mu temiz? Elbette hayır!.. Tam bir "Kayserili" olan, yani adımlarını sağlam atmaya, her tarafı kollayıp harekete geçmeye meyyâl bir mizaca sahip Abdullah Gül, Erbakan'ın sağ kolu olduğu devirlerde, Refah Partisi'nin "dış ilişkilerinden" sorumlu olarak, onun CIA ve CFR ile münasebetlerini sağlıyordu; bilindiği gibi Erbakan, Amerika'da "think thank" diye mûnisleştirilen CFR ile gidip görüşmüş ardından da Çiller'le hükümet kurma "iznini" almıştı. Burada Erbakan'dan önce Abdullah Gül'e dikkat çekmek istiyoruz. Bu şahsiyet artık "Kayserili" değildir; onunla aynı mânâda -bazen- kullanılan bir ifâde ile, yani kurnazlığı kendi nefsi için gerçekleştirenler için söylendiği gibi, "Yahudi tıynetli"dir. CFR, Vilderberg Grup gibi Yahudi hâkimiyeti maksadını güden kurumlarla ve onların uzantılarıyla işbirliği hâlindedir. Şurasını iyi bellemek lâzım, "Sn. Erdoğan"ın maksadı ne olursa olsun, bu kurumlar nazarında "mûteber" olan Abdullah Gül'dür. Erbakan'ın en büyük handikapı, sağlık durumu apayrı olmakla birlikte, klâsik Batı zihniyetine, hususen Alman ekolüne bağlı olmasıdır ki, bu "tutuculuğu", gelişmeleri ânında zihninde meczetmeyi becerememesidir. Hülâsâ, bizim bu yazdığımız tetkik çalışması; "Sn. Erdoğan" veya başkalarınca kendisini engellemek ve bu sayede Hoca'yı yükseltmek olarak değerlendirilmemeli; Hoca'nın ne olduğunu, tarafamızdan nasıl bilindiğini cümle âlem biliyor, biz, "yeni'si" üzerinde: basit hesaplar, klik taassubu zâviyesinde ele alınan "yeni oluşumu", nasıl ve neden reddetmemiz gereği üzerinde bir "ilk" yapma mükellefiyeti sebebi ile yazdıklarımızı kaleme aldık. Şunu söylemek yerinde olur: "Sn. Erdoğan", anketlerin gösterdiği gibi, Fazilet Partisi seçmeni haricinde pek tesirli değil. Dolayısıyla, FP tabanına oynuyor ve onu bölücü bir işlev görüyor. MNP ile başlayan ve Hoca'nın "balmumu adamları" sayesinde "Hocanın partisi" hâline gelen MSP ile devam eden süreç, Refah Partisi'nin "Truva Atı" olarak İbda tarafından îlân edilmesiyle, mevcut sistemin kendilerine yönelik "truva atı"nı parçalama çalışmalarını gündeme getirdi. Ve bunda da "kapanma süreci" içerisinde başarılı oldular. Fiîlî olan bu durumun resmiyete geçişi de, Haziran ortalarına doğru Anayasa Mahkemesi'nce FP'nin kapatıldığının açıklanmasını akaben kurulacak olan "ismi sır gibi saklı" Recep Tayyib Erdoğan'ın Parti'siyle olacak. "Sn. Erdoğan", burada yine sinsice davranıp, tabana, "tam FP ile uyuşuyor ve birlikte hareket edecektik, kapatıldı; biz de mecbûren bunu kurduk!" diyecektir, kimsenin kuşkusu olmasın. (17) Fakat, "Sn. Erdoğan"ın, "gizli mahfillerde" söylediği, "Haziran sonuna doğru, kapatılsa da kapatılmasa da biz Partimizi îlan edeceğiz" sözü de unutulmamalı... Ne olursa olsun, "Sn. Erdoğan", FP'yi güzelce ikiye bölecek, medya desteğiyle rüzgâr gibi esecek, "2,5 Parti"nin bütünlerinden birine sahip olacak... '99'da yazılan "ek"teki yazının içinde sunulan bütün bilgiler birbir doğrulanıyor; Yılmaz ve Çiller'in tasfiyesi, Ecevit'in "mâlûlen emekliliği" gündeme gelecek ve ülkeye Siyonizm tam hâkimiyet kuracaktır. Osmanlı Devleti'nin son günlerini hatırlayalım... Bir yanda "düşman" açıktan saldırırken, diğer yandan "Osmanlı münevveri" de, Jön Türkler ve İTLER içeriden, tanzimatı, meşrutiyeti, ıslahat fermanları îlan ederek içeriden saldırıyor ve koskoca fakat artık eski güç ve kudretini yitirmiş, ıstırablı kadrosu tükenmiş, Devlet-i Aliyye'yi yok ediyorlardı. Osmanlı münevveri o hâle gelmişti ki, Teselya Savaşı'nda, Fransa'da neşrettikleri "Meşveret" gazetelerinde Osmanlı'nın Yunanlılar'a karşı yenilmelerinin faziletleri üzerinde makaleler kaleme alıyorlardı. Düyun-u Umumiye ve Galata bankerleri arasında sıkışan devletin, askerî sahada-siyasî alanda da sıkışması, "yenileşmenin", Batıcı dayatmanın daha da artacağını, böylece mecbur kalan Devlet'in Batı'nın istediği "yenileşmeyi" yapacağını hesaplıyorlardı. Değişen bir şey yok! TC'nin şu hâli, Osmanlı'dan da beter; savaşmadan bu şekilde kumpasa alınan ve çökertilen bir başka devlet yoktur. Sabatayist Kemal Derviş, İMF-Dünya Bankası tarafından dikte edilen "iktisâdî yapılanma" opersyonunu adım adım gerçekleştiriyor. Geride siyasî yapılanma kalıyor. Bunu ise, bugünün "Galata bankeri" olan TÜSİAD'ı "3000 AİLE"yi arkasına alan "Sn. Erdoğan"la yapmayı plânlıyorlar. Şurasını da yazalım, gerekirse siyasî yapılanmayı gerçekleştirmek için, "savaş" bile çıkartabilirler. Bunun birtakım tezahürleri de gözüküyor. Bütün maksadları, Anadolu'yu tam bir "kuşatma"ya almak ve siyonist üs hâline getirmek. Göz göre göre gelen bu plana engel olmak, Vatanseverler'in boynuna borçtur. Liderimiz gerçek bir vatansever olduğu ve bu siyonist plana engel olarak görüldüğü için, "şipşak mahkeme" ile idam kararıyla cezalandırıldı. Biz, bu yola baş koyduk! Vatansever kadroları, Siyonizme karşı fikrî ve fiilî "bayrak" açan İbda kurtuluşçuluğuna davet ediyoruz. Unutulmaması gereken, boyunlarına satır vurulacakların yapmaları gereken şey, "falanca ile filanca ile olmam!" kör taassubunu atıp; birbirleriyle değil, satırı tutan elle dövüşmeleridir. İBDA liderinin söylediği gibi: "-Tarafımız ne şu, ne bu; sadece İslâm!"
-NOTLAR-
1- Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yay., İstanbul, s. 461 2- Osman Akkuşak, Yedi İklim Dergisi, Mayıs 2001 3- Türklerin kurdukları cihan devletlerine bakarsanız, bunların İslâm'la şereflendikten ve Türkçe'yi "Osmanlıca" da diyebileceğimiz, Arapça ve Farsça gibi iki büyük lisanla zenginleştirdikten sonra olduğunu görürüz. Fonetik, yani kısa hecelerden müteşekkil ve hiçbir ruhî zenğinliğe, tedâiye uygun olmayan Ortaasya Türkçesi'ni, İslâm harfleriyle zenginleştirdikten sonra, fikir de çalıştı, "hayâl" de kuruldu; netice ise cihan devleti oldu. İleriki bölümlerde görülecektir, (jeopolitik) nazariyelerin çalışması için gerekli olan "dil -lisanın yayılması", (Çörçil)'in neden İngiliz lisanını savunduğunu açıklamaktadır. Kaldı ki, İslâmın dünya hakimiyeti ve ruhî ve dinî temelleri apayrı olmak kaydıyla, Kur'an lisanının sabitliği-değiştirilemezliği de maddî olarak böyle bir husûsiyete sahiptir: "Ortak kültür"ün hayatiyet kazanması!.. Kur'an dilinin yasaklanması ve müslüman devletlerde uygulanan "yabancı dil" hakimiyeti ise, bu kültür'ün yokedilmesi mânâsına gelmektedir:Lenin'in Türkistan'da, ondan sonra da Atatürk'ün Anadolu'da tatbik ettiği "Latin Türkçasi", bu bölgelerin Rus ve İngiliz-Amerikan (WASP: Anglosakson Protestan) hakimiyetine düşmelerine sebeb olmuştur. Bu ise şunu gösteriyor: Anadolu'da gerçekleşecek olan İhtilâl-İnkılâb, lisan meselesini hâlletmediği taktirde, boğulur gider! 4- Salih Mirzabeyoğlu, Hukuk Edebiyatı-Nizâm ve İdare Ruhu-, İBDA Yay., İstanbul 1989, s. 29 5- Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti -Yeni Dünya Düzeni-, İBDA Yay., İstanbul 1995 6- Başaramayınca "asî" başarınca "sayın cumhurbaşkanı" denilmesi gibi askerî darbecilere, "terörist" de bu meydanda değerlendirilmelidir. Bunun dışında rejim karşıtlarına bir noktadan sonra bu isimle hitabedilmesi, rejimin de karşıtlarla "aynı metod" içinde mücadele etmesi, asıl olarak bu isimlendirmenin "hâkim güç"ün tebasına yönelik "siyah propaganda" olduğunu ortaya koyar. ABD, bugün dünyaya "demokrasi ihrâcı" yapan bir devlet konumunda gözükse de, aynı şekilde "Düşük Yoğunluklu Savaş" veya "Özel Harb"i de kendi çıkarı için dayatan bir güçtür: "Bugüne kadarki askerî siyaset ve stratejinin yapılan incelemesi, 1947'den sonra uygulanan "önleme-tutma" politikasının geçici bir nitelik taşıdığını ortaya koymuştur. Bu politika, olağanüstü bir dönemin politikasıydı. Birleşik Amerika artık yeni bir döneme girmiştir. Bu dönem, uzun vadeli bir politikanın uygulanacağı devredir. Düşmanla başarılı bir şekilde savaşmak için sınırlı-bölgesel harp olanakları üzerine de eğilmemiz gerekir. Bu yeni dönemde insiyatif tamamen Amerika'nın eline geçmelidir. Harekete geçilmesi için, düşmanın doğrudan saldırıya geçmesi beklenmeyecektir." (M. Fahri, Amerikan Harp Doktrinleri, Yön Yay., s. 124) Bu sözler bir ve ikinci Dünya Savaşlarında ABD'yi idare eden -şimdi de iktidardalar- Cumhuriyetçi Parti'nin Eisen Hower başkanlığındaki iktidarın da Dışişleri Bakanı olan J. Fuster Dulles tarafından 1954 tarihinde, "düşük yoğunlu savaş"ın tertibi esnasında söylenmiştir; Bunun bize düşen tarafları, "raydan her çıkışta" yapılan 3 darbedir! Şurası biliinmelidir ki "terörist" faaliyeti "doktrin"olarak benimseyen, misliyle mukabele de hazır olmalıdır! Bugüne kadar yaşadıkları, yaşayacaklarının yanında hiçtir! 7- Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti, s. 209 8- A.g.e., s. 211 9- Klâsik demokrasi, temsîli demokrasi, katılımcı demokrasi gibi tür ve tanımların yanında şimdi de "bilgi toplum"u... En doğru bilgi'ye ulaşanların, en iyi idare edilmesi; bu da "milenyum demokrasisi" oluyor zâhir. Bu ise, "ilerici-gerici" yobazlığında kalmış küfür için, "yüksek teknolojiye ve bilişim serbestiyeti ve gücüne sahip olmak"tır yani, "internet çağında, her bilgiye tek tuşla ulaşırken ne Şeriatı!"... İnternetin "sanal-hayâli" olması bir yana, o övdükleri ve öykündükleri sistemin, "Osmanlı hacker's" tarafından ele geçirilip yokedilmesi de ânlık bir iştir. Ve "bilgi toplumu"nun ESAS meselesinin "ilk şuur", "ilk bilgi" tabiatıyla da "istikbâl İslâmındır!"dan başka netice çıkmaz! 10- Fransızca "Maçon": Duvarcı, duvar ustası demektir. "Sn. Erdoğan"ın en yakınına bakın, orada Mason ve Yahudi görürsünüz; bu arada "ek"te sunduğumuz makâleyi de tetkik etmenizi tavsiye ederiz. Bu arada şunu hatırlatalım, bir insanın -Tayyip!- mason olmadan "takris edilmeden"de, "masonik gâyeye" göre hareket etmesi tabiidir; meselâ, Kenan Evren, 12 Eylül'den çok sonra, '90'larda Mümtaz Soysal tarafından "teklif" ile yine "Mason" olmuştur; kezâ T. Özal'da vfatından kısa bir süre önce... Hülâsa, "Sn. Erdoğan"ın, "Mason değilim" yollu bir açıklaması olursa, bunu kabul ederiz! 11- Sabit Karaman, Siyon Liderleri Protokolleri, Kamer Yay., 1992, s. 15-22 Tercümeye esas olan metin Roger Lambel'in Fransızca metni... "Siyon Liderleri Protokolleri" isimli kitap ilk olarak -Fransa'daki bir masonun metresinden alınarak- 1903 yılında Moskova'da tefrika edilmiştir; aynı kitap 1905 baskısı esas alınarak 1917 senesinde tekrar neşredilmek istendiyse de, Rusya'da Bolşevik İktidarı öncesi söz sahibi olan- Yahudi ve Mason Kerenski tarafından yakalanmış, yayıncı Sergyei Nilus da Sibirya'ya sürülüp öldürülmüştür. Bu kitap, Komünist dönemde, "sahip olunması dahi idam gerektiren" bir "suç" (!) olarak görülmüştür. Aynı şey diğer komünist devletlerde de geçerlidir. Kitap okundukça görülen Yahudinin her tarafa nasıl sindiği ve kendi hakimiyeti için milletleri, bugün "beyin fırtınası"da denilen nizam, kaide ve kanun tanımaz peşisıra ve birbirini çelici felsefî akımlar ile "darmadağın"ettiğidir; ve "duvarcıları"na düşman olmamamızın sebebini öğrenmek isteyenlere tavsiye ederiz. 12- Nurol firması, inşaat ve benzeri işler dışında silah sektöründe de söz sahibidir. "28 Şubatçı" grubun "odaklandığı" ve silah sektörünün pay bölüşümünün yapıldığı "Ulusal Strateji" isimli dergide onun ilanlarını görebilirsiniz. 13-Bütün bunları; Anadolu siyasî coğrafyası-(jeopolitik)i ve Başyücelik Devleti sevk-ülcevşi- stratejisi üzerine hazırlamakta olduğumuz makalemizde tetkik ediyoruz; fakat bu hususlarda mâlûmat sahibi olmak isteyenler "Demiryolları"nı ele aldığımız makalemizden de faydalanabilirler. 14- "The Washington Institute", TC ve İslâmî cereyanlarla yakînen ilgilen, başında da eski diplomat Dr. Alan Makovsky'nin bulunduğu ABD'nin en tesirli kurumudur. Tansu Çiller'in de Mayıs ayında yaptığı ABD ziyaretinde uğradığı ve konuşma yaptığı bir kurum, B. Ecevit tarafından da "yüce dernek" olarak görülmektedir. Daha da ilginci, Sabatayist Kemal Derviş'i de bu kurum tavsiye etmiştir. "Türkler'in ve yatırımcıların dibe vuran moralini yükseltmek için, Washington, Türkiye'ye ekonomik konularda tavsiyelerde bulunmak üzere bir özel temsilci tanımlamalıdır." 1 Mart '01 tarihli Dr. Alan Makovsky'nin -kurumun web sitesinde de yayınlanan- bu "tavsiyesi", Ecevit'in 28 Şubat '01'de yaptığı "ABD'den bir değerli arkadaşımız, Kemal Derviş geliyor." Açıklamasıyla-MGK'dan da üst olarak!- hemen tatbike konmuştur. Bu konuşma metnini de tarcüme bittikten, sonra yayınlayacağız. 15- M. Fahri, Amerikan Harp Doktrinleri, Yön Yay., 1996, s. 113. Burada geçen ifâdeyi Pentagon'daki üst düzey yöneticilerinden James Burnham söylüyor. Bütün bu ifâdeler, "milletlerarası hukuk" diye bir şeyin olmadığını, olanın ise güçlünün sözünü geçirtici ve artırıcı "emirler yığını" olduğunu açıkça göstermektedir. Kıssadan hisse, kuvvetle beslenmeyen siyaset, kuvvetle beslenenin tahakkümü altına giricidir! 16- Prof. Dr. Hasan Selçuk Koni, "memleketin güzide evlatlarındandır..." 1986'da "Ataköy Planı" olarak başlayan "Atatürk'ün müslümanlaştırılması" projesinin başında bulunduğu Türk İnkılab Tarihi Enstitüsü'ndeki savunucusudur. “Türk-Amerikan Dostluk Derneği"nin bir devir başkanı, MGK Baş Danışmanı, mason ve karısı dahil "ABD Pasaportlu"dur. Atletik görünümü, halter-vücud çalışması yapmasından kaynaklanır. TİB'in Siyonizmin en seçkin üyesidir. Başında bulunduğu Enstitü'de ortaya çıkan "diploma yolsuzluğu" sebebiyle Ankara 6. Ağır Cz. Mhk.'de 1990/29 dava numarasıyla "SAHTECİLİK" suçundan 8 kişiyle yargılanmış, 22.5.1991/93 tarih ve numaralı karar ile de "delil yetersizliği"nden kurtulmuştur; dikkati çeken nokta, yargılanan-Koni de dahil- "7 Doç - Dr - Prof" ünvanlının "takibsizliğine" fakat fakülte sekreterinin ise cezalandırılmasına karar verilmesidir. 17- Buna kim kanar denilmesin. Parti tabanı hâlâ "şeyh-mürid" zâviyesinden idare ediliyor, partinin "teorisyenleri" insanlara "fıkhî delillerle" hitap ediyor. "Sn. Erdoğan"da farklı davranmıyor, "imamın yetersizliği" üzerinde ahkâm kesiyor!..
|