|
İSLÂM’IN HAKİMİYETİVE SİYONİST STRATEJİYE KARŞI MÜCADELE -Musul Üzerinden Tahlil- Sinami Orhan
1.BÖLÜM: “ŞARK MESELESİ”NİN TARİHİ: MUSUL’UN KOPARILIŞI Dünyanın kalbgâhı olan İslâm coğrafyasında fevkalâde bir hareketlilik ve hareketlenme işaretleri mevcut. Uzun ilmî tahlillere, “yüksek stratejik atmasyonlara” veya hâli, hâl dışında bir değerlendirmeye tabiî tutmaya lüzum yok. Herşey ortada; tarihî; 150 sene sonra Allah’ın bir lütfu olarak önümüze gelen TARİHÎ FIRSAT ile karşı karşıyayız. Hayat ve şartlar bize bir tercihi dayatıyor. Ya, savaşacağız ve emperyalizmi, siyonizmi bu topraklardan atacağız veya susacağız ve bir uzaktan kumandalı robot haline getirileceğiz. İkinci şıkkın gerçekleşmesi, birinci şıkkın gerçekleşmesinden daha zordur; hayat, şartlar ve fırsat, bunun bir nefeslik mesafede olduğunu ortaya koyuyor. Canını ortaya koyarak fırla meydana... Canın, sende kalır, fakat emperyalizm yokolur. Yeter ki, bunu “iste”; kurtuluşu iste ve fiîlinle göster! Allah’ın izniyle kurtuluş sana gelir!..
TARİHİ FIRSAT MİLAD: 11 EYLÜL Afganistan’da kurulmuş bulunan -görece- istikrarın sahibi “Afganistan İslâm Devleti-Taliban”, dünya emperyalizmini rahatsız ettiğinden imha edildi. şimdi varolan tamamen “istikrarsızlık” ve “kukla rejim”dir. Yıllarca Rusya’ya karşı savaşan “mücahid liderleri”, şimdi Amerika’nın emrinde “dünya barışını ve demokratik nizamı tehdid eden terör ağına” (yani İslâm’a) karşı görülmedik bir vahşetle saldırıyorlar. 11 Eylül 2001’den çok kısa bir süre önce öldürülen Ahmet şah Mesut, daha iki ay önce (Temmuz-2001) Fransa’ya gidip, bugün yapılanların aynını yapmak için emperyalistlerle anlaşmıştı. “Mirasını(!)”, Rabbani ve Dostum sürdürüyor... Taliban ve “el-Kaide” şimdi gerilla savaşı vermeye hazırlanıyorlar; çok büyük bir imtihan onları bekliyor. Topyekûn bir katliâmla karşı karşıyalar. Afganistan üzerinden, Rusya, Türkî Cumhuriyetler, Çin’deki İslâmî hareketlerin hesabı görülmeye çalışılıyor. Amerikan saldırısına destek veren Rusya, Çeçenistan’ı “kendi içişleri” olarak takdim edib kabul etiriyor ve katliamlarına “uluslararası kamuoyu desteğini” de alabiliyor. Afganistan’da savaşanların arasında Çeçenler’in de bulunması, Rusya’yı “uluslararası kamuoyu (-hukuku-) önünde haklı” çıkartıyor. Sınırlarını ABD-Koalisyon güçlerine “üs” olarak açan Özbekistan’ın başı İslâm Kerimov -karısı yahudidir- , İslâmî hareketlere karşı ülke içinde saldırılara başladı. “Özbekistan İslâm Hareketi”nin lideri Cuma Namangani ile hareketin birçok âzâsı katledildi. Türkeşlerin, Yazıcıoğullarının “türk” diye niteledikleri Raşid Dostum da, Mezar-ı şerif’de, Kala-yı Ceng’de; başta, orayı kendilerine üs yapan Doğu Türkistan mücahidlerini, Çeçenleri ve Orta Doğu kökenli müslümanları hayvanca saldırarak, hem de esirlerken şehid etti. ABD, Afganistan’dan sonra “sırada” başka ülkelerin de olduğunu açıkladı. Sıranın en başında ise Irak var!...
KÖRFEZ SAVAşI:HAÇLI SAVAşI «- Körfez Savaşı sırasında Dahran’daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yarbay’ın odasına aldılar. O Albay ve Yarbay haritanın Kuzay Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmişler ve “burada savaş bitecek ve çekileceğiz. Saddam’a da o yöreyi yasaklayacağız. SADDAM’IN BIRAKTIĞI SİLAHLARA, HAVAALANLARINA, CEPHANELİKLERE YÖREDEKİ KÜRTLER EL KOYACAKLAR; ORADA BİR KÜRT DEVLETİ KURULACAK. SİZDEN TOPRAK İSTEYECEKLER. YA VERECEKSİNİZ BARIş OLACAK VEYA VERMEYECEKSİNİZ, SAVAşACAKSINIZ.” demişlerdi.» Bu sözler, 27 Mayıs 1994’de ‘Sabah’taki köşesinden, “Körfez Savaşı” esnasında CIA’dan 25 bin dolar aylık aldığı ortaya çıkan Güneri Civaoğlu’na ait... ABD’nin Ortadoğu plânının en önemli parçalarından biri olan Irak ayağına ait kısmının askerî yetkililerce ifşâı olan bu sözler tekzib edilmedi. Amerikancı çevreler ise, hem de kendilerinden olduğuna şüphe olmayan Civaoğlu gibi biri tarafından yapılan bu ifşâı, görmezlikten gelmeye; Amerika’nın, kendilerinin “dost ve müttefiği” olduğunu söyleyip örtmeye çalıştılar. Öyle ya, aradan 10 sene geçmiş, hala “Kürt Devleti” kurulmamışsa, demek ki bütün anlatılanlar bir hayal, “irticai” masallardır!!! Oysa!.. Körfez Savaşı’nda Irak’ın üçe bölünmesi ve iki uçda -kuzey/güney- “uydu” devletler kurulması plânlanmıştı. Kuzey’de Kürt ayaklanmacılara yeterli destek verilip devlet kurdurulacakken, güneydeki şiî isyanının İran’ın kontrolüne girme ihtimali, “operasyonun” bir müddet ertelenmesini lüzumlu kıldı. Irak kuvvetleri, Kürtlerin üzerine yürüdü ve isyanı bastırdı. Talabani-Barzani güçleri kontrol altına alındı; Türkiye’ye göç başladı. Koalisyon güçleri duruma müdahale etti; isyan bastırılmış olsa da, ABD kontrolünde “de facto” Kürt Devleti, “welcomme to kürdistan” tabelasını sınırlarına astı. O zaman, şimdiki gibi olmayan PKK de, Saddam’la birlikte bu “uydu Kürdistan”a cephe almış ve saldırmıştı. AşAĞIDAN İSRAİL, YUKARIDAN KÜRDİSTAN VE ERMENİSTAN İLE BÖLGENİN VE İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ SAĞLANIP, ZENGİNLİKLER RAHATÇA EMİLECEK VE ASYA DA, “TABİΔ KONTROL ALTINA ALINMIş OLUNACAKTI. İSLÂM İSE, TAMAMEN YOKEDİLECEKTİ. İşte plân buydu. Ve bu plân bugün de aynen geçerli. 3 Aralık 2001 tarihli “Milliyet”in manşeti, “İşte Saldırı Planı;” bu manşetin haber metninde ise, 10 sene önceki plânın tekrar işleme konulduğu Amerikan yetkililerinin ağzından ifşa ediliyordu. • Irak’ın bölünmesi ve bir “Kürt Devleti”kurulması fikrinin sahibi, “Likud partisi”nin lideri ve şu anda İsrail Başbakanı olan Ariel şaron’dur. “Lübnan kasabı şaron”, kendisine bu ünvanı kazandıran bilfiîl karıştığı Lübnan iç savaşının tesiriyle 80’lerden itibaren bu tezi işlemeye başlamış ve Körfez Savaşı esnasında da gündeme oturtmuştur. Fakat Körfez Savaşının Irak’ın güneyinde, İran’ın kontrolünde bir şiî devletinin, “Saddam’ın atacağı bin Scud füzesinden daha tehlikeli” olacağının ortaya çıkmasıyla, “zalim Saddam” edebiyatının yapılarak, müslüman halkın gözünde Saddam-Irak’ın lekelenmesi “uygun” görülmüş, fakat “yasak bölge” kararları ilan edilerek de, isyancılar desteklenmeye devam edilmişti. Maksad açıktır: Kürdistan, İsrail’e gereklidir, mutlaka kurulacaktır.
İSRAİL’İN ”STRATEJİSİ” İsrail ve ABD’nin böyle bir devlet kurdurma niyetinde olmadığını söyleyenleri, İsrail’in ilk cumhurbaşkanı David Ben-Gurion’un, 1948’de İsrail devletinin kuruluşunu ilan ettiği konuşmasından bir bölüm ile susturalım: -«Filistin’in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimince çizilmiştir. Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmesi gereken bir başka harita daha vardır: NİL’DEN FIRAT’A KADAR!...» 1933’te Polonya’da doğan, Nazi-Belsen toplama kampında tutulan, 1945’te İsrail’e yerleşerek orduda ve Kudüs İbrani Üniversitesi’nde çalışan, ünlü İsrail’li aydılardan İsrael Shahak, (bir yahudi olmasına rağmen, Talmud’daki Yahudiler ve “diğer” insanlar arasındaki, Yahudilere, sırf “diğerleri” yahudi olmadığı için öldürme, soyma, tecavüz etme hakkı(!) veren kanunları eleştiren bir aydındır.), “TEVRATSAL SINIRLAR”dan bahseder: «- İsrail topraklarının Tevratsal sınırlarını gösteren farklı haritalar içinde en büyük sınırlara sahip olan versiyon şu bölgeleri içine alır: Güneyde tüm Sina yarımadası ve buna ek olarak Kuzey Mısır’ın Kahire’ye kadar kadar uzanan bir parçası; doğuda, Ürdün’ün tamamı ve Suudi Arabistan’ın kuzey bölgesi; Kuveyt’in tümü ve Irak’ın büyük bir bölümü; kuzeyde, Lübnan ve Suriye’nin tamamı ile buna ek olarak Türkiye’nin Van Gölüne kadar uzanan büyük bir parçası ve Kıbrıs... Bu sınırlar hakkında yapılmış en kapsamlı araştırmalar, devlet desteğiyle, atlaslara, kitablara ve makalelere dökülmekte ve okullarda bu sınırların propagandası yapılmaktadır. Başta ‘Gush Enumim” olmak üzere kimi etkili dini grublar, sözkonusu coğrafyanın fethinin ilahi bir emir olduğuna inanmaktadırlar.» Önemli bir nokta: İsrail’de (Yahudilikte) kimse bu sınırların fethedilmesine karşı değildir; itirazlar, bunun nasıl yapılacağına veya “zamanı” noktasınadır. İsrail’in “Devlet Yüksek Stratejisi” işte budur! İsrail, tayin ettiği bu “odevlet yüksek stratejisine” nasıl ulaşacağını da plânlamıştır. Bu, “DIVIDE ET IMPERA/BÖL VE YÖNET” taktiğiyle gerçekleşecektir. İsrail, AÇIKÇA, ÇEVRE DEVLETLERİN BÖLÜNMESİNİ, bunun için de “gerekli herşeyin” yapılmasını ilke edinmiştir. 1982 yılında, “Dünya Siyonist Örgütü-Enformasyon Dairesi”nin İbranîce yayın organı “Kivuvim”de, İsrail dışişleri görevlisi Oded Yinon’un yazdığı, “1980’LERDE İSRAİL İÇİN STRATEJİ” başlıklı makale, “divide et impera”nın nasıl ve niçin tatbik edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır: «- Lübnan’ın beş bölgeye bölünmesi, Mısır, Suriye, Irak ve Arap Yarımadası dahil bütün Arap alemi için emsaldir ve o yolda da ilerlenmektedir. SURİYE VE IRAK’IN ETNİK VE DİNİ BAKIMDAN AYRI AYRI BÖLGELERE BÖLÜNMESİ İSRAİL’İN UZUN VADEDE DOĞU CEPHESİNDEKİ BİRİNCİ HEDEFİDİR. KISA VADEDE HEDEF İSE, BU DEVLETLERİN ASKERİ GÜCÜNÜN ZAYIFLATILMASIDIR. SURİYE etnik yapısına uygun olarak, bugünkü Lübnan’da olduğu gibi çeşitli devletlere ayrılacaktır. Böylece kıyıda bir şii Arap Devleti, Halep bölgesinde sünni bir devlet, Şam’da buna düşman başka bir sünni devlet ve Havran, Kuzey Ürdün ve belki bizim Golan’da Dürzî devlet... IRAK, bir yandan petrol bakımından zengin, öte yandan da içte bölük pörçük bir ülke olarak İsrail için sağlam bir hedef ülke olmaya adaydır. IRAK’IN BÖLÜNMESİ, BİZİM İÇİN SURİYE’NİN BÖLÜNMESİNDEN DAHA ÖNEMLİDİR. Irak etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünecektir; KUZEYDE BİR KÜRT DEVLETİ, ORTADA (BAĞDAT BÖLGESİNDE) SÜNNİ BİR DEVLET VE GÜNEYDE Şİİ DEVLET... MISIR birden çok iktidar odağına bölünmüştür. Eğer Mısır parçalanırsa, LİBYA, SUDAN ve hatta daha uzaktaki devletler de, bugünkü biçimiyle varlıklarını sürdüremeyip, Mısır’ı izleyeceklerdir. Bugün müslüman Arap dünyasındaki en parçalanmış devlet olan Sudan, birbirine düşman dört grubtan oluşur. Ürdün, uzun vadede değil ama, kısa vadede yakın bir stratejik hedeftir. Ürdün’ün bugünkü yapısıyla varolabilmesi mümkün değildir ve İsrail’in politikası da, savaşta ve barışa Ürdün’ün bugünkü rejiminin tasfiye edilip, iktidarın Filistinli çoğunluğa devredilmesine yönelik olarak işletilmelidir.» (Bu, Ürdün’ün kaosa sürüklenmesine, tabiatıyla “divito et impera”ya, parçalanmasına sebeb olacağı gibi, Filistinlilere “vatan”(!) bulunacağından, Kudüs’ten uzaklaştırılmalarına da sebeb olacakdır./S.O.) Buraya kadar önce ABD’nin bir Kürt Devleti kurma plânından bahsedip, sonra birden İsrail’in “devlet yüksek stratejisi”nden sözaçıp, İsrail için Kürt Devletinin zorunluluğunu; daha doğrusu, İsrail’in “güvenliği” ve bölgesel “hakimiyeti” için Irak’ın parçalanmasıyla oluşturulacak Kürt Devletini anlattık. Kimileri için İsrail ile ABD’nin “devlet stratejileri”nin farklı olması gibi bir “zan” ortaya çıkarsa da, bugünlerde bol miktarda “uluslararası terör ağı” denilerek İslâm’a karşı “uluslararası koalisyonun HAÇLI SEFERİ”nden bahsediliyor olması, çıkarların uyuştuğu noktada, stratejilerin de “bir” olduğunu ortaya koyar. “Küfür, tek milletdir” ve “SİYONİZM, KÜFRÜN VE EMPERYALİZMİN MERKEZİDİR” doğrusunu ispatlayacak bir ifşaı da, Siyonist liderlerden Vlademir Jabotinsky’den verelim: «- SİYONİZMİN ESAS AMACI, TÜM AKDENİZ’İ AVRUPA ELİNDE TUTMAKTIR. Bu durumda, örneğin Suriye’nin bağımsızlığı, sökonusu bile olamaz. Bu konu, Fransa, İngiltere ve İtalya tarafından anlayışla karşılanacakdır; çünkü kendi koloni imparatorluklarının korunmasına yöneliktir. BİZ HERTÜRLÜ DOĞU-BATI ÇATIŞMASINDA BATI’DAN YANAYIZ. BİZ BUGÜN BU KÜLTÜRÜN EN SADIK VE EN ÖNDE GELEN TAŞIYICILARIYIZ. İngiliz imparatorluğunun yayılması bizim İngilizlerden bile daha çok işimize gelir.» Meşhur “kör” Moşe Dayan ise şöyle bir ifşaada bulunuyor: «- Yahudi halkının bir görevi vardır; öncelikle de İsrail’li olanların... İSRAİL, dünyanın bu yanında, Nasır’ın Arap milliyetçiliğinin başlattığı akımlara karşı BATI’NIN BİR UZANTISI OLARAK KAYA GİBİ SERT OLMALIDIR!» Bu “sevgi”(!) ise karşılıklıdır; İsrail’in kurulmasını Batı sağladı!...
ABD DESTEKLİ SİYONİST STRATEJİ Oded Yinon’un 1982’de kaleme aldığı “1980’LERDE İSRAİL İÇİN STRATEJİ” başlıklı makale-rapor ile, Ariel Şaron’un -raporun en önemli kısmı olan- “Kürt Devleti” fikrinin akabinde, Amerika’da da bir “think-tank” faaliyete geçiyordu: “Washington Institute for Near East Policy-Yakın Doğu Politikası için Vaşinton Enstitüsü: WINNEP”... Ana tarafından yahudi ve zamanımızda ABD’nin “sesi” hükmüne geçen Cengiz Çandar’a göre, “Amerika’nın ortadoğu politikasının belirlenmesinde ağırlığı tartışılmaz bi kurum” olan WINNEP, İsrail’in ABD’deki resmi lobisi AIPAC’ın “yan kolu” olarak faaliyete başlamıştır. WINNEP, “altın devrini”, ABD tarihinin en yahudisever Başkanı Clinton (zamanında, Yahudiler, -NewYork Başhahamı mesela- ABD’yi “goyim olmayan ülke, 2. İsrail” olarak ilan ettiler.) iktidarında yaşadı. Dışişleri tamamen WINNEP’ın kontrolüne geçti. Üç kişiyle yola çıkan kurum, bugün 50 kişilik uzman bir kadroyla, İsrail için strateji üretip, tatbik de ediyor. Üyeleri ise, “heybetine” yaraşır isimlerden meydana geliyor; bunlardan bazıları şunlardır: Martin Indyk, AIPAC -eski- yöneticisi Barbi Weinberg, ABDDışişleri -eski- Bakanı George Shultz, aynı görevin dışında, NATO Gnl. Skr.’ni de yapmış olan Aleksandır Haig, “Irangate skandalı”ndan mahkum olan ABD’nin “MGK’sı” sayılan ““Birleşik Devletler Milli Güvenlik Konseyi” danışmanı Robert Mc. Farlane, Siyonist teşkilat “B’nai B’rith” üyesi Walter Mondale, medya patronu Mortimer Zuckerman, meşhur “karanlıklar prensi”lakablı Richard Perle ve yine meşhur Dr. Alan Makovsky... WINNEP, sadece ABD’de değil, TC’de de tesirli (Sabatayist Kemal Derviş’i, “müstemleke valisi” olarak gönderten kurum burasıdır.); yani, sadece proje üreten değil tatbik eden ve “ilgili devlet ve yetkilileriyle” ilişkiler geliştiren “sıradışı” bir kurumdur. Bülent Ecevit tarafından “yüce bir kurum-august society” olarak nitelenen WINNEP, Ecevit ve şaron’un iktidarda olduğu bir dönemde, kuruluş gayesini gerçekleştirici adımlar, siyâsetler üretiyor; “HARİTALARIN, SINIRLARIN YENİDEN ÇİZİLECEĞİNİN” açık açık söylendiği bugünlerde “Kürt Devleti” gibi Ortadoğuyu (tabiî ki, TC’yi de!) tamamen değiştirecek bir hareket yapmak üzere... Önündeki tek engeli yoketme hamlesi ise; Saddam Hüseyin’i devirip, Irak’ı üçe bölmek... Onun için ki, Şubat ayında veya hemen müteakib aylarda Irak’a saldırılması gündemde... • Peki bütün bunlar olurken TC ne yapıyor? “Türkiye Cumhuriyeti, Irak’ın toprak bütünlüğünden yanadır... Türkiye, Irak’a saldırıya karşıdır.” Vesaire, vesaire, vesaire... TC’nin “resmî görüşü” böyle, fakat bunlar açıklanırken kamuoyuna, Irak Ankara Büyükelçisi, gayr-ı resmi yoldan iletilen “çekin” mesajı ile kovulabiliyor! Sebeb olarak da “terörist M. Atta ile Bulgaristan’da görüşmüş olduğuna dair ABD istihbaratı” gösteriliyor. ABD Başkanı Bush’un, “operasyon Afganistan dışında da devam edecek” sözü ile Ankara’ya gelen Dışişleri Bakanı C. Powel’ın ziyareti öncesinde, TC Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu, “Biz, Irak’ta bir harekatı arzulamadığımızı yetkili ağızlardan tekrar tekrar söyledik. AMA YENİ ŞARTLAR, YENİ DEĞERLENDİRMELERİ GÜNDEMİMİZE GETİREBİLİR” dedi. “Yeni şartlar” üzerinde aşağıda duracağız; fakat, bu mevzuya derinlemesine girmeden önce, bu ifâdelerin söylendiği günlerde “SATILAN KIBRIS” meselesini ele alalım; ki, Ortadoğuyla yakından ilgilidir...
SATILAN KIBRIS Kıbrıs, yukarıda da bahsettiğimiz gibi “İsrail devleti toprağı” sayılmaktadır. Teodor Herzl’in 1902’de Lord Rotşıld’a yazdığı mektubda, Kıbrıs şu şekilde plânlanmaktadır: «- Kıbrıs’ı düzene sokmalıyız ve birgün Erez İsrail’in üzerine gitmeliyiz ve kuvvetle almalıyız. Kıbrıs’tan müslümanlar gider, Rumlar iyi bir fiyatla topraklarını satarlar, Atina veya Girit’e göç ederler. Filistin, Yahudiler için çok küçük, bu nedenle Filistin’e yakın bir yer sağlamamız gerekiyor. Filistin’e Kıbrıs da dahil edilmelidir.» Bu maksatla İngiltere’den 33 Rus yahudisi aile, üç koloni halinde Kıbrıs’a yerleştirilir. 1939’da Kıbrıs’ta Yahudilerin göç izni kanun haline getirilir ve serbestleşir. İkinci Dünya Savaşı esnasında, Kıbrıs, Yahudilerin Filistin’den önceki mekanı oldu; İngiltere, Avrupa’daki Yahudileri zorla gemilere bindirerek Kıbrıstaki toplama kamplarına yolladı. 1946-1948 yılları arasında 51.500 kişi geldi; bunlar nizamî grublar halinde eğitildiler ve İsrail ilân edilip kurulduktan sonra, siyonist terör örgütü “HAGANAH”a katılarak, Filistinliler ve Arablarla savaştılar. Bugün Kıbrıs, başta MOSSAD olmak üzere, gizli servislerin cirit attığı bir toprakdır; “büfe bankaları” sayesinde “kara para”nın merkezi durumundadır; bankaların bellibaşlıları ise MOSSAD ve CIA’nın kontrolündedir. “Le Monde”un (17 Temmuz 1974) yazdığına göre, “Makaryos ile İsrail arasında bir anlaşma yapılmış ve 30 İsrailli “uzman” tarafından Rumlara “gerilla sevaşı” konusunda eğitim” verilmiştir. Keza, İsrail, devamlı bir suretle Kıbrıs meselesinde Rum tarafının tezini desteklemektedir. Adada tek devlet ve Rumların hakimiyetinin istenmesinin sebebi, Türkiyede’ki İslâmî güçlerin iktidara gelmesiyle, adanın hakimiyetinin Rum ve tabiatıyla İsrail’in hakimiyetinden çıkması ihtimalidir. Peki bütün bunlara rağmen, TC, Kıbrıs meselesinde ne yaptı? Elindeki en büyük kozlardan biri olan ve “Avrupa Ordusu” diye bilinen “Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası-AGSP”deki “haklarından” da vazgeçti. Bunun ne manaya geldiğini Oktay Ekşi’den gösterelim: «- Yanlış anlamıyorsak, Türkiye, “AB tarafından kurulacak askeri gücün, NATO olanaklarından yararlanabileceği her durumda” söz sahibi olmayı yani “karar alacak yerde bulunmayı” istiyordu. Oysa, şimdi Türkiye, bu görüşünden vazgeçiyor. Sadece “NATO olanaklarından yararlanmayı gerektiren STRATEJİK nitelikli” operasyonlarda Türkiye’nin görüşü alınacak. İyi de hangi operasyonun stratejik nitelikte olduğuna eğer AB karar verirse, Türkiye o zaman ne yapacak? Verilen bilgilere göre, tamam, AB gücü, Türkiye’ye karşı kullanılmayacak. Özellikle Türk-Yunan ihtilaflarında bu garanti veriliyor. Lakin bu güvence eğer böyle mektubla yahut Türkiye ile AB dönem başkanı arasında varılacak mutabakatla veriliyorsa, üye devletlerin “bizim imzamız var mı?” demeye başladıklarını unutmayalım.» Böyle kritik bir dönemde Kıbrıs’ın işte böyle “satılması”, gaflet, dalalet vesaire değil, tam manasıyla VATANA İHANETTİR. Özellikle, 11 Eylül’den sonra... Bugüne kadar, “yurtta sulh, cihanda sulh” ilke(siz)siyle, dış politikanda önünü tıkayıcı, iktisadi olarak büyük maddi açıklara sebebiyet verici Kıbrıs’ı savunduysan, bırakmadıysan, şimdi hele hiç bırakmaman gerekir. Öyle ya, ingiliz aksanıyla “türkçe(!)” konuşan ada sakinleri, esasta o “ilke(sizlik)” sebebiyle iç ve dış siyasetinde hasarlara sebebiyet vermeden önce, usturublu ve onurlu bir şekilde -belki- devredebilirdi. Fakat, “haritaların, sınırlarının tekrar çizileceğinin” alanen söylendiği bir dönemde, “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesinin işe yaramayacağı ortada; “aktif siyaset”ten başka bir çıkar yol yokken, “yüzen uçak gemisi” diye namlanan Kıbrıs’ı “satmak”; “SİYASETTE UZUN DOSTLUK VE DÜŞMANLIKLARIN OLAMAYACAĞI” ilkesi içerisinde -”tevratsal sınırları” hatırlayalım-, yarın düşmanın olabilecek bugünkü sözde dost ve mütefiklerine “ben ordumu terhis ettim” demekle eş bir ihanet-i vataniyyedir. Bunların yaptığı, “İttihat ve Terakki’nin Üç Beyinsizi” lakablı Enver-Talat-Cemal Paşaların yaptıklarından farklı değildir; hatta o zaman ortada bir “savaş” olduğunu düşünürsek, şimdiki “ÜÇ BEYİNSİZ”in ülkeyi savaşsız bu hale sokmalarıyla vatana ihanetlerinin seviyesini de anlayabiliriz.
PETROL ZOKASI IRAK... Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu’nun, “yeni gelişmeler” vurgusu... Biliyorsunuz, 11 Eylül saldırısından sonra, ABD, “Taliban ve El-Kaide”nin “bu işi” yaptığına dair delilleri çeşitli devlet yetkililerine vermiş, bir tek “üç beyinsiz”den biri, “deliller ABD’yi tatmin ettiyse bizi de eder!” deme ŞEREFSİZLİĞİNİ göstermişti. ABD, Afganistan’dan sonra Irak’a saldıracağının sinyallerini vermeye başlamıştı; özellikle, “şarbon vakaları” sebebiyle Irak hedef alınmıştı. Gerçi “şarbonun “ABD labaratuvarlarında üretildiği” kesinlik kazanmış olsa da, ABD, Irak’a saldırmakta kararlıdır. TC ise her defasında buna itiraz edip, “Irak’a saldırılması taraftarı olmadığını” açıklamaktadır. Hatta, Ekim-Kasım MGK Toplântılarından da, bu yönde kararlar çıkmış, basına, askerlerin bu saldırıya taraftar olmadığı en üst düzeyde iletilmişti... Bu arada Ankara’da, ABD’nin, Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’nun, itirazları sebebiyle “emekliye ayrılmasını istediği” konuşulmaya başlanmıştı. Hatta daha da ileri gidilerek bir darbe olabileceği bile söylendi... İşte tam bu noktada “yeni gelişmeler yeni değerlendirmeleri tabii kılar” sözü söylendi... Neydi bu “yeni gelişmeler?..” “Darbe” yapılmasından korkarak (Kıbrıs ve) Irak’ta TC’nin sahibleri siyaset değişiklikleri yapıyorlar desek, kendi “siyasi emelleri” için, “koltuk”da biraz daha oturabilmek için, bugüne kadar reddettikleri birşeyi yapıyorlar demektir ki, bu VATANA İHANET değilse nedir?.. Veya, acaba, ABD, Irak’ın 11 Eylül saldılarıyla alakası olduğuna dair deliller buldu, bunları Ankara’ya gösterdi ve onlar da, “bu yeni gelişme” karşısında “yeni değerlendirme” yaptı desek, Batılı ülkeler bile böyle bir delilden bahsetmiyorken bu da imkansız... O halde nedir bu “yeni gelişme?”... • CIA -eski- Başkanı R. James Woolsey’in, “The Washington Post” gazetesinde yeralan makalesinde bakın neler söyleniyor: «- Irak’a karşı yüzbinlerce Amerikan askerini ve onlarca müttefiğimizi seferber etmeden adım atamayacağımızı söyleyenler, Afganistan’da neler olup bittiğine bir baksın. Bakılacak bir yer de, bugün artık 1991’de çatıştığımızın gölgesi haline düşmüş olan Irak ordusu. ELBET YARDIMA İHTİYACIMIZ VAR; AMA BU NOKTADA BİR ÜLKE VAR KRİTİK ÖNEMDE: TÜRKİYE!.. Türk hükümeti Irak’ın bölünmesinden ve kuzey Irak’ta kurulabilecek ayrı bir Kürdistan’ın kendi Kürtleri üzerinde bir çekim etkisi yaratmasından korkuyor. BU SORUN, IRAK MUHALEFETİYLE ÜLKENİN GELECEKTEKİ SINIRLARINA GÜVENCE ALTINA ALINMASI YÖNÜNDE MESAİ YAPARAK, TÜRKİYE’YE KUZEY IRAK’A İSTİKRAR GARANTÖRLÜĞÜ VERİLEREK VE BURADAKİ PETROL KAYNAKLARINA GEÇİŞ İMKANI SAĞLAYARAK ÇÖZÜLEBİLİR.» Anlaşılacağı üzere, “yeni gelişme”, MUSUL-KERKÜK PETROLLERİNİNİN TC’YE VERİLMESİDİR; hatta daha ileri yorumlarda ve açıklamalarda buranın ilhakı sözkonusudur.
“SATILIK MÜTTEFİK” Mesele, “Musul-Kerkük petrollerine” dayandığında da, hemen “Osmanlı devleti, Mondros Anlaşması Lozan, Haliç Konferansı, Milletler Cemiyeti” mevzuları açıldı. En “imansızlar” dahi, Musul-Kerkük’ün “bizim” malımız olduğunu söylemeye, yüzyılın başında “emperyalistlerce bizden gasbedildiğini”, Musul meselesini halleden anlaşmada “etnik dağılım” husususunun “zaten” kaydedildiğini, bu açıdan da orada yaşayan Türkmenler sebebiyle ilhaka “açık kapı” bulunduğunu yazıp durdular. Bu meseleye girmeden önce halledilmesi gereken iki husus var; önce onları halledelim... “Yüzyılın başında emperyalistlerce gasbedilen....” Evet, bu ifâde doğrudur; fakat bu doğruyu, kullanmamaları gerekenler söylüyorsa “yanlış”dan da feci bir durum vardır. Hani, “yurtta sulh, cihanda sulh” idi!!! Irak’ın bir parçasını “ilhak” veya çıkar amaçlı olarak başkaları tarafından da olsa koparılmasına cevaz vermek, bu “ilke”nin neresiyle bağdaşır?!. Eğer, “dış siyasi ilke” değiştiyse, o halde niye “Avrupa Ordusu” pazarlıklarında geri adım attınız ve Kıbrıs’ı “peşkeş” çektiniz?. “AKTİF POLİTİKA” TATBİK EDİLECEKSE, DOĞU AKDENİZ’İN “KALESİ” VE -ANADOLU KITASI EŞLİĞİNDE- ORTADOĞU, ASYA VE AFRİKA’YI ZABT-I RABT ALTINA ALICI “TABİÎ VE MUHKEM DENİZ ÜSSÜ KIBRIS”I NİYE GÖZDEN ÇIKARDINIZ? Esasında düğüm belki de burada: Kıbrıs’a karşılık Musul!!! İYİ DE KIBRIS TARAFINDAN TAMAMEN KONTROL EDİLEBİLECEK BİR MUSUL NE MÂN İFÂDE EDER?! Hatırlıyoruz; Çiller’in ABD seyehati esnasında (1994) yine Irak meselesi gündeme gelmiş ve William Safire isimli bir yahudi gazeteci “SATILIK MÜTTEFİK” tabirini kullanmıştı. Hernekadar geçenlerde Eyüp’te bıçaklanarak öldürülen Üzeyir Garih ile ortağı Ishak Alaton, o geziye katılmış ve Amerika’ya gitmeden önce verdikleri röportajlarda “Çiller’i ABD’de pazarlayacağız” diyerek W. Safire’nin “satılık” tabirini haklı çıkartmış olsalar da, yine de etkili ve yetkili zevatta kıyamet koptu; “nasıl böyle söyleyebilir?; ağzının payını verelim!” vesaire... Sormak gerekir bunlara, eğer öyle değilseniz, Kıbrıs, “Avrupa Ordusu” ve “Kürdistan” nasıl halledildi?!. CIA -eski- Başkanının “petrol rüşveti” ne manaya geliyor?! İşin daha da traji-komik tarafı, “petrol rüşveti”ni ilk ortaya atanın ise William Safire olması!!! “YENİ GELİŞMELERİN YENİ DEĞERLENDİRMELERİ” ORTAYA ÇIKARMASI, “SATILIK”OLUNDUĞUNUN KABULÜ DEĞİL MİDİR?.. Bunun yanında... Irak “bağımsız” bir ülke... On senedir uğraşılmasına rağmen aksi bir netice alınamadığına göre, Saddam ile Irak halkı bütünleşmişlerdir. “Haritaların yeniden çizileceği” bir devirde, “bağımsız devletin” topraklarının parçalanmasına veya “iktidar değişikliğine” izin vermek, adı “satılık”a çıkmış olan devletlerin, “aynısını bana da yapabilirsiniz!” demesinden başka birşey veya bunun kendisini tatbik edilmesine ses çıkartamamasının sebebi değil de nedir?!.
MUSUL’UN VE TC’NİN HAYSİYETİNİN DEĞERİ Aşagıdaki iktibası; Hacettepe Üniversitesi’nde -eski Devlet Bakanı- Prof.Dr. Abdulhaluk Çay’ın nezaretinde “doktara” çalışması (1995) yapan, “yüksek lisansını” “Musul Meselesinin Doğuşu, Gelişimi ve Çözümü” isimli teziyle veren Ayhan Aydın’ın “Turan Kültür Vakfı-Turan Yayınları” arasında neşredilen “Musul Meselesi” isimli dökümanter kitabından, “Musul-Kerkük’ün nasıl gittiğini” ibret verici bir tarzda ortaya koyduğu için naklediyoruz: «- Sir Ronald Lindsay, İngiliz Dışişleri Bakanlığına gönderdiği 28 Ocak 1926 tarihli raporunda, Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüşdü (Aras) Bey’le yaptığı görüşmeden sonra TÜRKLERİN MUSUL ÜZERİNDEKİ İDDİALARINDAN VAZGEÇMEK NİYETİNDE OLDUĞUNU ve savaştan da artık sözetmediklerini bildiriyordu... Sir R. Lindsay, 21 Nisan 1926 tarihli raporunda Tevfik Rüştü Bey’le yaptığı bir görüşmeden daha söz etmektedir. Bu görüşme sırasında Tevfik Rüşdü Bey, toprak isteğini bir yana bırakıp, gayr-ı resmi olarak “ama en nüfuzlu dostuna” yani Mustafa Kemal’e danıştığını söyleyerek” üç öneride bulunmuştur: a) 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Paktı ve 18 Şubat 1926’da parafe edilen Türk-Fransız Andlaşmasının öngördüğü şekilde bir karşılıklı tarafsızlık anlaşmasının İngiltere ve Türkiye arasında da akdedilmesi; b) Brüksel Hattı’nın güneyindeki bütün toprakların gerekirse üçlü bir anlaşma ile kendi kendini tam olarak yönetebilen bir Irak Devletine bırakılması; c) IRAK PETROLÜNDEN TÜRKİYE’YE HAK TANINMASI... Tevfik Rüşdü Bey sonuç olarak Türkiye’nin toprak ihtirası taşımadığını, yalnızca, güvenlik aradığını, bunu da genişçe bir toprak parçasının ilhakıyla veya başka yollardan sağlanabileceğini belirtmiştir. Lindsay; Ankara’dan gönderdiği 23 Nisan 1926 tarihli raporunda ise; Türk önerileri öncesinde görüşlerini beyan etmekte ve petrol konusunda taviz verilmediği takdirde, Türkiye’nin toprak talebi ve sınır güvencesi konusundaki isteklerini yeniden canlandırabileceğini yazmaktadır. Lindsay’a, İngiliz Dışişleri Bakanı Chamberiain’ın 24 Nisan’da verdiği cevapda, Türkiye’nin tutumundaki uzlaşmaya mütemayil ani değişmenin, İtalya’dan duyulan korkudan kaynaklanmış olabileceği belirtilmektedir. Mussolini’nin bu korkuyu gidirici güvenceler vermesi üzerine, Türkiye’nin yeniden sertleşebileceği endişelerine yer veriliyordu. Ayrıca Chamberiain, hükümetinin, Ankara’yla uzlaşmaya gitmek için elinden geleni yapma ve petrol hususunda da, Türklere Musul petrollerinin kâr hissesinden bir pay vermeyi düşündüklerini beyan etmiştir. 4 Mayıs 1926’da İngiltere, petrol konusundaki kesin tutumunu İstanbul’a bildirmiştir. “Türk Petrol şirketi”, petrol tavizine muhalifdir. Bundan dolayı, Londra, hissenin Irak hükümetinin payından alınmasını kararlaştırmış; bu payın %10 olarak belirlendiğini, gerektiğinde %15’e yükseltilebileceğini belirtmiştir. Bir başka alternatif de, petrol tavizinin 25 yıl süre ile tanınmasıdır; eğer böyle olursa kâr hissesinin yüksek tutulması, belki de %25’e çıkartılması gerekecektir. Sir Ronald Lindsay’ın Ankara’dan gönderdiği 25 Mayıs 1926 tarihli raporda, toprak terki yerine, Türkiye’ye, 500.000.-Sterlin’e kadar toplu bir ödeme teklifi sunduğunu bildirmektedir. Sir Ronald Lindsay, bu sırada Türk maliyesinin çok güç durumda olduğunu belirtmekte ve verilen cevabı aktarmaktadır. Buna göre, Türk Dışişleri Bakanı, meslekdaşlarına ve Başbakan’a danıştıktan sonra, topluca vardıkları sonucun İngiltere’nin teklif ettiği miktarın yetersizliği üzerinde yoğunlaştığını bildirmektedir.. Tevfik Rüşdü Bey, Türkiye’nin 2.200.000.-Sterlin’den aşağısını kabul edemeyeceğni beyan ediyordu. Türk Dışişleri Bakanı, karşı bir teklif olarak; Türkiye’nin Osmanlı borçları hususunda hisse senedi sahibleriyle anlaşmaya varılmasından sonra bu anlaşmanın Türkiye’ye yükleyeceği ilk üç yılın faizini İngiltere ile Irak’ın birlikte ödemelerini istedi. Tevfik Rüşdü Bey, Türkiye’nin en son 1.000.000.-Sterline razı olabileceğini de ekledi. İngiliz Dışişleri Bakanlığı, 26 Mayıs’da -Sir Ronald Lindsay’ı- “İngiltere hükümetininin gerektiği takdirde en fazla 775.000.-Sterlin”e çıkması için kendisini yetkili kıldığını” bildirdi. Sir Ronald Lindsay, Ankara’dan yolladığı 28 Mayıs tarihli raporda da Tevfik Rüşdü Bey’le görüşmesinde; Bakan’ın, 1.000.000.- Sterlin’de ısrar ettiğini, eğer bu kabul edilmezse, 300 yahut 800.000.- Sterlin olmasının ehemmiyet kesbetmediğini, burada TÜRKİYE’NİN HAYSİYETİNİNİN sözkonusu olduğunu ilave ettiğini bildirmektedir. 30 Mayıs’da ise, Tevfik Rüşdü Bey, 25 yıllık bir süre için %10’luk bir payın kabul olunduğunu da İnqiliz Büyükelçisine resmen bildirdi. Nihayet, 3 Haziran’da Tevfik Rüşdü Bey ile Sir Ronald Lindsay arasında geceyarısına kadar süren bir toplântıdan sonra 500,000.- STERLİN üzerinde anlaşmaya varıldı.Neticede, 3 Haziran 1926 tarihinde Ankara’da, Türkiye, İngiltere ve Irak arasında “Sınır ve İyi Komşuluk Andlaşması” adı altında imzalanan bir muahede ile Musul meselesi, İngiltere lehine çözümlenmiş (TC-Irak sınırıda çizilmiş) oluyordu.» • Ne “sosyalist” ne de “İslâmcı; tamamen “derin devlet” diye tabir edilen nesnenin yanındaki bir vakfın yayınlandığı kitabdan, Musul meselesinin Atatürk tarafından nasıl halledildiğini okuduk. TC’nin “haysiyetinin” 500.000.- Sterlin ettiğini -Bakanının ağzından- öğrendik. İngiltere’nin tüm korkusuna rağmen; evet, kabul ediyoruz, Irak petrolleri hususunda, “Artık Osmanlı-Türkiye diye bir yer olmayacak!” diyen ABD Başkanı W. Willson’un takipçisi petrolcülerin, yani ABD’nin de devreye girdiğini, Musul’un Türkiye’ye bırakılamayacak bir noktaya getirildiğini kabul ediyoruz. Fakat, aynı “Hatay”da olduğu gibi bir “referandum” maddesi eklenebilirdi; hele ki, İngiltere’nin toprak değil fakat petrolün peşinde olduğu iyice anlaşılmış olsa -İtalya ile zaten “iyi” niyetli yaklaşımlar mevcuttu, bu açıdan İtalya faktörü de kullanılabilirdi- bu ve hatta “hisse ve işletme karşılığı petrol” İngilizlere bırakılıp, Musul, TC sınırlarını içine katılabilirdi. Bu olmadı; İngilizlerin hisse teklifi bile “es” geçilip, “500,000.- Sterlin”lik haysiyete sahip olunup, Musul’un terki uygun (!) görüldü... William Safire’nin neden “SATILIK MÜTTEFİK” dediğini anlıyor musunuz?.. Herif, TC’nin “cemaziyül evvelini” biliyor da ondan!!!
OLTAYA TAKILAN BALIK: TC; HEM DE AYNI YEMLE Hele ABD’nin (doğrusu Siyonizmin) kölesi olmuş “uzman” diye bilinen kişilerin, “Atatürk, Musul’u Misâk-ı Millî içerisinde olmasına rağmen bırakmak zorunda kaldı; çünkü direnseydi Anadolu da elden gidebilirdi!” gibi açıklamalarına diyecek yok.. Tam da uzmanlara yaraşır bir vecizedir bu... Hele, “Ama şimdi iş değişti!” diye eklemeleri... “Uzman” vecizelerinin “Anadolu da elden gidebilirdi!” sözlerinin içi boş bir “masal” olduğunu yukarıdaki iktibas ile gösterdik. İkinci bölümün cevabı da yine orada ve bütün yazacaklarımızda... İlkin: Siz, Musul’u; koskoca bir tarihi, şerefi, haysiyeti, “500.000.-Sterlin”e satmışsınız. İkinci olarak, “500.000.- Sterlin”, iki dışişleri bakanı arasında halledilmiş bir meseledir; esas anlaşmanın “14. maddesi”ne göre, “25 yıl süre ile Musul Petrollerinden %19 hisse Türkiye Cumhuriyeti’ne verilecektir” kaydını işletme hakkı baki idi ve hiçbir TC Hükümeti bunu almaya değil istemeye bile cesaret edemedi. Yine denildiği gibi, “bize saldıracaklardı, mahvedeceklerdi vs.” lafları, gerçeği nakletmekten uzaktır. Gerçek şu sözlerdedir: «- LOZAN ANLAşMASINDA EMPERYALİZME VERİLEN TAVİZLER YABANCI SERMAYE-YERLİ SERMAYA ORTAKLIKLARI, CHESTER TİPİ PROJELER, ASLINDA ÖYLE BİR TABLO ORTAYA KOYMAKTADIR Kİ; BU TABLODAN SİYASÎ İKTİDARIN EMPERYALİZME VE ONUN YERLİ ORTAKLARINA TESLİM OLDUĞU SONUCUNU ÇIKARTMAK PEK DE GÜÇ OLMAYACAKDIR.» Cemaziyül evvellerini biliyorlar diye boşuna söylemedik!!!
MUSUL’A KARşILIK ALINAN “KÜRT” MESELESİ Yapılan anlaşma ile TC-Irak sınırı resmi olarak çizilirken, “petrol” mevzusu yanında -ileriye dönük- başka meselelerde halledilmişti İngiltere hesabına... Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye ve İngiltere siyâsî münasebetlerini anlatan kitabında, bu anlaşmanın kime ve nasıl yaradığını bir iktibas ile anlatmaktadır: «- İZVESTİA gazetesinde İransky imzasıyla çıkan bir yazıda; a)Lord Gurcon’un söylediği gibi Fırat Hindistan’ın Batı sınırıdır; Musul ise Mezopotamya’dan İran’a ve Karadenizle birlikte Hazar Denizi’ne giden yollara hakimdir. b) MUSUL, KÜRT NÜFUSUYLA İRAN VE TÜRKİYE’YE KARşI BİR SİLAH OLARAK KULLANILACAKDIR. c)İngiltere’nin, Musul üzerinden Mezopotamya ve Arap Yarımadasındaki araplar üzerindeki denetimi kolaylaşacakdır. d) Petrol ise İngiltere’nin bu anlaşmadan elde ettiği en büyük kazançlardan biridir.» • Musul’un elden çıkarılmasının hikayesi böyle; fakat dikkat edilirse, “İzvestia”da neşredilen makalede geçen, “b) Musul, Kürt nüfusuyla İran ve Türkiye’ye karşı bir silah olarak kullanılacaktır.” öngörüsü, o günden bugüne baki... Bu apaçık ortada olan bir vaziyetken, Musul bırakıldı ve içerideki Kürtlerin üzerine yönelindi; bugünlere gelindi, üstelik, “insan hakları ve demokrasi” bahanesi adı altında Batı’nın, içişlerine karışılmasına, “kriterlere” uyulması “emirlerine” tâbî kılınılmasını gündeme getirdi... MESELE, NE PETROL NE DE TOPRAK İDİ MUSUL’DA; MESELE, “BAĞIMSIZLIK” İDİ VE “500.000.- STERLİN”E SATILDI O DA... Cetvelle çizilmiş sınırlarda, birbirine karşı olan “düşman” kabileler veya aralarında husumet bulunan kabileler, “Devlet” haline getirildi; böylece “ileriki” aşamada müdahale edilebilecek bir “statüko” inşa edilerek, birbirleriyle kavga etmekten, “işgalcilerine” müdahale etmeyi beceremeyen “uydu devletler” meydana getirildi. “1980’Lİ YILLARDA İSRAİL’İN STRATEJİSİ” raporunu yazan Oded Yinon, bu hususu şu şekilde kaydeder: «- Müslüman Arap alemi, buralarda yaşayan insanların dilek ve arzuları dikkate alınmadan yabancılar tarafından bir araya getirilmiş, iskambil kağıtlarından yapılma geçici bir ev gibidir. Keyfi olarak 19 devlete bölünmüştür. Herbiri birbirine düşman azınlıklardan ve etnik grublardan teşekkül ettirilmiştir. Dolayısıyla, bugün her müslüman Arap devleti, içten etnik toplumsal çöküntü halindedir; bazılarında iç savaş başlamışdır bile...». Bu ise “böl ve yönet”in mantığıdır. İsrail, birbiriyle iyi veya “içişleri sağlıklı” hiçbir komşu istememekte ve eğer böyle bir komşu devlet mevcutsa muhakkak “müdahale” etmektedir. Etiyopya’da böyle oldu; Türkiye’de böyle oldu ve Irak’ta da böyle oldu... İsrail devamlı olarak “azınlıklara” oynuyor güya “onların haklarını” savunuyor; esasta, böylece “ulus devlet-demokrasi” dayatmasıyla komşuyu “ehlileştiriyor”... ••• Etkili ve yetkili zevat ile “strateji kurumu uzmanlarının”, Musul meselesinde söyledikleri, “anlaşma maddesinde ekaliyetlere atıfta bulunulmuştur” yollu sözlerinin manası işte burada ortaya çıkmaktadır. Öncelikle bilinmesi gereken, kastedilen anlaşmanın, TC-Irak hududunu çizen anlaşma değil, Mondros Ateşkesnamesi’dir; bu anlaşma nisbet alınarak “Misâk-ı Millî” ilan edilmiş ve Musul’un “referanduma” tabii kılınması yani Osmanlı’ya mı yoksa İngiliz egemenliğindeki Irak’a mı “teba” olunacağı bölge halkının tercihine bırakilmıştır. (Ki, Sovyet Rusya, İtalya ve Fransa devletleri nisbet olarak Misâk-ı Millî’nin alınmasını, kendileriyle yapılan anlaşmalarda zımmen kabul etmişlerdir.) Fakat o devirde de bulunan “üç beyinsiz” veya “üç hain” tarafından “MUSUL’U, BATI TRAKYA’YI VERELİM; FAKAT BİZİM LAİK VE ULUS DEVLETİMİZ OLSUN!” mantığı işletilmiş, bahsedildiği gibi de Musul sudan ucuz bir fiyata hem de, İngiltere’ye (uydu Irak’a) bırakılmıştır. Bu açıdan da, “Musuldaki ekalliyet” mevzuusu havada kalan, hukûkî zemini olmayan bir iddiadır, TC açısından... Fakat eğer, bunun tersi iddia ediliyorsa, “Bosna”yı, “Batı Trakya”yı ve hatta bir devirler haraca bağladığımız “Moskova Prensliği”ni de “ilhak” edelim. Anlaşılmıştır ki, “azınlıklar” mevzusu emperyalistlerce kasten açık bırakılmış ve “ileride” meydana gelebilecek “harita değişikliklerine” -elbette “yerli işbirlikçileriyle”- zemin hazırlanmıştır.
IRAK VE ARMAGEDON Irak’a saldırının görüldüğü gibi hiçbir HUKUKİ ZEMİNİ MEVCUT DEĞİLDİR ... Hele Irak’ı, “kimyasal ve biyolojik silah ürettiğinden” ötürü “terörist devlet” sınıfına koyarak müdahale etmenin hiçbir zemini yoktur. Eğer bu silahları ürettiğinden ötürü müdahale edilecekse, ilk önce ABD ve İsrail’e, sonra da Batı ülkelerine müdahale edilmelidir. Pakistan’ın yaptığı “atom bombası”nı, nasıl “İslâmi bomba” diyebiliyor Pakistan’ı uyarabiliyorlarsa; aynı şekilde Batılıların elindeki bombalara da “hıristiyan ve siyonist bomba” demenin ve onların da uyarılmalarının vakti gelmemiş midir?.. Fakat onların derdi bu değil ki?. Batının istediği, kendileri hertürlü silahla techizatlansın, İslâmi devletler ise “çakaralmazlarla” idare etsin; onları da kendi halkına karşı kullansın. ABD’nin “Hıristiyan-Siyonisti” Başkanı Ronald Reagan’ın, “YILDIZ şAVAşLARI PROJESİ”ne büyük para sarfetmesinin baş sebebi, kendi ifâdesiyle “ARMAGEDON’A HAZIR OLMAK”dır; W. Bush da, aynı kafadadır ve onun içindir ki, “HAÇLI SEFERİ” başlatıp -hem de içimizdeki ve başımızdaki beyinsiz ve işbirlikçileri kullanıp-, “GAYR-I NİZAMİ HARP TAKTİKLERİYLE” müslümanların izzetini ve haysiyetini “kırmayı” ve böylece de NİHAİ SAVAş-ARMAGEDON’da avantajlı olmayı düşünüyor.
IRAK’I TAHRİK ALETİ TPAO TC ne yapıyor bütün bu hadiseler olurken?.. «- Türkiye’de petrol arama görevi ifâ etmesi için kurulan ve yıllardır kaydadeğer bir başarı gösteremeyen TPAO’nun yetkilileri, bayram öncesi yaptıkları açıklamalarda, Kuzey Irak’ta petrol arama işine girişileceğini ilan ederken, bunu Irak yönetiminin rızasıyla mı yoksa ayrılıkçı unsurlarlla birlikte Irak yönetimine rağmen mi yapılacağı konusuna açıklık getirmemişlerdir. Irak yönetimi, “Türkiye ile ortak petrol arama işine girişmediklerini, kendilerinden habersiz topraklarında yapılacak hertürlü ticari ve siyâsî maksatlı girişimi uluslararası hukuk ölçülerine göre değerlendireceklerini” ihtar etmişlerdir.» (Vakit. 20. 12. 2001) Bu TPAO var ya, bu ülke topraklarında mostralık petrol arama çalışmalarında bulunur, petrol bulunan kuyuları da betonla kapatır; kurulduğundan beri de daima “33. derece mason üstadlarının hakimiiyetinde” olup, emekliliğe ayrılanlar da “Shell” veya “BP” ye iltica ederler. İşte böyle bir kurum, Irak’ın kuzeyinde petrol aramaya başlıyor; hem de Barzani ile birlikte!.. Irak’ın buna verdiği diplomatik bir ifâde ile söylenen cevabi yazının (“uluslararası hukuk ölçülerine göre değerlendirilecektir”) basit anlamı ise, “toprak egemenliğimi-bağımsızlığımı ihlal savaş ilanıdır ve aynıyla mukabele görür!”dür... Milletlerarası hukuk kurallarına göre, -”Devletin ülkesi; devletin yetkilerinin değerlendirilmesi” bahsinde-, “Devlet, ülkesinde cereyan eden bütün olaylarda ve bütün kişi ve şeyler üzerinde yetkilidir; bu hususlarda, tek başına yetkilidir.” kuralı caridir; bu açıdan da TC’nin-TPAO’nun “Irak devleti ülkesinde” izinsiz petrol aramaya kalkışması “ayıp” olduğu kadar “bağımsızlığın-egemenliğin ihlali” ve Irak açısından da ”meşru savunma hakkının ortaya çıkmasının” sebebidir. Bu hadise hakkında (14.12.2001 tarihli) “The New York Times”da şöyle bir makale yayınlandı: «- Kamuya ait bir şirket olan TPAO’nun Kuzey Irak’ta, Bağdat’ın kontrolü dışındaki Kürt bölgesinde petrol aramak gibi ihtiraslı bir iş için Kuzey Irak’lı Kürtlerle birlikte hareket ettiği şirket yetkilileri tarafından açıklandı. Açıklama Saddam Hüseyin’e sempatiyle bakmayan fakat aynı zamanda fiili olarak ortaya çıkabilecek bağımsız bir Kürt devleti topraklarının, Türkiye’deki Kürt azınlğın yoğun olarak bulunduğu bölgelere bitişik olmasından da endişe duyan Türkiye’nin Kuzey Irak’la bağlarını kuvvetlendirmesinin işareti oldu. Türkiye 1999’da ilan edilen ateşkesden önce Güneydoğu’da kendi ayrılıkçı Kürtleriyle 15 yıl savaştı» Bu şunu gösteriyor. TC, Irak devletinden ümidini kesti ve “parçaları” ile ilişkilerini geliştirmeye başladı. İkinci olarak da “zokayı yutmuş” ve “Musul petrolleri” uğruna ABD-İsrail’in plânlarına destek vermeye başlamıştır. Bu ise, G. Civaoğlu’nun naklettiğimiz yazısında geçen plânın ilk kısmının teorik olarak başarısının delilidir: “- Saddam’ın bıraktığı silahlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt Devleti kurulacak...” Fakat ikinci kısmın da harekete geçirilmesinin hamlesidir: “- Sizden toprak isteyecekler... Ya vereceksiniz barış olacak... Ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız!” İşte bu nokta mühim; daha doğrusu nereden nereye gelindiğini gösterici... TPAO’nun Kuzey Irak’ta petrol arama çalışmasını yorumlayan “The New York Times” yazarı, bu hadiseyi, “TC’nin Kuzey Iraklı Kürtlerle birlikte hareket etmesi” olarak değerlendirmişti. Oysa aynı gazete, TC askeri güçlerinin Mart 1995’te “terörist örgütü takib” adı altına başlattığı ve 35 bin askerin kullanıldığı “Çelik Harekatı”nı, (Mart ‘95’te) şöyle değerlendiriyordu: -«Türkiye Kuzey Irak’ı işgal etti. Bu saldırının tek sebebi, ayrılıkçı Kürtleri cezalandırmak olsaydı, Türk uçakları Bekaa vadisindeki terörist kampları vururdu. Türkiye’nin asıl amacı, Kuzey Irak’taki petrol tesislerini ele geçirmek ve bunu Saddam adına yapmaktır...» Bunu yazan da, “Satılık müttefik” tabirinin sahibi, William Safire’dir; ki, bu gazete, ve gazeteci, İsrail’in sesi hükmündedir. TC’nin Kuzey Irak’a müdahalesi, önceden “Saddam’a yarıyor” diye lanetlenirken; şimdi “ayrılıkçı Kürtlere yarıyor” diye teşvik görüyor. TC’NİN “BÖLGE MERKEZLİ SİYASET” TAKİP EDEREK AKLI BAşINDA YAPTIĞI ENDER DIş SİYASİ İNCELİKLERDEN BİRİ OLAN IRAK’LA İşBİRLİĞİ meselesinde, dikkat edilirse ABD gözündeki değeri “pasif”tir, yani “piyon”dur; hamleler bile TC’ye “yarar-yaramaz” diye değil Irak’ı “böldürür-böldürmez” noktasından değerlendiriliyor; dönme İsmail Cem İpekçi kontrolündeki “haysiyetli dış politika” bu oluyor!!! ABD-İsrail, TC’ye verdikleri bu rolün dışına çıkılabilecek her hamleyi anında zor kullanarak bertaraf ediyor, engelliyor: Irak’la varılan ikinci bir sınır kapısı açma anlaşmasına, ki buna ihtiyaç oldukça fazladır, “Çekiç Güç” uçakları bombalarla karşılık vermiş ve “kapı”nın açılacağı bölge -halen de- yoğun bir bombardıman ile etkisiz hale getirilmeye çalışılmıştır. Bu “kapı”, Barzani’nin hakimi olduğu bölgenin dışında ve Türkmen bölgesiyle, direkt olarak petrol bölgeine uzanmaktadır. Güneydoğu’daki “petrol ticareti”ni arttırması ve iktisadi durumu daha da aktifleştirmesi kesin olan bu “kapı”, “Barzani faktörü”nünün devreye girmesiyle akamete uğratılmaya çalışılmaktadır.
YAHUDİ KÜRDÜ BARZANİLERE KÜRDİSTAN ABD-İsrail’in bu “Barzani sevdası” ise sebebsiz değildir; Barzani aşireti, köklü bir Yahudi ailesidir. Kürt yahudilerindendir. 16-17. yüzyıllarda Barzani ailesinden yetişen hahamlar bölgede (“Kürdistan”) dini eğitim veren kurumlar açıp, Kabala ve Talmud üzerinde eğitim vermişlerdir. Mısır, Filistin gibi Kürdistan’a uzak yerlerden dahi öğrenci kabul edecek kadar ünlenmişlerdi. Barzani ailesinin bir çok ferdi İsrail’de yaşayan Kürt yahudilerindendir. Ta Molla Mustafa Barzani döneminde başlayan ilişkiler silah eğitim ve para yardımlarıyla devam ederek bugünlere gelmiştir. Mesut Barzani adına TC ile ilişkiyi sağlayan Evair Barzani de İsrail pasaportlu bir Kürt yahudisidir. İşte bu Barzani’nin tertiblediği “Waşihington’daki Newrozu Kutlamaları”na katılanlar ise, daha önceden bahsi geçen WİNNEP temsilcileriyle ile Musevi lobisinin en güçlü örgütü AIPAC’ın yetkilileridir; ve Barzani ile halay çekmektedirler. AIPAC’ın -eski- yöneticisi Moris Amitay, “Washington Jewish Weekly”de yayınlanan “Self Determinasyon: Kürtler Hala Bekliyorlar” başlıklı makalesinde şunları söylüyor: -«TÜRKİYE, Irak, İran, Suriye ve Rusya’ya dağılmış olarak yaşayan 20 milyon kadar Kürt, bağımsız devletlerini kurma imkanını bulamamıştır. Kürtlere kendi siyâsî kaderlerini tayin edebilme hakkı tanınmadıkça, Ortadoğu’da huzursuzluğun ve isyanların devamı kaçınılmazdır.» Bunun yanına Fransa -eski- Ankara Büyükelçisi -yahudi- Eric Rouleau’nun, CFR’nin yayın organı “Foreign Affairs” dergisinde yazdığı makalesindeki şu cümleyi koyun: -«BU GİDİşLE TÜRKİYE’NİN ESKİ YUGOSLAVYA’NIN BUGÜN BULUNDUĞU DURUMA DÜşMESİ UZAK BİR OLASILIK DEĞİLDİR!»
2. BÖLÜM: SONA DOĞRU IRAK; NE YAPMALI?..
İslam dünyasının bugün derece derece benemsemesi, benimsetmesi ve kavgasını yapması gereken husus, Birleşmiş Milletler Teşkilatını reddetmek; bizim için buna ek olarak Avrupa Ortak Pazarı’na girilmesine şiddetle karşı çıkmaktır... Bunun, başkasının ”ol!” dediği şeye sadece olmam!” demekten aciz bir tavır belirtmemesi için tek tezi de, bizim ”Başyücelik Devleti” modelimizdir; yani, Büyük Doğu-İbda anlayışının otoritesini benimsemek ve hakim kılmak!... (Salih Mirzabeyoğlu.)
GECİKEN TARİH VE DEVRİM Kumandan Mirzabeyoğlu’nun dediği bir söz: “- ON YIL GECİKMİş BİR DEVRİM!..” Bu bizim açımızdan -şartların tahlili neticesinde- ne kadar haklı bir hisseye sahipse; aynı şey düşman kutup açısından da geçerli... On sene öncesini bir düşünün... Sovyetler Birliği çatırçatır gidiyor; “dünya yumuşama içine giriyor”; “Berlin duvarı” yıkılıyor; doğu blokunun “bitik insanına” batılılarca krediler açılıyor; Turgut Özal’lı yıllar; “alnı secdeli, sivil cumhurbaşkanı”; Allah, ezan dilden düşmüyor; “başörtüsünü halledeceğiz”; “herkes istediği gibi giyinmekte özgürdür”; “silaha başvurmayan her düşünce serbesttir”; “tonton”un hakimiyetinde, “icratın içinden tatlı masallar”; hayali ihracat ve kara paraya dayalı sahte bir refah; herkesin cebinde “yeterli” miktarda para; vesaire... İçte ve dışta “böyle” iyi gelişmeler olurken, “Ortadoğunun zalim diktatörü Saddam”ın Kuveyt’i, “bizim toprağımızdır!” diye ilhakı; ABD Büyükelçisinin, Saddam’ın meseleyi diplomatik bir dille anlatmasına verdiği, “karışmayız!” cevabındaki “izin”; ve başlayan “Haçlı Savaşı”... Son nokta olarak biz “haçlı savaşı” desek de, kimileri için bu “özgürlük ile diktatörlük” arasında geçen ve artık “tarihe karışması gereken bir diktatöre” karşı verilen “insan hakları savaşı” ... şimdi düşünelim; böyle bir tablo karşısında eğer Siyonizm, bugün artık geri dönüşü imkansız kararını yani, Irak’ın parçalanmasını, o gün tatbik etmiş olsa idi ne olurdu halimiz?..Irak parçalanmış, kurulan “Kürdistan” ise, TC’den Van’a kadar olan bölümünden toprak talebinde bulunmuş olurdu. TC, elbette vermemekte direnecek bu noktada da, “Avrupa Birliği”, “Birleşmiş Milletler”, “Lahey-Adalet Divanı” ve ABD devreye girecek, “beş ülkeye parçalanmış 25 milyon kürdün haklı talebi olan toprakları” vermemiz için iktisâdî ve siyâsî baskılar yapacaktı... Demokrasi denilecekti, insan hakları denilecekti, azınlıklara baskı denilecekti; dil özgürlüğü denilecekti... VEYA, ÖZAL’IN KAFASINDA OLDUĞU GİBİ, TC SINIR-TOPRAK İTİBARİYLE “KÜÇÜLECEK”, YANİ VAN’A KADAR OLAN KISMI “KÜRDİSTAN”A VERECEK, FAKAT YERLEşTİRMEYE ÇALIşTIĞI “BAşKANLIK SİSTEMİ” SAYESİNDE (“YEREL İDARELERE” GENİş HAKLAR TANINMASI, BUNUN ALT YAPISIDIR.) “KÜRDİSTAN”I VE “HAMİSİ” OLDUĞU “TÜRKİ CUMHURİYETLERİ” YANINA ALARAK, OSMANLININ YERİNE “YENİ” BİR “FEDERASYON”; MERKEZİ ANKARA OLAN “TÜRKİ-KÜRDİ FEDARASYONU”NU İKAME EDİLECEKTİ... Birinci ihtimaldeki “siyâsî ve iktisâdî baskıların” sebebi de, yine bu “federasyon”a ulaşmak için olacağından emperyalizm için birşey farketmeyecek fakat ülkemiz insanı -işte şimdi yaşamaya başladığı sıkıntıları- ta o günlerde yaşayacak ve belki de hala yaşamaya devam edecekti... Buna kim dur diyebilirdi o günlerde?.. “Demokrasi”nin zafer kazandığının ilan edildiği, “tarihin sonunun” geldiğinin açık açık söylendiği o günlerde, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” zihniyetinin Özal sayesinde iyice kökleştirilmeye başlandığı, hayali ihraata dayalı “iyi” bir iktisâdî ortamda kim bu plâna karşı çıkabilirdi?.. Allah acıdı ve İBDA önderliğinde gelişen direnişler sayesinde “dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma” telaşı kapladı işbirlikçileri, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun esir edildiği “Panik Operasyonu” yapıldı, legal ve illegal muhalefetin üstüne şiddetle gidildi. “Ev içi” işlerin ortaya çıkması, Irak’ı kurtardı, plânı sekteye uğrattı... Ve şimdi... Devir o eski devir değil. “28 şubat”ı yaşamış, İslâm’a kuduz köpek ruhiyatıyla saldırıldığını görmüş; iktisâdî olarak sıfırlanmış bitmiş bir halk var... Herkesin dilinde, olup olmayacağı değil de ne zaman olacağının konuşulduğu “sosyal patlama” sakızı var... İnsanların, “defolun gidin!” sözlerine “alternatifimiz yok!” diyerek alay edercesine cevablar veren, halk desteği yüzde on bile olmayan, nefret edilen, bir hükümet var. Bağımsızlığın “lüks” olarak görüldüğü, üç kuruş para için tarımın ve sanayinin batırıldığı, Batılıların para karşılığı kendi çıkarlarına göre siyâsî ve iktisâdî kararlar aldırdığı bir hükümet var... Bütün bu “var”ların,bazı kişiler için bazı şeyleri ne kadar zorlaştırdığını, bazıları içinse bazı şeyleri ne kadar kolaylaştırdığını söylemeye gerek yok.
MASALLAR VE MİSALLER İLE HAKİKATLER Baştan beri anlattıklarımızla, Irak’ın Ortadoğu içinde nasıl bir değer bulduğunu ve bu devletin parçalanmasının kimlerin lehine, kimlerin aleyhine olacağını; TC’nin kuruluşundan beri takip ettiği Irak siyasetini vs anlattık. Irak’ın hangi bedel karşılığı gittiğini, Musul’u; Kıbrıs’ın bu noktada nasıl bir “vazgeçilemez stratejik bölge” olduğunu ele aldık. İsrail’in “azınlıklarla” ilgili siyasetini, Kürtlere bakışını ve desteğini gösterdik. Bütün bunlarla birlikte TC’nin takip ettiği “yurtta sulh cihanda sulh” dış politika ilkesinin, Körfez Savaşı ile birlikte “değişime” uğradığından, fakat buna rağmen, ”aktif politika” izlenmediğinden ve hala kendi çıkarı ve bölgesel bir siyaset yerine ABD ve İsrail’in dikte ettirdiği siyaset ile meşgul olunduğunu, bunun da Turgut Özal’la başladığını söyledik. şimdi, Özal’ı, TSK’yı ve TC’nin “Amerikancı” politikada devam etmesi gerektiğini söyleyenlerin masallarını, misalleriyle halledip, BAĞIMSIZ DIş SİYASET nasıl olmalı, onun üzerinde duralım.
ÖZAL; “İKİNCİ AHBES”İN MİSYONU Turgut Özal, ölümü üzerinden şu kadar sene geçmiş olmasına rağmen hala gündemde... Gündemde olmasının sebebi, “dindar-alnı secdeli ilk cumhurbaşkanı” olarak hatırlanmasından ziyade TC siyasi ve iktisadi hayatnda yaptığı faaliyetlerdir... “24 Ocak Kararları”, “serbest piyasa ekenomisi”, “Liberalizm”, “bırakınız yapsınlar’cılığı”, suikast sonrasında söylediği, “Allah’ın verdiği canı Allah’tan başka kimse alamaz’cılığı”, “federasyon dahil herşey tartışılmalı’cılığı” vesaire vesaire... Biz bu makalede Özal’ın Irak ve Ortadoğu siyaseti ile alakalıyız; söylenenlere göre, Özal, bilinenin aksine Amerikancı değildir ve “n’açar!” vaziyettedir: «- İşte bu sırada İkinci Cumhuriyet tartışmaları başlıyor, Türkiye’niin artık kabuğundan sıyrılması gerektiği, bölgede uygulanacak aktif ama aynı zamanda son derece tehlikeli politikaların zemini hazırlanmak isteniyordu. Tam da bu tartışmalar yaşanırken Özal, Kürt pandora kutusunu açıyordu. Kuzey Irak’ta de facto (fiilen) özerk bir Kürt bölgesinin kurulmasına izin veriyor, iki Irak’lı Kürt grubu ile doğrudan düzenli temasa geçiyordu. Nitekim bu grubların liderleri birkaç kez Ankara’ya ziyaret etmiş ve daha da önemlisi, Özal bağımsızlık yönünde önemli bir adım sayılabilecek Kuzey Irak’taki seçimlerin yapılmasına ses çıkarmamıştı. Hatta Demirel bile Kürt liderlerle görüşerek, Kuzey Irak’ta bir bağımsız Kürt devleti kurmayacakları ve PKK’yı desteklemeyecekleri takdirde belirli bir eylem ve statü vermeyi teklif ediyor, daha da ileri giderek Irak Kürtlerinin Ankara’da büro açmalarına izin veriyordu. O sıralarda pek çok kişi Özal’ın Kürt konusunu bu aşamaya getirmesini doğru bulmuyor ve bunun Türkiye’deki Kürtleri de etkileyeceğinden endişeleniyordu... Türkiye yavaş yavaş yol ayrımına girmeye başlıyor, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın öncülüğünde bölgede adeta bir ABD jandarmalığı anlamına da gelebilecek ABD’nin bölgedeki egemenliğini arttıracak ve sonuçta neyle karşılanacağı belli olmayan bir sürece olanca gerilimiyle girmeye başlıyordu. Turgut Özal bu politikaları sebebiyle son derece şiddetli eleştirilere hedef oluyordu. Çünkü görünüşte Çekiç Güç’ün Türkiye’de konuşlanmasına o sebeb olmuştu. Dolayısıyla Türkiye’nin bölünmesiyle sonuçlanabilecek bir geleceğin de sorumlusu o olacaktı. Durum gerçekten böyle miydi? Türkiye’yi ABD-İsrail ikilisinin dümen suyuna sokan Özal mıydı?.. (Oysa...) ABD çok açık bir şekilde, ilkin sağladığı güven dolayısıyla şiileri ve Kürtleri ayaklandırmış, ardından da Irak’lı generallerin helikopter kullanma talebine olumlu yanıt vererek, Çekiç Güç’ün bölgeye konuşlanmasının zeminini hazırlamıştı. Nitekim, kısa bir süre sonra bu bölgede ABD adına çalışan binlerce ajanın bulunduğu ortaya çıktı O halde Çekiç Güç’ün bu bölgeye konuşlanması sadece Turgut Özal ile açıklanabilir birşey değildi. Özal, ABD-İsrail ikilisinin bölgedeki hedefini görmüş ve tabi devlet olmaktansa sözkonusu politikaları kendisi belirlemeyi ve uygulamaya koymayı yeğlemişti. Onlarla beraber, onların zamanlamasyla, onların yönlendirmesiyle bu misyonu gerçekleştirmeye çalışmak, Türkiye’yi reaksiyoner politikalar izlemek zorunda bırakabilirdi. Türkiye, inandırıcı olmayan, başkalarına entegre konumunda hareket eden bir duruma geçebilirdi. Türkiye gibi merkezdeki bir ülke için bu son derece tehlikeli olabilirdi. İşte bu yüzden Özal, Çekiç Güç’ten yana görüntüsü vermiş ve bu bölgede bir Kürt devletinin kurulması faaliyetine ses çıkarmamıştı. Özal’ın Amerikancı olduğu iddiaları tam anlamıyla bir yanılsamadan ibaretti. Diğer taraftan Özal, ABD’nin bölgede yeni bir yapılanmaya gittiğini görüyor ve bunu elinden geldiğince Türkiye’nin lehine sonuçlanacağı alternatif senaryolara dönüştürmeye çalışıyordu.Özal, Misak-ı Milli konusunda da Atatürkçülerle sadece bir konuda ayrılıyordu. O da, Misak-ı Milli sınırlarının değişmezliği ile ilgiliydi. Kafasında bir Musul-Kerkük meselesi oluşmuşu. Buraları Türkiye’ye katmak, en azından onlar üzerinde tasarruf yetkisi almak istiyordu. Türkiye’den bazı parçaların gitmesi hususunda ne düşünüyordu? Özal buna taraftar değildi. Güneydoğuda bir Federe Kürt Devleti falan istemiyordu. Çünkü bunun olmazlığını görüyordu. İspat etmek istediği de bunun olmazlığından ibaretti.Özal’ın Musul-Kerkük meselesini bu kadar çok düşünmesinin belki de en büyük sebebi, ABD-İsrail ikilisinin bölgedeki niyetlerini görmesiydi. Özal, bu tehlikeli dostlarının Türkiye’yi Güneydoğusundan ayırmak konusundaki ciddiyetini görmüş ve bu yüzden “en azından Musul-Kerkük’ü Türkiye topraklarına nasıl katarım”ın hesabına girmişti.» Özalcıların onu aklamak ve yaptıklarının milletimiz lehine olduğunu anlatmak için söyledikleri böyle... Oysa bu söyledikleriyle bile, Özal’ı anlatmak istediklerinin dışında olduğunu itiraf ediyorlar esasında... Ve bizim ona niçin ”II. Ahbes” dediğimizin de doğrulanmasını gösteriyorlar. Başta hem de ”derin devlet” yanlısı birinin kitabından iktibas yaparak Irak-TC sınırının nasıl çizildiğini, Atatürk’ün, Musul petrollerinden hisse talep edip sonrasında ”500.000.- Sterlin” karşılığı bundan vazgeçtiğini göstermiştik. Özal da bu niyette... ”Misak-ıMilli konusunda Atatürkçülerle arasındaki fark”, onun değiştirilebileceğiymiş!!! Evvelen bilinmesi gereken, ”Misak-ı Milli”, ismi üstünde ”misak” yani ”yemin-and”dır ki, ”milli” olanın ”asgari” şartlarını çerçeveler. Bu açıdan ”değiştirilmesi” meselesinde Atatürkçülerle farklı düşünüyordu demek manasızdır; aksine ”değiştirilmemesinde” direnenlerin hesaba çekilmesi gerekir. Hem... Mesele, ”değiştirilip-değiştirilmemesi”nin tartışılmasında değildir; bugün Genelkurmay Karargahındaki haritalarda Batı Trakya’nın ”Türkiye toprağı” sınıları içerisinde gösterildiğini biliyoruz, bu ”stratejik hedef”tir ve tabiidir. Fakat, bunun altı doldurulmadığı takdirde, yapılan ”el ile istimna” tabirinden başka birşeyle karşılanamaz. Aynı şekilde Özal’ın ”hedefine” nasıl ulaşacağı”nın net bir şekilde ortaya konulması gerekir. “Özal, ABD-İsrail ikilisinin bölgedeki hedefini görmüş ve tabi devlet olmaktansa sözkonusu politikaları kendisi belirlemeyi ve uygulamaya koymayı yeğlemişti. Onlarla beraber, onların zamanlamasyla, onların yönlendirmesiyle bu misyonu gerçekleştirmeye çalışmak...”la bu nasıl başarılabilirdi?.. En az yirmi senedir hazırlanan bir plana, tek ilkesi İslam karşıtlığı ve eldeki sınırların içinde hakimiyet olan bir devlet-çik bütün bunlara, hem de kendi içinde yüzlerce ”askeri üs” ile bu planın taraftarlarını barındırırken nasıl karşı çıkacaktır?.. Burada ”plana karşı plan” değil, ”sofranın asıl sahiplerinin vereceği kırıntılara tabiilik” mevcuttur; ”Musul-Kerkük petrolleri”, işte bu kırıntıdır. Kaldı ki, planın içinde zaten buranın ”tasarruf hakkının” TC’ye verilmesi mevcut; ”Sizden toprak isteyecekler ya vereceksiniz barış olacak ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız!” sözü ile ifade edilen bu... Yani Özal, ”ayrı” bir plan gütmemiş, tam tersine, o plana tabi olmuştur.
ÖZALCILARLA SİYONİSTLER ELELE; “OSMANLICILIĞA”!!! Ne diyorlardı, ”Özal’ın Amerikancı olduğu iddiası bir yanılsamadır!” Esas bu bir ”yanılsamadır!!!”Ahbes”ten sonra ilk defa TC’nin en tepesindeki birine verilen ”En Büyük Mason” ünvanı ile (kardeşinin deyişiyle) ”Amerikan masonluğu”ile işbirliği yapan Özal’ın bu mason kliğine girmesiyle aldığı ünvan esasta büün olanları açıklamaktadır. ÖZAL TAPINAK şÖVALYESİDİR! ”Tapınakçılar”ın en büyük hususiyeti ise, Kudüs merkezli Büyük İsrail’in kurulması!..İsrail’le yapılan ilk stratejik anlaşmalar da onun zamanında yapıldı! Özal’ın anlatılan ikinci bir masalı da, ”Ordu’daki 2000 planını” engellemesiymiş!!! Necdet Uruğ’un istifa etirilmesiyle ta 2000 tarihine kadar planlanan TSK’daki komuta kademesi aksatılmışmış!!! İşte bir ”yanılsama” daha!.. Bu ”2000 planı”nın maksadı belli, peki Özal’ın yaptıklarının (ve yapmak isteyip de yapamadıklarının) manası ne? AYNI! şunu söylemek mübalağa olmaz: ÖZAL İLE ÇEVİK BİR ARASINDA NÜANSTAN FAZLA BİR FARK YOKTUR!
SADDAM BASKICI DA, YA DİĞERLERİ İşte bu kafanın ”ürünlerinden birinin, ”lamba-dacı parti yayın organı”nda yazdığı bir yazı; ”Dayatmacı Irak’ın parçalanması demokratik Türkiye’nin güçlenmesidir” gibi ”tiridinebandım” tipi bir başlık altında yazılanlar:«- Osmanlı devletinin altıyüz yıllık birikimi üzerine kurulan Cumhuriyet yönetimi, Anadolu’nun geleceğini çok kültürlü Osmanlı geleneğinde değil, Avrupa’nın tek kültürlü ”Ulus” devletinde aradı. Ulus devlet olabilmek için de Osmanlının mirası bütünüyle reddedildi. Türkiye çok dar bir açıdan baktığı için Kuzay Irak konusunda sağlıklı bir dış politika geliştiremedi. Baskı ve şiddete dayalı kanlı Irak yönetimini Türkiye ayakta tutmaya çalışıyor. Türkiye Kuzey Irak’ta bir devlet kurulmasını önlemek için Irak’ın bütünlüğünü savunuyor. Yönetim bölgede kurulacak yeni bir devletin Türkiye’den toprak talep edeceğinden korkuyor. Türkiye bir bölge gücü olmak istiyorsa, duyulan korku hem yersiz hem de gereksizdir. Çünkü bölge gücü olmak isteyen ülke, komşu ülkelerle birlikte bölge ülkelerinin de sorunlarıyla ilgilenmek zorundadır. Kuzey Irak’ta kurulacak bir devlete öncülük edemeyen bir Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleriyle birlikte Balkan ülkelerini yanına alarak ortak bir dı ş politika geliştirmesi de mümkün değildir. Dayatmacı bir yönetim elinde bütün ve güçlü Irak, bölgedeki diğer ülkelerden önce Türkiye için büyük bir tehlikedir. Irak’ın parçalanması Türkiye’nin parçalanmasına değil, hızla toparlanmasına yolaçar. Ülkeler arasındaki ekonomik ve kültürel bağımlılıkların arttığı bir dönemde, Irak’ta dimdik ayakta duran demokrasi dışı dayatmacı bir yönetim, bölge için olduğu kadar demokratik dünya için de bir tehdittir. Osmanlı Devleti’nin mirasına sahip çıkmadan Türkiye’yi Avrupa’ya kimse taşıyamaz!» “Dayatmacı... baskıcı... demokrasi dışı...” Bu sözlerin sahibi olan zat, bize bir tane “Dayatmacı... baskıcı... demokrasi dışı...” olmayan devlet göstersin!!! Fazla değil, bir tane!!! ABD’nin başına kaç tane CIA (yani Amerikan filmlerinde bile ’fena’ ve ’devlete aykırı tatbikatları’ ile gösterilen bir devlet teşkilatının) Başkanının geldiğini, bunlardan en üst mevkiye ulaşamayanların, Birlişik Devletler Milli Güvenlik Konseyi’ndeki kaç koltuğu işgal ettiklerini, ABD’nin ”özel savaş/gayr-ı nizami harp” ile (mesela, Nikaragua’ya) hangi devletlerin içini oyduklarını bilenler bilmeyenlere ve bu ”prof!” echeline anlatsınlar!!! ABD’nin yani, ”lamba-dacıların partisinin TC’de tatbik etmeye çalıştığı ”örnek demokrasi” olarak gösterilen ABD’nin demokrasiyi maske olarak nasıl kullandığını, Pentagon stratejistlerinden James Burnham’dan iktibas ederek gösterelim: «- AMARİKAN HÜKÜMETİNİN KANAATİME GÖRE AYNI ANDA İKİ POLİTİKA GÜTMESİ ZORUNLUDUR. BİRİSİ AÇIK VE RESMİ; İKİNCİSİ DE RESMİ OLMAYAN VE GİZLİ POLİTİKA... Birincisine göre, Amerika, Sosyalizmin gelişmesini durdurmak, onu tutmak önlemek gerektiğini ilan etmiştir ve bunu imzalamış oluğu çeşitli anlaşmalar temelinde yapmaktadır. Birleşmiş Milletlerin rolüne inanmaktadır ve ona saygılıdır. İkinci politika ise gizlidir, saldırgandır ve kurtarma politikasının bütün niteliklerine, amaçlarına sahipir. BİRLEşMİş MİLLETLERE, AMERİKAN POLİTİKASINI YÜRÜTME İşİNDE BİR ARAÇ OLARAK BAKMAKTADIR VE BİRLEşMİş MİLLETLERE ANCAK AMERİKAN ÇIKARLARINA UYĞUN HAREKET ETTİĞİ SÜRECE SAYGILIDIR!» Bunun yanına hemen, ”İkili Anlaşmalar”ın mantığını gösteren bir iktibas; ”ikili anlaşmalar” ile ülkemizde ABD ”üsleri” kurulmuş, TSK’nın silah ihtiyacı karşılanmıştır; ABD Kongresinde 10 Ekim 1951’de ”Karşılıklı Güvenlik Anlaşmaları Kanunu”nun tartışılması esnasında Senatör Kersten, 101. maddenin tadiline yönelik bir teklif sunmuş ve bu da kabul edilerek ”İkili Anlaşmalar”ın dayanağı olan ”Karşılıklı Güvenlik Anlaşmaları Kanunu” resmileşmiştir, işte bu tadil teklifinin mantığını senatör şöyle açıklıyor: «- Benim yapmış olduğum tadil teklifi, bu ülkelerde faaliyet göstermek amacıyla kurulmuş veya kurulacak olan yeraltı teşkilatlarına yardım edilmesini önermektedir. YAPILACAK YARDIMLARIN AMACI BU ÜLKELERDEKİ HÜKÜMETLERİN DEVRİLMESİDİR!» “Lamba-dacıların” ve diğerlerinin ”övgüyle” bahsettikleri ABD demokrasisi işte bu!!! Baskının, dayatmanın, demokrasi dışı yönetiminin zirve noktasıdır aslında anlaşılacağı gibi ABD!.. Ya İsrail?.. ”Bölgesel güç” olma iddiasındaki ülkenin ”bölge ülkelerinin sorunlarıyla ilgilenmesinden” bahseden ”prof”, İsrail’e niye el atmaz, niye ”İsrail’in parçalanması, demokratik Türkiye’nin güçlenmesidir” demez?! İsrail’in temellerini atan çete, ”Haganah”dır, ”Stern”dir; bu çetenin, Filistinlilere karşı giriştiği katliamlar ile, yöneticilerinin İsrail devletinde yükseldikleri makamları da bilenler bilmeyenlere anlatsınlar!.. ”Bibi” lakablı -eski- Başbakan Benjamin Neitanyahu’nun 21 yaşında ”yüzbaşı” seviyesine çıkmasının vesilesi olan görevini de!.. Ariel şaron isimli, hem de Belçika hükümeti tarafından ”katliam davasına celpli” Başbakan’ın bir tane demokratik, baskıcı ve demokrasi dışı olmayan tatbikatını göstersinler de ondan sonra Irak’a saldısınlar, bu noktalardan... Ya TC?! Bu devlet cok mu demokrat, “özgürlükçü!” ve hoşgörülü?! İşte bir iktibas: «- İBDA-C ne?.. "İbda fikriyatını ortaya koyan benim dışımdaki faaliyetler; hatasıyla, sevabıyla, mesuliyetiyle, benim dışımda!"... Kıvam Hukuk Bürosu, İbda Kitabevleri, KİP, Ak Doğuş, yarım kalmış bir teşebbüs olarak Gölge Sanat; "Cephe"den kasıt bunlar... Bu izah, ağzımdan "İBDA-C, İbda'nın silahlı mücadele cephesidir!" sözünü devşirmek için, parlak vaadlerden tehditlere ve o andaki dayak fasıllarına kadar her yola başvuran "hayaletleri" kızdırıyor... Onlarda tesbit ettiğim en önemli özelliklerden biri de bu; hakikatin ne olduğunu aramaktan çok, mesleki bir başarı elde etme cehdiyle çırpınıyorlar ve bu yüzden muhataplarının suçsuz olma ihtimalinden adeta üzülüyorlar... Nitekim "şef" diye hitabettikleri tip, "ben seni konuşturmayı bilirim!" diye öfke veya öfke taklidiyle beni sandalyeden kaldırıp duvarın önüne götürüyor ve omuzlarımdan kavrayarak bir kaç defa duvara vuruyor... Ardından, beni perişan edeceğinden emin bir buluş zevkiyle, "şınav çek, şınav çek!" diye yüzükoyun yere yatırıyor... Gövdem yere paralel vaziyette kollarımla inip çıkarken yorulacağım ve o da "devam et!" diye beni tekmeleyecek... Adi numara!.. Ben de, işin sonunda nasıl olsa dayak var diye bir - iki kere çektikten sonra "yoruldum!" diyorum ve "şef"in pabucunun üstüyle vurduğu tekmelere rağmen devam etmiyorum... Ayağının üstüyle vurmasından, vücudumda kırık çıkık olmaması ve yara bere izi kalmamasını istediklerini anlıyorum... Tekme faslından sonra "şef" tamamen kontroldan çıkmış bir öfke (!) ile, sırtımı, belimi, bacaklarımı ve ellerimi çiğniyor... Bense kendimi tamamen salmış, sürekli "La havle"yi tekrarlıyorum... Düzgün konuşan başka bir adi numarayla atılıyor: -"Yapma şefim, konuşacak!" (...)"şef" yine yiğitleniyor ve üzerime saldırarak gırtlağıma sarılıyor... Aman bir öfkeli, bir hiddetli ki, sormayın!... Arkadan kolumu büküyor ve sırtıma, ciğerlerimi ağzıma getirdiğinden emin, iki yumruk vuruyor... Gayet tabii, öne doğru savruluyorum... Bu tip hadiselerde, dayagın soruşturma gayesinden saptığını, hatta ipuçlarını kapbettiklerini ve işin dayak atma zevkinden ibaret kaldığını görüyorum... Bunlar sapık ve korkularını sadizmle örtmeye çalışan, cesaret duygularını bu yoldan tatmin eden garip bir tür... "şef"in öfkesi, "tamam şefim, vurma artık; konuşacak!" numarasıyla yatıştırıldıktan sonra, Kaleşnikof tüfeklerinin yerini söylememem (!) üzerine tekrar depreşiyor... Belden üstüm çıplak; "şef", önce su döküyor, ardından da yan tarafıma geçip sopa gibi salladığı kolunun ve elinin tersiyle göğsüme darbeler indiriyor... Düpedüz yumruk vurmamasını, gövdemde kırık çıkık ve izler olmasını istememelerine bağlıyorum...Davut, "konuş Salih; bak zayıf bir bünyen var!" diyor... "şef'in sesi üç-beş metre öteden ve ihtimal, masanın arkasından geliyor... Buraya teşrif ettiğimden beri köprü altı çocuklarının zevkiyle konuşmalarına şahit olduğumu söylemeliyim... Davut, sık sık kullandığı "Devletin gücü her şeye yeter!... Devletin eli uzundur!" klişesini tekrarlarken, "şef" atılıyor: -"Pekala, soyun şunu!" Devletin elinin devletin gücünü göstermek üzere benim pantolona uzanması, tam bir kara mizah mevzuu... O anda "hayır!" diye bir tepkiyle, ne olursa olsun öfkesine kapılarak, gözlerime bağladıkları bantı sökmeye davranıyorum ve öldürmek pahasına dövüşmeyi düşünüyorum... Bir anda, "sakın sökme!", "yapma!" çığlıklarıyla toptan davranışa geçen bir panik sergiliyorlar... Pislikleri nisbetinde Devleti temsil ettiğini sanan, zalimlikleri nisbetinde korkak böcekler... Bu korkudur ki, devletin himayesini arkalarına alarak cinayetler işletiyor bunlara!... (...) Erkek geçinen birinin bir başka erkeğin tenasül uzvuna merak sarması için ne olması gerek ve karşımdaki adamların kalitesindeki bir türü koyunlarına alan karılarının hali ne demek?.. Orada birbirlerinin yüzüne nasıl baktıklarına şaştığım bu adamların kadınlarına, hayvanat cinsiyle hem hal olmalarından dolayı acıyorum... Çocukları ayrı bahis!...»
“LAMBA-DACILARIN İSRAİL SEVDASI Yukarıda okuduklarınız, askeri dönem içinde veya sıkıyönetim devrinde olmadı; Özal’ın başbakan, Abdülkadir Aksu’nun İçişleri Bakanı,, Mehmet Ağar’ı Emniyet Müdürü olduğu 1991 senesinin şubat ayında İstanbul’da gerçekleşti. Kumandan Mirzabeyoğlu, 10 günlük ”işgöremez-işkence raporu” aldı, ilk celsede de tahliye oldu... Hadisenin diğer kahramanlarına dikkat ediniz, biri ”lamba-dacıların” övgüyle sözettikleri Özal, diğeri Genel Başkan Yardımcısı yaptıkları Abdülkadir Aksu, diğeri de partilerine katılmaları için davet ettikleri Mehmet Ağar...M. Ağar’ın ”bin operasyonu yaptık” dediği türden bir operasyonun kurbanıydı İBDA Mimarı... Peki, sormak gerek, bu ”operasyonlar” her an devam ettiğine göre, (İnsan Hakları örgütlerinin raporlarına binaen) senin bu ”dayatma, baskı yanlısı ve demokrasi dışı yönetim”inden ötürü birileri de çıkıp, ”Türkiye’nin parçalanması, bölgenin demokratikleşmesi için iyidir!” dese haklı olmaz mı?..Ve bunu engelleyebilecek bir durum mevcut mu?.. ”Yapanlar başkaları; biz böyle olmasına karşıyız!” demek de imkansız; çünkü, faillerin hepsini kendi çatının altında toplamışsın!!! • Bu, Nazif Gürdoğan isimli ”echel prof”un söyledikleri, ”kitleyi hazırlama operasyonu” misallerindendir.. Bu türden yazıları Özal’ın Irak’a girme niyetinin fiîlen ortaya çıktığı günlerde de görmüştük. Irak’ın füzelerinden bahsedilerek, ”İstanbul’u vuracak menzile sahip” veya, ”Saddam’ın hedefinde Türkiye”de var!” haberleri yayınlanıyordu. Gün geçmiyordu ki, Saddam’ın ne kadar zalim, ne kadar totaliter ne kadar barbar olduğu; Kürtleri nasıl kimyasal silahlarla katlettiğinden bahsediliyordu... Kimsenin aklına da ne hikmetse gelmiyordu, ”Saddam niye bize saldırsın?” diye bir sual!? Cevabı basit bu suale de kimse, ”ABD askeri üsleri bizim ülkemizde; orada kalkan uçaklar Irak’ı bombalıyor da onun için!” demiyordu... Ortada görülen bir gerçekti bu... Evet, Saddam bize saldırabilirdi, bize füzelerini gönderebilirdi...O halde, gazetelerde çıkan haberlerde doğruydu... İşte, Özalcıların, Amerikancıların ”kitleyi hazırlama operasyonu” böyle bir ”bektaşi mantığına” yaslanıyordu. Ki, şimdi de öyle değil mi?; Prof. Gürdoğan’ın yazısı da böyle... İYİ DE, DEMEK Kİ, ÜLKEMİZDE ABD ÜSLERİ OLMASA, ORALARDAN KALKAN UÇAKLAR IRAK’I BOMBALAMASA, SADDAM’IN BİZİMLE BİR ALIP-VEREMEDİĞİ YOK!!! BU DA BİR GERÇEK!!! Bu prof’un, Amerikancıların, ”lamba-dacıların” Irak, Saddam ve Anadolu üzerinde söyledikeri işte böyle bir ”eşeği kaybedip bulan Nasreddin Hoca” vaziyetidir!!! Eşek zaten ortadaydı; önce çalıp sonra da geri getirerek ”şükran isteme” hainliği!!! Eğer TC, ”bir bölge gücü olmak istiyorsa, bölge ülkelerinin sorunlarıyla ilgilenmeli” ise; nasıl ki, ABD, ”Monroe doktrini” ile, ”Amerika, Amerikalılarındır” ilkesini ilan etmiş, Rusya’nın Kafkaslardaki askeri girişimlerine, ”Rusya’nın, kendine özgü bir Monroe doktrini geliştirmesi doğaldır” diyerek cevaz vermiş ise, TC’nin de (ve bölge ülkelerin de!), ”ORTADOĞU, ORTADOĞULULARINDIR!” deme, ”ABD-USA Go Home-Defol!” deme hakları da bakidir!..
TSK-ASKERİYE NE DİYOR? Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu aynen şunları söylüyor: «- ABD’nin müdahalesi sonucunda, Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti gündeme gelebilir. Irak’ın resmen üçe parçalanmasını, Türkiye, Rusya, İran Suriye, kısacası tüm Arap ülkeleri de kabullenemezler. Arap topraklarında etnik kökenli bir başka ülkenin kurulmasını kimse hazmedemez. Araplar, İsrail’e verilen toprakları bile daha hazmedemediler.” Bunun yanına, TC Cumhurbaşkanının da aynı minvaldeki sözlerini ekleyin; manzara şu olur: TC, zirvesiyle birlikte Irak’ın ABD tarafından bombalanmasına ve parçalanmasına karşıdır!.. O halde bu ne telaş?! ABD’ye ”çalışma, çalışma ziyaretine davetli” olan Ecevit’in, ”5 milyar dolarlık askeri borcu silinmesi karşılığı”, ABD poliitkalarına ”evet” diyeceği niye sızdırılıyor?! Akla şu geliyor: Askeriye, siviller özellikle hükümet ile, farklı mı düşünüyorlar; askeriye Irak’ın parçalanmasına karşı mı?!. Bundan önce sorulması gereken ise şudur: Askeriye, bir ”bütün” müdür;bütün komuta kademeleriyle aynı görüşte midir?! General Kıvrıkoğlu’nun Irak hususundaki sözünü yukarıda yazdık; bir de”Batı Çalışma Grubu”nun ünlü Oramirali merkum Güven Erkaya’nın bu hususdaki sözlerini yazalım: «- Oramiral Güven Erkaya, 12 Eylül 1995 tarihinde göreve gelmesindren kısa bir süre sonra Kuzey Deniz Saha Komutanlığı personeline Türk devletinin bu konuya ne denli hassas olduğunu şöyle anlatıyor: “- Kuzey Irak’taki Kürt meselesi, federasyon mu kurulacak, konfederasyon mu kurulacak, yoksa özerk, müstakil bir devlet mi kurulacak, Saddam giderse ne olacak, gitmezse ne olacak? Saddam giderse Kuzey Irak ne hale gelir?. Bu bölgedeki gelişmeler Türkiye’yi hem PKK terörü açısından hem de burada oluşacak yeni bir siysi oluşum nedeniyle çok yakından ilgilendiriyor. Türkiye’nin veya Irak’ın veya Suriye’nin istemediği bir siyasi oluşum olursa, bunun bölgeyi tekrar sıcak bir savaşın eşiğine getirmesi mümkündür. Tükiye’nin buradaki politikası, Irak’ın devlet bütünlüğünün, toprak bütünlüğünün sağlanmasıdır. Ancak bu toprak bütünlüğünün nasıl, hangi modelde sağlanacağı henüz net bir şekilde ortaya konulabilmiş değildir. 1990 öncesi Irak mı olur, yoksa yeni bir Irak mı olur, Saddam’ın yerine gelecek olan kişi seçilmiş mi olacaktır, yoksa seçilmemiş mi olacaktır?.. Seçilmemişse bu nasl bir Irak meydana getirecektir?.. Talabani ile Barzani şu anda Amerika ile nasıl bir anlaşma yapmıştır? Saddam gittikten sonra nasıl bir Kuzey Irak çıkacak ortaya? Kuzey Irak’taki petrol nasıl paylaşılacak? Bunların hepsi şu anda cevabı olmayan sualler. Hepsinin yakinen takibi ve değerlendirilmesi gerekir. Çünkü gelişmeler Türkiye’nn tam istediği şekilde ortaya çıkmayabilir. Ve bu da Türkiye’yi bir oldu-bitti ile karşı karşıya bırakabilir. Bu karşı karşıya kalış sonunda, Türkiye silahlı çatışmaya girer mi girmez mi; buna cesaret-eder mi, etmez mi; buna müsaade ederler mi, etmezler mi; bu Türkiye’yi uğraştıracak olan çok önemli konulardan bir tanesidir.”» (Armagedon.74-75) 1997-98 tarihleri arasında Kıvrıkoğlu ekibini ”tasfiye ve asimile” etmek için 8-sekiz suikast düzenleyen ekibin (merkum) liderlerinden olan Güven Erkaya’nın, ”Tükiye’nin buradaki politikası, Irak’ın devlet bütünlüğünün, toprak bütünlüğünün sağlanmasıdır. Ancak bu toprak bütünlüğünün nasıl, hangi modelde sağlanacağı henüz net bir şekilde ortaya konulabilmiş değildir. 1990 öncesi Irak mı olur, yoksa yeni bir Irak mı olur,” vurgulaması, askeriyenin bir bütün olmadığını ortaya koyduğu gibi; esasta, TC’nin bir ”bölge politikası” olmadığını da ortaya koyuyor. TC’nin, özellikle son beş yıldır yaptıkları ne bölge gücü olma, ne bölgesel politika kriterlerine girer. Yapıılan sadece ABD-İsrail politikalarının ”hadimliği”dir! Bu merkum da bu hadim ve uşşak taifesindendi...Kendileri, ”28 şubat sürecinin” nazik anlarında, şimi İmralı sakini olan zat ile bol bol diyalog kurmuşlar, biraz yavaşlarlarsa, ateşkes ilan ederlerse, ”fedrasyon dahil” herşeyi konuşabileceklerini fakat öncelikle İslam tehdidini önlemeleri gerektiğini iletmişlerdir. İmralı sakinine, Çevik Bir’in ikidebir gidip görüşmelerde bulunmasının sebebi, bu diyalogların ortaya çıkmamasını temin etme çabasından kaynaklanmaktaydı. Genelkurmay raporlarında ve belgelerinde, İsrail’in ve Çekiç Güç’ün marifetleri birbir kaydedilmiştir. Bölgeeki ”yeni gelişmenin”; yani Irak’ın parçalanması ve Kürdistan’ın de facto vaziyetten resmiyete geçmesinin TC ve bölge açısından ne gibi tehlikeleri ortaya çıkaracağını; Ortadoğu’nun bir Balkan yarımadası ve hatta ”Yugoslovya” vaziyetine gelmesinin engellenemezliğini -aptal ve kör ve ahmak ve vatah haini olmadıklarndan- görüyorlar elbette... Fakat iç ve dış ihanet ve baskılar sebebiyle elbette bir tesir ortaya koyamıyorlar. Bütün silahlar Batıdan; bütün tesisler Batının kontrolünde; komuta kademesini tayin ve eğitim bile Batıdan olduktan sonra, bu kadar Batılılaşmış bir kurumda elbette ”yerli-Doğulu” bir faaliyet ortaya çıkamıyor. Varolanlar ise, ”OĞUZ GRUBU, DOĞU ÇALIşMA GRUBU” isimleri altında, dar mahfillerde hareket etmekten, yerlerini koruma endişesiyle ömür sürmekten başka birşey yapamıyorlar,. Oysa, bütün TSK mensublarının, elbetteki bu iki grubun hiçbirine girmemiş olanlarda dahil kendi nefslerine şu suali sormaları gerekir: 15 senedir Doğu’da savaştık, öldük,öldürdük; şimdi ise üç paraya, uğrunda onbinlerce kan dökülen yeri satıyorlar! O halde biz niye savaştık? O halde biz kimi koruduk ve kolladık?..
ASKERİYENİN şEREFLİLERİNE DÜşEN BORÇ Bir asker için bu vatanın ve korumakla mükellef olduğun insanların faydası öndedir. Düşünelim,; Irak’ın parçalanması nasıl bir harita ortaya çıkaracaktır? İsrail’in ”devlet stratejisi”nde, Irak’ın, hemen akabinde de, Suriye ve İran’ın parçalanması kayıtlıdır. Irak’ın parçalanması, tabiatıyla bir Kürdistan’ı meydana getireceği gibi, Suriye ve İran’daki Kürtler için de ”çekim merkezi” olacaktır; bu arada TC’de bulunan Kürtlerin ne olacağını da herkes tahmin edebilir. Bu iş ”izin vermeyiz!” demekle olacak değildir! Irak parçalandıktan sonra bölgenin ”yugoslavyalaşması” eşyanın tabiatı geriğidir! İzin vermeyiz diyenler, işte tam bu noktada, Irak’ın üzerine çullanılacağı bu dönemde NE YAPABİLİRLERSE YAPMALIDIR! Sonra vakit geçtir; sonra, ancak ”ayrılıkçı kürtlerle savaş” yapabilirsiniz!!! Bu savaşın ülkeye maliyetinin ne olacağını ise, onbeş senelik PKK mücadelesinden görebiliriz. O halde, şerefli ve namuslu ve vatansever askerlerin, yapmaları gerekenler oldukça basit!.. 1991’de nasıl İBDA önderliğinde muhteşem ve şanlı Cuma gösterileriyle Özal’ın Irak’a girmesi engellendiyse, AYNI TİP FAALİYETLERLE VE BUNA ASKERİ DESTEKLE aynısı yaplabilir. Bir DİRENİş CEPHESİ ortaya konulabilir; vatansever yayınlara, dergilere, gazetelere, radyolara, siyonizmle ve emperyalizmle işbirliği yapan kliğin evraklarını yollamak, planların afişe edilmesini sağlayabildiği gibi, halk desteğini de yanına almayı gündeme getirir. Bu işin artık şakası kalmadı; Buş, ”Haçlı Savaşı”ndan bahsederken, Ariel şaron, ”Armagedon’u başlattım” derken, Alpaslan’ın fethettiği Anadolu’yu savunacak şerefli askerler de ”özlerine dönerek” birşeyler yapmak zorundadırlar. İKİ TARAF VAR: YA şARON’UN PİÇİ OLACAKSINIZ VEYA ALPASLAN’IN YİĞİDİ! SEÇİM VE TERCİH SİZİNDİR
HALKIMIZ NE YAPMALI Müslüman anadolu insanına söylenecek tek şey, artık aklınızı başınıza alın, gayretli olun hiç değilse ve dik durun. O parti veya bu parti artık sizi kurtaramaz; hepsi ”uluslararası hukuka tabi”dirler çünkü... ”Saddam zalimdir!” diyenlere ise, artık gülmek bile abes, onlara kanmayın; insanlarımız sokaklarda donarak ölürken, hastalanmak bile lüks sayılıp yüzde onsekiz kdv’ye tabiiyken, üç kuruş için değil, ekmek için kadınlarımız kendilerini satarken, esas ”zalim ve hayvan”ın kim olduğunu sorgulayın!!! O beğenmedikleri Saddam’ın arkasında milyonluk Irak halkı var; ya bunların arkasında?! Buş’un “bir kırakerle” yolculuğa çıkabileceğinin Allah tarafından gösterilmesi , müslümanlara “GAYRET EDİN! KELAM-I KİBARINDAN” başka nedir?.. Nemrud’un bir sivrisinek ile gebertildiğine inanmayanlara, Buşh’un başına gelenler çok şey anlatmalı!.. Mesele, Irak’ın parçalanması veya Kürdistan değil; topyekün bir hesaplaşmadır. Irak değil, İslam parçalanacak; ”uydu Kürdistan”la birlikte ”makinaleşeceğiz” Onun içindir ki, Iak’ın ve Saddam’ın yanında yeralmalı, insan olma haysiyetimiz için mücadele etmeliyiz. Yeter artık! DİK DURUN; DUADA DURUN! GAYRETLİ OLUN! ALLAH’IN YARDIMI GELİYOR VE GELECEKTİR DE!
|