“Tezreke” Meselesi Üzerinden

“MEŞRU HUKUK” MÜNAZARALARI VE “SİSTEM”İN İSTİKBALİ

-Kesin Çözüm: BM’ye NATO’ya Hayır!-

Dr. Lâtîf Denizci

Doğu Strateji ve Tahlil Merkezi

 

“BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TEŞKİLATI”NIN GAYESİ

Irak’a karşı Siyonizmin tezgahladığı harb planı, artık son aşamasına gelmiş ve saldırının çok kısa bir süre içerisinde gerçekleşeceği ortaya çıkmıştır.

Asrımızda, devletlerin birbirleriyle her türlü münasebeti gibi harbleri de birtakım kural ve kâidelere tabi tutulmuş, tabiri caizse “ahlâklı harb”in olabilmesi için gerekli faaliyetlerde bulunulmuş ve bunlar da kağıda dökülmüştür.

Bu kağıda dökülen kural ve kâidelerin en mühimi, bir teşkilât olarak olarak ortaya çıkmış bulunan “Birleşmiş Milletler Teşkilâtı”dır.

“Birleşmiş Milletler Teşkilâtı”nın hayata geçirilmesinin en mühim unsuru, “insanlığı harp belasından kurtarmak” olarak “Teşkilât Tüzüğü”nün “Önsözü”nde kayıtlanmıştır.

"Birleşmiş Milletler Andlaşması“nın “Önsöz”ünde; “... beşeriyete tarif olunmaz acılar yükleyen harp belasından, geleceğin nesillerini korumaya, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için kuvvetlerimizi birleştirmeye, müşterek menfaatlerin icabı dışında silah kuvvetinin kullanılmamasını sağlayan prensibleri kabul ve usulleri tesise, bütün milletlerin ekonomik ve sosyal ilerlemesini kolaylaştırmak için milletlerarası müesseselere başvurmaya, “Birleşmiş Milletler Halkı“ olarak azmedildiği” kaydedilmektedir.

Harb, BM Andlaşması‘nda da, Milletler Cemiyeti’nden daha geniş ölçüde -hiç olmazsa kağıt üzerinde- yasaklanmaktaydı.

Andlaşmanın 2. maddesinin 4. paragrafında da, şunlar yazılmıştır: “Teşkilâtın Üyeleri, milletlerarası münasebetlerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne veya siyasî bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletler’in amaçları ile telif edilemeyecek herhangi bir suretle tehdide veya kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”

Aynı maddenin 6. paragrafı, “Teşkilât, Birleşmiş Milletler Üyesi olamayan Devletlerin, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasının icabettirdiği ölçüde, iş bu esaslara uygun olarak hareket etmesini sağlar” kaydını tutmakta ve “Anlaşma” (veya “harb yasağı“) tüm dünya Devletlerine sunulmaktadır.

Devletler arasındaki iyi veya menfi münasebetlerin nasıl halledilebileceğini, harbin nasıl açılabileceğini, harbe başvurmadan fakat yine “şiddete” başvurarak nasıl bir “müdafaa hakkı”nın kullanılabileceği, harbin unsurlarını vesaire “Teşkilât Maddeleri”nde kayıt altına alınmıştır.

“Birleşmiş Milletler Teşkilâtı”na halihazırda bulunan bütün devletler imza atmışlardır. İmza, içinde kayıtlı bulunan hususların kabulü manasına gelmektedir. Devletler, münasebetlerini bu kural ve kâidelerin huduları içerisinde halledeceklerini de attıkları imzalarla ilan etmişlerdir.

Bugün, milletlerarası hukuk diye tavsif edilen disiplinin “ana kaynağı” işte bu “Birleşmiş Milletler Teşkilâtı” ve teşekkül ettirdiği organlar vasıtasiyle verdiği kararlardır.

•

Irak meselesi sebebiyle TC AKP Hükümeti, “çok borcumuz var; borcu olan da emir alır!” (AKP yetkilisi Mehmet Dülger’in ifadesidir.) diyerek, ABD’li askerlerin “TC hududları dahiline girmesine ilişkin tezkere”nin tasdiki için BMM’ne başvurmuştur.

Bu “tezkere”nin “Harb İlanı” olacağını söyleyenler olduğu gibi, böyle anlaşılmaması gerektiğini söyleyenler de mevcuttur.

 

92İNCİ MADDE MÜNAZARASI

 

TC Anayasası’na göre, “yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması”nı tarif eden madde, “92inci madde”dir.

“- F. Savaş hali ilânı ve silahlı kuvvet kullanılmasına izin verme.

Madde 92: Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına ve Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği hallerin dışında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir.”

Görüldüğü üzere; bu “tezkere”nin harp ilanı olup olmamasından daha mühim bir unsur vardır:

Bu tezkerenin, Anayasa’ya uygunluk meselesi!

 

“MEŞRU HUKUK” KAVRAMI

 

92inci maddeye göre, (bu “tezkere” dahilince) yabancı askerlerin ülke hududları içerisinde bulunmasına, “MİLLETLERARASI HUKUKUN MEŞRU SAYDI⁄I HALLERDE” izin verilmektedir.

İşte mesele (eğer böyle bir “meseleyi” kabul ederseniz tabii!) bu noktada başlamaktadır: “Milletlerarası hukukun meşru saydığı haller” nelerdir?..

AKP Hükümetince ve ABD yanında Irak’a harbe girilmesini “gönülden” destekleyenlerce, “milletlerarası hukukun meşru saydığı haller”, zamana göre DE⁄İŞEN bir “devlet tutumu”dur.

Bunlara göre; “milletlerarası hukukun meşru saydığı haller”, “BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TEŞKİLATI’NIN KARARLARI” olarak hududlandırılamaz ve bir Devlet illaki bu “kararlara tabi” olmaya mecbur tutulamaz!

Çünkü; “Birleşmiş Milletler Teşkilâtı”nı, milletlerarası hukukun meşru temsilcisi” noktasına oturtursanız, onun aldığı ve “TC’nin âl-i menfaatleri aleyhindeki” birtakım kararlarını da kabul etmek mecburiyetinde kalırsınız; bu aleyhteki kararlardan bazıları, TSK’nın Kıbrıs’da bulunmaması ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin “tanınmaması”na yönelik kararlardır.

“Meşrû hukûk” olarak “Birleşmiş Milletler Kararları”nı kabul edenlere göre ise; ortada BM’nin verdiği bir “Karar” yokken ve hatta ABD ve müttefikleri tarafından verilebilecek bir karar tasarısının da reddedileceği mevzubahisken, hükümetin böyle bir “tezkere”yi Meclis’e göndermesinin “iç hukuka aykırı” olması yanında, “komşumuz Irak’la hasmane ilişkiler geliştirmek” manasına geleceği ifade edilmektedir.

 

GÖRÜŞLERİN TENKİDİ VE “KRİTİK” NOKTA

 

Kuşbakışı bir nazar atfedersek, Nasreddin Hoca misali, “sen de haklısın, o da haklı” misali bir hükme doğru gitmememiz mümkün değildir.

“Meşrû hukuk”un, “Devletin siyasetine-stratejisine aykırı olmayan Birleşmiş Milletler Kararları olduğu” veya “sadece Birleşmiş Milletler Kararları olduğunu” görüşlerinden ikisinin de haklılık payı vardır.

Evet, “sadece Birleşmiş Milletler Kararları” şeklindeki bir anlayışı kabul edersek, bu Teşkilâtın kabul ettiği, TC için büyük bir ehemmiyeti haiz -mesela- Kıbrıs meselesinde “devletimizin âl-i menfaatlerine zıd” bir tutum içerisine girilmiş olur ki, bir Devlet, milletinin menfaatlerine faaliyette bulunacağına göre, bu görüşü kabul etmek, Devlet’in, milletine İHANET İÇİNDE BULUNMASI manasına gelir.

Eğer öbür görüşü kabul edersek, bu sefer de “kararlarını tatbik etmeyeceğin bir Teşkilâta niye girdin?” sualinin tutarlı bir açıklamasını yapmak imkansızlaşır.

Anayasa”da bahsi edilen “meşrû hukûk” olarak “Birleşmiş Milletler Kararlarını” kabul edenlerin, “meşrû hukûk”un “illaki öyle olamayacağını” söyleyenlere karşı bir itirazı vardır ki, bunun cevabını karşı taraf tutarlı ve bütünlüklü olarak verememektedirler.

“- Bugün ABD’nin bile Irak’a harb ilan etmek için (daha doğrusu saldırabilmek için) “Birleşmiş Milletler Kararı” çıkartmaya çalışması ortadayken, bunun için “yeni karar tasarısı” takdim ederken, TC’nin idarecilerinin “meşrû hukûku” kendince tefsir etmesi hukuksuzluk değildir de nedir?..”

Evet, bu sualin cevabını muhatabları verememekte, lâf-ı güzâf diye de tabir edilebilecek bir hal içinde suali çarpıtmaya ve hatta suali tevcin edenleri “siyasetten anlamaz!” olarak göstermeye yönelik davranışlara girmektedirler; “o karar tasarısı, acaba bunun için mi verilmekte yoksa, Fransa’yı, Rusya’yı ve Çin’i köşeye sıkıştırmaya yönelik olarak mı verilmektkedir?” diyerek “büyük siyasetçi!!!” olduklarını ortaya koymakadırlar.

Evet, siyasetin dehlizlerinde ilerlenilirse, kimbilir daha ne gibi “tefsirler” ve “hilekârlıklar” çıkartılabilir, kabul etmek lazım ama, “dehlizlerde” ilerledikçe, insanın gözü kararlığa alışır, “aydınlıktan” bir yarasa gibi korkar ve uzaklaşır. Böyle olunca da, “hukukun aydınlığı/hukuka uygunluk” yarasa tabiyatındakilere, “göreceli” olarak görülür. Fakat, “hukuk, herkese lazımdır!” ilkesi geçerliyse, bu anlayış, ortaçağın karanlıklarından fırlamış bir görüş olarak görülüp, geldiği yere, sahipleriyle beraber gönderilmeye layıktır.

Aynı şekilde, “meşrû hukûk” olarak “Birleşmiş Milletler Kararları”nı kabul edenler de “global hukuk/glaballeşme taraftarı” diye yaftalanarak, eski zamanlarda “milletinin ve onun devletinin menfaatlerine zıd hareket edenlere” ne deniliyor ve nasıl bir muameleye tabi tutuluyorlarsa aynısiyle karşılığa kendi kendilerini mahkum etmekktedirler.

 

“MEŞRU HUKUK” VE SİYONİZM

a) ABD Safında:

“Meşrû hukûk” veya “milletlerarası meşruiyetin”, herzaman “Birleşmiş Milletler Teşkilâtı”nın almış olduğu “Kararlar” olmadığını savunanların zihniyet ve daha da önemlisi ekalliyettlerine baktığımız da, (keza aynı şey ikinci görüşü savunanlar için de geçerlidir.) bu görüşleri neden savunduklarını anlayabilmemiz daha da kolaşlaşabilmektedir.

“Meşrû hukûk-durum”un, “Devletin menfaatine göre değişebileceğini” söyleyenlerin başında, emekli büyükelçi Yalım Eralp ile gazeteci Cengiz Çandar gelmektedir.

ABD’nin Irak‘a saldırısının TEMEL SEBEBİ VE FAKTÖRÜ olarak “İsrail’in güvenliği” olduğu, bu saldırıyı “İsrail”in planladığı, bu planın ABD nezdindeki temsilcilerinin “İsrail müttefiği” olmaktan da öte Yahudi ırkına mensub oldukları aşikardır.

Bu saldırı, Yahudi, Siyonist ve Siyonizmin kontrolündeki Masonik teşekküllerin gayretleriyle tezgahlandığı da bilinen bir hakikatdir. Bu bir hakikat olmasına rağmen, Irak meselesinde bu cihete hiç bakılmaması da bir hakikatdir.

I. Körfez Harbi’ni planlayanın Henry Kissinger olduğu, hatta “yeni dünya düzeni” terkibini dahi bunun icad ettiği artık herkes tarafından bilinmektedir. Henry Kisinger ise, asıl ismi “Heinrich Alfred Kisinger” olan, Almanya’da doğmuş, orada yaşamış ve II. Cihan Harbi’nde de ABD saflarında, Amerikan Gizli İstihbarat Servisi (OSS) ajanı olarak Almanya’ya karşı çalışmış bir yahudidir.

Keza; ABD’deki birçok yahudi-siyonist teşekküle aza olduğu gibi, dünyadaki en tehlikeli teşkilâtların başında gelen CFR’nin de değişmez azasıdır. [CFR, New York’ta bulunan “-Amerikan- Dış İlişkiler Kurulu/Enstitüsü”dür fakat, kuruluşundan bugüne kadar Rockefeller isimli, bizdeki “Sabatayistler” gibi, görünürde Protestanlığı kabul etmiş köklü ve güçlü bir Yahudi hanedanlığının kontrolündedir ve ABD’yi “ABD” yapan bir teşkilâttır. Bu teşkilâtın bizdeki muadili Dış İlişkiler Enstitüsü”dür; keza, bu teşkilâtlar Batı’daki bütün devletlerde birbir kurulmuş ve kurulan Devletin “dış politikası” TEK ELDEN kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.]

I. Körfez Harbi’ni başlatan ABD Başkanı George Bush ile, II. Körfez Harbi’ni çıkartmaya çalışan George W. Bush, ABD’de bulunan, “illimunatist teşkilât” “Kuru Kafa ve Kemikler” isimli (WASP kökenli) teşkilâtın azalarıdır.

M. Abromovitz, R. Perle ve G. Fuller, A. Makovski, Eliot Abrams, Lewis Libby; yani Irak’a harbin planlayıcısı şahısların hepsi YAHUDİDİR!. Ve bu şahısların Harb için “illaki ikinci karar çıkmasına gerek yok!” sözleri de malumdur.

Artık müslümanların senelerce söylediği “Siyonizm tehlikesi”nin, bugün (hepsinin öyle sayamasak da, bazılarının kabul maksadları bir başka “pislik” gayedir) sosyalistler, komünistler ve hatta Kemalistler tarafından da dile getiriliyor olması, esasta, bu “Irak harbinin esas planlayıcısının Siyonizm ve işbirlikçileri” olduğu fikrini -şimdilik- detaylandırmamız gerekmediğini ifade etmektedir. [Nasib olursa, bir başka makalemizde de bu meseleyi kaleme alırız.]

b) TC Safında:

Harb ve ilgili meselenin ABD cihetindeki temsilcilerinin ekaliyeti böyleyken, bunun ülkemizdeki temsilcilerine baktığımızda da ayrı bir manzara görememekteyiz.

Emekli büyükelçi Yalım Eralp ki, kendisi ismi müslüman ismine benzese de ANADAN VE BABADAN YAHUDİDİR.

Harbin bir diğer savunucusu Nazlı Ilıcak da Sabatayisttir.

Bir diğer ABD-”İsrail” taraftarı olan Cengiz Çandar’ın anası Yahudidir. Soyu Selanik’e dayanır. (Şalom gazetesine kendisinin yaptığı açıklamaya binaen.)

“Türk ordusunun önünü açın!” diye köşesinden yazılar yazan, AKP milletvekili Nevzat Yalçıntaş ise, ne Sabatayist ne Yahudidir; o sadece Genelkurmay’ın -eski- “Toplumla İlişkiler Birimi” isimli “psikolojik harp” gayesine bağlı bürosunun müntesibi bir “yahudi mutemedi”dir.

“Meşrû hukûk” olarak “Birleşmiş Milletlerin aldığı kararları” kabul edenlerin başında gelen CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal, Tahtacı Alevisi’dir. Aleviliğin bu cinsinin “davud yıldızlı” formları meşhurdur.

Aynı Parti’den Kemal Derviş ise, içinden “Sabatayist Haham’lar” çıkmış büyük bir Sabatayist aileye mensubtur.

Yine bu cenahtan İsmail Cem İpekçi de Sabatay Sevi’nin torunudur.

Görünürde bu iki kutba bölünmüş izlenimi veren Dışişleri Bakanlığı bürokratlarının kahir ekseriyeti de Sabatisttir. Osmanlı Devleti’nin son günlerinden itibaren başlayan “hariciyenin işgali” harekatı, TC’nin kuruluşu ile hızlanmış ve bugün artık bu bakanlığı tamamen ele geçirmişlerdir. [IMF’nin kararları doğrultusunda devletde çalışan 65 yaşı üzeri memur ve bürokratların “emekli edilmesi” yönündeki hükümet kararına, Orman Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı’ndan vesaire ziyade (ki, bunlar ağızlarını bile açmamışlardır.) Dışişleri Bakanlığı’nın (Bakanı da dahil; ki Yaşar Yakış’ın “İsrail”- Yahudilik için mühim bir mevki olan Mısır Büyükelçiliğinde uzun süre kalmış olması, onun hakkında da “Sabatayist” olduğuna dair şüphelerin ortaya çıkmasına vesiledir-) karşı çıkması ve “yetişmiş diplomatları emekli edersek, siyasetimiz yara alır”, fikrine sarılmaları bir aldatmacadır; aynı “yara alma” vakası diğer bakanlıklar için geçerli değil midir?.. 150 senelik bir çaba, bir anda sıfırlanacak, Sabatayist hakimiyet bu bakanlıktan silinecektir de onun için karşı çıkılmıştır.]

Açıkça yazmak gerekirse, TC’nin iç ve dış siyasetine yön veren zihniyet, -istisnalar kâideleri bozmaz ve onlar da “kırmızı kitab”a tabi olmak zorundadırlar.- Sabatayist veya işbirlikçisi zihniyettir.

“MEŞRU HUKUK” MÜNAZARASI VE SAPTIRILAN MESELE

Bu “meşrû hukûk münazarası” dahi, esasında bir saptırmadan başka birşey değildir.

Şöyle ki:

TC’nin Irak ile ilgili bir meselesi yokken, “çok borcumuz var; onun için de emir alıyoruz!” itirafiyle (bazıları için de “bahanesi” kelimesi münasibtir.) ABD tarafında harbe girmesinin devlet ve millet faydası zaviyesinden bir münazarası cereyan eder ve işbu vaziyet dahilinde, “devletin ve milletin çıkarının bu harbe iştirak etmemekte olduğu” görüşü kuvvet kazanırken, şimdi mesele, “harbe giriyoruz!” peşin kabulü etrafında cereyan etmekte ve “harbe nasıl girebiliriz?” meselesi münazara edilmektedir!.

Harbin, ülke manfaatlerine olan zararı ve Irak’ta ölecek binlerce insanın “ahı” meselesi bir kenara atıldı ve şimdi iş “bu harbe nasıl dahi olalım?” şekline dönüştü; daha doğrusu dönüştürüldü. Harb aleyhtarları da “otomatikman” bu sefer, “kanuni olarak girelim bari!” münazarasına çekildiler.

Irak’ın harb neticesinde federatif veya konfederatif bir idareye dönüştürülmesi veya üç bağımsız (!) parçaya bölünmesi ve iki halde de Kürdistan’ın kurulmasının hem TC hem de bölge ülkeleri için nasıl bir tehlike ortaya çıkartacak, bu mesele unutturuldu, bütün stratejisini (sadece kargalar değil uzaydaki Merihliler, Neptünlüler, Satürnlüler de güler bu duruma ve bu “yüksek strateji”ye!!!) “bölücü örgütün kökünü kazımak” olarak tayin eden (Sabatayist kuşatmadaki) TC’nin harbe nasıl girmesinin “daha şık” olacağı münazara edilmeye başlandı.

Bir de bu esnada “tezkere”nin Perşembe günü Meclis’de oylaması yapılacakken, -Meclis’in nasıl bir “oyuncak” haline getirildiğinin resmidir- “tezkere”yi Meclis’e sevkeden hükümetin içtimada hazır bulunmaması sebebiyle oylamanın Cumartesi gününe kalmasının da “acayip ve garaib manalandırmaları” yapıldı.

Bu manalandırmalardan birisi de şudur:

“AKP hükümetinin aslında harb taraftarı olmadığı, ABD’nin baskısına daha fazla dayanamadığı ama iç hukukun verdiği yetki ve boşluklardan faydalanarak “tezkere”yi mümkün olduğunca geciktirdiği ve bu aşamada da “barış için” vakit kazanıyor.”

Acaba “tezkere”nin Meclis’te perşembe günü görüşülmemesinin sebebi, AKP milletvekillerinin bir kısmının “ikna edilememesi” ve “tezkere”nin Meclis’te kabul veya red edilmesinin borsa ve döviz piyasasında yapacağı “med-cezir faaliyeti”nin önüne geçmek olmasın sakın!

Bunun böyle olabileceğine dair bir delil de, borsanın küçük de olsa yükselmesi ve dövizin (özellikle dolar’ın) 1.590. seviyesine “indirimesi”, arenada matadoru gören boğanın hız kazanmak için bir iki adım geri adım amasına benzemektedir.

Ayrıca bu “mantığın” bir sebebi de Siyonizmin ülkemizdeki temsilcilerinden olduğu bilinen Koç Grubu’nun tesirindeki Doğan Medya Grubu’nun, fena halde yıpranan AKP hükümeti’ne “vatanseverlik sosu” sürerek, destek olarak da görmek icab eder.

 

MİLLETLERARASI HUKUK’UN İSTİKBALİ

 

“Meşrû hukûk” münazaralarının bu ardniyetli fikirlerin üzerinde bir başka görüntüsü de vardır ki, kimsenin o taraflara baktığı veya şu anda menfaatleri icabı savundukları bu fikirlerinin “milletlerarası hukuk ve teşkilâtlarının” istikbali ile yakından alakalı olduğunu görmemektedirler.

Özellikle, “meşrû hukûk, sadece Birleşmiş Milletlerin aldığı kararlar değildir” diyen AÇIK SİYONİSTLERİN, kendi koydukları ve kurdukları nizamın altını oyduklarını görüyorlar mı, diye sormak lazım.

Fakat onlar için esasında bir “sorun” yoktur; şu anda “böyle” düşünürler, başka zamanda “öyle” düşünürler; değil mi ki, ““meşrû hukûk, Devlet’in menfaatine göre”dir dediler, “sornun” yok!..

Oysa, “sorun”un esası burada!..

Umumî bir kaidedir ki, eğer kendi koyduğun kural ve kaidelere kendin uymuyorsan, başkalarının uymasını ASLA isteyemezsin.

Bu, sadece “milletlerarası hukuk” için geçerli kalmaz, aynı zaman da İÇ HUKUKA sarkar; çünkü, “hukuk” bir bütündür ve “iç”, “dış3 ayırımı gözetmez, kabul etmez.

Şöyle demek artık mümkündür:

Hukuk, ahlak’ın pıhtılaşmış hali ise; ahlak, fikir ise; Devlet, Millet’in teşkilatlanması ise; bahsigeçen mevzumuzda Devlet ile Millet arasında kapanmaz bir uçurum var ise, [demokrasi, halk iradesi ise,] Millet’in Devlet’e ve onun kendisinden ayrı olarak inşa ettiği Hukuk’a (kanun ve kaidelere) uyma mecburiyeti artık kalmamıştır. Keza; Milleti’ne zıd bir hukuk içine bürünmüş Devlet’in tabî olduğu milletlerarası hukuk kaide ve teşekküllerine de UYMA MECBURİYETİ yoktur.

Silsile halinde gelen fikir işte budur!

Anadolu’da başını Mehmet Alabora gibi “muhacir çocuğu”nun çektiği, “domuz bağı ile cinayet işleyen katillerin” işbirlikçilerinin de destek verdiği, “sivil” bir anlayışla düzenlenen “Harbe Hayır!” gösterilerinin Ankara Hükümeti nezdinde bir kıymet ifade etmemesinin ve aks-i seda bulamamasının sebebi de, bu gösterilerin, kampanyanın, kendilerinin bile uymadıkları kurallara uyan zevatça tertiplenmesi ve TOPTAN RED ANLAYIŞINA BÜRÜNMÜŞ olmamasıdır.

Bu gösteriler, netice alıcı olamaz; sadece bazı şahıs ve teşkilatların “CV”sine “savaş karşıtı eylemci” puanını kazır, o kadar!

“BİRLEŞMİŞ MİLLETLERE HAYIR!”

“NATO’YA HAYIR!”

“SİYONİZME HAYIR!” Vesaire.

Bu slogan ve anlayışla yürüyün, işte tepkinizin nasıl dikkate alındığını görün!.

Hülasa:

“Tezkere” sebebiyle başlayan “meşrû hukûk” münazarası, esasda hem TC Hukûku hem de Milletlerarası Hukuk açısından İHTİLALCİ GÜÇLERİN üzerinde odaklanması gereken; abanılması gereken; bunu da fiilit halinde göstermeleri gereken ve böylece de MİLLETİN HUKUKUN DEVLETLEŞTİRİLMESİNİN sağlanacağı bir gediktir.

Bu gedik, esasta zaten vardı, fakat, bu derece ehemmiyetli bir bahis içinde bu derece ehemmiyetli bir şekilde ortaya çıkması çok daha mühim kılmaktadır bu hususu.

Bize düşen; bu harbe karşı olan samimi unsurlara düşen, bu gediği daha da büyütmek, bu sloğanlaştırmak, dövizleştirmek, dalga dalga tüm Anadolu’ya, dünyanın ezilen insanlarının baktığı Anadolu’ya yaymak ve teşkilatlandırmaktır.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLERE, NATO’YA VE SİYONİZME HAYIR!

EMPERYALİST ABD’YE HAYIR!

27 Şubat 2003

Notlar:

1) Büyük ihtimalle Cumartesi günü malum “tezkere” Meclis’den geçecek. (Geçmeme ihtimali çok düşük; o zaman ne olur?.. İzinsiz gelen ABD askerinin işgali resmen başlar!) Tezkerenin Meclis’den geçmesiyle beraber harbin başlaması da an kadar yakın olacaktır. Çünkü, “tezkere”ye göre, gelen ABD askerlerinin, topraklarımızda “misafir edimesi” değil, “geçişi” kabul edilmektedir. “Tezkere”nin kabulü ile “62 bin muharib asker” topraklarımıza gelişi tamamlandığı an, bunların “görev yerlerine” yani Irak’a geçişi sözkonusudur ki, bu da harbin çıkışı demektir.

Fakat; bu mesele, “geldiler ve geçtiler” şeklinde basitçe geçiştirilecek bir mesele değildir. ABD askerlerinin bu topraklara her gelişinde bir “sorun” meydana gelmiştir. (Bkz. Dolmabahçe’den denize dökülmeleri.) Dünyanın her yerinde müslüman ve anti-emperyalist güçlerin her fırsatda ABD askerî ve sivil teşekküllerine saldırılarının meydana geldiği bu günlerde, bu “sorun”un tekrar -ABD ve işbirlikçileri açısından- ve büyük bir “sorun” olarak bir heykel keskinliğinde dikilmesi mevzubahistir. Bunu, Milletin kendi hukukunu tatbiki göziyle göreceğimizi ve üzüntüden uzak bir seviyede seyredeceğimizi ilan ederiz.

2) TC içinde harbe karşı olanların ve hatta taraftar olanların “ortak noktası”, “Kürdistan’ın kurulmasının engellenmesi” olarak görülmektedir. Bu da, Kürtleri ve Kürtlerle ilişkili “birilerini” rahatsız etmekte ve ediyor elbette.

“Herkesin bir devleti var, niye Kürtlerin yok!”

Zahirde haklılar. Ama zahirde.

Şöyle bir hazır cevab vermek mümkün: Hangi ırkın “kendisinin” bir devleti var ki, Kürtlerin olsun! Bize bir “ırkın” kendisinin kurduğu ve nizamlandırdığı devlet gösterin, Kürdistan için varımızı yoğumuzu seferber edelim.

Biz, harbe karşıyız; ama bu demek değildir ki, Kürtlerin de “kendi idareleri” olmasın!..

Şöyle bir vaka, meseleyi nasıl anlamamız gerektiğini ortaya koyar.

1950’lerde İngilizlerin tertiblediği -zannedersek- Kahire’de bir içtima yapıldı. Bu içtimanın mevzuu, “Halife seçimi” idi. Hemen anlaşılacağı üzere, İngilizler, kendi kontrolleri altında tutacakları bir “Halife” seçmek gayesindelerdi. İçtimada sözalan ulema veya ulema kisveli şahıslar, meseleyi, bu sinsi plandan azade, “müslümanların bir Halifesi olmalı mı olmamalı mı?” meselesinde ele almış ve kısm-i azamisi, “bize bir Halife gerek!” yönünde fikir beyan etmişlerdir.

Sultan Abdülhamid Han’ın ekmeğini yemiş, “Yıldız Teşkilatı”nda cansiperane çalışmış Beyrut Müftüsü Emin el Hüseyni ve rahmetli Şeyhülislamımız Mustafa Sabri Efendi’nin büyük talebesi Zahid el Kevseri Efendi de bu ictimada bulunmaktadırlar. Hemen meseleye el koyarlar. Zahid el Kevseri Efendi kürsüye çıkar; bağlı olduğu yer itibariyle, söyleyeceklerinin büyük ehemmiyeti vardı.

“- Halife, hür müslümanların başıdır. Bana bugün bir tane hür müslüman ve Devlet gösterin, hemen Halife’yi seçelim!”

Meseleyi “mücerred” olarak değil de hayat ile bağlantılı olarak ele almış ve içtimaı tersine çevirmiş, İngilizlerin planını altüst etmişti.

Şimdi...

Türkiye Cumhuriyeti’ni “Türkler” mi idare ediyor; Suudi Arabistan’ı “arablar” mı idare ediyor?.. Bize bir tane kendi kendini idare eden “ulus devlet” gösterin, -bu hususda bizim tavrımız senelerdir bellidir- Kürdistan için biz de çalışalım.

Keza bu Kürdistan’ın “Kürdlerce” idare edilmeyeceği, çok kısa bir süre önce Talabani tarafından kurdurulan “Kürdistan Milli Yahudi Partisi”nin büyük tesiri olacağı ve yeni devletin “İsrail Kürdistan” olacağı açık değil mi?..

3) “Tezkere”nin geçişiyle birlikte -92inci madde” gereği ABD’li bir askerin tam teçhizatlı olarak Irak sınırlarına girmesiyle başlayacak olan bu harbin, bir de Filistin vechesi vardır.

Şurası kesindir: Harb başladıktan az sonra, üzerine gelecek “katyuşalar” sebebiyle “İsrail” de Filistin’e karşı “nihai çözüm” maksadlı olarak saldıracaktır. Filistin, tarihinin görmediği bir katliama ve barbarlığa sahne olacaktır. “İsrail”in maksadı, Filistinlileri Ürdün’e sürmek olacaktır. Böylece Ürdün’ün de -Irak halledildikten sonra- “kaşınması” ve “parçalanması” sağlanmaya çalışılacaktır.

Plân bu!. Ama, “Allah var, problem yok!” Onların planı varsa, herşeyin üzerinde O’nu da bir hesabı var! Bu mutlak ölçü ve gönül ferahlatıcı bir ayet-i kerimedir.

 

www.sinamiorhan.up.to

Hosted by www.Geocities.ws

1