“TEZKERE”Yİ ENGELLEDİK; AMA İŞİMİZ BİTMEDİ

Dr. Lâtîf Denizci

(Doğu Strateji ve Tahlil Merkezi)

 

İlk hamlemizde başarılı olduk ve “ABD askerlerinin topraklarımıza girmesine” engel olduk. Bu, küçük bir hadise değildir. Dünya siyasetini şekillendirebilecek bir hadiseye, “Dur!” dedik!..

Bu, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından itibaren, TC siyasetinde bugüne kadar rastlanmayan bir hadisedir. Manası büyükdür.

Büyük bir hadisedir ama mesele daha halledilememiştir.

Meclis’de 93 ŞEREFLİ ADAM bulunduğu da ortaya çıkmıştır.

Bu 93 şerefli adamın AKP içindeki “Ak Partililer” olduğunu söylemek gerekir.

CHP’nin içinde de kuşkusuz haysiyet sahibi ve şerefli insanlar mevcuttur; en azından sitemize “sizlerle aynı hissi yaşıyoruz!” yazısını yollayan altı adedini biliyoruz. Ama CHP’nin “grub kararı” alarak, “hayır!” reyini vermesini mecbur tutması ve CHP’nin klasik “Allah düşmanlığı” çizgisini bildiğimizden, hatta içlerinde “Amerikan vatandaşı” ve ülkenin bugünkü “iktisadî kuşatılmışlık, siyasî haczedilmişlik” haline gelmesinin müsaebbibi Kemal (Samuel) Derviş’in bulunmasından ötürü, bu haysiyet ve şeref dağıtımını bütün gruba teşkil kılamıyoruz.

 

ABD-İSRAİL’CİLERİN KÂBUS SENARYOLARI

 

“Tezkere”nin Cumartesi günü Meclis’de gizli içtimada tasdike sunulmasının neticesi, ilk anda yanlış haberlerin yayılmasına sebeb oldu.

“Tezkere”nin kabul oylarının ekseriyette çıkmış olması, “kabul edildiği” şeklinde tefsir edildi ve dünyaya da böyle duyuruldu.

Fakat “anayasa”nın “salt çoğunluk” araması sebebiyle, bu ekseriyetin esasında “kabul edilmedi” manasına geldiği açıklanınca, bir “şok” meydana geldi.

Bu “şok” üzerine de harp taraftarınca, “işte şimdi TC mahvoldu!” kabilinden senaryolar ortaya saçılmaya başlandı.

Bu “kabus senaryoları”nın tefsirinden önce şunu söylemek gerekir ki, bu ifadeleri kullananların Kuzey Irak’la alakalı olarak söyledikleri birtakım sözleri deşmemiz gerekir.

Bunlara göre:

“- Artık Kuzey Irak’a Türk askerinin girmesi ve PKK ile orada kurulabilecek Kürt Devleti’ne müdahalesi imkan dışına çıkmıştır. Artık TSK’nın Kuzey Irak’taki askerleri de “işgalci” konumuna çıkmıştır. Artık Kürt Devleti’ni durdurmanın ihtimali kalmamışır.”

Önelikle şunu söylemek gerekir ki, başını, Cengiz Çandar, Taha Akyol, Nazlı Ilıcak ve Süleyman Demirel’in çektiği ABD-İsrail’ci ekibin bu meyandaki sözleri, gerçeği tersyüz etmekten ve hadiseyi “yamultmaktan” başka bir mana ifade etmez.

TSK, 1994’den beri “gerektiğinde” Kuzey Irak’a girmiş ve bunu da gerek Irak gerekse diğer devletler nezdinde “sıcak takip” başlığı altında “ikili güvenlik andlaşmaları”nın kendisine verdiği “yetkiye” dayanarak yapmıştır.

Bu “tezkere” ve bunun oluşturduğu mevcut siyasî şartlar ortada yokken TSK nasıl oraya giriyor ve çıkıyor ise, şimdi de aynı şekilde bu devam edip duracaktır elbette.

TC’nin bu noktada bir “zaafiyeti” yoktur. Ve hatta bu siyasî aşamadan sonra buna -eğer gerekli ilişkiler de kurulursa- Irak’ın da yazılı izni bile sağlanabilir.

 

“TEZKERE”NİN NESİNE KARŞI ÇIKTIK?

 

Daha da önemlisi, “Tezkere”de “red edilen” mesele, hernekadar ayırım yapılmamakla beraber, ESASDA, “ABD askerlerinin bu topraklara girmesi”dir; “Türk askerinin yurt dışına gönderilmesi” değildir.

Biliniyor ki; bugün binlerce Türk askeri “yabancı topraklar”da bulunmakta ve bunun için de “hükümet tezkeresi”ne ihtiyaç duyulmamaktadır.

Öyleyse, AKP içindeki “AK Partililer”in bu noktaya -yani, “ABD askerlerinin topraklarımızda bulunmalarına”- itiraz ettikleri ve hatta çoğunun da bu “ilave” olarak, “bu askerlerin Irak’la harbe girmelerine” “HAYIR!” dediğini açıkça söylemek gerekir.

O zaman “tezkere”de neyi reddettiğimizi şöyle yazmak mümkündür:

“ABD askerlerinin bu topraklara girip, Irak’a geçerek orada Iraklı müslümanları öldürmesine ve “İsrail Kürdistanı” meydana getirmesine H A Y I R!”

 

ESAS SINAV ŞİMDİ BAŞLIYOR

 

TC’nin iktisadi halinin tam bir “kuşatılmışlık” hem de “savunma silahları perişan bir kalenin kuşatılmışlığı” halinde olduğunu bilmeyen kalmadı.

Harb taraftarlarının ve AKP lideri R. Tayyip Erdoğan’ın, “savaşın bir bedeli olduğu gibi barışın da bir bedeli vardır!” sözü ile, “tezkere redçileri”ne “gözdağı” verircesine, (Tayyip Erdoğan hariç) “pazartesi gününü, piyasaların tepkisini beklemek lazım!” sözü veya tehdidi, bir hakikati barındırmaktadır bu noktadan.

Pazartesi günü (siz bu makaleyi okurken) piyasaların pek hayırlı bir tepki vermeyeceğini söylemek gerekir.

Döviz ve borsada bir hareketlilik elbette gerçekleşecektir. ama bunun “maliyeyi bitirici bir hamle”den ziyade, “TEHDİD POZİSYONUNDA” kalacağını tahmin ediyoruz.

Çünkü, “maliyeyi bitirici hamle”, ters tepkiye de yolaçabileceği için, 93 şerefli insanın artmasına sebeb olabilir. ama, kafa üzerinde tutulacak ve hata biraz de kesecek bir satır, “kırk katır mı, kırk satır mı?” darb-ı meseli gibi “ikna edici” olabilir.

Eğer hükümet, gerçekten de kendi grubuun verdiği bu kararı ve milletin hazinesini savunmaya niyetliyse, [bazılarının, bizim iddiamızın hilafına, T. Erdoğan ve A. Gül’ün de “harb istemediğini” söylemeleri eğer gerçekse] yapacağı tek şey, özellikle dövizdeki hareketlenmeleri yapanları ifşa etmesidir. [Harb karşıtı güçler, “gerekeni” yaparlar.]

Eğer bu ifşaı gerçekleştirmez ve “telefon diplomasisi” ile “yapmayın... etmeyin...” de kalınırsa, bu acizlik alameti olarak görülecek ve TAM BİR VATAN HAİNİ olan bu spekülatörlere cevaz verilmiş olacaktır.

Bizim tahminimiz, “telefon diplomasisi”nin olacağı yönündedir.

Ve bu “tezkere”, bu “tehdid pozisyonu” ile, “Silah Denetçileri”nin raporundan sonra eğer Birleşmiş Milletlerin birkaç gün sonra yapacağı içtimaında ABD’nin istediği tarzda bir karar çıkarsa, tekrar Meclis’in önüne getirilebilecektir.

İşte esas sınav o zaman meydana gelecektir.

Sınav, o içtimada da “hayır!” reyini vermeye bağlı olacaktır.

Çünkü biliyoruz ki, ABD’nin Irak’ta bir Kürd Devleti kurma planı, “tezkere”ye bağlı değildir; niyetleri bakidir. Biz, “tezkere”ye ne rey kullanırsak kullanalım, bu plandan dönme ihtimali yoktur; bunu yazdık.

Bizim “tezkere”ye “hayır” dememizin sebebi, “harbe girmememiz” içindir; çünkü biliyoruz ki, bu harbe girmemizle meydana gelecek netice, girmemekle gelecek olan neticeden daha kötü ve korkunç olacaktır.

Ellerimizi bir manada “kana bulamamak” fakat gerekirse harb sonrasında “kızılay faaliyeti” de denilebilecek şekilde “yara sarmak” [insanî veya siyasî pansuman veya cerrahî operasyon] için müdahalede bulunmaktır (ki, buna mecbur kalınacaktır zaten,) bu “tezkere”ye “hayır” dememizin sebebi.

 

ABD’NİN “B PLANI” VAR MI?

 

Harb taraftarlarının “tezkere” neticesinden sonra, “ABD’nin “B Planı” ortaya çıkacaktır, şimdi, Kürtlerin eli kuvvetlendi ve ABD’den istediklerini alableceklerdir; çünkü, ABD onlarla işbirliği yapacak ve Bağdat’a yürüyecektir!” demeleri, tam bir tenakuz ve komikliği ortaya koymaktadır.

Öncelikle şunu söylemek gerekir, ABD’nin “B Planı” olduğu gibi, “C”, “D”, “E” ........”Z Planı” da vardır elbette. O kadar “think-than” kurumu boşuna kurulmadı orada; birşeyler üretsinler, ihtimalleri değerlendirsinler ve “A’dan Z’ye Plan” hazırlasınlar diye kuruldu.

Fakat; “bu harbde acaba ABD’nin “B Planı” var mı?”, sualinden daha ziyade, “ABD, bu ikinci planı ne kadar tercih eder?” sualini sormak daha mantıklı olacaktır.

TC ile ABD arasında varılan “mutabakat”da; TSK’nin “harekat planı” içerisinde bulunmadığı, ABD’nin özel isteğiyle “bütün işleri” ABD-İngiliz-Avusturalya askerlerinin yapacağı, hatta Kürtlerin bile bu işe bulaştırılmayacağı kayıd altına alınmıştı zaten.

Peki, ne değişti de “şimdi Kürtlerin kartı çoğaldı?”

Hiçbirşey!!!

Bu, kurusıkı bir palavra ve “tehdid”den başka birşey değildir.

Kürtlerin, Bağdat’ın işgaline karışması demek, bir kere, siyasî açıdan bütün Arap devletlerini ayaklandırabilecek bir hadisedir.

Ve, Kürtlerin, aldıkları “üç aylık eğitim”, onların Bağdat’a kadar yürümelerine zaten engeldir; yani, Kürtler, “6. paralel”in altına asla geçemezler.

“Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması” hususunda hassas olan Arap devletlerinin, bu isteklerinin ABD tarafından “sözlü olarak da olsa” kabul edilmesi, (ABD’nin böyle bir niyeti elbette yok; ama vatandaşlarına karşı böyle bir “garanti” vermek zorunda kalan devletler için, bu söz verilmiştir.) “Kürtlerin Bağdat’a yürümelerinin” önündeki en büyük engeldir.

Tabii, ihtimaldir, “geçebilirler” de; o zaman ne olabilir?

Olacak şudur:

Eğitimsiz bu “kürt muharibleri”, eğitimli ve 12 senelik ambargo altında kinleri daha da artmış ve artık “son hamlelerini” yaptıklarının idrakinde olan Iraklı askerî birliklerin satırları altında kesilirler, büyük zaiyat verirler. “Kan” üzerinden hesab yapılmaz ama, belki de bu hal, TC’nin daha da çok işine gelir. Çünkü, “muharib unsuru” azalmış ve “ezilmiş” bir “tehdid”le başa çıkma gücü fazlalaşacaktır.

İşin bir de “maliyeti” var.

Bir koyup yedi, sekiz almadan masadan kalkmayan ABD’nin, bir değil, üç, dört hatta beş koyması demektir masaya ki, evvelen bir “imaj”dan ibaret “güçlü ABD ekonomisi” bunu kaldıramaz.

Askerî açıdan da “çok can kaybı”na sebeb olabilecektir bu “B planı”... Havadan indirme yapılması (paraşütçü birliklerin kullanılması) veya Anadolu’daki üslerin kullanılarak, askerî birliklerin uçaklarla önce bu üslere sonra da Kuzey Irak’ta üç ay önceden hazırlığı yapılmış havalimanlarına indirilmesi sökonusudur ki, bu da riskli ve “uzun” bir süreci gündeme getirir.

Demek ki, “ABD’nin B Planı”, bizim için değil asla değil ama kendisi için BÜYÜK RİSK taşımaktadır ve bize düşen, “hadi, buyur bu planını tatbik et!” demekten başka birşey değildir. (“Tezkere”ye red oyu istememizin ardında bu şıkkın gerçekleşmesini istemenin olduğu unutulmamalı.)

 

HÜKÜMETE BÜYÜK GÖREV DÜŞÜYOR

 

Meclis’in aldığı “tezkereyi kabul etmeme kararı”, esasında AKP Hükümetinin elini güçlendirmektedir. Bunu değerlendirmeli ve hem siyasî hem de askerî kazançlar sağlamalıdırlar.

Ama, AKP hükümeti ve TSK’nın komuta kademesi, bunu böyle değerlendirmek bir yana, ABD’den “özür diler” bir pozisyonda, “mahcubiyet” içinde bir hava ortaya koymaktadırlar.

İşte bunun içindir ki, Meclis’in aldığı bu karar, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından bu yana alınmış EN BA⁄IMSIZLIKÇI KARAR olarak tavsif edilmeyi haketmektedir.

Meclis’in içinde bulunan 93 ŞEREFLİ ADAM, “onay makinası” olmadıklarını, “hükümetin” değil, MİLLETİN VEKİLİ olduklarını göstermiş ve tabiatiyle de MİLLETİN VE DEVLETİN BA⁄IMSIZLI⁄INA VE ÇIKARLARINA KARŞI OLAN BU “TEZKERE”YE, TÜM BASKILARA RA⁄MEN DİRENİŞ göstermişlerdir.

İşte bu “DİRENİŞ RUHU”nun Hükümet ve TSK’nın komuta kademesinde bulunmaması, aksine onların TAM BİR TESLİMİYET İÇİNDE bulunmaları, 93 şerefli insanın omuzlarındaki ağırlığı ve vebali artırmaktadır.

Teslimiyet içinde bulunan ve 1000 yılllık devlet tecrübesine sahib bulunan bir milleti, 100 senelik (tamamen, barbarlık, vahşet ve zulüm ile dolu) bir tarihe sahib bulunan ABD’nin KUYRUKÇUSU konumuna getirmiştir.

Irak meselesi yüzünden bugüne kadar (“tezkere” sonrasında da) ortalığa şu kadar “plan ve alternatif” ortalığa dökülmüşken, HÜKÜMETİN-DEVLETİN VE TSK’NIN BİR TANE BİLE KENDİ HÜR İRADELERİYLE ALDIKLARI BİR PLAN NİYE ORTAYA ÇIKARILAMAMIŞTIR, işte esas mesele budur!

Yapılan açıklamaların tamamı, “ABD’nin planı”nın kuyrukçuluğundan, tezkere sonrasında ise, “işte şimdi battık, bittik; savaş tecrübesi, yeni silahların kullanımını öğrenmek falan hepsi gitti elimizden!” türünden AHLAKSIZCA, NAMUSSUZCA açıklamalardan başka birşey değildir. “Planınız” mı vardı da “battık, bittik” diyorsunuz?!

Bu arada hemen şunu da kayıd edelim.

Başını Çevik Bir ve Kemal Yavuz’n çektiği “28 Şubat’çı” ekibin “savaş neticeleri” üzerine söyledikleriyle gerçekten de harb karşıtı olanların söyledikleri arasında bir “benzerlik” varsa da, arada müthiş bir uçurum mevcuttur.

Bu, müslüman ismine sahib bulunan iki kişiden birinin, zahirde müslüman görüntüsü çizmesi ile, aslında “müslüman görüntüsündeki kafir” (münafık) olma arasındaki “firak” gibidir.

Çevik Bir ve ekibinin harb karşıtlığı, nüanslarla “TSK’nın oraya girmemesi” ve “ABD’nin kalıcı olup olmadığı” noktasında düğümlenmektedir.

Bu ekib, TSK’nın harbe girmesinin karşısındadır. Fakat bunun sebebi, “harb karşıtlığı”ndan kaynaklanmamaktadır. Sebeb, TSK’nın orada bulunmasının “Federe Kürt Devleti”nin kurulmasına engel olacağı tezinden ötürüdür.[“28 Şubat”ın ilk günlerinde Abdullah Öcalan’ın Şam’da yaptığı, “Genelkurmay’dan görevli bir albay geldi ve ....” yönündeki açıklamaları ile, İmralı’ya konulduktan sonra yaptığı açıklamaları hatırlayalım.]

Keza, “ABD’nin kalıcı olup olmadığı meselesi” de, “kalma orada!” demek için değildir:

«- Sen Irak’a girip Saddam’ı devirdikten sonra orada kalacak mısın, kalmayacak mısın? Bunu açıkla; çünkü orada kalmayacaksan bu benim zararıma oluyor. Bunun faturasını ben birinci Irak harekatında ağır bir şekilde ödedim. PKK denetimsiz kalan Kuze Irak’a yerleşti ve bana büyük zararlar verdi.» (25 aralık 2002. Hürriyet gazetesi. Çevik Bir’in Tufan Türenç’e yaptığı açıklama.)

Bir: Bir komutanın kendi komuta ettiği Ordu’nun gücüne güvenmediğinin açık itirafıdır bu ifade. İki: Esas derdinin ABD’nin “kalıcı olmasını” istemek olduğunun ifadesidir bu sözler.

 

KOORDİNELİ FAALİYET

 

Şimdi vazifelerimiz daha da artmıştır.

Hem AKP içindeki 93 şerefli adamın, hem TSK içindeki “samimi ve vatansever unsurların” hem de “harb karşıtlığı”nı “belli bir gaye uğruna” müdafaa eden İHTİLÂLCİ GÜÇLERİN vazifeleri bıçak keskinliğine dayandı.

Öncelikle şunu söylemek gerekiyor, yeni bir “tezkere”nin gelmesi halinde bu 93 şerefli adamın kaç tanesinin “cehennem sıcaklığına” dayanıklı olduğunu anlayacağız; onun içindir ki, bu cephe, kendilerini belli etmeleri haricinde bir tesir ifade etmeyecektir. Bundan sonra yapacakları iş bu şerefli insanların, bu itirazlarını “sistemli” ve deşifre edici bir hatta istihkam etmeleridir.

İş “sokağa” ve TSK içindeki vatansever unsurların KOORDİNELİ FAALİYETLERİNE kalmıştır.

Kimin hangi maksadla hareket ettiğinin ortaya çıktığı bu demde, hala “şu esasta karşıdır, bu da karşıtdır; ama bakmayın böyle davranıyorlar vesaire” gibi “iyi niyetli” ama Müslüman kanı ve toprağının HIRİSTİYAN-YAHUDİ İMPARATORLU⁄UNUN İŞGALİNE sebeb olucu “temenniler” yerine, bu “koordineli faaliyetin” nasıl olacağı üzerinde “kafa yormak” gerekmektedir.

Mesele, artık bu safhadadır.

Ve, vakit kalmamıştır.

 

2 MART 2003

 

www.sinamiorhan.up.to

 

Hosted by www.Geocities.ws

1