Iraktaki seçimin değerlendirilmesi:

ŞİÎ BARİKATI” VE ANADOLUNUN İSTİKBÂLİ

Dr. Latif DENİZCİ

Doğu Srateji ve Tahlil Merkezi

19 Şubat 2005

“Pisliklerden arındıracak

“ateş hikmeti” icabı,

bir “ALEV TOPU” ki bütün dünyayı saracak;

tâ ki “HAKİMİYET HAKKINDIR!” düsturu

bütün hakikatiyle vücud bulana kadar!.”

Salih Mirzabeyoğlu. 1999.

 

30 Ocak tarihinde ABD-İsrail-İngiltere liderliğindeki emperyalist ittifak tarafından işgal edilen Irakda Irak Millet Meclisi ve Kürdistan Meclisi için seçimler yapıldı.

CIA ajanlığından terfi ettirilerek Irak İşbirlikçi Hükümet Başkanlığına getirilen Iyad Allavi ve taifesi, bu seçimlerin, Irakın “eğemenliği ve bağımsızlığı için mühim” olduğunu açıklamaktadırlar. Seçimin evvelinde yaptıklarııklamalarla, Avrupa Birliği ve işgal ittifakı üyeleri, bu seçimleri, “Irakda demokrasinin yerleşmesinin işareti” olarak kaydederek, bütün menfi gelişmelere rağmen ertelenmesine izin verilmeyeceğini beyan etmişlerdi ve netice itibariyle de “kan gölü” içerisinde seçimi yaptırarak sözlerine sadık! olduklarını gösterdiler.

Mamafih, seçim hususundaki ifadelerinde haklılık payları vardır; biz de inanmaktayız ki, bu seçim, hem Irak için hem de bölgemiz için “büyük bir hadise”dir.

Irakda işgale karşı direnen Sünni müslümanlar (bunların içinde Arap, Kürt ve Türkmenler de vardır) bu seçimlerin “Irakın parçalanmasına giden yolu açacağına işaret ederek” şeçime katılmayacaklarını beyan ederken, direnişi silahlı olarak devam ettiren ve kahir ekseriyetini Sünnilerin oluşturduğu grublar, “seçim sandıklarının kana bulanacağını” ilan ederek seçim merkezlerine yaklaşılmamasını istemişlerdi ve dedikleri gibi de yaptılar; ABD’nin “kan gölündeki seçimle gelen demokrasisi”, “hayrlı!” olsun...

Seçimlere ittifak ile katılan Şii grublar, Irakda çoğunluğu ellerinde bulundurduklarından ve Sünni grubların de seçimi boykot kararı almasından ötürü netice itibariyle “Amerikanın seçimi”nde en yüksek oyu alacakların bildiklerinden; Barzani-Talabani işbirliğindeki Kürtler de hem Şiilerden sonra ikinci büyük güç olarak ortaya çıkmalarının ve hem de Kerkük gibi jeoekonomik ve jeostratejik bir yerde “en büyük nüfüs” olarak tescil edileceklerinin “garantisi” olarak gördüklerinden ve böylece “uluslararası camiada” legal bir Kürdistanın en ileri aşamasına geleceklerinden tıpkı Şiiler gibi “Amerikanın seçimi”ni tasvib etmektedirler.

Bir de bunların arasına Türmenlerin ekseriyetini koymak gerekiyor; Musulda İBDA BAYRAKLARI ALTINDA GERÇEKLEŞTİRİLEN PROTESTO GÖSTERİLERİ, Türkmenlerin içinde seçimi boykot edeceklerin varlığını (kıymetli ve aziz bir varlıktır) ortaya koymakla birlikte, çoğunluğu Şii olan kısmının “Amerikanın seçimi”ne, “Ankaranın bastırmasiyle” müsbet cevab vererek katılacağı da belli idi ve netekim de öyle oldu.

Şu halde; “demokrasiyi özümseyen” grublar olarak -ne gariptir ki!- “12 İmam Hiyerarşik Monarşisine” inanan Şiiler ile, “Ağa-Şeyh” hiyerarşisi içinde bulunan Kürtler önde gitmektedir, dersek “realiteyi” tesit etmiş oluruz!

Talabaninin başdanımanı Cengiz Çandarın dediği gibi, “karanlıı bir dünya” için savaşanlar ise, yani Sünniler, “Amerikanın seçimi”nde “Boykot” tarafında yeralmışlardır.

“Amerikanın seçimi”nde “aydınlıı ve demokrat taraf”da yeralan Şii ve Kürtlerin, dünya üzerinde onlarcası olan ama sadece biri, bir Ebu Gureybin “ah!”ları üzerinde “iktidara yürümeleri”nin “demokratik analizini”, “sivil toplumcu liberal dekotratlara” bırakalım.

Biz, bu seçimin tahliline; oldurabilecekleri üzerinde düşünmeye başlayalım; bunu sahici düşünen üç beş insanla birlikte...

Evvela, yüzylın başına, Sultn Abdülhamid Hanın devr-i saltanatındaki “Irak”a uzanalım...

Abdülhamid Hanın, Türkmen nüfusu Kürt ve Şii bölgeler arasında bir “barikat” gibi yayarak, -şimdiki- Suriye sınırından Musul-Kerkük-Süleymaniye hattı üzerinden Tikrite kadar uzatması (iskan etmesi) ve bu bölgede “çiftlik-i şahaneler” teşekkül ettirmesi, kafasının içinde “beyin” ve onda da zeka ve basiret melekesi bulunan insanlara çok şey anlatır zannedersek.

Dikkat ediniz; Osmanlı devletinin son anlarında dahi, hep bir arada İngilizlere karşı Teşkilat-ı Mahsusanın planlaması ile savaşan bu üç topluluk, harbin bitiminden hemen sonra, kendi iç işleri le uğraştırılacak hadiseler ile karşı karşıya bırakılmış ve akabinde de hepsi kendi başının derdine düşürülmüştü.

Bugünkü duruma bir bakarsak, aslında - o günün- bu günden pek farklı olmadığını görürüz.

Özellikle, seçimlerin yapılmasının ardından, Sultan Abdülhamidin bir barikat olarak tasarladığı saha, yine bir barikat, fakat tam tersi çevrilmiş olarak tekrar kurulması kesinleşmiş durumdadır.

Bu barikat, “Şii barikatı” olacaktır; Azerbeycan ve Afganistanın güneyinden başlayıp İranı katedecek ve Basradan aşağıya inip Ürdünle de kenetleneek bir “Şii barikatı”...

Bu Şii barikatının Kürt ve Türkmenler Şiilerle de Anadolu hududlarına da yakalaşabileceğini düşünürsek, bölgede “İkinci İran”ın teşekkül etmemesi imkansızlaşacaktır. (Aslında tarih bilenler ve haritaya bakmaktan zevk alanlar için söylemek gerekirse bu Uzun Hasanın devletinin veya Safavelerin tekrar teşekkül ettirilmesi demek olduğunu bilirler. Buraya bir mim koyalım.)

Bundan evvelki yazılarımızda da hep üzerinde durduğumuz esas önemli taraf işte burasıdır. Bu, bölgenin “mezhebî ve ırkî” olarak bölünmesi olduğu gibi, bölgede hiçbir zaman (tam hakimiyet manasına) söz sahibi olmamış ve olma kabiliyeti de bulunmamış bir kitlenin “harici bir müdahale” ile baş aktör haline getirilmesidir ki, en az bin senelik dengelelerin sarsılması demektir bu da.

Bu sosyolojik tahlil bir yana, iktisadî ve siyasî ittifaklar ile -halihazır ve muhtemel- gelişmeler açısından bakarsak meseleye, her daim İslam alemi içinde “ayrık oto” olarak bulunmuş bulunan İranın “nüfus hakimiyeti”nin ilerlemesi ve birinci olarak “İslam Konferansi örgütü”nün kendi kendini feshinin; ikinci olarak da “Arap aleminin birliği”nin -şimdi ve kesinlikle- “çıkmaz ayın son çarşambasına” ertelenmesinin ve üçüncü olarak da bölge devletlerinin “sıkı yönetime” yani “halklarına zorbalığa” zorlanmasının, böylece de Şeytan İttifağının “insan hakları ihlali!” yaygarası altında bölgeye projeksiyon tutmasının alt yapısının hazır hale gelmesinin yolu açılmış olacaktır.

Bu “Amerikanın seçimi” bir anda Irakda üç devletçik ve akabinde de Suriyede iki devletçik namzedi çıkarmaya hedefli olarak İslam aleminin önende durmakta ve buna direnen unsurda, “bir anda ortalıktan kaybolan” Cumhuriyet Muhafızları kotrolündeki (yani Irakın meşru Devlet Başkanı Saddam Hüseyinin ordusu) Sünni direniş güçleri...

Yukarıda mim koyduğumuz noktaya gelirsek...

Ülkemizde de, asliyle ne İrandaki ne de umumi manada Şiilik ile bir alakası bulunmayan “Anadolu Aleviyiği” denilen (bu “Alevilik”, Timurun Fadlullahı kesmesiyle birlikte Anadoluya kaçan İsmaili-Karmati kırması ve içerisinde de İbranilik bulunan -Fadlullah, Tebriz Yahudisidir-, Hurufi “baba”larının evvela Bektaşi tarikatına sızması ve sonrasında da kök salmasi ve 1600’lerin sonlarına doğru da Sabatay Sevi “tekniği”nin bu nazariyeye “duhul” etmesiyle oluşmuş ve tekrarlamakta fayda var, ne Melamilik ne Kalenderlik ne de Bektaşilik ile alakası olmayan bir ucubedir.) nesnenin “İslamdan ayrı olarak” hem de Batı destekli olarak tescil edilme “harbi” başlamış duumdadır. Kendilerini 25 milyon gibi bir garib rakama çıkartan ve Diyanet İşleri Başkanlığına bile göz diken bu guruh, ülkemiz için “STRATEJİK BİR TEHDİR”dir; ne demek istediğimizi, Fatimi Devletine, bunların “Tapınak Şövalyeleri” ile olan ittifaklarına, Fatih ve Yavuz’un “Doğu Seferleri”nin mücbir sebeblerine bakarak anlayabilirler.

Demek ki, Afganistandan İrana, oradan Iraka ve Lübnana, Suriyeye, oradan da Irakın kuzeyi vasıtası ve “Anadolu Aleviliği” denilen nesne ile de Anadolu kıtasına kadar bir “Şii-Alevi barikatı” teşekkül ettirilmesi sözkonusudur.

Senelerce, Anadolu kıtası üzerinde Ehli sünnet müslümanlara karşı bir “barikat” olarak Hurufi sapkınlığını “Alevilik” ve tabii ki “Türk töresine uygun” lafları ile destekleyen TC idarecileri, şimdi bu barikatın Amerika tarafından, Ortadoğuda kuruluyor olmasiyle sevinmeli; “strateji ihracıdır!” çünkü bu! Ama, bu “strateji”, kendi boğazını kesecekmiş ne gam!!!

Şimdi TC idarecilerinin önünde seçenekler azalmış ve “kesin karar” almayı dayatmıştır.

Ta, Ortaasyadan Anadoluya gelene ve sonrasında da TC kurulana kadar daima Ehli sünnet -Sünni inancı kabul ve bunun da bayraktarlığını yapmış, böylece Türkün şanını yüceltmiş ecdadlarının yolunda mı gidecekler veya Batıya ve Doğuya doğru yaptıkları seferlerde devamlı “iç tehdit” olarak kendilerinden bekleneni yaparak (hatta muhteşem Yeniçeriyi bile Bektaşilik maskesi aytında bu Hurufi inancıyla bozmuşlardır) futuhatları kösteklemeye ve sekteye uğratmaya çalışmış, ana kütle karşısında bir avuç olarak kabul edilebilecek sapkınlığa tabi olarak rezaletin son perdesini mi yazacaklardır!.

Dikkat edilmesi gereken nokta, bu “rezaletin son perdesi”nde dahi Anadolu kıtasının başka güçlerinin hakimiyeti altında tutulması sözkonusudur; yani “kukla devlet” sahibi olunabilecektir sadece...

Hulasa; yapılması gerekenler ve tarcihlerin “azalması”, iyidir. Safların netleşmesini sağlar; gün ışığında kimin ne olduğunu anlamayı kolaşlaştırır ve ikircikli tavırları ortadan kaldırır.

Daha evvelden “Abdülhamid siyaseti lazım” demiştik, anlayan çıkmadı ve bunu ne olduğu işte Musul meselesinde ayan oldu en azından; bu olmazsa “Vahidüddin tavrı” dedik, bunu tavsiye ettik, kısaca “onurunuzla çekilin!” dedik. Anlaşıla o da pek yankı bulmadı!.

Başka bir alernatif kalmıyor o halde...

AKP içinde bir takım “karışıklarının” çıkması, (E. Mumcu değil, Gül’ün yapabileceği birtakım vukuatlar) muhtemelen yapılacak transferlerle ANAP’ın da Meclise girmesi, Mecliste “grup sayısının” artması gibi hadiseler bahar ayları içinde muhtemel gelişmeler olarak kaydedilebilir. Medyanın AKP arkasından çekilmesi ve Alevilerin “cazgırlıklarının” artması da bu işe eklenirse, 3 Ekim 2005’e kadar bu ülke içinde siyasi bir tsunaminin yaşanmamasının imkanı yoktur.

İşte bu noktada da, yapılan davetlere icabet etmemekte direnen TC idarecilerinin bir HALK İRADESİ ile karşı karşıya kalmasının muhtemel olacağını söylersek, ifrat bir kelam etmiş sayılmayız.

Şurası bilinmelidir ki, “erken-baskın seçim” de dahil olmak üzere bu ülkenin istikbali üzerine kota koymaya ve ecdadının yolundan saptırıcı bir istikamete sürüklemeye ne AKPnin ne de onun bağlısı bulunduğu şeytan ittifağının gücü yeter; ne de hala koltuk sevdası ile yanıp tutuşan ve bu grublarla kayıığüşü yapan Kemalist-Laik unsurların...

Hele ki Allah Resulünün şerif sözleri ile müjdelenmiş bir beldeyi Batıya peşkeş çekmeye kimsenin gücü yetmez! Bunun “nasıl” yetmeyeceğini bir misalle açıklarsak; Genelkurmay Başkanlığı, gündemdeki “İstanbul depremi” ve “Metal Fırtına” isimli kitab üzerinden estirilen “ABD savaşı” ile ilgili olarak, kendi kademesinde yeralanları bilgilendirmek üzere yolladığı metinde, “ATEŞ TOPLARININ GÖZÜKTÜĞÜ DEPREMLER, TABİİ DEĞİL, SUNİ DEPRELERDİR!” ifadesine yer vermektedir. O halde bir soru: 17 Ağustos Depremi’nde de ALEV TOPLARI gözüktüğüne göre... ve depremin merkezi de Batı Çalışma Grubunun merkezi Gölcük olduğuna göre... Bu hadesiyi “bu gözle” gören bir Genelkurmayın, ABD ile “stratejik ortaklık” meselesinde ne düşündüğünü net olarak bilmek isteriz; fakat, Harbiyede zirve noktalar hernekadar “satılmış”lık içinde olsa da, Albay ve aşağı seviye “rahatsızlık” içinde ki, Genelkurmay böyle kendisiyle tenakuz içinde bir bildiriyi yayınlayabilmiştir. Bu bildiri, Harbiyenin ÇATIRDADIĞININ TESCİLİ olmakla birlikte, 17 Ağustos Depremini ABD’nin yaptığını ispatlamaz; Mamafih, 17 Ağustos Depremi, “tabii” yani “sıradan” bir deprem değil, “DÜNYAYI SARSAN HADİSE” olarak tescilenebilecek çapta OLAĞANÜSTÜ bir “şey”di; Şii barikatının sadece Hurufi mizaçlı olarak ülkemizde tezgahlanması ve 20. 000. insanın katledilmesinin planlandığı 28 Şubat Darbesinin İLAHİ OLARAK geri püskürtülmesidir.

İşte, yukarıda söylediğimiz “başka alternatif” BÖYLE BİR ŞEY olarak tekrar tecelli ederse, hiç şaşmamak gerekir.

Çünkü, Gayretullaha dokunmaya başladıklarını hissediyoruz; karşılarına çıkanlara en ağır hakaret ve işkenceleri yaparak zindanla tıkmaya başlamaları yetmemiş gibi, burayı sahipsiz köy olarak görü ağalık taslamaya başladılar.

Bilmeliler ki, burası sahibsiz değil; İBDA’yı sindiremediklerine, anadolu kıtasında hapislere tıkarak kurtulacaklarını zannederek ilerlettikleri planlarının Kerkükte, Musulda Direniş Bayrağı olarak ortaya çıkması ile çökmesini gördüler artık; ve bu mukaddes topraklar üzerindeki sinsi planları Gayretullaha dokunuyor.

Hem yerdeki Akıncılardan hem de Gökteki Akıncılardan bir “Osmanlı tokadı” yemeleri yakındır.

Yeter ki biz DİK DURALIM.

www.sinamiorhan.up.to

 

Hosted by www.Geocities.ws

1