|
"VAZELİNLİ AKP İKTİDARI” VE KIBRIS ÜZERİNDEN HESABLAŞMA Dr. Latif DENİZCİ Doğu Strateji ve Tahlil Merkezi 6 Nisan 2004
İngiltere’nin “hukuka aykırı” bir şekilde, yapılan antlaşmayı hice sayarak bir oldu-bittiye getirerek aldığı “ilhak kararı” ile başlayan "Kıbrıs Meselesi”, Lozan andlaşması’nda ele bile alınmadan “resmileştirilmiş” ve ESASINDA bugünkü girift durumun temeli atılmış idi; işte bu girift durum, 1950 andlaşmaları ve akabindeki 1974 harekatı ile daha da giriftleştirilmiş ve 1974’e gelene kadar “kılını bile kıpırdatmayan TC”, bu harekat sonrasında meydana çıkan KKTC isimli “dünyaca tanınmayan devleti” müdafaayı kendine bir “ilke” edinmiş, açıkçası, “çözümsüzlük bir çözümdür!” mantığını (kriz siyaseti) işletmiş ve bu “ilke” de, TC’nin iktisadi, siyasi ve hukuki olarak "başına bela” işlerin meydana gelmesine sebeb olmuştur.TC, bu siyasetiyle, gerek Avrupa Birliği’nden gerek ABD’den kesif bir tazyik siyasetinin kendi üzerinde tatbik edilmesini “sağlamıştır.” 3 Kasım ve 28 Mart seçimleri ile hükümetini kuvvetlendiren ve "iktidar olmaya" doğru giden AKP hükümeti, ele alıp “temizleyecekleri” meselelerin başında olarak ilan ettiği “Kıbrıs Meselesi” hakkında, adada yaşayan tarafların ekseriyetinin -ve dünyanın da ekseriyetinin- kabul etmeyeceği “Annan Planı”nı, “çözüm temeli” olarak kabul etmiş ve KKTC tarafiyle, ülke içindeki mihraklarına karşı “taarruz” başlatmıştır. Bu "taarruz", Bürgenstock’ta son haddine varmış, AB Denetçisi Verhogen’ın da “presi” ile KKTC tarafı “Annan Planı”nı, Rum tarafının imzalamamasına rağmen kabul etmek zorunda kalmıştır. "New York süreci" de olarak isimlendirilen çalışma takvimine göre, her iki tarafın temsilcilerinin ortaya çıkacak andlaşma metnini kabul etmemeleri durumunda dahi Kofi Annan tarafından hazırlanacak olan bu “planın”, Adadaki iki taraf halkının “referandumuna” takdimi karar altına alındığına göre, KKTC tarafına “imzala şunu!” diye tazyik yapılmasının -plan açısından-“siyasi bir manası” olmamakta, -tam aksine “dünyaya mesaj verilmekte” de değil- ama “belli yerlere" gayet güzel bir mesaj verildiğini söylemekle iktifa etmek gerekir. Merkezimiz’in Kıbrıs meselesi hakkında daha evvel yazdığı bir tahlil raporunda ortaya konulduğu üzere; Kıbrıs üzerinden İÇ HESABLAŞMA yapılmaktadır ve kabul etmek gerekir ki, AKP’nin eli güçlüdür. Onun içindir ki, bu kadar rahat ve kaygusuz bir şekilde hareket etmektedir. Düşünebiliyor musunuz; 6 Nisan günü Meclis’te çıkıp Başbakan ve Dışişleri Bakanı “Annan Planı” ve görüşmeler hakkında “bilgi verip” destek isterken, muhalefet partisi çıkıp “muhalefet” ederken, hem de Ankara’da bulunan KKTC Cumhurbaşkanı R. Denktaş’ın Meclis’e davet edilmesi ve mesele hakkında “bilgi vermesi” gerçekleştirilmiyor; “efendiliğiyle” tanınan Meclis Başkanı B. Arınç, “bir dilekçe yazması gerekir prosedür gereği" gibi bütün "efendiliğini” yokeden (veya hakiki yüzünü gösteren!) bir söz sarfedebiliyor; sormak lazım, Clinton konuşma yaparken, Müşerref konuşma yaparken, Romanya Cumhurbaşkanı konuşma yaparken, Aliyev konuşma yaparken “dilekçe yaz!” mı dediniz!. Analaşılıyor ki AKP hükümeti Denktaş’ın Meclis’de konuşma yapmasını istemiyor çekiniyor. • Kıbrıs, AKP’nin iktidar sınavıydı, denilmekte... Doğrudur ama bu o kadar “önemli” bir iktidar sınavı değildir. Öncelikle bu mesele, TC’nin “harici meseleleri” ile alakalı bir "sorunun" çözümü için yapılmış “iktidar gösterisi” olabilir ancak; pekala, o halde, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan bir adamın karısının milletlerarası bir mahkemeye açtığı “türban davası”nın üzerine gidilmesi, sonuna kadar arkasında bulunulması “iktidar gösterisi” olarak niye kabul edilmedi de, “davanın geri çekilmesi” sağlandı?.. TC’nin “sorunu”, “iç”tedir; içteki en büyük “sorun” da BAŞÖRTÜSÜ’dür; bu meselede “iktidar gösterisi”nin YAPILMAMASI, -tabirimizi af buyurunuz- “vazelin takviyeli iktidar" şovu olduğunun tezahürü değil de nedir?.. "Vazelin" ise, ABD!.. "Başa çuval geçirme” ile başlayan “vazelinli iktidar sovu”, Gökçen’in “ermeniliği” ile devam etmiş, nice küçük tezahürlerle ilerlemiş, işte Kıbrıs ile de “nokta”yı koymuştur şu anlık olarak. İŞİN “VAZELİN” TARAFINI GÖRMEYENLERİN, AKP’NİN “İKTİDARA YÜRÜYÜŞÜ”NDE DERUNİ HİKMETLER ARAMASI, BUNUN DEMOKRATİKLEŞMENİN EN BÜYÜK TEZAHÜRÜ OLARAK GÖRÜLMESİ GEREKTİ⁄İNİ SÖYLEMELERİ, YA AHMAKLIKTIR VEYA “VAZELİNDEN” HİSSE TALEP ETMEKTİR. (Bu "vazelin şovu”nun vuracağı en büyük darbe ise -kimsenin ehemmiyetini farketmediği- BEDELLİ ASKERLİK meselesidir!.) • Pekala... Kıbrıs “çözümsüz” mü kalmalıydı?.. Ne münasebet!.. Elbette "hayır!”; ama “çözüm” böyle mi olmalıydı ve daha mühimi, bu “çözüm”, SİZİN KENDİ İRADENİZLE OLAN bir husus mu?! Aynı suali, “vurkurtulcu hainler!” lafını söyliyenlere de sormak gerekir; bugüne kadar Kıbrıs için ne yaptınız ki “bu çözüme” karşı çıkıyorsunuz?.. "Milli dava" imiş!. Geçiniz efendiler; Kıbrıs’da bir tane “millet” gösterin bize de, ondan sonra "dava"nın “milliliği” üzerinde konuşalım. Kıbrıs’ı kaybetmenin zemini “sizin” devrinizde inşa edildi ve bunun tezahürü de “Müslüman Cemaat”den “Türk topulu” ibaresine geçiştir, bunu öğrenin ve öyle konuşun önce... Kıbrıs, karapara organizasyonlarının, özelharp teşkilatının, of-shire hesabların, kumarhanelerin “merkezi davası” haline sizin döneminizde getirildi. Bunun yanında Başbakan’ın “olmazsa olmaz” dediği “degarasyonlar”ın “muallakta” bırakılması, TSK’nın mevcudiyetinin safha safha azaltılması, bu planın “hatalı bir çözüm” olmasının belirtisidir ve ilk önce Başbakan’ın “olmazsa olmaz!” dediği bu andlaşmadan ötürü çekip gitmesi gerekir, ama nerede!. • Eğer Kıbrıs’ı halledemezsek “AB üyeliğimiz zor duruma” düşermiş... Burası tam bir yanlışlıklar komedisidir ve AKP de bunun devamcısı olmuştur. DYP-SHP (şimdik CHP) hükümeti döneminde yapılan Gümrük Birliği Andlaşması ile Kıbrıs’taki Rumların Avrupa Birliği’ne üye olmalarının önü açılmıştır, bu bir; 10 Aralık 1999’da yapılan Kopenhag zirvesiyle de 1 Mayıs 2004’de Rumların üye olması -bugün bağırıp çağıran DSP-MHP ortaklığıyla- KABUL EDİLMİŞTİR, bu da iki. AKP’nin yaptığı -açık söylemek gerekirse- bu siyasetin devamcısı ve “yeni uyarlayıcısı” olmaktan başka birşey değildir. Oysa... Kıbrıs’ın “Garanti andlaşmaları” -ki hala geçerlidir- Rumların AB üyeliği önünü kesmekte ve TC ÜYE OLMADAN RUMLARIN ÜYE OLMASINI HUKUKİ OLARAK ENGELLEMEKTEYDİ; bu “hukuki dayanak” üzerinde durulsa, müdafaa edilse, belki bugünkünden de “hayrlı” bir andlaşma ortaya çıkabilirdi. Ama, 1992’lerde başlayan “satış süreci”, meseleyi, “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi geciktirilmesi güç bir proje ile birleştirince, “vazelinli iktidar AKP”nin yapacağı başka birşey kalmamıştır. Eğer bu Annan Planı, iki taraf halkı tarafından kabul edilirse, (evet/evet) “Büyük Ortodoğu Projesi”nin bir hedefi “harbsiz” ele geçirilmiş olacaktır ABD-Siyonizm tarafından; Kıbrıs’tan tüm Akdeniz’e, Akdeniz’e kıyısı olan bütün ülkelere (Anadolu dahil) ve hatta Kafkasya’ya tazyik siyaseti kolaylıkla gerçekleştirilebilir. ÜLKEMİZDEKİ İKİ MİHRAKIN DA FARKETMEDİ⁄İ HUSUS, E⁄ER BU PLAN, “EVET-EVET” DIŞINDA BİR ŞEKİLLE HALK TARAFINDAN OYLANIRSA, YUGOSLAVYA ŞECENE⁄İNİN GÜNDEME GELME RİSKİNİN YÜKSEKLİ⁄İDİR; KIBRIS BOP İÇİN BU KADAR MÜHİMDİR ÇÜNKİ. Rum tarafı büyük oranda “hayır” rengini ortaya koymuştur; KKTC de ise “maç ortada”; o halde; 1) TC’nin Avrupa Birliği üyeliği (müzakere takviminin başlatılması da dahil) meselesi, “bir başka bahara” kalmıştır. 2) Böyle bir planı baştan kabul etmekle, Garanti andlaşmasında verilmiş olan “veto hakkı”nın kullanılamayacağı da teminat olarak sunulmuş sayılacağından Rumların AB Üyeliği’nin önüne kimse geçemez. 3) Adadaki "çözümsüzlük", bir taraf AB’de bir taraf dışarıda (ve ambargoda) haliyle daha da giriftleşeceğinden, bu sene içerisinde Kıbrıs’da “operasyonların” görülmesi ve “çözümsüzlüğü İskenderin kılıcı” ile halletme faaliyetlerinin başlaması büyük ihtimal olarak meydana çıkacaktır. • Kıbrıs, “fetihçi siyaset” güden bir devletin elinde büyük bir nimetdir. Lozan’la birlikte "yurtta sulh cihanda sulh" dişi siyasetini takip eden ve böylece de “fetihçi” olmadığını ALANEN (bir devlet için ne ayıp!) ortaya koyan TC’nin, kendisine siyasi, askeri, hukuki ve iktisadi olarak tazyik yapılmasına sebeb olan bu “vesile”den Rahmetli Üstadımızın ifadesiyle, “haysiyetli bir andlaşma ile devrederek kurtulması”, 1970-1980’lerin ortamında GAYET MANTIKLI iken, tam tersi bir siyaset tatbik edilmiş ve meselenin “girifteştirilmesi” sağlanmıştır. AKP hükümeti ise, -serde varolan "Üstadçılık”ları!!! sebebiyle- evvelki zaman için tavsiye edilmiş bu siyaseti ŞİMDİ tatbik etmeye kalkmış ve açıkça söylemek gerekirse HEM ANADOLUYA HEM DE ORTADO⁄UYA KÖTÜLÜK YAPMIŞTIR. Fakat, bizim AKP hükümetine olan muhalefetimiz ile Kemalist-Sabataycı Oligarşi’nin muhalefetini aynı kefeye koymamak gerekmektedir. Bu Oligarşinin, şimdi, -Kızıl Elma’nın yutturulamaması sebebiyle- “Yeşil Elma” siyasetine soyunmuş ve “ulusal” ifadesi yerine “milli” kelime ve manasını “bayrak” yapmış olarak ilerlemeye çalışsa da, bu "bayrak"ın altına girecek kimseyi bulamayacakları ve bu yaz aylarını da bu şekilde harcayacakları aşikar; onların hesabı, kendi lanetli diktalarına “müslüman destek” bulmak ve “vazelinli iktidar sovuna” karşı direnmek; akabinde de müslümanları harcamak. Biz, bu "it dalaşı”nda kendi tavrımızı belirlemiş olarak, taraf değiliz. Kimsenin de taraf olmasını tavsiye etmeyiz. • Kıbrıs, “gitmiştir”; daha doğrusu, gitmesinin yolları döşenmiştir, bu açık... Kıbrıs’ın üzerinden de Ortadoğu hesablaşması yapılacaktır. AKP hükümeti, Kıbrıs’ın gitmesinin yolunu döşeyerek, kimin yanında saf tuttuğunu ortaya koymuştur. "Haritaların değişeceği”, bunun planlarının yapıldığı ateşin günlerde, -karınca hesabı da olsa- diyoruz ki, Kıbrıs’ı gittiği yerden geri alacağız, götürenleri de GÖTÜRECE⁄İZ! 1000 yılının hesablaşmasının rüyasına yatanların KARABASANLARI OLACA⁄IZ. Biz, kendisine "soyisim kanunu" ile "soy edinen" ve ardından da “Milli Dava” lafları eden DEVŞİRME VE SABATAYİSTLERE benzemeyiz; Oğuz’un, Salahaddin’in, Rüstem’in, Ömer’in soyuyuz biz!. Dediğimizi de -Allah’ın izniyle- bugüne kadar olduğu gibi YAPANIZ!. TARİH YAZACAK!.
EK: ÜSTAD NECİP FAZIL’DAN...
1) Kıbrıs Beyânatı - 1974 2) Kıbrıs - Şubat 1976 3) Kıbrıs - Eylül 1979 4) Kıbrıs’ın Mânâsı - Eylül 1980 Vurgulamalar tarafımıza aittir.
1) KIBRIS BEYÂNATI
- Bir muhasebe yapmak gerekirse bize göre Kıbrıs meselesini nasıl değerlendirirsiniz?
- MEMLEKETTE hemen her davada olduğu gibi, Kıbrıs meselesinde de, haysiyetli bir anlayış bulunduğuna kani değilim. Yirmi yıllık Kıbrıs çıbanı patlak verdi vereli, aylar geçtiği halde, ortada hâlâ meselenin peçesini kaldırabilmiş bir kalem veya ağız göremiyorum. Mesele dâima bakireliğini muhafaza etmekte ve benim bu zamana dek susmaktaki zaman kaybım, teşhis bakımından herhangi bir gecikme ifâde etmekten uzak bulunmakta... Türk’e göre Kıbrıs, "yurtta sulh, cihanda sulh" gibi pasiflerin pasifi ve hertürlü taarruz potansiyelinden yoksun, bütün derdi nefsini müdaafadan ve kabuğuna çekilip oturmaktan ibaret bir telakki gözüyle... Evet, böyle bir telakki gözüyle kocaman bir "hiç"tir. Başta Araplar ve Osmanlılar tarafından, içeride tam bir oluştan sonra dışarıyı ve dünyayı kendisine irca, yani taarruzî bir gâye uğrunda feth ve teshir edilen Kıbrıs, ancak böyle bir davranış gözüyledir ki, her şeydir.
-Kıbrıs ekenomisi ve stratejisi hakkında çok şey söylendi, fakat “etnik” bakımdan değeri nedir?
-HAKİKAT adına çekinmeden bildirelim ki, Kıbrıs Türklerinin (etnik) Türk kanadında mevkii -iyiler ve halisler daima müstesna- Türk ruhunun gerçek ve sağlam nescini vâdetmekte zayıftır. Ve zaten mesele, 80-90 bin Türkü kurtarmaktan ibaretse, Balkanlardan Ortaasyaya kadar milyonlarca esir Türk yaşarken böyle bir rizikoya girmeyi emredici bir imtiyaz ve hususîlik arzetmekten uzaktır.
-Kıbrıs üzerinde emeli olan devletlere göre Kıbrısın durumu nedir?
- SORUNUZU, Yunan ve İngilize göre, Amerika ve Moskofa göre, Araplar ve İsraila göre Kıbrıs şeklinde bölümlere ayırarak cevablandırayım. Yunana göre Kıbrıs; efendileri hesabına, tepesine “Büyük Yunanistan ve Elenizm" yazılı putlu bayrağı dikilmiş (fantazik) ve hayalî bir bekçilik kulesinden başka birşey değildir. O, Kıbrısı, tek başına ne bir atlama taşı diye kullanabilir ne de bir iç oluşun sınır karakolu olarak muhafaza edebilir. İngilize göre Kıbrıs; İngiltere, Sultan Abdülhamidden âriyet suretiyle aldığı Kıbrısı, Asya ve Afrikadaki İmparatorluğunun dalyan bekçiliği kulubesi olarak, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar muhafaza etti ve bu savaşı kazanmasına rağmen İmparatorluğunu kaybedince artık bu yükü taşımaktan vazgeçti; orada bir iki noktayı elinde ve emrinde bulundurmakla yetindi. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Kıbrıs, ortada kaldı; ve (stratejik) bakımdan gözleri kendine dönük olup da el uzatmaktan çekinen büyük kuvvetlerin ses çıkaramayacağı bir kukla devlet haline getirilmekten başka bir tasviye şekline imkân bırakmadı. Amerikaya göre Kıbrıs; İkinci Dünya Savaşı arkasından, onun, bayrağını dünya çapında bir hakimiyet sahasına dikme sevdasına düşmüş olması bakımından, birinci derecede kıymet sahibi bir kontrol, murakabe, müdahale ve gerektiğinde taarruz merkezidir; bütün yükü karşılıksız çekilecek bir (strateji) noktasıdır... Batılı diplolamatların Kıbrısı, “batırılamaz kocaman bir uçak gemisi” diye vasıflandırmaları yerindedir. Ve işte 6. filoyu; daima arkalarında gezen ve hep sayıları arttırılan Moskof deniz kuvvetlerinin Akdenizde mevcut hikmetleri de, bu noktaya, bu noktanın belirttiği mânâya bağlıdır. Moskofa göre ise Kıbrıs; şimdilik (tez) ve (aksiyon) Amerikada, (antitez) ve (reaksiyon) kendisinde olarak tam tersidir. Moskofun, Kıbrıs etrafında her Amerikan adımını çelmelemek, işi çıkmaza sokmak ve o havzada bir kargaşalık zemini sürdürmekten gayrı hiçbir politikası olamaz; ve üçüncü dünya savaşını açmak kararını vermedikçe elinden hiçir şey gelemez. Kıbrısta hakimiyet kaydedecek bir Amerikalı eli, Sovyetlere göre, Bakü ve İran petrollerinden Arap yarımadasına ve Şimal Afrikasına kadar dünyanın şah damarı olan petrol sahasını, avucunda tutmak mânâsına gelir ve bu elin mutlaka bileğinden kavranması gerekir. Bu noktadan idrak edilmesi gerekir ki, KIBRIS’IN BÜTÜN EHEMMİYET VE KIYMETİ, AMERİKA İLE RUSYA ARASINDADIR.
-Ortadoğu açısından Kıbrısın ehemmiyeti?
- ARAPLAR ve İsraile göre Kıbrısı değerlendirirken bu soruya ister istemez geleceğiz. Kıbrısta fethedilemez bir kal’a halinde Amerikan üslenmesi İsraili mesut edeceği kadar, petrol havzasındaki Arap dünyasını berbat eder. Zira oradan desteklenecek ve İsrail topraklarından hız alarak gelişecek bir toslama, Irak, Hicaz ve Libya müsellesinin çerçevelediği büyük ve hayatî madde “petrol” sahasını her an kontrolü altına alabilecek bir harekete yolaçabilir. Hatta Kıbrısa istinatlı bir kontrol, herhangi büyük bir inkişaf ve ihtilât takdirinde İran ve Kafkas petrollerine kadar yalayıcı bir sınır çizebilir. O HALDE İSRAİLE, KIBRISTA AMERİKAN ÜSLENMESİNİ ELİNDEN GELDİ⁄İNCE KOLAYLAŞTIRMAK, ARAPLARA DA ENGELLEMEK DÜŞER. TÜRKE GÖRE KIBRIS; ESASTA BİR “LÜZUMSUZ” VE “DE⁄ERSİZ”İN, ARTIK KAT’İ BİR LÜZUM VE DE⁄ER HALİNE GETİRİLDİ⁄İ VE BİR HATANIN DO⁄RU OLARAK YÜRÜTÜLDÜ⁄Ü NOKTA OLMUŞTUR. TERS VE YANLIŞ BİR PASIN GOLE ÇEVRİLMESİ GİBİ... Yunan için de vaziyet, gerçekleşmez bir servet gayesinin sarhoşluğuyla ana sermayesini tehlikeye düşüren ve (elenizm) rüyasını kâbusa çeviren ve sonunda kendisini apışmış bırakan hayali bir hedef... İngiliz için gidenin bir daha gelmiyeceği hakikatini ihtar edici ve buna rağmen biraz tutunmayı ve geleceği kollamayı tavsiye kılıcı bir bekleme iskelesi... Amerika ve Rusya hesabına da karşılıklı (aktivite-harekiyet) yolları bakımından hayatî kıymet... Neticede İsrail ve Araplar için, birinin Amerika, öbürünün de ister istemez Rusya taktiğine yardımcılığını gerektiren en nazik bir mevkii... İşte, bize, Kıbrıs hareketi sırasında gayet sıcak ve fedakar bir yüz gösteren Arap dünyasını, kavimler arasındaki din birliği yanında, bu ölçüye bağlı görmek lâzımdır. Amerikanın Kıbrıs davasında oynayacağı son rol billurlaşıncaya kadar, İslam ve Arap âlemi Türkiyeye yardım çehresi göstermekle mükelleftir. Her halde, Yunan hegemonyası altnda bir Kıbrıs, bu idâre karşısına dikili bir Türk maniası Araplarca hoş görülemez. Böyle olursa, petrol idealinin tepesine br de haç bindirilmiş olur. Amerikanın Kıbrısta üslenmesi, bugünden “oldu-bitti” ifade edici bir başlangıç olduğuna ve hatta Yunanlıdan fazla Türkü tercih ettiren bir mânâ belirttiğine göre de, kıskaca alınmış ve “ehven-i şer”ler peşinde hayat tedarikine zorlanmış ülkeler için, Kıbrısta köprübaşı kuran bir Türkiye daima tercih unsuru teşkil eder. Bizim için de bu, tercih unsuru olmak mevkii, bugünlük, nefs müdaafamızın en doğru, yahut mecburî stratejisini gösterir. Yunanın Amerikaya omuz çevirme cilveleri yapmasındaki sebeb işte bu tercih noktasında düğümlenmekte ve neticede nasıl olsa bir teselli mükâfatı kazanacağını bilmekten gelen bir naz ifade etmektedir.
-Teşekkür ederiz Üstadım. (1974)
2) KIBRIS
Kıbrıs meselesi üzerine MTTB organı “Milli Gençlik” dergisine, tam da hadisenin civcivli zamanında verdiğim beyanat, o günlerin en ince düğümünü lif lif gösterirken, basın ve politika dâhilerinden (!) hiçbirinin gözüne hiçbir hakikat çizgisi görünmemişti. Belki de bu dahiler meseleyi görmemezlikten ve onu ortaya atan şahsı görmemezlikten geliyorlardı. Her zaman bir sümüklüböcek seviyesinden seyrettikleri dünyaya karşı bilgiç görünme haysiyetleri böyle gerektiriyordu. İşin özü şudur: Kıbrıs Türkiye hesabına ne (Jeo-sratejik), ne (Jeo-ekenomik), ne de (Jeo-etnik), yani sırasıyla askerî, iktisadî ve kavmî bakımlardan bir kıymet ifade edebilir. O, sadece ve zoraki şekilde millî haysiyet haline getirilmiş (fantezik) bir hedef ve bugünkü şartlarda altından kalkılmaz bir yük olmaktan başka mana sahibi değildir. (Stratejik) kıymeti yok; zira, bağlı bulunduğumuz siyasî cepheye (NATO/Doststrateji) göre oradan Türkiye’ye bir taarruz düşünülemez. Kıbrıs’ın (stratejik) kıymeti ancak taarruz planı gütmekle olabilir ki, bu da Türkiye için çok uzak... Hem 12 ada ve Ege kıyıları dururken müdafaa (strateji)si olarak Kıbrıs’ı ele almak (komik) olur. Kıbrıs müdafaa değil, ancak ve ancak amerika ile Rusya arası taarruzî bir siyasetin istinat taşı olabilir ve hayatî kıymetini bu noktada toplar. Onlar için de Kıbrıs, yük olmak yerine erişilmez bir servet ifade eder; ve her fedekarlığa layık kabul edilebilir. Nitekim Amerikalıların Kıbrıs’a “Batırılamaz bir uçak gemisi" gözüyle baktıkları malum... Şu halde Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan arası bir bütünlük ve ve yekpareliğe erdirilmesi her iki ülkenin de bağlı bulunduğu Amarikan politikası icabınca herşeyden evvel bir Amerikan dürtükleyişiyle olmak lazım gelir ki, bunun tamamıyla aksi olmuş ve Amerkalılar bu davada Yunan teşebbüsüne zemin açarken, mukabil Türk teşebbüsünü kösteklemek durumuna geçmişler ve ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdir. Ve karşılarına som ve şahsiyetli bir Türk politikası çıkamayınca inatlarına devam etmişler, durumu sinsi sinsi takip eden Rusya karşısında açık verme vaziyetine düşmüşlerdir. Kıbrıs meselesinin başından bugüne dek Sovyetlerin sükutu Amerikan şamatasından daha manalı olmuştur. Gelelim yine Kıbrıs’ın iktisadî değer ölçüsüne: İktisadî kıymet bakımından da sıfır... Zayıf bir narenciye mahsulünden ve pek fakir maden unsurlarından başka birşey yok... Kavmi bakımdan ise, 60 milyonu aşkın Türk, Rusya’da, Çin’de, şurada ve burada esir hayatı yaşarken maltızlaşmış ve Türk kavim cevherinden bir hayli uzaklaşmış 70-80 bir Türkü idealleştirmek “Dostlar alışverişte görsün!” tessellisinden başka birşey olamaz. Bir zamanlar Moskova prenslerine kuklalık ettiren Altun ordu cengaverleri, İstanbul fatihleri, Mohaç ve Mısır kahramanları soyundan gelen bir ordunun boş ve müdafaasız bir arazi üzerindeki başarılı hareketini zafer diye istismara kalkmaksa, tek kelimeyle ayıptır. BUGÜN Kıbrıs meselesinin halli ancak haysiyet kırıcı olmayan bir fedakârlığa rıza şeklinde Amerika’yı uyarmak ve onu kafa sahibi olmaya davet etmekle yerine getirilebilir. Şubat 1976
3) KIBRIS
Kıbrıs Türkünün, büyük ekseriyetiyle Anavatan Türkünü sevmediğini ve eski idareyi özlediğini biliyor musunuz? Bilmiyorsanız öğrenin! Politikaların en yanlışı olarak uğrunda bunca kurban verilen, bunca (materyal) harcanan milyarlar feda edilen ve üstelik siyasî ve iktisadî itibarımızı çıkmaza sokmaktan başka bir netice vermeyen Kıbrıs, hiç değilse iki Türk tipi arasında bir kavuşma ve kaynaşma şevkine medar olabilseydi... Kıbrıs’a buradan turist olarak giden bazı itibarlı kimseler şöyle anlatıyor: - "Bizi asla sevmiyorlar!" "Şu Kıbrıs hareketi neye yaradı ki...” diye yaka silkiyorlar. "Evvelki idare zamanında daha mutluyduk!” diyorlar. Yüksek içtimaî bir mevkie sahip bir hanımefandi de şöyle anlatıyor: - «Büyük bir mağazaya girdik. Sahibi son derece haşin bir tavırla bizi karşıladı. “Çantalarınızı teslim edin de ondan sonra alış verişe girişin!” diye emir verircesine haykırdı. Sebebini sorduğumuz zaman “Buraya gelen anavatan Türkleri öüeberimizi çalarak çantalarına dolduruyorlar ve sıvışıp gidiyorlar da ondan...” cevabını verdi ve bizi adeta suçüstü yakalamışcasına bir karakol muamelesine uğratı. Arkasından da “Sizden önce ne kadar rahattık!” diye de ilave etti.» Bu manzarada her iki tip Türk de bir arada suçludur. Anavatandan giden bazılarının oradaki Türkleri araklama mevzuu yaptığı, onların ise apaçık bir hakkı görmekten uzak olduğu muhakaktır. Yunanistan’da başlayarak Rusyalarda ve daha bilmem nerelerde milyonlarca esir Türk dişlerini birbirine gömmüş, içinden ve dışından kahredilirken, ırkına kadar her tarafı şüpheli 60,70 bin Türk uğrunda giriştiğimiz ve üstelik faihlik rolüne özenhdiğimiz Kıbrıs macerasından utanmak ve onu şimdiden gitmiş ve özlediğimiz huzura kavuşmuş kabul etmek lazımdır. Her yönden, her türlü bedbahtız! Eylül 1979
4) KIBRIS’IN MÂNÂSI
Aslında dava, Kıbrıs’ta 1 metre 70 santim boylu Türk’ü kurtarmak değil, başı Arş’a doğru yükselen minareyi kurtarmaktır. İlk defa Hazret-i Muaviye’ni Adaya götürdüğü ve onun işaret direği minareyi ufuklara hakim kıldığı mana... Asırlar sonra İkinci Selim devri ve muhafazasını Türk’ün eline ettiği yine o mana... Batı adamı bin yıldır o mananın karşısında olmu=ş ve hep karşısında olacaktır. Fakat bu mana onun için tehlikeli bir aksiyoa girişmedikçe ve rekabetler arası çevik bir taktik kullandıkça, bugünkü (pasif) ve tabî manadan çok daha fazla itibar kazanacak ve İslam dünyasının kilit noktasını elinde bulundurmak gibi, ayrıca siyasî bir dayanak belirtici kıymet temsil edecektir. Şimdi minarenin merkezleştirdiği mana etrafında bu manaya bağlı biri bize dönse de dese ki: - "Siz o mânâyı Kıbrıs’ta değil, ana yurdunuzda kurtamaya baksanıza!.. İçinizde erimeye ve pörsümeye bıraktığınız bir keyfiyeti dışınızda mermerleştirmeye ve billurlaştırmaya nasıl kalkışabilirsiniz?” Ne cevab verebiliriz? Cevabı hazır: Bazen merkezde kararan bir mana, muhitte aydınlanabilir. Merkez muhite vücut verdiği kadar muhit de merkeze mihrak olmak tamamlığını ihtar eder. İçiçe birbirini doğuran, besleyen ve oluşturan müessir... Bu müessirleri, kendi mücerret keyfiyetleri kadar, müşahhas bir Kıbrıs meselesi de alevlendirilebilir. Bu bir hikmet noktasıdır; ve kavramak lazımdır ki, davaya hak ve istihkak kaanmak ve muazzam bir faide getirmek için, minarenin temelinde yatan Türk ruh köküne inmek şartdır. Kıbrıs’ı İslam ve Arap dünyasının her an uğraması muhtemel bir emperyalizm saldırısına karşı, BATMAYAN BİR UÇAK GEMİSİ HALİNDE İSLAM DÜŞMANLARINA ÜS VAZİFESİ GÖRMEKTEN KORUMAK lazımdır. Kıbrıs’ın manası bu kadardır. DÂVÂ, IRK VE KAVİM HAKKININ ÇOK ÜSTÜNDEDİR. Eylül 1980
|