|
HARBİN 14ÜNCÜ GÜNÜ DEĞERLENDİRMESİ: IRAK’IN “STRATEJ İK ATAK” İHTİYACI VE “BİRLEŞİK İSLAM DEVLETİ” FİKRİNİN HARBE TESİRİDr. Latif Denizci -Doğu Strateji ve Tahlil Merkezi-
Siyonistlerin Irak’a karşı giriştikleri hain ve barbarca saldırının üzerinden iki hafta geçti. Bu iki haftanın nihayetinde görülen, Irak Müslüman Askerî Kuvvetlerinin, kabaca “gerilla tarzı” olarak isimlendirilecek harb taktiği ile Siyonist kuvvetlere karşı epey bir kayıp verdirdiği, moral olarak zafiyete sürüklediği, kendi halkına şevk verdiğidir. Psikolojik harb sahfasında da yine aynı nisbet sözkonusudur. ABD’nin başı Buş’un devamlı olarak “İlahî misyon”dan bahsetmesi, kendi aralarında da mezhebî aykırılıklar taşıyan Hıristiyan kütle içinde dahi, hoş karşılanmazken, Irak Devlet Başkanı’ndan tutun da Bakanlarına ve askerî sözcülerine kadar bütün seviyenin -propaganda dahi olsa- “şehitlik ve mucizelerden” bahsetmeleri, halkın üzerinde ve diğer ülkelerdeki müslüman kütle üzerinde çok büyük bir tesir bırakmaktadır. Keza; Bağdat’ta uçaklarla veya füzelerle bombardımanın başlamasiyle birlikte bütün camiilerden aynı ayna “teşrik tekbirleri”nin vakar içinde okunması, insanın tüylerini diken edici bir haşmet vermekte ve insanları moral açıdan yükseltmektedir. Bu tekbirin, Kurban kesilirken dillendirilmesinin meşhur olduğunu gözönüne aldığımızda, verilen mesajın manası çok daha büyük olmakta ve herkesin “ölümü göze aldığı” bildirilmektedir. • Harbde, Siyonist kuvvetlerin komutanlarının, “savaşa birkaç gün ara verileceğini” açıklaması, onlar açısından harbin gidişatının hiç de iyi bir safhada olmadığının açık bir ifadesidir. Fakat, buna rağmen, Siyonist güçler, kara harekatının ilerleyişini “durdururken”, en büyük kozları olan bombardımanı daha da şiddetlendirmiş ve küçük özel kuvvetleriyle de “nokta operasyonlar” yapmaya kalkışmışlardır. Irak Enformasyon Bakanı El-Sahaf’ın açıklamalarına göre de, bu girişimleri, sivil halka, silahsız kadın ve çocuklara zarar vermekten başka bir fayda elde edememiştir. Fakat, Siyonist kuvvetlerin esas maksadı da bu olsa gerektir; halka hiçbir rahat hakkı tanımamak, devamlı olarak ölüm yağdırmak ve nihayetinde de “Saddam’a karşı ayaklanmalarını” sağlamak, bu bombardımanın mantığı ve görüldüğü kadariyle de bu faaliyetlerinde pek bir fayda elde edememişlerdir. Harbin, “iki güçlük aradan sonraki” safhasının “belirleyici” olacağını düşünüyoruz. Çünkü, Siyonist kuvvetlerin “ara vermeden” gayeleri, güneyden kuzeye doğru olan ikmal hattının emniyetini sağlamak, emniyetli bir hat tesis etmek, yeni- taze askerî kuvvetlerle takviye edilmiş “dinlenmiş kuvvetlerini” takviye etmek ve bu arada da Kuzey cephesindeki hazırlıklarını tamamlamakdır. Hep bahsedilen “B Planı” dedikleri nesnenin “olmadığı” veya varsa eğer işte bu tatbik edilen harekat şekli olduğu aşikardır. Kuzey cephesinin açılamaması halinde, ıssız ve tuzaklarla dolu çölde ilerleyen Siyonist kuvvetlerin, simülasyon dışında “gerçek harbi” görmemiş askerlerinin, kulaklarının dibinde patlayan mermi ve bombalar ile veya aniden önlerine fırlayacak bir “fedai” ile kapışabilecek kapasitelerinin bir noktaya kadar olacağı; şimdiye kadarki harb sefehati esnasında Irak’ın “nizami ordusu” ile hala hiç karşılaşmadıklarını ve Bağdat’a yaklaştıkça bu ordunun merdiven basamağı halinde ve birbirinden güçlü ve takviyeli savunma barajının nasıl aşacakları ve bunu aştıkları takdirde de Bağdat’a nasıl girecekleri; girdikleri takdirde de “sokak harbi”ne, her sokak başında uzatılacak bir namluya, her evden fırlatılacak bir bombaya, her kutuya, taşa, kapıya konulabilecek bir “bubi”ye karşı nasıl mücadele edebileceği, bilinmezlik içindedir. Kısaca; mesele, ıssız çölde ilerlemek değil, “işgal etmek” de değil, Bağdat’ı teslim almaktır ve bunun da kolay olmayacağı ortadadır. Bu noktada, Siyonist kuvvetlerin bu savunma hattlarını kırmak için şu anda “meskun mahallerde” kullanılması harb hukukuna aykırı olan “misket bombaları”nı kullanma cüretini göstermeleri, harbin bu safhasına gelindiğinde “kimyasal silah” kullanabilecekleri ihtimalini güçlendirmektedir. Bu ihtimal, harbin bu safhasına kadar daha ortaya çıkmayan “Siyonistlerin kendi topraklarında fedai eylemleri”nin de ihtimalden gerçeğe dönüşmesine zemin hazırlayacaktır. Öyle ya; harb sahası, sadece Irak toprakları değil, tarafeynin topraklarıdır ve Irak askerî karargahı bu “silahını” -eğer varsa kaydı altında- şimdiye kadar kullanmamakla çok iyi bir taktik tatbik etmiştir. Aynı şekilde, “bu safhada”, “İsrail”de “Irak için” yapılacak fedai eylemlerinin -El-Aksa Tugayı’nın açıklamasına binaen- durdurulması da çok tutarlı bir davranıştır. Harbin bu safhası vaziyetin daha “kontrol içinde olması” sebebiyle Irak’ın “mazlumluğu” üzerinde ilerlerken, harbeden bir taraf olduğunu resmen açıklamayan bir ülkenin toprakları içinde fadei eylemlerinin yapılması, bu tablonun ters yöne gitmesine sebeb olabilir. • Harbin ileriki safhaları, “ara vermeden sonraki” harekat ile TC’nin Kuzey cephesine dair yapacağı “suç ortaklığı”nın seviyesine bağlıdır. Eğer, Kuzey cephesi bugünkü şekli içinde kalır ise, harbin uzaması kaçınılmaz olacağı gibi, netice olarak Siyonist kuvvetin yenilgiyle veya yenilgiyi kabul eden bir ateşkes ile bölgeyi terketmesi sözkonusu olacaktır. Şu satırların yazıldığı saatlerde, Siyonist kuvvetlere ait olan sivil ve askeri nakliye vasıtalarının Silopi’den Kuzey Irak’a giriş yaptıkları bildirilmektedir. Keza, Kolin Pavıl’ın Ankara’ya gelmesi de TC’nin “suçortaklığı”nı ilerletebileceğini düşündürmektedir. Oysa ki, harbin bu safhasında, TC’nin Siyonist kuvvetlere destek vermesi, akıl ve mantık işi bir faaliyet olmayacaktır. Kadın ve çocukların hedef seçildiği, mübarek zatların kabirlerinin bombalandığı, bütün dünyanın “gayr-ı meşru bir harb” olduğunda ittifak içinde bulunduğu, başta Avrupa Birliği ile Rusya’nın “silahlanmaya” tekrar başladığı bir safhada, AKP hükümetinin/TC’nin bu barbarlığa, bu vahşete ortak olmanın akıllı bir açıklamasının olmasına imkan yoktur. Kuzey cephesinin “insanî yardım” maskesi altında açılması halinde, buradan sevk edilecek ağır zırhlı vasıtaların kara yoliyle veya demiryoliyle sevkedilmesi ortaya çıkacaktır. Bu elbette, Siyonist kuvvetler için “büyük bir iyilik” olacağı gibi, TC’nin defterine büyük bir “kara” olarak kaydedilecektir. Bu durumda, görülebildiği kadariyle, iki hain kürt aşireti dışında, Irak’ın kuzeyinde bulunan Kürt, Asuri, Süryani, Türkmen aşiretlerin Siyonist güçlere bir desteği görülmemektedir. Aksine, bu harekata karşı çıkan Müslüman Kürtlere karşı ağır bombardıman gerçekleştirilmekte ve sivil-asker ayırımı yapılmadan ölüm yağdırılmaktadır. Irak askerî kuvvetlerinin, Güney’de ve diğer bölgelerde yaptıklarının aynını burada tekrarlamasını beklemekteyiz ki, bu da bu kuvvetlerin harb taktiğine uygun düşecektir. Pusu kurmalar, vur-kaçlar artacaktır bu cephede eğer bahsini ettiğimiz gelişmeler olduğu takdirde. Aynı zamanda, bu bölgenin hususiyeti sebebiyle, suikast ve sabatojların çok daha yaygın olacağını, özellikle bu cephenin “bel kemiği” olan DEMİRYOLLARININ TAHRİBİNİN gerçekleşeceğini, bunun Irak askerî kuvveti için hayatî ehemmiyeti haiz bir faaliyet olacağını düşünmekteyiz. Burada da, nizami ordu yerine -arazi koşulları sebebiyle- “gerilla harbi”nin tercih edileceği görülmektedir. Keza; merdiven basamağı şeklindeki güçlü bir savunma hattının ta Tikrit’e ve oradan da daha da güçlenerek Bağdat’a kadar kurulacağı kesin olarak görülmektedir. • Irak Devleti’nin, 12 yıllık ambargoya rağmen, tahminlerin aksine halkiyle bir bütün halinde ve çok güçlü bir savunma hattı kurması, çevre Arap ülkelerini de telaşlandırmakta ve onların halklariyle aynı refleksleri vermesini geciktirmektedir. Irak’lı yetkililerin, Arap milliyetçiliğine, onların kahraman bir ırk olması, cesaret sahibi, cengaver bir ruha sahib olmasının haricinde vurugulamalarda bulunması, çevredeki Arap ülkelerinin “Arap Liderliği elden gidiyor!” kaygusuna düşmesine sebeb olabilecektir. Bunu yıkmak için ve onların daha aktif bir mevkiye gelebilmeleri için, ÜMMET mefhumu üzerinde durulması ve bu harbin “Arap liderliği” için değil, Arabın da, Kürdün de, Türkün de Çerkezin de, Çeçenin de mensubu bulunduğu İSLAM İÇİN yapıldığının daha da bir ehemmiyetli ve gözle görülür bir şekilde vurgulanması gerekmektedir. Bu meyanda; “Osmanlı Devlet Modeli”nin ağıza alınması ve I. Dünya Harbinin neticesinde “parçalanan” bölgenin, tekrar bütünleşmesi için “BİRLEŞİK İSLAM DEVLETİ”ne vurgu yapılması, telaffuz edilmesi ve bunun da çevre arap devletlerine açıkca teklif edilmesi, Irak askerî kuvvetlerinin ve İdaresinin elindeki kartları daha da arttıracağı gibi, çevre Arap ülkelerindeki müslümanların kendi topraklarında faaliyetlerini daha da bir tesirli kılacak ve bunların kendi devletlerine olan baskılarını arttıracaktır. Bu teklif, bir harb taktiği olarak da görülebileceği gibi, BÖLGE STRATEJİSİ olarak da telkin edilebilir. Irak askerî kuvvetini idare edenlerin, harbi sadece, harb sahası olarak telakki etmek gibi bir “hataya” düşmeyeceklerini, çölde rahatlıkla ilerlemesine izin verdikleri Siyonist güçlerin, elbette bir süre sonra Bağdat’ı kuşatma altına alacaklarını ve bu kuşatmayı “kırabilmenin” de sadece “askerî kabiliyete” bağlı kalmaması gerektiğini idrak edebileceklerini tahmin etmekteyiz. Harb sahasında bugüne kadar “kontrollü bir üstünlük” içinde bulunan müslüman askerî kuvvetlerin, bu harbin sadece “Irakla kayıtlı olmadığını” gösterebilmek için de böyle bir STRATEJİK ATAĞA girişmeleri uygun olacaktır. Bu, hem harbin, diğer çevre ülkelere de sirayet etmesini ve böylece de Siyonist kuvvetlerin ufalanması-küçük lokmalar haline gelmesini sağlayacak hem de Arap ülkelerini, “tahtlarını korumak için” aşağıdan yukarıya doğru gelecek olan halk dalgasına tabi olmasını sağlayacaktır. Direnenlerin bulunması halinde ise, “iç karışıklık” meydana gelecektir ki, bu nokta da yine Irak askerî kuvvetlerinin faydasına bir hali temin edecektir. Irak askeri yetkililerinin ve Devlyet Başkanı Saddam Hüseyin’in, “dine, şehitliğe, Siyonizme” devamlı olarak vurgu yapması ne kadar “doğru bir tavır” ise, bu tavırın son tahlilde bir noktaya kadar olacağı da gözönüne alınmalı ve -en güzeli ve doğrusu- Siyonist kuvvetler Bağdat kapılarına ulaşmadan önce “BİRLEŞİK İSLAM DEVLETİ” FİKRİNİ telaffuz ve propaganda etmeye başlaması da doğru bir tavır olacaktır. Bizce, bu stratejik atak, Irak’ın ve bu harbin istikbalini keza, İslam ülkelerinin istikbalini değiştirebilecek ve birtakım hadiseleri “tetikleyebilecek” büyük bir hamle olacaktır. Bu hamlenin, mevcut durumda Irak’a kaybettireceği hiçbirşey olmayacağı gibi, kazandıracağı ve ummadığı faaliyetlere yön verilmesini hızlandıracağı için çok büyük faydası olacaktır. • Hülasa, Siyonist kuvvetlerin harb sahasında takviye kuvvetlerle ve eskisinden de barbar bir şekilde saldırıda bulunacağı; buna “gerilla tarzı” ve Bağdat’ın güneyinde nizamî ordunun desteğinde savunma hattının kurulacağı; kuzey cephesinin açılmasiyle (tabii ki, planlanan şekliyle yani çok büyük bir askerî kuvvet ile değil, iki hain aşiret destekli 10-15 000 kişilik “özel kuvvet birlikleri ve bunlara destek veren savaş helikopterleri desteğinde) Irak askerî kuvvetinin biraz “fazla” yorulması sağlanabilse de hatırı sayılır bir ilermenin orada kaydedilemeyeceğini ve “esas harbin” Bağdat’taki nihai harb ile gerçekleşeceği zannedilmektedir. Hiçbir kural ve kaide tanımayan Siyonist kuvvetlerin, iç karışıklığa oynayacağı, bunun için de kadın ve çocuklara ölüm yağdırmaya şiddetini arttırarak devam ettireceği görülmektedir. Bu tahlil nazarında, Irak askerî kuvvetinin mesul şahsiyetlerinin, harbi “harb sahası” dışına taşıması, “komşu evlerde” de yangın çıkmasını vesile olucu ve onları bazı faaliyetleri yapmaya zorlayıcı “stratejik bir atak” içine girmesi zaruri olarak görülmektedir. Bu “stratejik atağın” ismi de, teklif ettiğimiz ve bir saatli bomba olarak, bölgenin, Afrika’nın ve dünyanın dengesini değiştirmek için meydan yerine koyduğumuz “BİRLEŞİK İSLAM DEVLETİ” FİKRİDİR. Harbin 14üncü gününden görülen manzara, bizce budur ve daha ileriki günleri tesiri altına alacak olan da bu teklif ettiğimiz fikirdir. İlgililere ve bilgililere duyurulur!.
2 NİSAN 2003 ÇARŞAMBA
|