YAHUDİLİK KOLLEKTİF BİR DİNDİR -III-

- Kripto İfadeleri Bırakalım, Asla Geçelim-

Süleyman Yıldızoğlu

BELDEN AŞAĞI VURUŞLAR

Evet efendim, öyledir; -yapılacak ise eğer- basit, sıradan, bayağı bir “polemik” mevzuudur ve aslı ve dahi esası, asla ve kat’a alakadar etmez!

Ne mi?..

«- Sayin Suleyman Yildizoglu’nun yazisi sert ama ozellikle ‘dil’ bilgileri acisindan yanlislari iceriyor ki bu pek onemli sayilmaz ve uzerinde polemik yapmayalim.»

İşte bu!..

Bu işin aslı ise fasıl halinde şöyledir efendim:

Bendeniz, kiminin bilgisayar, kiminin kompitür dedikleri aletten bir türlü hazzetmedim, kırık dökük bir daktilom mevcut cemaziülevvelden kalma, çalışmalarımı daha çok bu baba yadigariyle yapıyorum (bu, birinci fasıl efendim!) ama size dair makalelerimi çalakalem yazmaktayım (bu, ikinci fasıl efendim!), sağolsun bir kardeşim de onları “bilgisayar ortamına” (dedikleri nesneye) geçiriyor (bu üçüncü fasıl efendim!), bundan sonra yazdıklarından bir nüshayı bana getiriyor ve ben tashihatı hallediyorum (bu, dördüncü fasıl efendim!) ve bu tashihat üzerinden “bilgisayar ortamında” olan makaleme -bilmem bilir misiniz bu işi, Amerikan Kolleji mezunlarına uzak bir bahistir, umumiyetle buradan mezun olup da mühendis, mimar veya MAI ve TAHKİM desteğinde vatanımıza destursuz giren yabancı, ecnebi veyahut ve daha güzeli emperyalizmin bir kolu “ÇUŞ-Çok Uluslu Şirketler-”de “müdür”, “müdür yardımcısı”, “inşaat sektörü başkanı” vesaire tirtlere sahib olarak, manikürlü, pedikürlü, boyalı saç ve suratla (erkek veya dişi farketmez, hepisi böyle) kürt haini Ceylan’ların “Versace”sinden, insanlık haini Hakko’nun “Vakko”sundan giyinerek geldikleri, çamurlu, pis, her türlü sıhhat şartlarından tecrid vaziyetteki şantiye sahasının hemen girişindeki, yerleri kalebodur, duvarları lambri kaplı, içerisi kilimalı karavanlardaki koltuklarına oturup, o karavanın küçük penceresinden bakıldığında, sorsanız Adıyamanlı, Sıvaslı -asla ve kat’a yamuk “Sİvas”lı değil-, Erzurumlu, Adanalı, Urfalı, Antepli, Maraşlı, yani canım ülkemin haritasında ortanın sağ tarafındaki herhangi bir memlekete mensub ekmek ve çorba parası derdindeki “amele takımı” denilenlerinin iyi bildikleri bir faaliyettir- “perdahı yapılıp” (bu da beşinci ve son fasıl efendim!) websitemizin “Editör”üne takdim edilmektedir.

İşte ne olduysa burada oldu; bendenizin, gelen nüshaya yaptığı tashih işaretlemelerinin yapıldığı “dosya” (bakın bunu da anlamam, niye “dosya”?; ben o kardeşime bir tomar kağıt verdim, “dosya-klasör” değil, yok eğer “dosya kağıdı” manasına ise, canım saman kağıdı ile yazarım, beyaz kağıt veya dosya kağıdı gözlerimi alıyor, o da değil, ama niye “dosya”; değil mi efendim?!; fakat, her seferinde mevzubahs olur bu mesele veya tabir ve o kardeşim her sefer dili döndüğünce anlatır ama bendeniz, anlamam, anlayamam ve aklıma hemen de Aziz ve Muhteşem Mütefekkir Kumandanımız Salih bin Şerif Mirzabeyoğlu’nun “ideolojinin teknoloji, teknolojinin ideoloji üzerindeki tesiri”ne dair, yüzünü ve sohbetlerini öyle özlediğim Üstadımız Rahmi Ahmed Necip Fazıl’a ithaf ettiği “Necip Fazıl’la Başbaşa” isimli dev eserindeki bahis gelir ve “siz gençler, teknolojinin ideolojiniz üzerindeki tesirini kırmaya çalışıyorsunuz hamd olsun amma “diline” de adabte olmuşsunuz maşallah, fakat biz eski toprak, kör cahil, teknoloji meknoloji takmadığımızdan “diline de... miline de....” adabtasyonu bırakın, ne dediğini bile anlamıyoruz, “kuşak-kemer çatışması” yapıyoruz böylece seninle” derim... Öyle değil mi efendim ama; alın işte, seyrediyoruz, bilmem ne bombaları varmış “bi atınca”, hertürlü eletronik sistemi uçuruyormuş, başka bir bomba varmış onu da atınca haberleşme kesiliyormuş, el oğlu herkesi kendi gibi son sistem çalışıyor zannettiğinden, bütün gücünü bunlarla tahkim ettiğinden, balta-bıçak-çakaralmazla harbeden, haberleşmesini -mesela!!!- güvercin, haberci veya mors alfabesiyle gerçekleştiren “şark kurnazlariyle” karşılaştığında da, “güçlerimi takviye edeceğim” bahanesine sığınarak “ula noliy, nerede bunlar, kim itekledi beni lan buraya!!!” manasını terennüm ettiren vaziyete bürünüp elegüne rezil oluyor!.); evet bu “dosya” ile eski “dosya” karışmış, üstelik silinmiş ve böylece de “...üzerinde polemik yapmayalım...” mevzuu “birilerine” doğmuş!!!

Ya işte böyle efendim!

Ve yine efendim, siz “polemik”in de ne olduğunu bilmiyorsunuz!

Bakın, D. Mehmet Doğan kardeşimin hazırladığı “Büyük Türkçe Sözlük”te (gerçi bu sözlüğe de bir “tercüme” gerektiğini kendisine söyledim; “sözlük değil, “lügat” olmalı, diye) bu kelimenin karşılığı şöyle verilmiş:

“Polemik: Yun. Yazı ile yapılan tartışma, yayın yoluyla yapılan tartışma, kalem kavgası...”

Elin gavurunun kavramı kendisinin olsun veya kullanmaya çalışacak veyahut “yazı kavgasını”, “polemik” diye “betimleyecek!!!” gavuroğlu gavurların olsun, bizim mis gibi Anadolu kokan, İslam kokan, kültür kokan “hicv”imiz var efendim!. Bu, koç yiğitlerin kavgasıdır, vesikalara dayanarak, kesin hüccetlerle gerçekleşen ve şiir idrakine sahib kalem erbabı arasında olur. Rahmetli Üstadımız’ın da bu isimle bir kitabı da vardır: “Öfke ve Hiciv”...

Polemik, kayıkçı dövüşüdür; belden aşağı bir dövüşdür; alınız seyrediniz, sittin sene evvel başlayan, sittin sene de devam edecek, netice olarak da “bi halt” olmayıcak “Barlas-Çölaşan polemikleri”, bunun en güzel misalidir, efendim!.

Zerre kadar fikir namusu, zerre kadar fikir kavgası olmayan, o onu “Hoşt!”a muhatab bir dört ayaklı hayvan taifesi, öteki de onu “iş takipçisi, çanak yalayıcısı” olarak tesmiyelendiren (ve efendim bunda da son derece haklıdırlar!) ar’dan, haya’dan uzak ama soranlara bakılırsa “bir Bab-ıali geleneğini devam ettirenler”miş bunlar, işte böyle esfel-i safiline has bir it dalaşı, polemik!..

N’açar ki, “polemik” kelimesi tutmuştur, benim için bir mahzuru yoktur efendim, bize göre “terzinin, bakkalın, çakkalın bilmediği” dil-kelime, Türkçe değildir, biliyorsa mesele yok efendim; benim gibi -hadi söyleyelim- “dinazorlar” ise ne kadar “tutsa” yine de hazzetmezler bundan; ama tutmuş ve “hiciv” gibi “polemikler” de sırra kadem basmışlardır, istisnalar kaideleri bozmaz kaidesi eşliğinde!..

Bunu da “yapacağım”ı, “yapiciim”, “geleceğim”i, “geliciim” vesaire rezil hale sokan, yani bir Millete yapılabilecek en büyük ihaneti yapan, Soyunuz’dur, Yahudidir; yardımcılığınızı da, ikiyüzlülüğü, münafıklığı, bukalemunluğu tarihte görülmeyen bir şekilde, hakikatin ırzına milletin gözü önünde geçmekten de beter bir şekil halinde “din-mezhep” haline getiren Avdeti kardeşleriniz yapmışlardır efendim!.

Evet efendim, “pek önemli sayılmaz” dediğiniz nesne, esasında “kuşak-kemer çatışması”nın, “medeniyet kavgasının” hangi seviyede olduğunun bir “göstergesidir”.

En küçük bir kelimede dahi topyekün bir “dünya görüşü-kainat muhasebesi” yatar da, Türkçe’yi ağzını yamulta yamulta Amerikanca konuşan “Kollej mezunları” bundan elbette bîhaberdir; çünkü, onların “belli” bir dünya görüşü yoktur.

Ne söylenmişti:

«- Yahudilik’ te hic kimse ulasilamaz ya da yeri doldurulamaz degildir.»

“Hiç kimse” ifadesi yerine “hiçbir kıymet” ifadesini rahatlıkla yerleştirebiliriz efendim!.

“Tanrılariyle çatışan, kavga eden” Yahudi, kendisine gönderilen Peygamberlerle dahi pazarlık etmeye kalkışmış, elbette cevabını alınca da mesela Hazret-i Zekeriyya Aleyhisselam gibi “bıçkı ile ikiye bölerek şehid” edilmiştir bu lanetliler güruhu tarafından!.

Yani, “küçücük bir mesele idi belki büyütülmeye bile gerek” yoktu, ama, bendenizi, -esas şimdi!- ÖFKELENDİREN bir ifade idi “polemik mevzusu yapmaya gerek yok!” ifadesi!.

Hadi canım sende!.

Kim oluyorsunuz efendim siz?!

Böyle kelimeleri, kulaktan duyma ifadeleri kullanarak, basbayağı bir “tashih feceati” olduğu, “teknik bir hata” olduğu belli bir meseleyi “dilinize almaya” kalkışarak, genetik hususiyetinizin en bariz vasfını göstermeye mecbur musunuz efendim!..

Biz sizin “ı” harflerinin hep “i” çıkması sebebiyle meydana gelen bazı kelimelerinizi dilimize doluyor muyuz, böyle birşeye tevessül ettik mi?..

Çünkü bizim “genlerimizde” hep DOĞRULUK, HAKPERVERLİK var, düşmanımıza dahi “asilce” yaklaştığımız gibi aynısı da görmek isteriz!

Ama pragmatizm ve eklektizm ile (ve “Ester” bâbı gereği “ikiyüzlülük” ile) malul ve mamul beyinler böyle “inceliklerden“ bîhabermiş, öğrendik ve artık ona göre davranırız biz dahi!..

“Madem böyle basit bir şey, üzerinde durmayın, uzatmayın!” da denemez efendim!.

Evet, “laf uzadı” ammma lafın kısasını ve kıssasını anlamayanlarla karşılaşınca siz ne yaparsınız?.. Elbette fasıl fasıl teferruatiyle anlatmak mecburiyetinde kalırsınız; hele anladığını zanneden amma hiç bir şeyden anladığını da bildiklerinizle karşılaşınca, herşeyin herşeyle alakası mucibince, ansiklopedik tarzda bir açıklama yani “laf uzatması” yapmak zorunda kalırsınız.

Hele ki, hassas ve bendeniz gibi dinazor kadar yaşı kemale ermiş biri iseniz, dünya yıkılsa “yorganım yok ki!” diye hareket edersiniz belki amma, böyle “belden aşağı vuruş” ve önü alınmazsa nicelerinin de olacağını gördüğünüz “hareketleri” görünce, asabileşmenizi, içtiğiniz onca diazem de kesmez ancak böyle aslı ve fasliyle yazmak derda deva olur!.

Haa! Bunca ifade-i meramdan sonra dahi, “yani, uzatmaya gerek yok!” diyenler yine olabilir; mümkündür tabii. Amma biz “şey”in ruhunu bir kenara koyup da, sadece onun maddede fayda ciheti üzerinde derinleşen, Üstadımızın tabiriyle “görünürde ruhçu” ama esasta bal gibi materyalist Batı’lı değil, “şey”e iki kanatlı halde bakan Ruhçuluğun hakikatini temsil eden İbda bağlısı Şarklıyız efendim ve o itiraz dahi bizi hiç enterese etmez!

Bilmem ki anlatabiliyorum derdimi efendim!.

Evet, şimdi meselemize geçebiliriz, Allah’ın izniyle!

Bu “Tevrat’ı kim yazdı?” mevzuuyla alakalı meselere devam efendim; Bayan Sarah’ın yazdıkları ondan sonra...

 

“TIKKUNEY SOFERIM”; “SOFERÎM’İN TAMİRATI

 

Geçtiğimiz makalemizde, serlevhamızdaki “Kollektiflik” meselesi üzerinde durmuş ve bu “kollektifikatör”lerden bahsedip, bunların isimlerini vermiştik:

«- Babil Talmud’unun “Baba Batra” kısmında ise, Tevrat’ın (ve diğer Yahudi kutsal metinlerinin) yazarı olarak, Moşe, Yeşu, Davit, Yeremya, İşaya, Büyük Meclis Azaları/Anaşey Knesset Ha Gadol/Sanhedrin, Ezra ve Nehemya’nın isimleri sıralanmaktadır.

Yahudilere göre, K’nesset Ha-Gadol-Büyük Meclis, Tevrat’a (ve diğer dini kaynaklara) büyük tesir yapmış bir teşkilattır. Rivayete göre, bu teşkilatı veya Meclis’i veyahut bundan sonra kullanacağımız ifadesiyle Sanhedrin’i, 120 üyeli olarak Ezra kurmuştur.

Bu 120 azanın 30u Nevi’îm (Peygamberler), geri kalanını ise, Hakhamîm (Hahamlar), Zıkanîm (Reisler) ve Soferîm (Tevrat yazıcıları:harf ve kelimelerini sayıcılar) teşkil etmektedir.»

Soferîm, İbranîce “sefer-kitab”dan türüyen bir kelimedir ve “Sofer”in cem’idir. Sofer ise, “müstensih-yazar” manasına gelmektedir. Babil Talmudu’nda kaydedildiğine göre, “Eski Ahid’in tefsirinde mühim bir mevkiye sahip ve Sanhedrin’in azası olan Soferîm” ünvanı ise, “saymak” manasına gelen “siper” fiilinden türeyen bir kelimedir; bu zatlar, Tavrat’ın harf ve kelimelerini tek tek sayma ve kelimelerini ayırmakla meşgul olduklarından böyle bir isim verilmiş; rivayet böyle.

Bu Soferîm ehli, “Tevrat’ı saymak” yanında onu “soymakla” da meşgul imişler meğer!

MÖ 640-609 devrinde Yehuda Kralı olan Amon bin Yoşiye devrinde (yani I. Mabed devrinde daha) Peygamber Yeremya, bunlara hiddetle karşı çıkmış ve “Tevrat ve din kuralları üzerinde keyfî tasarruflarda bulunduklarını” ifade etmiştir.

Soferîm ise, “kendilerinin hikmet sahibi ve Allah’ın Tevrat’ının tek koruyucu olduklarını” iddia etmiştir; görüyor musunuz, o “koruduklarını” söyledikleri “Kitabı” gönderen Allah’ın bir Peygamberi gelip, “siz, yalan dolan işler yapıyor ve Allah’ın kelamını ve hükmünü nefsinize göre değiştiriyorsunuz!” diyor, bunlar ise hala “biz hikmet ehliyiz!” diyerek inad-i küfrîde devam etmekte hiç sakınca görmüyorlar!

“Yeremya Kitabı’ 8inci bap 4-10uncu ayetlerde bu fiili işleyenlere karşı “Rabbin hükmü” de konulmuş:

«- Bundan ötürü karılarını başkalarına, tarlalarını da mülk edinecek olanlara vereceğim... Onları bütün bütün bitireceğim, Rab diyor; asmada üzüm olmıyacak, ve incir ağacında incir olmıyacak, yaprak da solacak; ve kendilerine verdiklerim onlardan gidecek.»

“Bitirdi de” onları Rab; “sopa” niyetine de -tevafuktur- Nabukadnezar’ı kullandı!..

Rabbîlere nazaran, Soferîm, Sanhedrin’in ve Eski Ahid’in kararlarını da tefsir eden bir teşekküldür; onların elinden çıkma Tevrat metinleri “sahih metinler”dir ve “doğru yazımda da tek yetkili”dir.

Ne demişti Bayan Sarah:

«- Yahudilik’ te hic kimse ulasilamaz ya da yeri doldurulamaz degildir.»

Burada onu da görüyoruz; Soferîm ehlini “tek kaynak” olarak gören Rabbiler, bunların Eski Ahid’de bazı ayetlerde “oynamalar” yaptıklarını söyleyip, itiraz da etmişlerdir.

Bakın hem de nasıl bir itiraz:

“Tekvin Kitabı”nın 18inci babının 22 ayetinde bir cümle vardır:

«- ... ve Abraham hala Rabbin önünde duruyordu.»

Rabbîler buna itiraz edib, Soferîm ehlinin bunu değiştirdiğini ve aslının şöyle olduğunu kaydetmişlerdir:

«- ... ve Rab, hala Abraham’ın önünde duruyordu.»

Rabbilere göre, bir Yahudi asla ve kat’a kimsenin hatta Allah’ın önünde bile beklemez, aksine bekletir; Soferîm ehli ise, bunu “Allah’a saygısızlık olarak” gördüklerinden “değiştirmiştir”...

Şimdi, bir “tahrifat” yapıldığı kesin olmakla birlikte, -tıpkı “polemik meselesi gibi- üzerinde durmayalım hadi, ama o tahrifatın hangi niyetle yapıldığını görüyor musunuz?..

İkinci bir misal daha verelim, “Sayılar Kitabı”nın 11inci babının 15inci ayetindeki cümle şöyledir:

«- ...ve eğer gözünde lütuf buldumsa, sefaletimi görmeyeyim!»

Rabbîler ise Soferîm ehlinin bunu değiştirdiğini ve aslının şöyle olduğunu söylerler:

«- ...ve eğer gözünde lütuf buldumsa, sefaletini görmeyeyim!»

Burada kendisinden bahsedilen, -“sefaleti görülmek” istenmeyen- Allah’dır ve Soferîm, bunu yine Allah’a saygısızlık olarak telakki edib, değiştirmiştir!.

Rabbîler tarafından yukarıda bahsedildiği şekil içinde “Tevrat yazımında sahih yetkili” olarak görülen Soferîm ile Rabbiler arasındaki bu zıdlaşma meselesi olan “tamiratlar” (yani “Tikkuney Soferim- Soferîmin Tamiratları”) sadece burada zikredildiği kadariyle hududlu değildir. Ama biz bununla iktifa edelim.

Bir de “Ittur Soferîm” mevzuusu vardır ki, “Ittur”, “yerleştirme” manasına gelip, “Ittur Soferim” de, “Soferîm’in Tevrat metninde yaptığı edebî süsleme, cinas” demektir.

Burada da yine, “metin daha iyi anlaşılsın” diye bir “edebî sanat” kullanılır ama bu “sanat”, metnin manasının değişmesine de sebeb olmaktadır ve yine Rabbîler tarafından şiddetle reddedilir.

 

TEVRAT’IN LİSANI

 

Metin’den bahsediyoruz ya, Bayan Sarah’nın yazdığı bir bölüme bizim de katkımız olsun diye, metnin, yani Tevrat’ın lisanından bahsedelim birazcık.

«- e) Koptik: Roma ve Bizans donemlerinde Misir’da en cok kullanilan yazi Yunan yazisidir ve bu yazi genis olarak Demotik’i de kapsar. I.O. 2. yy’da, metinler Misir dilinde fakat Yunanca karakterle yazilmaktadir ki bi, Demotik ve Hyeroglif geleneklerini ortadan kaldiran onemli bir degisimi gosterir. Tevrat ta, Demotik’ten de 7 harfin eklenmesiyle, Yunanca kaleme alinmistir ve yine edebiyat metinleri de oyle.»

Burada kastedilen, zannedersek, “vahy lisanı” değil de, bu vahyedilenin sonraları metne dökülmesi esnasında kullanılan lisan olmalı; gerçi, “I.O. 2. yy’da” diye bir vurgulama yapılmış ama, “Tevrat ta” denilerek iş biraz “müşgil” hala sokulmuş ve bize de “zannımızı” doğru kabul etmek mecburiyeti kalmıştır.

Malumdur ki; MÖ 587’de Babil Kralı Nebukadnezar tarafından, Yahude Devleti yokedilmiş ve efradı da Babil’e sürülmüşlerdi. Amma Nebukadnezar’ın 562’de vefat etmesiyle, devleti zayıflamaya başlamış ve Kral Koreş (Cyrus) liderliğindeki Perslilerin saldırısiyle de Babil Krallığı yokedilmişti.

İşte bu Kral Koreş, Yahudilere “Kudüs’e dönme Mabed’i yeniden inşa etme izni” vermiştir ki, bunun üzerine Kudüs’e doluşan Yahudiler Mabed’i yeniden inşa etmişlerdir. Bu döneme, “II. Mabed Dönemi” denilir.

Bu sürgün zamanında, Tevrat tamamen “unutulmuş” idi.

Malaki de denilen Ezra’nın sahneye çıkma vaktidir!

Ezra, Peygamber değildi ama Yahudi dini içinde çok büyük işler başarmış mühim bir şahsiyettir. Hatta bu zat için Rabbiler, “Eğer, Tevrat Musa’ya verilmeseydi, Ezra’ya verilirdi!” derler. Böyle mühim bir şahsiyet!.

Bu Ezra, -yukarıda bahsettik- “Sofer”dir hem. Hocası ise, Baruh ben Nariah’dır; fakat, Ezra, sürgünden dönen ilk kafile ile dönmemiştir, “çalışmalarının tamamlamak için Babil’de” kalmış ve ikinci kafile ile Kudüs’e dönüp, Mabed’in inşaında da bulunmuştur.

Fakat bu, Ezra’nın yaptığı “diğer iş” yanında mühim değildir.

Ezra, işte bu Babil sürgünü esnasında “unutulan Tevrat”ı, -kıssayı nakletmek uzun olacaktır, onun için nakletmiyoruz.- “gittiği ıssız bir yerde Allah tarafından ağzına damlatılan su gibi bir sıvı” vesilesiyle “40 gün durmadan konuşarak”, yanında getirdiği “seçilmiş 5 yazıcıya” yazdırmıştır ki, bu “yazdırılanın lisanı”, yazıcılar tarafından bilinmemektedir.

İşte bu “yeni Tevrat’ın lisanı” ile “unutulan Tevratın lisanı” hakkında rivayet muhteliftir.

Âdetullah gereği, Tevrat’ın muhatabı Benîisrail olduğuna göre, lisanının da İbranice olması mümkündür.

Ama...

Tannaîm’in son neslinden ve “Mişna”yı derleyen Yehuda Ha-Nasi’ye göre (veya Talmud’daki ismiyle “Rabbi”), Hazret-i Musa’ya verilen Tevrat’ın orijinal lisanı Asuri yazı formundadır amma bu lisan, “İsrailoğullarının günahları sebebiyle bozulmuştur!”

Mar Zutra’ya göre ise, Tevrat, Hazret-i Musa’ya İbranîce, Ezra’ya ise Asurî yazı formunda Aramîce verilmiştir.

Az yukarıda bahsettiğimiz gibi, Ezra’nın söylediklerini kağıda döken yazıcılar, Ezra’nın “ne söylediğini anlamıyorlardı”; o halde, Mar Zutra’nın “göre”si bu itibarla doğru kabul edilmelidir.

Amma...

Tannaîm’in ikinci neslinden Modi’imli Rabbi Elezar’ın “Tevrat’ın orijinal hattının (yazı ve lisanının) hiç değişmediğini” söylemesi bütün bunları şüphe içine koymaktadır.

Hülasa; Tevrat’ın lisanı (hattı) hususunda rivayet muhtelif ve Bayan Sarah’nın yukarıda aldığımız ifadesi de “ol rivayat” içindedir.

 

TEVRAT’IN “VAHY”LİĞİ MESELESİ

 

Şimdi, Soferîm’i “tek yetkili” olarak görüp sonra da “metne ilaveler yapmışlardır!” demek ve hala o metin ile idare etmek hangi akla, mantığa uyar demesek de, büyük bir tenakuz meydana etirdiği aşikar; bu tenakuzluğun bir de şu ciheti var ki, “yazımı” üzerinde böylesine görültü koparılan ve münazara mevsuu edilen Yahudi kutsal kitabının bir de “vahiy mahsülü” olduğu iddiası ve bu iddiayı kabul etmeyenlerin “koFeR” sayılacağı meselesi vardır ki, işte bu işler acısı bir durumdur.

Sina dağında Allah tarafından çağırılarak verilen “Asarat Ha-Davarîm-On Emir”i, yukarıda bahsettiğimiz “edebi sanatlarla”, “Luhat Ha-Evenim-Taş Levhalar” kelimesine, “Torah-Tevrat” ve “613 Mitzva”yı ilave ederek tahrif etmenin ve böylece de Kohenlerin ilavelerine “yol açmanın” üzerinde sonra duracağız amma, böyle, ilave ve çıkartmalarla (siz onu “edebi sanatlarla güzelleştirme” maskesiyle az önce yukarıda okudunuz!) meydana gelmiş mevcut Yahudi kutsal kitabının, “bütün harf ve kelimeleriyle vahy mahsülü-Torah Min Ha-Şamayım” olduğunu iddia etmek ve üstelik buna da insanların inanmasını beklemek ne derece insafa sığar?..

Hazret-i İsa aleyhisselam geldiğinde aşağı yukarı “kutsal kitab yazılmıştı” ve O da bunun “yazıldığını” biliyordu, yani “vahy mahsülü olmadığını, içine insan elinin girdiğini” biliyordu ve onun içindir ki, “İncil”i ilan etti Allah’ın izniyle.

Ama, Ferîsisinden Sadukisine kadar bütün (kendi kadîm inançlarının faydası uğruna “harcamayacakları insan ve değer bulunmayan” Yahudiler, üzerinde böyle münazaraların olduğu bir “kitabı”, “Torah Min Ha-Şamayım” ilan etmiş ve Ruhullah’ı (aleyhisselem) da Romalılara ispiyon ederek ilahi vazifesinden uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Burası ayrı bir bahistir, bu kadar yeter...

“Torah Min Ha-Şamayım” doktrinine göre, bunu inkar edenin “gelecek dünyada yeri yok”tur!.

Talmud’a göre, “bütün Tevrat, Allah’ın vahyidir ama, içinden bir cümle Moşe’ye aittir, diyen kimse, “Tanrının sözünü hor görenler” ayetinin kapsamına girer ve ahiretten nasibsiz kalır.”

Yine Talmud’a göre, “Tevrat’ın bir noktası falana aittir dese de” aynı cürmü işler ve aynı netice ile ceizalandırılır.

Burada kısaca söyleyip geçelim, bu ifadelerde geçen ahiret ifadesinin İbranîce’deki aslı, “Olam Ha-Ba-Gelecek Dünya” kelimesidir ve bundan da semavî dinlerde kastedilen manada bir “ahiret” ve elbetteki “cennet ve cehennem” mefhumu anlaşılmaması gerekir.

Çünkü, Yahudi, “ötelere” inanmaz; o “herşeyi” bu dünya olarak telakki eder ve Cennet’in de Cehennemin de “burada” olduğuna inanır.

Bu husus, yani onların hep bu dünya ile ilgilenmeleri ve öteyi hiç düşünmemeleri bahsi Furkan-ı Hakim’de -Sûre-i Bakara’nın 96ncı ayet-i şerifinde- şöyle anlatılır:

«- Andolsun, Yahudileri hayata karşı diğer insanlardan ve ortak koşanlardan bile daha ihtiraslı bulursun. (Onlardan) her biri, bin yıl yaşatılsın ister; oysa bunca yaşaması onu azabtan kurtarmaz. Allah, onların yapmakta olduklarını görendir.»

İşte bütün herşeylerini “bu dünya” üzerine tasarlıyan Yahudiler, “Yahudi Mehdisi”ni de bu gözle beklemektedirler ve “Zeytin Dağı” için de sıraya girmişlerdir.

Niye mi?..

Gerçi Bayan Sarah daha iyi bilir, biz yanlızca okuduklarımızdan biliyoruz amma; Yahudi inancına göre, Mesih-Mehdi geldiği zaman, önce Kudüs’teki Yahudi ölüleri, ama ondan önce de Kudüs’ün hemen yanındaki “Zeytin Dağı”ndaki ölüler, sonra Kutsal Topraklar’daki diğer ölüler, ardından da diğer bölgelerde gömülü ölü Yahudiler “dirilecekler” ve Mesih’in kurduğu bu “YERYÜZÜ CENNETİ”nde yaşayacaklardır.

Yani bu “cennet”, bir “yeryüzü cenneti”...

Öyle ki, bu mesele, üzerinde dahi ihtilaf mevcut olacak kadar Yahudi kitablarına girmiştir; hadi, Zeytin Dağı’ndakiler veya Kutsal Topraklar’daki ölü Yahudiler neyse, mesele değil de (!), dünyanın diğer yerlerinde defnedilip de canlanacak olan diğer ölü Yahudilerin, Kudüs’e nasıl gelecekleri ve “setr-i avret” meseleleri Rabbiler arasında şiddetli münazara mevzusu olmuştur. (Bütün bunlar, espiri değil, gayet ciddidir!)

İşte böyle bir “ahiret” inancı, Yahudi dini içinde çok ehemmiyetli bir yeri işgal eden Maimonides (yani İbn-i Meymun) tarafından, Yahudiliğin “onüç inanılması zorunlu itikadi esasına” yerleştirmiştir.

Ahiret inancının “garabetliği” bir yana, Tevrat’ın birkaç koldan yazılmışlığının kendileri tarafından da kabul edilmesi üzerine, ama Yahudileri de “bir merkez” etrafında toparlamanın gerekliliği, “Torah Min Ha-Şamayım” doktrinine çok acayip bir iman esasını getirmiştir ki, buna göre, Tevrat’ın vahyîliği üzerinde birçok farklı görüş ortaya atılabilir ve bu da şiddetle müdafaa edilebilir ama asla ve kat’a Tevrat’ın vahiy mahsülü olmadığına İNANILAMAZ!

Bu husus Şalom gazetesinde (8.3.1989) bakın nasıl anlatılır:

«- Tanrıya inanmak Yahudiliğin temel başlangıc noktası değildir. Resul Jeremiah bile İsrail’in başkaldırısını, Tanrının ağzından şöyle anlatır: “Beni terkettiler ve kanunlarımı uygulamadılar!”. Eski hahamların bu sözü yorumlama şekli ise: “İnançlarından vazgeçsinler ama kanunlarımı uygulasınlar! olmuştur.”»

Bu, bırakın “milliyetçilik” veya “asabiyetçilik”i, en adi Nasyonalizm telakkisinden bile DAHA ADİ ve DAHA PERVASIZ bir egoizimdir!.

Furkan-ı Hakim’de Sûre-i Isra’da, 4-5inci âyet-i şerifelerde şöyle buyurulmaktadır:

«- Kitabda İsrailoğullarına şu hükmü verdik: “Muhakkak yeryüzünde siz iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve oldukça KİBİRLİ BİR YÜKSELİŞLE muhakkak kibirlenip yükseleceksiniz. O ikiden ilk vaad geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de sizi evlerin arasına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü.»

İslam ulemasına göre, burada bahsedilen “yerine getirilmesi gereken söz”, “Allah’ın sopası” diyebileceğimiz Romalılar tarafından Yahudilerin öldürülmesi ve kalanlarının da sürgüne gönderilmesidir.

Amma aynı sûre-i şerifenin 7inci âyet-i kerimesinde de şöyle buyuruluyor:

«- Eğer iyilik etmiş olursanız kendi kendinize iyilik etmiş olursunuz, eğer kötülük ederseniz o da aleyhinizedir. SONUNCU VAAD GELDİĞİ ZAMAN YİNE ÖYLE KULLAR GÖNDERİRİZ Kİ, yüzlerinizi kötü duruma soksunlar, birincisinde ona girdikleri gibi Mescid’e (Kudüs) girsinler ve elegeçirdiklerini darmadağın etsinler.»

Ol vaad de yakındır efendim yakındır!

“Kaf nun tezgahı” üzerinde boşuna geçen makalemizde durmadık; tezgaha kendi ayaklarınızla geliyorsunuz!

Bu meseleye sonraki makalelerimizde devam etmek üzere ara verip, Bayan Sarah’ın yazdıklarına dair iki kelam edelim şimdi.

 

SÜRYANİCE

 

«- Süryani lûgatı ervah lûgatıdır. Ruhlar, Süryanice konuşur. Divan ehli velilere de peygamberler, çok muhtasar ve geniş manalı olduğu için Süryani lugatı ile hitab ederler...

Arab lugatında buna erişecek bir şey yoktur. Ancak, Kur’ân-ı Aziz müstesna... Arap lisanı Süryani lugatiyle karıştırıldığı vakit gayet güzel olur. Süryaniceden başka bütün lisanlar hep kelimelerden terekküb eder. Süryanice ise hece harflerden terekküb eder. Her hece çok ifadeli manalar taşır. Süryanice’de AZİM İLİM vardır. Canab-ı Hak, kullarına merhametinden dolayı, hikmete muttalı olmasınlar diye bu ilmi insanlara perdeledi. Çünkü vücutlarında zulmet vardır. Bu halde iken hikmete muttali olurlarsa helak olurlar...

Süryani lügatı, bütün diğer lisanlara saridir. Bütün diğer lisanlarda mevcut olan hece harfleri Süryani lisanında da manaları haizdir.

Mesala, Arap lisanında Ahmet ismi, bu isimle müsemma olan zata delalet eder, onun adıdır. Süryani lisanında ise Ahmet’in manası, Ahmet kelimesindeki baştaki üstün olan hemze bir manaya delalet eder, onun adıdır. Sakin olan A’nın ayrı bir manası vardır. Keza M harfi ayrı, D harfi ayrı birer manalara gelir. Bunun gibi, Muhammed kelimesi Arapça’da kimin ismi ise o zatı gösterir. Süryanice’de ise M başka, H başka, M başka, D başka manalara gelir. Bütün diğer kelimeler de böyledir. Mesela Peraklit kelimesi İbranice kelimedir. Resulullah Efendimize ad olarak vaaz edilmiştir. Süryani dilinde ise bütün harfler ayrı ayrı manaya delalet eder. Fakat insan oğlu zamanla cehaletinden bunları anlamaz olmuşlardır. SÜRYANİ LİSANININ ESAS İCAD EDİLMESİYLE SAF BİR MARİFET ELDE EDİLİR Kİ, BUNDA CEHALETE YER YOKTUR. HATTA KONUŞANLAR ARASINDA DAHA SÖYLENİLMEDEN MANA ANLAŞILIR. Dinleyenin zihninde söyleyenin bir harfinin işareti manayı anlamasına kafi gelir. ÇÜNKÜ SÜRYANİCE’DE KONUŞMAKTAN GAYE, MANAYA DALMAKTIR, YOKSA KELİME KALABALIĞI DEĞİLDİR. Bunun için Süryanice konuşmağa ancak büyük keşif sahibleri veliler muktedir olabilirler veya bu mertebedeki ervah konuşabilir. Melekler de marifet üzere yaratılmış olduklarından onlar da bir harf ile veya birkaç harf işaretle konuşurlar. Adem aleyhisselamdan sonra zamanla insanlar cehalet sebebiyle Süryani lisanındaki, harflerin manalarından inhiraf ettiler. Mana ifade edebilmek için bir harfe başka harfler ilave etmek suretiyle kelime teşkiline mecbur kaldılar. Bu suretle kelime denilen lafızlar meydana gelir. Süryani lisanı kayboldu. Süryani lisanını bilen kimseler, halen kullanılan kelimelerdeki esas Süryani olan heceyi, harfi duyar duymaz manayı anlarlar.

Allah-u alem; Adem aleyhisselem cennetten yeryüzüne indiği vakit ailesiyle, ahd-i ezele yakın oldukları, manalara olan bilgileri safi olduğu için Süryanice konuşurdu. Adem aleyhisselemın evlatları içinde de Süryani lisanı değişmeksizin aslı üzerine devam etti. İdris aleyhisselam vefatına kadar. İdris aleyhisselamdan sonra bu lisan bozulmağa başladı. Süryani lisanından ilk bölünen dil Hindî lisanı oldu. Hindçe, Süryani lisanına en yakın olan lisandır. Yukarıda da dedik ki, Adem aleyhisselem cennetten yeryüzüne indiği vakit Süryanice konuşurdu. Çünkü bu lisan CENNET EHLİNİN LİSANIDIR.

Herkim küçük çocukların lisanına dikkat ederse onların dilinde Süryani lugatlarını çok bulur. Bunun da sebebi küçüklere bir şeyi öğretmek, taşa nakş etmek gibidir, bozulmaz. Adem aleyhisselam çocuklara bütün konuşmasında, yiyeceklerini anlatmakla, hep Süryani diliyle konuşması sebebiyle çocuklar Adem aleyhisselamın terbiyesi üzre doğarlar. Kıyamete kadar böyle gidecek. Çocuklar büyüdükçe etrafiyle münasebetten lisanında Süryanilik kalmaz. Bunun bir sırrı da şudur ki: Çocuk memede olduğu müddetçe o çocuğun ruhu Mele-i Ala’ya bağlıdır. Onlar öyle rüyalar görürler ki, o rüyaları büyük kimseler görse, ruhun hükmü galebe edeceğinden derhal erir, ölür. Büyüklere ruh değil de vücut galebe ettiği için öyle rüyalara tahammül edemezler. Süryani lugatinde “ağ” lafzı Allah-u Teala’nın “sığınma” esmaıdır. Meme emen küçük çocuk çok kere “ağ.. ağ” diye bunu konuşur. Sanki “ağ” demekle, “Ey Allah’ım, ey Rı’at sahibi, ey Latif sahibi Allah’ım” demek istiyor. Mesela su için “bu” der. Süryanice’de “bu”, yenen tatlıların ismidir, bir küçük çocuk kendinden küçük çocuğa “mu... mu” diye söyler. Süryanice’de bu “mu.. mu” vücudu küçük fakat kıymetli şeylere verilen isimdir. Vallah-u alem.»

Bayan Sarah’nın kaleme aldığı Sami lisanı ile alakalı bahis, “dil tetkikçileri” için oldukça faydalı bilgileri havi, bunu söylemek bir borç.

Keza şu sözleri de:

«- Semitik (Sami) dilleri bunlar ve icinde Ibranice de var, Arapca da ama hepsinin atasi Akadca, Aurca, Babilce, Suryanca. Adem peygamberin, Suleyman peygamberin, Davit peygamberin, Ibrahim peygamberin, Musa peygamberin, Isa peygamberin ve Muhammet peygamberin ortak dili Sami dilleri, demek oluyor ki, Allahin en sevdigi ve en deger verdigi kullarinin hepsi Sami dillerini konusuyorlar oyleyse cennette de en sevilenlerin dili konusuluyor ve melekler de bu dili konusuyorlar.»

Sami lisanı (“Sami” kelimesi, “yüce” manasını ihata eder.) üzerine kaleme aldığı bahislere bir söz (muhalefet manasına) söylemek manasız; fakat sadece, “o öyle konuştuğuna göre, o da öyledir demek ki bu da öyle...” gibi, AKIL İŞİ kurcalamalar, lisanın dünyanın nerelerinde ve kimlerce, nasıl kullanıldığı bahsinde “uygun” ise de “ötelere” bu işe taşımak -hernekadar Yahudi itikadınca makbul olsa da, (Tanrıyla dövüşen, yenen, yeren bir ırktan beklenir)- bizim itikadımızca günahtır, “KoFeR”lik işdir.

Amma velakin, o mantığın vasıl olduğu netice, -mantikî veriler, “bilimsel karineler” mevcut olmasa da-, yukarıda bizim kaleme aldığımız Batîn büyüklerinden işaretlenen yere tevafuk etmektedir.

İşte zaten Batı’nın en büyük hatası da buradadır ya... Mana’yı silmek, “mucize” veya “keramet” denilen nesnenin “harikuladeliğini-olağandışılığını” hissetmek yerine, ille onun “mantıkî” açıklamasının olması gerektiğinin peşine düşmek, bu manada da “suni kar... suni deprem... suni fırtına... klonlama vesaire” küstahlığına kalkışmak!.. Mana’nın emrinde bunu gerçekleştirse o kadar fevkalade neticeler hasıl olur ki, ama bunu yapmaz, yapamaz, (cennet gibi “mücerred” bir bahisi bile “bu dünya”ya indiren anlayıştan bu beklenemez elbette.) ve “makinenin ilahlığını” ilan etmek küfrüne düşer!

Ama bir anlasa, “sebebin sebebi” meselesiyle yine bütün bu yaptıklarının “ALLAH’IN İZNİ DAİRESİ” içinde vücut bulduğunu!..

Bu bahiste, -renk gelsin diye efendim- erbabının kaleme aldığı şu mısralar ne kadar letafetli ve işin hakikatini anlatır:

«- Cümle işler Hâlık’ındır;

kul eliyye işlenir.

İlm-ü ledûn bilmeyen,

bunu kul yaptı sanır.»

Gelelim şu Süryanice meselesine; kaldı ki meselenin buraya gelmiş olması da “iyi” oldu; acizane tâ ilk makalemde kaleme aldığım, daha doğrusu MAKALELERİMİ KALEME ALMA SEBEBİM olarak söylediğim bahisle alakalı çünkü.

Ne demiştik orada, bir “ilişki” kurmaya çalışıyoruM, ama bu arada da Yahudilik üzerinde de muhtelif makaleler kalame alacağıM demiştim. Amma velakin, ne hikmetse, bir bendeniz, bir Bayan Sarah (ve müttefiği) haralagürele “Yahudi tetkikatı” üzerinde makaleler kaleme almaktan “başka birşey” yazamaz, yapamaz olduk!.

Yani, buna da birşey dediğimiz yok, yazılanların bir sağlaması yapılıyor amma, iş bu muydu başlangıçta?!

 

HIRKA-İ TECRİD=SÜRYANÎ ATEŞ;ATEŞ BORUSU!

 

Neyse gelelim biz yine şu “Süryanice” bahsine...

“Süryanî” kelimesi, lugatlerde “Eski Sûriye halkından Sâmîlerin Aramî kolundan ve garb kısmından olan ve bunların dilinden olan”, olarak karşılanmaktadır; bu, Süryanîlerin karşılığı tabii...

Süryan(î) ise, “sır”, “sırrî”, “sır ehli-mistikler”, “düğün, ziyafet”, “Hazret-i İsrafil’in borusu”, “zurna” ve elbette “gece seyri” ve “ÇIPLAK” ile alakalıdır.

Kelimenin diğer manaları dışında sadece şu “ÇIPLAK” meselesi bile, Süryanîce’nin kebir-i hususiyetini anlatmağa kafidir desek, yeridir.

Anlamayanlara ise şunu söyleyelim:

“Çıplak”, TECRİD demektir efendim!.. Buna yukarıdaki Süryanice’ye dair ifadeler ışığında bakılırsa, niye Süryanice’nin “mana ehlinin” kelamı olduğunu kalbi olanlara hissettirir zannedersek!..

Buradan Bayan Sarah’nın geçtiğimiz makelelesinde geçen “leksobilmemneloji”ye dair ifadelerine ve Mütefekkir Kumandanımız’ın kitablarının da bu “...loji” ile tetkik edildiğini söylemesine gelelim.

Bulurlar efendim, inanıyorum ki, birtakım “veriler” bulurlar elbette ama, mesela, “Hırka-i Tecrid” isimli eserinde sadece maddî bir takım tetkiklerle elde edeceklerinin kısır olacağını, meseleyi anlamaktan acz içinde kalacağını ve dahi kafalarının da karışacağını söylemek gerekiyor.

Tecrid’in “Süryan(î)” manasına gelmesi sebebiyle, kripto-loglara uğraşacakları bir isim de biz verelim böylece:

HIRKA-İ TECRİD=SÜRYANÎ ATEŞ!

Ve daha da hoşu şu: “ATEŞ BORUSU”!

[Yukarıda naklettiğimiz ayet-i şerifede, Allah, Yahudilere “ikinci bir yükseliş” verileceğinden ve sonra da “evlerinin arasına girerek”, bu yükseliş esnasında yaptıkları kibirlikten ötürü cezalandırılacakları buyuruyor.

Amenna ve saddakna...

Şimdi şu “lektobilmemneloglara” söyleriz ki, “Hırka-i Tecrid” ifadesine (kitaba değil ha, sadece bu iki kelimeye!) hele bir bakınız, bakalım ne göreceksiniz!]

O halde, “kaçak ve kurnaz” olduğu ifade edilen “Tilki”nin peşinde ancak ve ancak “kalbi olanlar” dolaşabilir ve oradakileri ancak ve ancak “sezebilirler”; yoksa, kafaları ve (olmayan) kalbleri dört köşe olanlar, bu kitablardan zerre kadar nasib alamaz ve “kurnaz Tilki”nin tuzağına düşerek de “olmadık işler” açabilirler başlarına!..

Bayan Sarah’nın yolladığı ve “ekonomi politikde basat rol oynayanlar” diye de isimlendirdiklerine gelince...

Biz, “gıybet”den veya “yalan”dan çekiniriz, bunları dilimiz ve kalbimizden uzak tutarız; yazacaklarımı da bu gözle görünüz:

Tâ ilk makalemden beri “başka şeyler... başka şeyler...” deyip duruyorum, kendileri ise, “yok valla, ben de bilmiyorum” cevabını veriyor idi.

Ama, biraz “sıkıştırınca” ve “bu sayfalarda -mesela yani- sarı saçlarınız, hilal kaşlarınız için yer bulduğunuzu düşünmüyorsunuz herhalde” diye yazınca, “birşeyler” gelmeye başladı.

“Gıybet” ve “yalan” meselesinde söylediklerimiz ışığında; bu tavır, Bayan Sarah’nın genetik hususiyeti; Yahudilerin tipik cimriliği ile açıklanabilir, diye düşünüyoruz ve bu ifadeyi kullanmamızdan ötürü de gocunmayacağını tahmin ediyoruz: Hakim, mahkumun fiili ile hüküm verir!

“Basatlara” gelince...

Hiç yokken iyidir, yine diyelim...

Ama, “bildik şeyler” olduğunu da ilave edelim.

Bunların ekserisinin “kripto” olmaktan çıktığını, de-şifre edildiğini cümle alem bilmektedir.

Bensiyon Pinto mesela...

Hahambaşılıkta mühim bir mevkiideyken, patlayan İSKİ Skanhdalı”nın “başat”ı idi amma ortalığa salıverilen “ilgili ilgisiz malumatların” arasında ismi birden bire unutturuldu!..

İSKİ Skandalı ile topyekün Yahudi cemaatinin bu memleketi nasıl soyduğu gözönüne çıkmıştı ama bütün mesuliyet “uçkur düşkünü” olarak lanse ettirilen ve böylece de “magazinleştirilen” mesele sayesinde “su müdürü” Ergun Göknel’in üzerine kaldı.

Bu arada, Ergun Göknel’in -bana kardeşlerimin söylediğine göre- Irak meselesinde ABD karşıtı “söylemler” icra eylediği bildirilmekte. İlginç!.. Enteresan!..

Senin “patronların” Yahudi cemaati azaları olsun, “soygunu” bunlarla birlekte gerçekleştirmiş ol, mahkemede avukatın (hem de bila ücret) “B’nai B’rith”in Türkiye’deki temsilcisi ve Türk Kalb Vakfı Başkanı Çetin Yıldırımakın olsun, hertarafın “Sabbatay” ile çevrili olsun ve sen gel, “Kemalist takıl!!!” Calib-i dikkat bir hadise!..

Bayan Sarah’nın Üzeyir Garih meselesinde söyledikleri de enterasan, ama bizdeki “verilerle” uyuşuyor diyelim.

İHAB” tarafından efkar-ı umumiyyeye takdim edilen ve websitemizdeki “Tayyip Dosyası”nda Hezekiel Garih’in RTE’ye “bavul dolusu paralar” getirdiği ve onu “siyasî hayatında” yönlendirip, desteklediğine dair bir vesika bulunmakta...

Yine, Bayan Sarah’nın, yazdıklarımızdan, “birşeyler yolla yoksa senin servisten olmadığına, bir şarlatan olduğuna inanacağız” manasını nasıl çıkarttığı da anlamakta güçlük çektiğimizi bildirelim.

 

“ÇIPLAK SUAL”

 

Biz sizin “servisten” olduğunuza dair bir “vesika”ya sahib olmadığımız gibi, olmadığınıza dair bir “vesika”ya da sahib değiliz; bahsettiğimiz “ilişkinin” temeli-zemini bu!.. “Janus” gibi yani...

Biz, irtibata geçen herkese “kapıyı açan” ama bu manada da “beyana tabii” olanız...

Mesela siz bize, “ben aslında Benjamin Netanyahu’yum” veya “MOSSAD’ın-CIA’nın Ortadoğu Masası Analizcilerindenim” veyahut, “sıradan bir Yahudiyim” deseniz, biz yine “eyvallah!” deriz.

Bizim için mühim olan bir Yahudinin “buralara” gelmesidir; inancımız odur ki, dünyanın girdiği acayip şartlarda hiçbir Yahudi, “sıradan” değildir!..

Yazdıklarınız da bu gözle tarafımızdan değerlendirilmektedir Bayan Sarah...

Bakın biz bu kadar açıkken, siz hala, hüsn-u kuruntularınızla haşırneşirsiniz ve -genetik hususiyetiniz olan- “cimrilik” ile hareket etmektesiniz.

«- Varlik Vergisi ile butun sirlar ve bilgiler ABN-Amro Bank’in Istanbul’daki kasalarinda duruyor. Daha fazlasini acamam.»

Kasanın kapısına kadar geldiniz de “şifresini” mi bilmediğinizden açamıyorsunuz yoksa “bir yer söyleyeyim de bitsin bu çile!” manasına baştan savmalık mı yapıyorsunuz, pek çözemediğimi itiraf edeyim...

Mamafih, bahsettiğiniz “ABN-Amro Bank”, tek şubeli ama buna rağmen kalabalık personelli bir “yatırım bankası”...

Geçen makalenizde bahsettiğiniz Baruh Spinoza’nın memleketi olan, Hollanda-Amsterdam merkezli bir bankanın dünyadaki pekçok yerdeki şubelerinden biridir söylediğiniz banka...

Hollanda-Amsterdam denince de, “Kabbala’nın Avrupa merkezi” aklımıza gelmekte; malumunuzdur, bu ülke-şehir, Ortaçağ boyunca “dünya finans merkezi” hüviyetine sahibti ve “Kabbalacıları” ile meşhurdu; hatta “Aydınlanma”nın bu merkezden çıkartıldığı, doğrusu “yönlendirildiği”nden bahsedilir.

Bankanın sahibi Meijer familyası da köklü bir Yahudi ailesi... Yani, “Varlık Vergisi”nin kayıtlarının -eğer öyleyse tabii- saklanması için “münasib” bir yer olduğunu söylemekle yetiniyoruz.

Ama yine şunu da söylemek isteriz:

Biz “adres” istemiyoruz, “vesikaları” istiyoruz ve bu hususda hiçbirşey yapmış değilsiniz. Evvelki bahislerimizde ismi geçen vesikaları -adressiz!- takdiminizi bekliyoruz.

Ve açıkça da artık soralım; -yukarıda “Süryanice’ye iyi ki geldi bahis” dedik ya-, “madem geldiniz hoşgeldiniz ama niye geldiniz manasına” - bu üçüncü oluyor!- makaleler kaleme aldık, ama “kripto” halinde ve yukarıda bahsettiğimiz üzere, bir siz bir bendeniz “Yahudi tetkikatı” üzere makeleler kaleme almaktan başka birşey elde edilmedi hala; o halde “net-çıplak” olarak bir sual eyleyelim; amma -velev ki tek başına -yine de “yahudi tetkikine, devam” da edeceğimizi ifade edilim:

Bayan Sarah!. Hoşgeldiniz, arzunuz nedir?..

 

31 Mart 2003.

www.sinamiorhan.up.to

Hosted by www.Geocities.ws

1