|
YAHUDİLİK KOLLEKTİF BİR DİNDİR -II- “MİTOLOJİK”, “LEKSO BİLMEMNELOJİK” “FELSEFE YAPMA”LAR ARASINDA “TEVRAT’I KİM YAZDI”YA DEVAM! SÜLEYMAN YILDIZOĞLU
Geçen makalemizde Yahudilik üzerinde birtakım bilgiler takdim edeceğimizi ve “konu sorunu” üzerinde bulunduğunu tahmin ettiğimiz Sarah Aliye Rana Han ımefendi ile bu makaleler çevresinde bir “ilişki” kurmaya çalışacağımızı beyan etmiştik; fakat, burada çift taraflı bir işlemin varolduğunu da söylemek gerekiyor, yani hem Yahudilik üzerinde duracağız hem de Bayan Sarah ile ilişki...Bu meyanda yazdığımız makalenin ismi de “Yahudilik Kollektif Bir Dindir” serlevhasını taşımakta ve Torah’nın bir tetkikî mukaddimesi zımmındaydı. Tetkikimizin üzerinden fazla bir vakit geçmedi ki, (e-mail vasitasiyle “Editör”ümüz tarafından bana da neşredilmeden hemen önce ulaştırılan) iki cevabî makale geldi. Birisi Bayan Sarah’ya ait, diğeri de yine bir Yahudi ve ismine bakılırsa “koyu bir Yahudi” olduğunu zannettiğimiz, websitemizi yakından takip eden nice “gizli okuyucu”dan biri olan Saul Amir... Üzülerek söylemek gerekirse, hazırcevab bir tarzda ve ciddiyetten uzak bir görünüm sergilemektedir iki makalede. Biz, -hadi öyle diyelim- Bayan Sarah’ın bu huyuna alışmış olsak da artık, yani ondan daha başka bir şey beklemiyorsak da, yeni cevabdârımızın -malum, harbi seyrediyoruz ve kullanılan terminoljiyle haşır neşir oluyoruz- yani “müttefiği Saul Amir”in, sitemizde yeralan tetkiklerini veya en azından buna vakt-i zamanı yok idiyse, acizane bendenizin yazdığı makaledeki usluba-tarza yakın bir şekil tutturmasını beklerdik, demek istiyorum. Çünkü, herne kadar bir “ilişki” kuracağız dedikse de bu herkesten gizli, kıyıda köşede yapılacak bir fiil değil, internet gibi şehrin göbeğinde avazı çıktığınca bağırmağa misal görülmesi gereken bir “sanal-hayalî mekan”da gerçekleşiyor ve tabiatiyle de milyonlarca insanın gözü önünde cereyan ediyor. Bunu, uslubda bir ciddiyet, bir “oturmuşluk” şekline dikkat edilmesini hassaten belirtmek için kaleme aldık. [Yaş, biraz kemalden zevale doğru ilerlemeye başlayınca, ergenlikten kemal safhasına -bunu yaş itibariyle de ruh itibariyle de alabilirsiniz- geçmeye çalıştıklarını zannettiğimiz veya bizde böyle bir izlenim hasıl eden “bünye”den böyle bir küçük ricada bulunmayı tabii gördük, af’ola...]
DEMETER
“Yahudilik Kollektif Bir Dindir”, dedik birinci makelemizde... Kollektifliği tıpkı, Yunan veya Hint veyahut Mısır Mitolocyasınca, oradaki filanca tanrı, falanca tanrıça, feşmekan tanrının oğlu vesaire misali... Mesela... Yunan mitolojisinde geçen “Demeter” isimli, insan eliyle işlenmiş yerlerin, ekilmiş tarlaların “Tanrı”sı vardır; Toprağı, onun verdiği meyveleri, ürünleri ve bilhassa buğdayı temsil eder bu Demeter. şairlerin babası lakablı Homeros’a göre, “en büyük Tanrılardandır”. (Esasta, Tanrıçalardandır) Demeter, Kronos ile Rhea’nın kızıdır. Kronos, “ilk önce varolan Khaos-Kaos”dan “çıkma”, “Gaia-Yer”den olmadır. Gaia, arzı yarattıktan sonra onun üstünde hayat sürecek olanı yaratmayı diledi; bunun için de “kendi öz oğlu Uranos” ile birleşti ve bu ilk birleşmeden 12 TİTAN doğdu ki, bunlardan biridir Kronos... Bu Kronos, aynı zamanda “baba katili”dir. Gaia, çocuklarından ürken, çekinen ve her doğan çocuğu (bunlar da Tanrı/ça olacaklardır.) yerin derinliklerine hapseden Uranos’dan intikam almak isteyince, kendisine yardım eden tek titan bu Kronos olmuş ve karısı Gaia ile geceledikten sonra üzerine çöken yorgunluktan uykuya daldığı zaman, karısının (Gaia’nın) yaptığı parlak çelikten keskin tırpanı alan (oğul) Kronos, babasını paramparça etmiştir. Uronos’un herbir parçasından bir şey “yaratılmış”; “Erinyes-Hiddet”, “Geants-Devler” ve “Meliades-Periler”; çok küçük parçalar da denize atılmış, bunların dalgalarda meydana getirdiği beyaz köpüklerden de “ilahi bakire, genç ve güzel Afrodit” meydana gelmiş. (Afrodit’in meydana geldiği yer de Kıbrıs adasının sahilidir; yani bu et parçalarının “beyaz köpükler” meydana getirmesi orada olmuş; eh, Kıbrıs’ın tantanalı (Tantan-os:Tartar-os:Cehennem) halinin Mitolojik bir açıklaması da bu olmalı herhal!) Neyse, baba katili Kronos, babası Uronos’u bu şekilde hal ettikten sonra kainatın hakimi olmuştur. İlk işi de Uronos tarafından hapsedilen diğer Titanları zindanlarından kurtarmak. Kainatın yaratılışı bu Kronos devrinde daha da hızlanarak devam etmiş ve gerek onun izdivaçları ve gerek bu izdivacın mahsülleri de , “Ölüm”ü, “Uyku”yu, Rüya”yı, “Alay”ı, “Istırab”ı, “Kin”i, “Hile”yi, “Buğz”u, “Nifak”ı, “şikayet”i, “Fenalık”ı, “Açlık”ı, “Harbler”i, “İşkence”yi, “Yemin”i vesaireyi doğurmuşlardır. Demeter’in ebeveyni olan Kronos böyle; anası olan Rhea’ya gelince, ilk önce söyleyelim ki, o da Kronos’un kız kardeşi olurlar! İşte bu evlilikten Demeter’in yanında iki kız üç erkek çocuk-Tanrı daha doğmuştur: Kızlar, Hestia ve Hera ki, Zeus’un “kıskanç ve hain karısı” olur, erkek çocuklar da Hades, Poseidon ve Zeus’tur. Calib-i dikkatdir ki, Kronos da, aynı babası Uronos gibi, (vehim mi desek ne?!) çocuklarından ürperir ve onlardan çekinir, daha da mühimi babasına kendisinin yaptığının aynısı bir karşılığı onlardan göreceğini düşünürmüş ve bu yüzden de doğan her çocuğu, Rhea’nın doğurduğu her çocuğu yutar ve karnında saklarmış. Rhea, sadece Zeus’u kurtarabilmiş bu yutulma vakasından; onu saklamış ve Kronos’a, Zeus diye kundağa sarılmış bir taş vermiş tabii ki o da -beyana tabiiyiz- hemen yutmuş onu. Zeus, büyümüş, gençliğin zirvesine çıkmış, Kronos (yani babası) ile dövüşmüş ve onu yenerek “gökten kovup dünyanın ta dibine, yerin ve denizin en altına” yollamış. Sonra karısı Hera’dan doğan çocukları ile Olimpos’a yerleşmiş ama, Gaia’dan çıkma (yani Kronos’un kardeşleri olurlar) Titanlar ve oğulları bunlara saldırmış. Dağların, tepelerin taş parçası niyetine birbirlerine fırlatıldığı bir harb meydana gelmiş bu iki “Tanrı grubu” arasında; öyle bir gümbürtü çıkmış ki “Tartaros-Cehennem” bile korkmuş rivayetlere göre; Yunanistan’ın böyle engebeli arazisinin sebeb-i hikmeti de bu imiş ve kazanan Zeus ve oğulları olup, kainata böylece “huzur ve düzen” gelmiş. Kronos’dan bahsettik biraz da karısı Rhea’dan bahsedelim. Rhea’ya “İdalı anne” de denilir., Sebebi, yukarıda bahhsettiğimiz gibi, Zeus’u “yutulmaktan” kurtarmak için sakladığı yer İda dağıdır; bu dağ da Girit’te bulunmaktadır. Girit’te pek bir itibarlıdır, büyüklüğüne ve kudretinin yüceliğine inanılır. Bunun yanında mitolojide bir Rhea’ya daha vardır ki, “Kyble” de denilir. Bu Rhea-Kyble, arslan ve panterlerin çektiği bir araba ile dolaşır dururmuş; böyle bir seyehatı esnasında da Anadolulu genç ve güzel delikanlı Attis’i görüyor ve aşık oluyor. Ama, bu Attis, fani bir kadına aşık olunca, Rhea-Kyble çılgına dönüyor ve düğünü kelimenin tam anlamıyle basıyor; Attis’i delirtiyor ve onun kendini dağda uçurumdan intihar etmesine sebeb oluyor; bu Attis’in yarılan karnından da bildiğimiz menekşeler tevellüd ediyor... Ebeveynleri böyle olan Demeter’e gelince... Bu Demeter, Olimpos’a kurulan “Tanrılar Saltanatı”nın faal ve mühim bir azasıdır; malum, diğerleri de hısımlarıdır zaten. Bunlar, 12 TANRI’dan müteşekkildir. [Hepsinin bir hususiyeti vardı ama bizim Demeter’le ilgilenme mevzuumuzu sarkıtmamak için evladır.] Demeter’e Latincede “Ceres” derler. “Toprak”ı “bolluk ve mümbitliği” temsil eder. Yani “Toprak ve Bereket Tanrısı”dır. Buğday demeti ve Orak, sembolüdür; başında buğdayın sarı başaklarından bir buket ve bir elinde buğday ve diğer elinde de orakla tasvir edilir. “Bir rüzgarın hafif ve tatlı nefesi ile buğday tanelerini kabuklarından ayırıp çıkaran, sarı saçlı, ela gözlü, vakur ve muhteşem bir güzelliğe” sahib olduğunu anlatır Demeter’in Homeros; biz onun yalancısıyız. Ne var ki Denizler Tanrısı Poseidon, bu sarı saçlı cezbeder Demeter’e vurulmuştur ve her fırsatda “emelini” gerçekleştirmeye çalışmaktadır ama vakur ve ciddi bir Tanrıça olan Demeter, arzın mahsülatiyle alakalanmak gibi bir meşgalesi varken aşnafişne ile uğraşmakdan hoşlanmamaktadır. Fakat bıkar birgün ve Arkadya’ya kaçıp, Kral Oknos’un sürüsüne bir kısrak şekline girerek katılır. Poseidon bu, gözünden kaçar mı, o da aynı sürüye bir aygır olarak katılır ve ... ve evet, emeline ulaşır; bu ilişkiden Arieon isimli, sağ ayağı insan ayağına benziyen, insan gibi konuşan bir at nesli doğar. Keza, Demeter’in Poseidon ile ilişkisinden bir de kızı olur ama bunun hakkında pek bir malumat mevcut değil, sadece isminin “cariye, odalık” manasına gelen Despoina-Despina olduğunu biliyoruz. Fakat bu ilişki uzun sürmedi; Poseidon tarafından zorla..... evet zorla “alıkonulmak” diyelim, Demeter’i rahatsız ediyordu ve üstelik bir de ondan başka kadınlarla da ilişki kuruyordu. Kızdı, gücendi ve kaçtı, kendini Tanrılar Dağı Olimpos’tan uzakta bir mağaraya hapsetti. Baş Tanrı Zeus bu işi duydu, gitti, gönlünü aldı, Ladon ırmağında yıkadı ve “temizledi”; tekrar Olimpos’taki tahtına oturttu. Ama... Demeter’in bu sefer başka bir belası çıktı ki, bu Poseidon’dan da güçlü idi: Evet, bu, hovarda, her güzele aşık olan Zeus idi. Tabii, Demeter yine reddetti ama, Zeus bir boğa şekline girdi, onu aldı, eh yine “aldı” ve bundan da Kore-Persephone/Proserpine isminde çok güzel bir kız dünyaya geliyor. Demeter, kaderine küskün bir halde dolaşırken, Jasion isimli bir kahramanla karşılaşıyor ve ona aşık oluyor. Zeus bunu duyuyor ve tabii ki, Titanların bile önünde duramadığı yıldırımlariyle onu yokediyor. Ama geç kalmıştır. Demeter ile Jasion, sürülmüş bir tarlada birleşmişlerdir bir kere ve Plutos isimli veled-i zina doğmuştur. Bu Plutos, Zeus’un gadabından kurtulamıyor tabii, gözlerini çıkartıyor onun; Plutos, “sadce bilge, adaletli, faziletli ve ahlaklılarla arkadaşlık” edeceğini açıkladığından bu gadaba uğramıştır ve böylece Zeus, “hadi kör gözle yap bakalım bu ayrımı” demiştir ki, “bol mahsüllerle” alakalı Tanrı Plutos, kör gözlerle bu işi yapamadığından, ahlaksız ve faziletsiz hatta kör cahillerin bile çok yüksek mahsül almasına sebeb olmuştur. Demeter’in en meşhur hikayesi ise, Yeraltı Tanrısı Hades (dikkat, kardeşi olur!) tarafından kaçırılan kızı Kore-Persephone’nin peşinden gitmesi ve onu bulmasıdır ki, bu hikaye, toprağın baharda cnnlanıp bereketlenmesi ve sonbaharda hüzne boyanmasını anlatır.
D İMİTRİ-DİMİTRİA
Demeter kelimesinin iştikakları da çok hoştur. Malum, “Yer ve Bereket Tanrısı”dır ya... Ge-meter” olarak alırsak, Ge, “yer”, Meter ise “ana” demektir ki, “Gemeter”in “yerin anası” olduğunu anlarız. Keza, Demeter’den yine, “Metron” kelimesi doğmuştur ki, “ölçü, denge” gibi manası vardır. “De”, pekiştirme edatıdır ve “Demetron” da “Ölçülülük” olur. Bugün kullanılan “metre” (Metron) de buradan gelir. Aynı şekilde Hint mitolojisinde veya Hintçe’de de bunun karşılıkları mevcuttur. Mesela, (Metro-n) “Mitri” kelimesi, “Mitrea” olarak, acıma, acıyan manasına; türevi olan Matrah’a, Matriks’e, Rahim’e, Anne’ye ve şefkat’e denk gelir. Demeter’den isimler kurulmuştur. Mesela, Dimitria, Yunanca’da kız (müennes) ismidir. Erkeklere verilen isim ise D İ M İ T R İ’dir. (Rusça’da Dimitrus.) Bu da, Korunmuş, Kollanmış, Acınmış manalarına gelir.Bu Dimitri-Demeter kelimesi, İslam isimlerinden olan “Mansûr” ismiyle aynı manadır. Mansûr’un, Allah tarafından muhafaza edien manası yanında, “manzara”, “muhafa eden3 gibi manaları da mevcuttur ve asla eski Yunan veya Hint mitolocyasındaki gibi, hadese bulanmış bir geçmişi mevcut değilmdir. Bu, esasında şunu gösterir. İlk insan ilk Peygamber; ve Peygamberler olmasa medeniyet/ler olmazdı. Bu “doğru” üzerinden ilerlenildiğinde, “mansur” doğrusunun “Dimitri” gibi “yanlış”larla kullanımı sözkonusudur. Çünkü, ilk Den İslam’dır ve bu Din’in tahrif edilmesiyle beraber yeni anlayışlar-Din’ler ortaya çıkmıştır ki, “medeniyetler” böyle doğmuiş, “medeniyetlerin kapışması” da bundan çıkmış ve çıkacaktır. [Hakiki Din olan İslam’ın (Hazret-i Musa’ya gelen Din, İslam’dır) eski devirlerde başta “lanetli Ben-iisrail” tarafından tahrif edilmesiyle dünyadaki hal mevcut olmuştur. Ben-iisrailin, Bayan Sarah’ın geçen yazısında bahsettiği “afarayı temizleme” hadisesi, Sen Paul ile başlamamıştır yani; çok evvelden bu fonksiyonlarını yapmıştır “kollektivistler” ve her defasında da “İlahî Temizleme Operasyonu” ile cezalandırılmışlardır; en son iki bin sene önce gerçekleştirdikleri “operasyonlarının” cezasını ise, Allah’ın izniyle çok kısa bir zamanda göreceklerdir. ]
12
Kur’ân-ı Kerim’de Ben-iisrail’in 12 KABİLE olarak anlatılması, “12” rakamı üzerinde hayatın dönmesi (günün 12 satten, senenin 12 aydan meydana vesaire) ve bu rakamın Yunan mitolocyasında “12 Tanrı” olarak, Yahudi mitolocyasında da “seçilmiş, Allah’ın oğlu 12 Kabile” yeralması, “kökü” göstermektedir: “12” rakamına da şöyle bir bakalım. Eskiler şöyle derlermiş: “- 5 ve 7 kutsal rakamlardır. Onlar 12’de dinlenirler.” Kadîm Mısır Mitolocyasında, 12 kuzey, 12 de güney yıldızı varndır ve bunlar 12+12: 24 ölü hakimi tesiri altına alırlarmış. Güneş Tanrısı Ra’nın gecelediği yere açılan 12+12:24 kapı vardır. Tevrat’ta da bol miktarda 12 vardır: Elim’in 12 pınarı (Sayılar Kitabı, 33üncü Bap, 9); Harun omuzluklarına konulan ve üzerinde 12 Kabilenin ismi kazınmış akik taşları (Çıkış Kitabı, 28inci Bap, 9-12); Yeşu’nun Erden ırmağının kenarından aldırıp, “Ahit Sandığı”na koydurduğu 12 taş (Yeşu Kitabı, 3üncü Bap, 5) vesaire... Hıristiyan mitolojisinde de 12 mevcut. Hazret-i İsa’nın 12 havarisi bunun en bariz sembolü olduğu gibi, Yuhanna’nın Vahiy Kitabında geçen, “Kudüs’ün 12 kapısı olduğu”, “Kuzu’ya Tapmak için 12x12 kişinin seçilmesi”, 12 pispakos, 12 küçük peygamber ve “Ahit Sandığı”ndaki 12 mayasız ekmek vesaire de bunu gösterir....Bayan Sarah’ın ifade ettiği yahudiliğin hedefi olan İslam içindeki “esas hedefi” olan İBDA’da da 12’ye dair bir bakış vardır; bunu “Hırka-i Tecrid” eserinin “Erkam” kısmında görüyoruz. Keza; “Su Kovası” başlıklı kısımda kısımda nakledilen “şubat 1983” tarihli levhadaki “su kovası... tilki deliği... 12 burçtan biri ki, Güneş Ocak ayının 8. günü bu burca irer...3 formlarına dikkat çekmek isteriz. Bu bahis, MESİH/A ile alakalıdır ve calib-i dikkat ve hadi Kudüs ve Amerika’daki “lektro bilmem ne sapıklarına” bir “armağanımız” olsun, Tilki Günlüğü’nün dördüncü cildinde yani şu içinde bulunduğumuz, yaşadığımız ve seyrettikçe de “Allah-u Ekber!” diyerek hayretullaha hamd-ü sena ettiğimiz Siyonist saldısının da içinde bulunduğu cild (ve yerde)...
12 VE DABBET’ÜL ARZ
12’nin karşılığı olarak, “Cevab”, “Cehd”, “Ab” ve “Dabbe”... “Dabbe” ise, “Debelenen... Yürüyen mahluk”, “KERTENKELE” vesaire manaları mevcut.. Dabbe’nin bir de ahir zamanda çıkacak olan “Dabbetül arz” ile alakası mevcuttur. Bu Dabbatül arz’ın ebcedî hesabı ise sitedeki makelelerden birinde gösterilmiş olduğunu zannediyorum, SAL İH MİRZABEYOĞLU’na denk düşmektedir ki, “cehennem”in bir “arınma turnası” olduğunu buyuran rahmetli Üstadımızın beyanına binaen; “cehennem”in (sakhar) “lisan” manasına denk gelmesini gözönüne alırsak, böyle bir MÜJDEYİ içinde barındıran “12” rakamının, Hırka-i Tecrid içinde hakiki manasına oturtulması, “dil”in ve tabii ki “medeniyetin” cehennemî bir arındırma ameliyesine tevafuk etmektedir İBDA Mihrakı’nın yaptığı faaliyet!..Evet, Demeter vesilesiyle yaptığımız bu “mitolojik seyahati” bitirip, esas mevzuumuza girelim; peki bu meseleye niye girdik diye soran olursa, “ANLAYAN ANLADI!” deyip geçelim!
TEVRAT’I K İM YAZDI
Yahudilerin kutsal kitabının ismi İslam uleması ve Kur’ân zımmında “Tevrat” ve “Tevriye” olarak zikredilmektedir. Tevriye, “gizlemek”, Tevrat ise -bir rivayete göre- “ziya ve nur” manalarına gelmektedir. Kelimenin gramatolojik tetkikinde, -Tevrat kelimesinin- hangi “kökten3 türediği hususunda iki fikir vardır. Birincilere göre; bu kök “Fev’ale”dir ve kelimenin aslı da “Vevrât”dır ama baştaki vav harfi te harfine inkılab etmiştir. İkincilere göre ise, “Tef’ile” vezninden gelmekte ve aslının “Tevriye” olduğudur. Kur’ân-ı Kerim’de de kitabın ismi “Tevriye” olarak yazılmakta ama kıraatde “Tevrat” şeklinde okunmaktadır. Yeri gelmişken, Yahudilerin kutsal kitabının açık ismi Kur’ân-ı Kerim’de onaltı ayette ve on sekiz defa geçmektedir. Bununla birlikte, bu kelimenin Arapça olmadığını, bu sebeble de buna Arabî bir kök bulmanın manasız olacağını söylemektedirler. Kelimenin aslının İbranîce olduğu ve Torah’nın Arabçalaşmış olduğunu söylemektedirler. İlk makalemizde bahsettiğimiz gibi, Eski Ahid yani bugün halkın arasında “Tevrat” olarak bilinen Yahudilerin kutsal kitabının muhtelif kitablardan meydana geldiğini yazmıştık. Yine orada, ilk beş kitaba, “Musa’n ın Beş Kitabı-Hamişa Humaşim-Pentakök” isminin verildiğini de ifade etmiştik.Bu nokta-ı zaviyeden bakıldığında da müşgilat meydana çıkmaktadır: Bu ilk be ş kitab, “Musanın Beş Kitabı”, yani ona ait ise, diğerleri kimin kitabıdır ve bizim, yani İslamların kabul ettiği “Tevrat” bu muhtelif ve muhtelit kitablardan hangisidir?..Hemen şunu söylemek gerekir: Bu sualin cevabını daha Yahudilerin kendileri halledememişlerdir ki, biz “şudur!” diye bir cevab verelim!. Kur’an-ı Kerim’de, Hazret-i Musa ile Tevrat kelimeleri yanyana kullanılmamış, ayrı ayetlerde beyan edilmiş, Hazret-i Musa’ya verilen kitab için de “El-Kitab” tabiri kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de geçen İsrailoğullarına ait birtakım ayetler (Sure-i Âl’i İmran’ın 93üncü ayetinde Hazret-i Yakub’un helal haram hussundaki tavrı meselesi, Sure-i Maide’nin 45inci ayetindeki göze göz, dişe diş bahsi.) “Pertakök” içindeki Kitabları muhatab almışdır. Bunun yanında ayet-i kerimelerin nüzul sebeb-i hikmetlerine bakıldığında, Tevrat ve Yahudiler hakkında bir hüküm verilir, eski devirlerde yaşanmış olan hadiseler anlatılırken, “El-Kitab”; Allah Resûlünün vaktinde yaşamış olan Yahudiler ile ilgili bir hüküm verilirken ise, “Tevrat” ismi zikredilmekte (“El-Kitab” dahi zikredilmektedir tabii) ve böylece “El-Kitab” ve “Tevrat” ifadelerinin birbirlerinin dengi olduğu -açıkça olmasa da- zımmen gösterilmektedir. Fakat, bugün Yahudilerin kutsal kitabı olan “Eski Ahid”in “yazımı işi”, Hazret-i İsa devrinde derlenmeye başlanıp, Allah Resûlü zamanında “kesin haline” geldiğini düşürsek, Kur’an-ı Kerim’in Hazret-i Musa’ya verilen mukaddes kitab olan “Tevrat” (ve “El-Kitab”) ifadesi, Yahudiler gibi sadece “Pentakök-Musa’nın Beş Kitabı”nı değil, Eski Ahid”in tamanını ihata etmekte olduğunu görübeliriz.Eski devirde yaşayan Ben-iisrail’den bahsedilirken kullanılan “El-Kitab” ifadesi sebebiyle ve “Tevrat ve El-Kitab” tabirlerinden de, bu ifadelerin sadece Hazret-i Musa’ya verilen “kitab”ı değil, Ben-iisraile gönderilen kitabların hepsinin katedildiğini söylemek mümkündür ki, İslam uleması arasında bu husus münazara edilmektedir. Bununla birlikte, İslam’ın ikinci delili olah hadis-i şeriflerde bu vaziyet biraz daha değişiktir. Hadis Külliyatlarında bulunan Buyruklarda, Tevrat’ın Hazret-i Musa’ya indirilen kitab olduğu apaçık beyan edilmiştir. “Biz Tevrat’ta şöyle buluyoruz...” mealindeki hadis-i şeriflere bakıldığında bunların, “recm” meselesiyle alakalı olduğu ve bu hususu kendi kitablarında saklayan Hahamların ifşaı, hem de Musevilikten İslam’a geçen sahabiler tarafından beyan edildiği görülmektedir. Bu Museviliği bırakıp İslamla şereflenen sahabilerden en mühimi ise, Musevilik hususunda çok bilgili olan Ka’bul-Ahbar (radiyallahu anh) Hazretleridir. Bu zat-ı şerifden rivayet edilen bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmaktadır: «- Tevrat’ta, Davud aleyhisselam’ın namazdan sonra şöyle dua ettiğini buluyoruz: Allah’ım, cehennem azabından ve zalimlerin zulmünden korunmak için bir sığınak yaptığın dinimi benim için hayırlı kıl. Rızkımı temine vasıta kıldığın dünyayı da benim için hayırlı yap...» Burada ifade edilen “Tevrat” ifadesi, Hazret-i Musa’dan çok sonra yaşamış bulunan Hazret-i Davud’un isminin ve duasının “Pentakök” içinde değil de “Mezmurlar”da olduğu bilindiğinden ve bu hususun Hazret-i Ka’bul-Ahbar tarafından elbette bilineceği dikkate alınacağından, sadece “Pentakök”ü değil, Eski Ahid’in tamamını ihata etmektedir. Bu durumda, gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse Hadis-i şeriflerde, “Tevrat” ifadesinin veya Yahudilerin kutsal kitabının hem “Pentakök-Musa’nın Beş Kitabı” hem de Eski Ahid’in tamamını ihata ettiğini söylemek mümkündür. Tabiatiyle, bugün elde varolan “Eski Ahid”in, içinde “vahiy kırıntıları” taşıyan, ama tahrif edilmiş bir kitab olduğunu, Yahudilerin kutsal kitabı denildiğinde bunun anlaşılması gerektiğini ifade etmek isteriz.
SANHEDR İN
Tevrat’ın tahrif edildiği ve bu zaviye icabınca, Eski Ahid’in tamamının İslamlar nezdinde makbul olmadığı İslam’ın iki delili vechesinden açıktır. Peki bu tahrifatı kimler yapmıştır? Veya bunu şu şekilde soralım: Tevrat’ı kim yazdı? Çükü, yahudi ulaması arasında da bu “kaleme alma vetiresi” hakkında “Yehova yazdı”, “Divan Meleği yazdı”, “Moşe’ye Allah yazdırdı”, “Moşe için Allah’ın emriyle Divan Meleği yazdı” vesaire mUhtelif ve muhtelit rivayeler mevcuttur. Bu da Yahudi kitabının sonradan kaleme alındığını göstermektedir; fakat bu vaziyet, Yahudiler zımmında “tahrifat” olarak değil bambaşka bir şekil içine tevil ve tefsir edilir ki, makalemizin bu bahsinde buna değinmeyi lüzumsuz görmekteyiz. Bütün Tevrat’ ı-Pentakök’ü “Moşe’nin yazdığını” söyleyen Hahamlar, Tesniye Kitabının 34üncü babında “Moşe’nin ölümü ve defnedilmesi” bahsini nasıl açklayacaklarını inanız şaşırmakta ve iki ayağı bir papuca sokamamak vaziyetine düşmektedirler.Tesniye Kitabının son sekiz cümlesinde geçen, “Moşe burada öldü” ifadesi, “Nevi’im Kitabı”nın “Yeşu” kısmındaki bir ifade ile tevil edilmeye çalışılmıştır. Yeşu Kitabı’nın 24üncü babının 26 ayetinde geçen, “Ve Yeşu bu sözleri Yehova’nın Tevrat Kitabı’na yazdı” cümlesini delil alan Hahamlar, “Musa burada öldü” ifadesini Yeşu’nun kaleme aldığını söylemektedirler. İsmi “Mişna”da bolca zikredilen, Rabbi Y’ismail ve Rabbi Akiba gibi iki büyük hahamın talebesi olan büyük hahamlardan Rabbi Meir ise, Tesniye Kitabı’nda geçen “ve Musa bu kitabı yazdı” cümlesi sebebiyle, Yeşu’nun kaleme aldığı cihetindeki tevili reddetmekte ve Kitab’a sıkı sıkıya bağlı kalmakta, “bunu da Musa yazdı” demektedir; ona göre, vaziyet Yehuda tarafından Moşe’ye bildirilmiş ve -öleceği ve defnedileceği bahisler- Moşe tarafından hıçkırıklar içinde ağlamalar eşliğinde Moşe tarafından yazılmıştır. Daha başka Rabbiler-Hahamlar ise, “Moşe’nin ölmediğini, göğe çıktığını, ve oradan bu kısımları kaleme aldığını” iddia etmişlerdir. Babil Talmud’unun “Baba Batra” kısmında ise, Tevrat’ın (ve diğer Yahudi kutsal metinlerinin) yazarı olarak, Mo şe, Yeşu, Davit, Yeremya, İşaya, Büyük Meclis Azaları/Anaşey Knesset Ha Gadol/Sanhedrin, Ezra ve Nehemya’nın isimleri sıralanmaktadır.Yahudilere göre, K’nesset Ha-Gadol-Büyük Meclis, Tevrat’a (ve diğer dini kaynaklara) büyük tesir yapmış bir teşkilattır. Rivayete göre, bu teşkilatı veya Meclis’i veyahut bundan sonra kullanacağımız ifadesiyle Sanhedrin’i, 120 üyeli olarak Ezra kurmuştur. Bu 120 azanın 30u Nevi’îm (Peygamberler), geri kalanını ise, Hakhamîm (Hahamlar), Zıkanîm (Reisler) ve Soferîm (Tevrat yazıcıları:harf ve kelimelerini sayıcılar) teşkil etmektedir. Rabbanilere göre, Sanhedrin, Tevrat’ın “nakil senedinde bir halka”dır. Bu nakil senedine göre, Tevrat’ı, Moşe, Yeşu’ya, Yeşu, Zıkanîm’e, Zıkanîm, Nevi’îm’e, Nevi’îm de Sanhedrin’e nakletmiştir. Yine onların ifadesiyle, Tevrat, “Moşe’den Sanhedrin’e, bir top gibi elden ele yere düşürülmeden” nakledilmiştir. Sanhedrin, Eski Ahid’in tam metnini tesbit vazifesi d ışında birtakım başka ve mühim işlerde yapmıştır ki, bunlar, Tevrat’ı Yahudi hayatının esası kılmak; bütün adet ve gelenekleri toplayıp bunları Yahudiliğin “omurgası” haline getirmek ve Eski Ahid’e bir takım ilavelerde bulunmak ve itikadî hükümleri meydana getirmek olarak sıralanabilir.Görüldüğü üzere, Yahudi itikadınca da, kutsal kitablarının “birçok elden” çıktığı itiraf edilmektedir. Bu husus, Kur’ân-ı Kerim ve Furkân-ı Hâkim tarafından (Sûre-i Bakara, 74 ve 75inci âyet-i şerîfelerde) şöyle beyan edilmektedir: «- Art ık (ey müminler) onların-yahudilerin size inanacaklarını umar mısınız? Halbuki onlardan (hahamlık eden) bir zümre vardır ki, Allah’ın Kelamını (Tevrat’ı) dinlerlerdi de akılları aldıktan sonra onlar bunu bile bile tahrif ederlerdi... Artık elleriyle Kitabı (Tevrat’ı, yalan yanlış) yazıp ta, sonra onu az bir paha ile satabilmek için, “Bu, Allah katındadır!” diye gelenlerin vay haline!.. Vay ellerinin yazdıklarından başlarına geceklere!... Vay şu kazanmakta oldukları (rüşvet, günah) yüzünden onlara!»Bunu şundan sebeb yazdık; hani kafir zümresi “o cahildi” derler ya Allah Resûlü için, farz-ı muhal öyle idi, sizin bin çeşit kitabınız içinde ve o devir şartları içinde de heryerde bulunma ihtimali olmayan bu bilgileri doğrulayan bu ifade, Kur’ân-ı Kerim’in HAK VE DOĞRU olduğunu itiraf değil de nedir?!
“SAUL HEP YAHUD İ İDİ”
Bu noktada Tevrat ile alakalı geçtiğimiz makalemizin serlevhası olan “Yahudilik Kollektif Bir Dindir” ifadesinin muhtasarı beyanındaki ifadelerimizi kesip, meseleyi daha sonra kaleme alacaklarımıza havale edib, yazdığımız makaleye cevabî olarak kaleme alınan “haz ırcevablık mahsülatına” geçelim.İmdi... “- (Bayan Sarah:) Saul’un (St. Paul) bir yahudi oldugu, hicbir zaman hristiyan olmadigi ve hristiyanlik icinde yahudiligin orgutlulugunu sagladigi bilinen bir gercek (Bay Saul Amir:) Herseyden once, Yahudilik acisindan bir Hristiyan-Yahudi ayrimi olamaz, kiliseyi kuran Paul ve Pierre birer yahudi cocugudur ve yahudiliklerinden hic ayrilmamislardir. Hristiyanligi kuran Paul olduguna gore, bir yahudinin yahudilikten gayri bir amaca hizmet etmesi beklenemez.» Geçiniz efendim geçiniz!.. Bunları daha evvelden yazacaktınız ve “afarayı temizleme operasyonu” diye afratafra atmadan evvel söyleyecektiniz!.. “Hıristiyanlığı kuran Paul olduğuna göre”, “afarıyı temizleme operasyonu” da YOKTUR! Ama ne vardır?.. DİRENİŞ!.. Yuhannacıların, Barnabasların, Essenlerin, Hazrte-i İsa’nın tevhidî hakikatlerini şöyleböyle taşımaya çalışanların vesaire direnişi vardır, bunlara karşı bir mücadeleniz vardı ve asırlar içinde ancak tasfiye gerçekleşti, deseniz (yani bizim evvelki makalemizde yazdığımız üzere) bir mana ve “dostça yaklaşım” ifade edebilirdi ama şimdi... geçiniz efendim!!! Bu manada da Bay Saul’ün, “Rana do ğru yazıyor, Süleyman Yıldızoğlu da doğru yazıyor” ifadesi YALAN demiyelim ama hakikati tersine düşürmekten başka bir manayı ifade etmiyor.“Rana”nın yani Bayan Sarah’nın “doğru yazMAdığı” ortadadır bir kere; evvelden afra tafra atılmış ama hakikat ortaya konulduktan sonra, “elbette yani... bunun böyle olduğu belli...” misali ifadeler kullanılmıştır. Bu noktada Bay Saul’ü (darılma gücenme yok!) kendimize direkt muhatab almadığımızı da beyan edelim. Sanki, Bayan Sarah’nın bahsettiğimiz ifadesini önceden görmüşcesine “mufassal” olarak kaleme almış ve tabiatiyle de, başka bir şey söylemeyerek veya “o da haklı bu da haklı” diyerek bir hakemlik yapmaya kalkışmıştır ki, hangi hakla bunu yapıyorsunuz diye bir sual tevcihine muhatab kalabilir. Ve yolladığı cevabî yazıdaki Yuhanna, Matta, Pavlus meseleleri üzerinde de çoook şeyler kaleme almak gerekirse de, “Altun Oran” meselesinde olduğu gibi kendisine elbet cevabi yazılar yazacak kıymetli arkadaşlarımız ve “Tarih ve Demokrasi Forumu”ndan olduğu misal kalemşörler bulabilir ise de biz böyle birşey kalkışmayacağız. Bizim muhatabımız, Bayan Sarah’dır, açıkça bildirelim. Ve dahi... Bayan Sarah’nın makelesinin büyük bir kısmını ihata eden ve “Tilki Günlüğü” ile diğer kitabların “lekso bilmemnelojik” taramaya uğratıldığı meselesine gelince... Kusura bakmayın Bayan Sarah ama yine bildik şeylerden bahsediyorsunuz; 1999 ve 2000 senelerinde neşredilmiş Furkan ve Haberci mecmualarında, bunlardan bahsedilmekteydi zaten... Bize “başka şeyler”den bahsedin; veya mecmualarımıza veyahut websitemizde bulunan makalelere bakınız ve ona göre kaleme alınız yazacaklarınızı... Bunu da size nasıl yapacağınıza dair bir yol olarak göstermiştik zannedersem geçen makalemde... Ama siz, “bende de yok valla!” demekten başka birşey söylemiyorsunuz. İnanmıyorum, demek istiyorum. Eğer, istihbarat servisleriyle alakanız veya kontağınız varsa, bu iddianız çok riskli bir mana taşımaktadır: Demek ki Mossad aciz bir teşkilattır!. Öyle mi, değil mi, gösterin o halde!.. Ama yine de hakkınızı yemeyelim, değişik birtakım “malumatlar” da söylediniz tabii; mesela, Çin hakkında, mesela Hezekiel Garih hakkında... Ama bunlar da bakın sitemizde neşredilmiş makalelere, hepsi mevcut, sizin yaptığınız bunları “doğrulamak”, artık başka imkanı olmadığından doğrulamaktan başka bir manaya gelmiyor. Bize başka şeyler, “daha ba şka şeyler” söyleyin; mesela, en azından -yani söyleyeceğinizin asgarisi olarak görün- Sabatayizm hususunda Vakitan mahreçli olarak gönderdiğiniz, bilineni resmen tasdik eden “Balıkesir’deki Yahudi-Bektaşi vesikası” gibi... Tarihe yardım edin, demiştik sizlere, bu vesika iyi bir yardım...Şimdi böyle bir vesikayı elde tuttuğunuza göre, geçen seferki makalemizde geçen 1924 Nüfus Mübadelesi ve Varl ık Vergisi Kayıtları hususunda da bilgileriniz olacağı veya en kısa zamanda ulaştıracağına eminiz.Bakın mesela, Yalç ın Küçük (gerçekten de “küçük” bir adam ve bunun böyle olduğunu da Doktor Hakkı kardeşim, ellerine, diline sağlık, çok güzel gösterdi.) üzerinden yaptığınız tahlilde de ilginç malumatlar mevcut. Ama kırıntıdır onlar.Bendeniz “değişik şey” söylemeyi, tapu gibi vesikalı konuşmak veya -mesela yani- TÜS İAD’IN ÜYE LİSTESİNİ GÖNDERMEK olarak anlarım! Zannedersem anladınız...Size “felsefe yapma!” diye birşey söylemedik; bu, bizim baştan beri yazdığımız “açık ifade” tarzına tersdir. Dobra dobra yazıyoruz, hiç müphem bir ifade koymuyoruz ortaya; bu meyanda, “felsefe yapma!” demeyiz, eğer böyle birşey söyleyeceksek, bunu da -bu yazımızda da görüldüğü üzere- açıkça, neyi murad ettiysek ona uygun cümleler ile ifade ederiz. Ama bu noktada size güvenmediğimizi, yani birşeyi söylerken neyi söylemek istediğinizi anlamak hususunda zorlandığımızı, tıpkı yukarıda bahsettiğimiz Pavlos meselesinde olduğu gibi “zaten öyledir, o bir yahudidir” cümlenizdeki mana hususunda söylediğimiz gibi güvenmemek için çok sebebimiz var. En basitinden sizin şu sözünüz:% «- Yahudilik’ te hic kimse ulasilamaz ya da yeri doldurulamaz degildir.» Hezekiel Garih bahsiyle alakalı söylediğiniz bu söze gerçekten inanıyoruz; bunun böyle olduğunu da “Tevrat’ı kim yazdı” bahsi içerisinde gösterdik; Yahudi, kendi çıkarına aykırı olduğu yerde, Allah kelamını bile Kohenleri vasıtasiyle değiştirmekte, tahrif etmekte, gerektiğinde kendisine gönderilen Peygamberleri şehid etmekte ve “Tevrat’ı yalan yanlış yeniden yazarak” da güvenilmezliğini ortaya koymaktadır. Yani Bayan Sarah... Biz ne diyorsak ona inanın, laf kalabalığı, “felsefe” asla yapmayız ama bugüne kadar sizde (veya Bay Saul’de açıkça görüldüğü üzere ama kusura bakmayınız) neslinizin bu bariz vasfını görmekteyiz. Ben kendi kanaatimi zikredeyim, acaba, yazd ığınız yazıların bu websitede neşredilmesinin sebeb-i hikmeti, burasının bir “platform” olmasından ötürü müdür yoksa, “başka” birşey midir?..Sevgili “Editör”ümüz ve mesul kardeşlerim, zannetmem ki bu manada sizin yazılarınıza yer veriyor olsunlar. (Dediğim gibi bu, benim zannım.) Bu hususda esasında yeterince düşünmediğiniz zannediyorum ki, hala “tarzınız”da ısrar ediyorsunuz. Biz meselelere “mücerred” olarak bakmayız; yani bir meseleyi, etrafiyle alakasız bir şekilde, sadece “kendisi” olarak değerlendirmeyiz, “herşeyin herşeyle alakası vardır” şiariyle hareket ederek meselelere yanaşırız. Bu nokta-i zaviyeden, yazdıklarımız (dışımızdakilerde gördüğünüz gibi) sıradan bir Yahudilik veya Sabatayizm tetkikatı DEĞİLDİR. (Aynı tetkikatların “malzemelerini” heryerde görürsünüz zaten; websitemizde yeralan Siyonizm dosyası da yazıldığına binaen, zaten internetten bulunmuş bir makalenin redakte edilmiş hali.) Bilmiyorum daha başka ne ve nasıl yazayım muradımı... Armagedon meselesine gelince... Yahudilerin bu hususta “hazırlık” yaptıkları BİLİNEN BİR GERÇEK... 2003-2005 arası tarihlerde, bunu “lekso bilmemnelojik” veya Kabalaist hesab-kitabla çıkartmalarının da bizim için bir ehemmiyeti yok. Onlar bunu hala ve halen tarih olarak anlama HATASINA düşmektedirler. Bizim inancımıza göre, HAZRET- İ İSA ve HAZRET-İ MEHDİ GELECEKLERDİR. Ama bu demek değildir ki, BU İKİ MUKADDES VE MUAZZEZ VE MUHTEşEM ZATI HERKES GÖRECEK VE BİLECEK! Bunların ONLAR OLDUKLARI, “GÖREN GÖZE”DİR!.Bilmem bu mesele, kafası, kerrat cetvelinin değişik şekillerde hesablanmasiyle haşırneşir olmuş yani KAFASI VE KALBİ MAKİNELEşMİş ET YIĞINLARINA birşey anlatır mı?.. Batı medeniyetinin (tabiatiyle de onu “yoğuran” Yahudiliğin) en büyük hatası, RUHU KOVMAK VE YERİNE MADDE-MAKİNAYI İKAME ETMEK olduğunu herkes görmeli; ve bu görüşten sonra da “ezotorik” mevzuların hiç de öyle “kerrat cetvellik” mesele olarak anlaşılmaması gerektiğini de görmeli. Ama ne yazık ki “kör gözler” bunlar; en basit bu hakikati bile idrak edemiyorlar. Bakın mesela, bu meselelere nasıl yanaşılması gerektiğini, benim haddime düşmez, hududumu bilirim, ya Doktor Hakk ı veya Sinami veyahut Cihangir kadeşlerimden birine ait bir makalede (kusuruma bakmayın, yeri kaydedib, müellifinin ismini kaydetmemişim.) Armagedon yani İslamcası Melhame-i Kübra’nın nasıl anlaşılması gerektiğini gösterelim:«- Melhame-i Kübra: Büyük, kanlı harb, savaş... Mim+ha+mim+hemze+kef+be+ra+ye= 356. “Hemze”yi kaldırırsak, 355!.. Meşhûd: CUMA. KIYAMET GÜNÜ. Göz ile görülmüş. Görünen. şehadet edilen. Allah Resûlü’nün bir ismi... Mim+şın+he+vav+dal; Meşhûd: 355. Üstadımız’ın Kumandan Mirzabeyoğlu’na ithafı şiir: “ÇOCUK!” Çocuk: Sabî... Sabî: Sad+be+ye... “Ye” harfinin “mahmuze” dedikleri takviye harfi oluşuna nazaran; Sabî: 92!.. Muhammed: Allah Resûlü’nün ismi... Mim+ha+mim+dal= 92! Meşhûd: Kıyamet günü; 355!.. Tammât: Kıyamet vakti (günü). Belâ. Dahiye. Keskin çığlık... 9+1+40+1+400=451. Salih: 129, Mirzabeyoğlu: 322... Salih Mirzabeyoğlu: 451!..» Yani demek istemem o ki, ol Armagedon zaten mevcut, ama “kıtal” manasını biraz bekleyiniz. Burada şunu da söyleyelim, bu tabirler de “kesin doğru” olan birşeyler değildir, kalbe ait verimlerdir, hakikatin perde arkasına sarkış verimleridir ve ancak “o an” geldiğinde tasdiklenir. Bu usul ise, en sağlam yoldur. “Lekso bilmemneloji”, bunun tırnağının bir parçası bile olamaz; ama birtakım “veriler” elde edebilir elbette, bu ise, -eğer kalbleri varsa- onları DEHŞETE DÜŞÜRMEKTEN başka bir manayı taşımaz. Siz, “Kaf nun tezgahı”ndan haberdar mısınız; malumat seviyesinde bile.. İşte meselenin, “afarayı temizleme oparosyonu”nun ve bugün Yahudiliğin kurduğu hakimiyetin sebeb-i hikmeti, işin içyüzüne bakıldığında “kaf nun tezgah ı”ndan başka birşey değildir.«- Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onlar ın hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. Artık sen, onların kurdukları hileli-düzenin uğradığı sona bir bak; biz, onları ve kavimlerini topluca yerlebir ettik.»Neml Sûresi, 50-51. ayetlerde Allah böyle buyuruyor! Bilmem bu birşeyler anlatabiliyor mu?.. Hülasa... Bayan Sarah... “Gözün doysun, daha ne söyleyeyim” de diyebilirsiniz belki ama, biz hala “birşeyler” bekliyoruz... Elektronik Posta adresim: s_yildizoglu.yahoo.com
|