Birkaç aydır aynı işte çalışıyorum. Zaman zaman yerim değişti, konferans salonlarında ve şirketin farklı şubelerinde görev aldım ama işin içeriğinde daha doğrusu benim görevimde değişen hiçbir şey olmadı. Hala insanların arasındayım ve kendimden mümkün olduğunca uzak, sürekli tetikte, sürekli bilinçli ve mantıklı biri gibi duygularını hesaba katmadan vazifesini sürdüren bir işçi ya da zaten duyguları olmayan bir robot kadar monoton ve elden geldiğince kusursuz, ruhsuz çalışıyorum. Bu kimliğin -iş hayatında olma durumunun- üzerimdeki ağırlığı tartışılmaz. Kendimi zaptedebilmek adına türlü mücadelelere giriştim. Sonunda (ki işten ayrılma tarihinin yakınlığı gibi bir avantajım olsa da) yaşantımı düzene oturtmanın yolunu bulmaya başlamış gibiyim. Doğrusu sebebinin gerçekten bir aydınlanma mı yoksa salt işin nasıl olsa biteceğine dair bir güven ve umursamazlığın sonucu mu olduğunu bilmiyorum. Ancak nedeni her ne olursa, uzuncadır yitirdiğim bir bilgeliğe kavuşmuş olmanın sevinci var içimde. Bu durumu alışılagelmiş sevinç kavramından bir hayli farklı nitelemem gerekir. Sevinçten ziyade huzur ya da olgunca bir kabulleniş hatta hayata katlanabilme gücü demek gerekir buna. Öte yanda vardığım noktada sıkça olduğu gibi; bir yamacın ucundaki parmaklığa tutunmak ve tutunmamak arası o birkaç saniyelik kararsızlık hali ya da delice bir umursamazlık da denebilir tutumuma. Umursamazlıktan kastımsa anlaşılacağı üzere vurdumduymazlık değil, aksine derin bir sezinleyiş ve bunun peşi sıra hiçbir şey yapılamayacağının farkındalığıyla tepkisiz (sessiz) kalmak. İnkar edemem; aziz hocalarımın -kitaplarımın- kırdığı karanlıklarda yol alıyorum. Büsbütün yalnız sayılmam o halde. Sonra aramızda saatin tayinine ya da ülke gündemine dair son derece alelade bir konuşma dahi olmasa da hemen her gün otobüs yolculuklarım boyunca incelediğim, o keskin kokuları burnumdan içeriye davetsizce süzülen, yüzlerinde sevimsiz ifadelerle fantezilerime dalan yüzlerce insanın arasında somut bir yalnızlıktan söz edemem. Onlar bir yana bana hiç mi hiç belli etmeden iki eli kanda olup da beni düşünmeden duramayan ruhani dostlarımı da saymadan geçmemeliyim. Yalnızlığın uyandıracağı anlam elbet soyut olmalıdır, 'anlamın' kendisinin de soyut oluşu gibi. Bu insanlar ki sadece çehrelerini anımsayabildiklerimden bahsettim (tüm dünya insanlığı içinde bir yerim oluşu daha önemli aslında) yaşamın anlamına değin sezinlediğim ölümcül karmaşada yeri doldurulamaz rollere sahipler.
    Gerçekten haftalardır kimi ıslak kimi tozlu camların yassı yüzeyindeki yansımalardan gözetlediğim çehrelerin ardında yatan bir gerçeğin (belki farklı farklı gerçeklerin) uzandığını bilerek insanlara kuşandıkları cüppeler için suçlamada bulunamıyorum. Hepimiz daha küçücükken, küçücük dünyalarımızda hayallerimizi göz yaşlarıyla terk edip bize gerçek olduğu öğretilen kocaman bir dünyanın boyunduruğuna girmeye zorlanıyoruz. Bu katran kaplı gerçek yaşam denen şeyin içinde kimliklerimizi kaybedip çırılçıplak açıkta kalma korkusuyla bir kılığa bürünüyoruz. Çok güçsüz değilsek mutsuz, güçsüzsek avuntularla yaşıyoruz. Tutunduğumuz değerlerin hemen hepsi gerçekte anlamsız birer avuntudan başka şey değil. Bütün insanların sivri zekalı birer hayvan olduğunu bile bile üstünlük, milliyet, namus, şeref, gurur gibi martavalları korumak ülküsüyle, açıkça putlara taparak yaşıyoruz...
    Şimdi mutluluğa inanmayacak kadar çok yaşamış bir ihtiyar ve hep gülümseyebilme ihtimaline dayanıp da yılmayan bir çocuk kadar parıltılı birine özgü gidip-gelen hallerimle sürüklenip duruyorum. Bu sözlerin çelişkisi ortada. Umutsuz ve umutlunun -ki birbirini çürüten iki zıtlıktır bunlar- bir arada olduğunu iddia ediyorum. Varlığımı da çelişkilere bağlıyorum zaten. Bu hayata katlanmakta inat edip de, delice umuttan söz etmek en büyük çelişki değil midir? Neye umut? Biraz gülümseyip, yaşamın zevklerinden istifade edebilme şansımıza dair bencilce bir umuttan bahsetmiyorum ben. Herkesin özde eşit olduğuna, hiç olmazsa eşit olma hakkına sahip olduğuna değin, ancak ve ancak hayvanlığımızı hatırlamamızla gerçekleşebilecek umutsuz bir düşüncedir bahsi geçen. Sıcacık evinde tertemiz bedeni içinde saklanan bir şuursuzluğun hiç dışarı uzanmayan başı (ki hepimiz gibi kendini dünyanın merkezi sanır) sokakta olup bitenden bihaberdir. Gözleri görse de zihni kördür insanın. Kendi şansını artırmaktan başka derdi yoktur. Topumuz kıyasıya benciliz. Tutunduğumuz ip kopmasın da yeter ki hangi ağacın dalı kırılırsa kırılsın. Ama o dal koptuğunda ona bağlı olduğunu unuttuğumuz iple beraber biz de düşeriz aşağı.
    Hayatta tutunmanın da tutunamamak kadar anlamsız olduğunu bilirken, kendimi koşuşturmacanın ortasında buluyorum. Bir çizgi edinmek kadar korkutucu ne olabilir. Sabit bir amaç uğruna çabalayıp durmak ve yıllar sonra dönüp: "peki ya yaşam? Ben ne zaman yaşıycam", demek. Bir şeyleri yoluna koymak, insanlık yararına didinmek yahut kendine güvenli ve tükenmiş bir gelecek hazırlamak adına bile bile bugünü kaybetmek. İşte tam bu noktada, tam da ne yapalım peki, çıkış var mı denen yerde şöyle diyorum: " Neden yaşayalım? Bizi buna mecbur kılan kendi kararımızdan başka ne var? Sorumluluklarımızsa bu sorumlulukları yüklenmeye razı olan -seçeneklerimiz olsa da olmasa da- yine biz değil miyiz? " Hepsi kendi seçimimiz. Gerçeği görüp kabullenmek ne ürkütücü değil mi?
    Kendi adıma hala deliliğin doruğuna vardığımı hissetmiyorum. Bir felsefeci olma, dünya dillerini öğrenme ve dünya insanlığının içine karışma gibi amaçlarım var. Tekrar tekrar aşık olmak, yazmak, acı çekmek gibi saçmalıklarla uğraşıyorum. Devam da edicem bir süre. Ulus, millet, devlet, takım, grup gibi kavramlara bulaşma yandaşı değilim. Umurumda değil. Aslında kimsenin umurunda değil, herkes bir uyku hapı almış sadece. Kendilerine ezberletilenleri tekrarlayıp duran papağanlar gibi sayıyoruz bu kavramları.
    Ölemeyip de yaşayan en büyük bilginlerin deli olduğunu iddia ediyorum. Çünkü bir insan yaşama dair öyle çok şeyi sezinleyip o kadar gerçekçi olur ki avuntusu kalmaz hayatta. Bütün güzellikler ve umudun ta kendisi bir avuntudan ibarettir. Bunu bilen Budistler dahi tinsel bir avuntuyla bilgeliklerinin tam aksine avuntuları avuntuyla reddederek yaşarlar. İnsan ne kadar bilge olursa olsun halen dünyadan zevk alıp aptalca bir hayat sürdürebilme lüksüne sahip olduğu müddetçe yaşamasını sürdürür. Benim bunları yazmaktan duyumsadığım haz ya da sevişmeye olan tutkum gibi.
    Şimdi bambaşka ve daha karanlık bir sorunun yanıtını aramak üzere çıkacağım uzun yolculuktan önce sorunun kendisini dile getirmek istiyorum:
    Bir insan ki ne güzel, ne de sevilesi ve bu insan ki kör olsa da gözleri yaşamın çıkar yolunun olmadığını görecek kadar iyi çalışır beyni ,ama ne delidir ipleri bırakacak kadar ne de aptaldır koparıncaya dek asılacak kadar, üstüne üstlük bilgedir hayatta sahte avuntular edinmeyecek kadar, peki bu insan umutla nasıl yaşar?

    25/11/2001

 

Hosted by www.Geocities.ws

1