
BEYAZLI KADIN
"Artik bu defa da evlenmezsen, hiç evlenemezsin"
diyor. Ben de uzun ve zorlu hayatimin biricik dayanagi olan bu
beyaz saçli sevgili kardesin yüzüne büyük bir sevgiyle
bakiyordum. Her aksam, yesil abajurun tatlilastirdigi elektrik
lambasinin altinda durmadan bluz örüyor ve benimle evlenmek
konusuyor.
Otuz sekiz yasinda olduguma göre herhalde on yil geç kalmisim,
bunu ne kadar garip bir hüzünle duyuyorum. Anadolu
üniformasinin çok serefli oldugu bu güzel ve sevgili sehrimde,
dolasmak için, davetler için aksamlari çikarken onun burusmaya
baslayan uzun ellerini öpüyorum. Ve orada her defasinda bu
evlenme olayina beni sevk edecek esrarli ve heyecanli bir
sergüzeste gidiyormusum gibi alnimdan öpüyor ve endiseli
gözlerle arkamdan bakiyordu.
Evlenmek istiyorum; içime bakiyorum, ürküyorum; güzel
yüzler, siperlerde, daglarda hatirladigim Istanbul'un ince,
sevimli güzellikleri gözümden kaybolunca kalbimden de
kayboluyor. Yirmi iki yasinda dilber yüzlerin uykumu kaçirtan
uzun etkilerini almiyorum. Artik genç degilim! Daglardan, bin
bir sikinti ve ölümden sonra bekledigim bu evlenme, bu son ve
ilk saadet devamli olmayacaksa, hiç olmazsa çok kuvvetli bir
heyecanla olmayacaksa niçin evleneyim? Demek ki ben sadece
sessiz bir güvenle beraber yürüyecegim bir kadin istemedigim
gibi sessizce sinirlerimi ve duygularimi geçici sarsintilarla
sarsacak bir dis görünüsle de evlenmek istemiyorum.
Geçmisimin bu müthis dekoru, sonsuz tabiat sahnelerinde en
asina es bir Anadolu kadini olabilirdi. Onlarin istirap çeken ve
daima kuvvetli ve durgun gözlerinde, memleketin bütün islerini
görmekten parça parça olan ellerinde bana yakin bir seyler
sezdim ve karargâhimin uzak nöbetçisinin uzun süngüsünden
baska bir seyin kimildamadigi esmer ve sonsuz aksamlarda
omuzlarinda oraklariyla, çatlamis ayaklariyla, omuzlarindaki
hayat yükünden çökmüs, ruhlarindaki hiçbir zaman doymayan
bir özlemle gözleri ümitsiz yürüyen onlardan biri yanima
gelse, el ele, isimlerini koyamadigimiz bu biçimdeki eza ve
hasreti beraber duysak dedigim günler oldu; fakat bugünler de
geldi geçti; sonra çamur içinde sonsuz ve kursuni bir gögün
akittigi sular altinda, toprak üstünde Istanbul'un bu bedelsiz,
ince ve kendini çok agir satan güzellerini de düsündüm.
"Ah, dedim, onlardan biri beni simdi düsünüyor olsa, yeri
çamur olmayan, üstü yagmur akmayan gönülsüz ve sicak bir
odada beyaz elleriyle bir besik sallarken gözlerinde bu
çöller, bu hasret illerinin halkindan olan beni
düsünseydi!"
Simdi Istanbul'a geldim, burasi benim, bu güzel mavi geceli
sehir benim. Fakat arkamda baska bir diyar, sikinti, istirap ve
kudret diyari var. Onun için de hasret çekiyorum. O halde?
Biliyorum, ben memleketi bir cennet yapacak, çöllerini ve
sehirlerini his ve fikirleriyle tek düzenli yapacak günlerin
ilk habercisiyim; onun için ne buranin, ikisinin de bir ahenk ve
bir güzellikle birlestigi günün özlemini çeken zavalli bir
yabancisiyim ve benim istedigim kadin, bekledigim kadin hem
oragiyla tarladan dönen kadinin bin bir özlemini, istirabini
çeken kuvvetli ve derin kadin olsun, hem Istanbul'un ezeli ve
uzun zevkine mirasçi ince gölgenin gök güzelligini üstünde
tasisin.
Ben böyle düsünür, dolasirken zaman gelip gidiyor, sakaklarim
bembeyaz ve arkamda ne uzun bir geçmis var. Geceleri gögsümde
yaralarim, dizimdeki eski kursun yeri sizliyor. Içimdeki bin bir
hasret ve hüzün var; hani bunu benimle paylasacak, hani
bugünleri bir bahar yapacak kadin?
Bu aksam davete giderken aynanin önünde durdum, baktim.
Gidecegim yere genç Türk kizlari, Istanbul'un bütün uygar
terbiyeliligini tasiyan kizlar gelecekmis, dans ederler, lisan
bilirlermis, musiki bilirlermis ve güzelmisler. Pekiy bunlar
beni begenirler mi? Çok fena degilim, bunu azicik alayla
söylüyorum ama gerçek budur.
Vücudum yedi yarasina ragmen dimdik, ince ve kuvvetli. Bu
Anadolu üniformasinin sadeligiyle iki kurmay kirmizisinin
üstündeki esmer basim ince ve kibar görünüyor, sakaklarim,
sadece kursuni yüzümün çizgileri fena degil, gözlerim hâlâ
çok derin ve dislerim bembeyaz. Herhalde Babiâli'den inip
çikan çok sik sivillerden benim biraz daha kudret ve geçmis,
belki de vakar ifade eden basim var. Bu genç kizlar vakar ifade
eden çizgiler, hayat ve çile ifade eden adaleden fazla tazelik
ve gençlik, bilhassa dans ve reverans ve salon adamligi
isterlerse... Buraya gelince bütün dislerimle siritiyorum;
çünkü beni begenmezlerse diye endisemi yeter kuvvette
bulamiyorum. Bu da kirka yakin bir erkek oldugum için besbelli!
Herhalde bu kadar kesin bir karari, evlenmek kararini bu gece
alacaga benzemiyorum.
Paltomu vestiyerde birakirken yukardan müzik sesi geliyordu. Bir
kadin sanatkâr, mübalagayla, biraz da isterik bir anlamla
Faust'un "Seni Sevmek Isterim"ini söylüyor. Palmiyeli
merdivenden büyük kirmizi sofaya geldigim zaman, "Bir daha
söyle, senin için ölmek isterim" misralarini bir
çiglikla bitirdi. Ve el sakirtisi, sonsuz el sakirtisi! Aynada
sanatkâri gördüm! Sari altin gibi basli, çiplak ve genç bir
et ve yalanci bir elmas mesheri! Salonun kapisinda
atesemiliterlik günlerinden tanidigim bir sefaret kâtibine,
"Beni kösedeki beyazli kadina takdim et" dedim.
Kirmizi halilarla yapilmis, iki kisilik bir sedirin üstünde
felçli bir gözü dönmüs ihtiyar, siyah frakli adamin
karsisinda oturuyor. Yaninda yesil palmiye altindaki kirmizi
halilar üstünde beyaz tül fistani içinde sarisin solgun basi
bana bir hayal gibi geldi. Solgun dudaklarinda gülümsemeye
benzer çizgiler var, iki yorgun beyaz gözkapagi altindan iki
akici ve siyah alev gibi bakan gözleri var ve bu gözleri
bütün basin, fistanin, boyun ve kollarinin renksizligi arasinda
ancak iki renk! Fakat ne bakan gözleri görüyor, ne de
gülümseyen dudaklari gülüyor! Bu renk, musiki ve güya sen
insanlar ortasinda o, bir kalip gibi! Sadece kimildayan, konusan,
gidip gelen bir kalip ve içindeki kadin kimse, neyse burada
degil! Nerede? Tipki benim gibi... Ben de bu yerlerde dolasirken
bir kaliptan baska neyim? Fakat bu beyaz kalip, bu donmus ve uzak
kadini gördügüm an kendime gelmis gibiyim. Siddetle
varligimdan haberim var ve o iki siyah ates gözün, o uzak beyaz
yüzden bu tarafa baktigi an kendimi çok canli hissediyorum;
fakat o hiçbirimizi görmüyor.
Yanimda sefaret kâtibi söylüyor:
-Ne garip seçtin! Yazik ki pek kisa bir müddet için geldi;
yarin Istanbul'a gidiyor.
-Bu ne cins kadin? Insallah Türk'tür.
Gözlerim köseye uçtu:
-Kabil mi?
-Evet kabil, gel sizi tanistirayim.
Elini öpmek için egilirken dünyanin en garip ve en seçkin
kokusunu aldim; bütün ormanlar, bütün baharin yabanci ve dag
otlarindan gelen itirli bir hava dudaklarimdan, burnumdan ta
içime kadar sizdi. Bakmadan dudaklarinda o gülümseme taklidi
yapan çizgilerin derinlestigini zannediyorum; fakat basimi
kaldirinca sevindim. O yorgunluk, o acayip, mevcut olmayan ruhun
maskesi benim için fazla degismedi. Gözleri daha ciddi
göründü ve belki de beni gördü.
Ihtiyar, felçli diplomat gitti. Ben karsisinda ayaktayim. O
durmadan sigara içiyor ve eliyle bana da bir sigara uzatti:
-Oturmaz misiniz? dedi.
Oturdum, korkuyordum, dans hazirliklari var, o çiglik basan
sanatkâr söylemiyor, dans edecekler ve yanimdan onu alip
götürecekler.
-Dans sever misiniz?
-Bu aksamlarda dans etmek daha iyidir, bbir sey yapilmis olur.
-Sizi cemiyetten hoslanmaz görüyorum.
-Hiçbir zaman sevmedim ki!
-Çocuklariniz var mi?
-Hayir, dünyada sevdigim ve beni seven iiki kaplumbagadan baska
bir sey yok!..
-Kaplumbaga derisi çok katidir; sevdiginnizi nasil anlar?
-Insanlar her seyi derileriyle mi anlar??
-Hayir!
Onu aldilar, gittiler. Dans ediyor. Aynada görüyorum, ne güzel
oynuyor; fakat bir tayf gibi dönüyor. Bu aksam güzel bir
aksam. Hava ilik ve musiki de fena degil. Iste bahsettikleri huri
gibi güzel kizlar da göründü, onlar da siyah esvapli
adamlarla dönüyorlar. Dikkat etmem lazim: Ablamin dedigine
göre bunlarin biriyle evlenmem bahis konusuymus.
-Beyaz, siyah, ne güzel, avizenin altindda yavas yavas dönüyor.
Ben de dans edecegim. Hâki ve beyaz da beyaz siyah gibi...
Hareket bu kadar siir ve güzellik ifade eder mi?
Yanaklari kizarmamis bile. Yine siyah gözleri bana gülerek
bakti ve geldi, yanima oturdu. Sarisin basi egildi ve benimle
konusuyor. Hemen sordum:
-Siz asker missiniz, yaralanmissiniz?
-Niçin beklemek istediniz?
-....
-Nasil yaralandiniz?
-Iki serseri kursun, biri kolumdan, birii bacagimdan geçti.
Ne kadar uzak oldu; tamamiyla gitti; halbuki siyah gözleriyle
beni gördü zannetmistim; ne kadar merak ediyorum: Bir iki
serseri kursun, bu issiz ovalar, bunlar, bu kadinin ruhunu
zaptetmis olan sirlar. Yine bana bakiyor ve görüyor.
-Ben ölümü çok merak ederim ve ölmek istterim.
-ben ölümü iki defa duydum.
Azicik canlandi, sesinde meraka benzer bir sual var:
-Ne duydunuz?
-Yalnizlik ve yabancilik.
-Onu insan her gün hayatta da duyuyor, hhem her insan duyuyor,
ölümün baska bir sey olmasi gerek.
Biraz tutku, biraz ümitsizlikle söylüyor.
-Hayat kadar iyi bir sey yoktur, buna innaniniz!
Gerçekten son derece güzel bir sey duymus gibi bana bakiyor.
Ben de kendi agzimdan bunu biraz garip buldum.
-Benimle oynar misiniz?
Durdu. Birdenbire:
-Peki, dedi.
Marmara; siyah ev gölgelerinin arkasindan garip ve mavi, bütün
Istanbul'a ormanlardan, daglardan gelen o garip koku sinmis.
Ellerimi uzun uzun kokladim. Kapi açilacak, o beyaz kadin tayfi
yavas yavas gelecek, ben kimildamayacagim, o gelecek, gözleriyle
içimi görecek, elini alnima koyacak, ben hiç, hiç
kimildamayacagim, o hem sahralardan, kursundan, sikintidan, hem
de sehirlerden, güzelliklerden gelen solgun ve beyaz mahluk! O
bana istedigim seyin habercisi oldu! O siyah gözleriyle aski
etrafimda uyandirdi gitti. O simdi siyah ve uzun bir katar
içinde gidiyor, fakat o artik benim yanimdan hiç gitmeyecek.
Çünkü kalbimi karistiran o beyazli ve solgun basli kalip,
kadin degil, ondan uzakta dolasan ruhu! O ruhu mutlaka bulacagim,
siyah, yesil, mavi; mutlaka baska iki çift gözden bana bakacak;
fakat korkuyorum, bütün bu gecenin ve bu korkunun dili varmis
gibi yavasça:
"-Solmus lâleler bir daha açmazlar!" diyor.
HALIDE
EDIP ADIVAR