Beni ‘öldüren’ güzele... Ölüm Üzerine
Ölmüştü. Bu kesindi ve artık kendi de kabul ediyordu. Ne zaman ve nasıl olduğunu hatırlayamıyordu ama öldüğü kesindi. Hatırladığı son şey arkadaşlarıyla iyi bir gece geçirdiği ve iyi içtiğiydi. Bu ölmeden önceki son gecesi olmalıydı. Gerisi bir boşluktu ve bu boşluğun ne kadar sürdüğünü kestiremiyordu. Zaten boşluklar da kestirilemezdi; kestirilememek için özel bir çaba sarf ettiklerinden değil ama öyleydi. Düşündü ve birden boşlukta düşünmenin çok kolay olduğunu fark etti. Boşlukta huzur vardı; yaşamda hiç hissetmediği kadar huzurluydu. Duyuları çıldırmış gibiydi, her şeyi daha iyi algılıyordu. Bir ovanın ortasındaydı. Her taraf alabildiğine yeşil. Yer yüzünün hiç sivilcesi yoktu bu ovada. Her taraf düz, ne bir tepe, ne bir taş, ne bir ağaç. Yumuşak kahverengi toprak. Hatta bu toprakla kahve dahi yapılabilirdi. Ama yapmadı. Bir kadın, güzel bir kadın ona kahve getirmişti çünkü. Kadını tanımıyordu; ilk kez görüyordu. Garip bir şekilde kadını yıllardır tanıyordu da ama. Yıllardır beyninden silip atamadığı o portre bu kadına aitti! Kadınıydı! Tanımadığı bu kadın onundu. Yanıldığını hissetti; aldırmadı ama haklıydı. O kadının malıydı. Onu buraya bu kadın getirmişti. Tanrıya inanmadığı için “Tanrı kadın mı?” diye de düşünmedi tabii. Tanrı tabii ki cinsiyetsizdi; enerjinin cinsiyeti olamazdı. Kafası bu sorulardan uzaktı tabii. Sadece mutluydu. Birden durdu ve düşündü. Öldüğüne üzülmeli miydi yoksa sevinmeli mi? Şu anda mutluydu ama aslında ölmüştü ve dünyada bilindiği üzere bu üzüntü duyulması gereken bir durumdu. Birden geldiği dünyayı hatırladı. Geldiği dünyada kadın olmazdı ve burada bir kadının olması kesinlikle öldüğünün işaretiydi. Öldüğünden bir kez daha emin oldu ve üzüldü. Üzünç ve sevinç arasında gidip geliyordu bazense gidiyor ve gelmiyordu. Ve kadın konuştu. “Burası benim, burayı ben yarattım” dedi. “Seni buraya ben getirdim”. Zaten kadını oraya onun getirmesi ya da oraya kendinin gitmesi de bir şeyi değiştirmezdi, ölmüştü. “The Killing Fields” burası olmalıydı. Garip bir şekilde Mike’ın müziğine uygun olarak da dingin ve huzur vericiydi. Birden müziği fark etti. Hipnotize edici o eşsiz güzellikteki müziği. Tüm bunlar düş müydü? İnsanlar uyanıkken düş göremezdi ama. Kendini bu müzikten kurtarmaya çalıştı ama sonra vazgeçti. O kadar güzeldi ki karşı koymaya çalışmanın ötesinde bunu istemiyordu. Kendini müziğin ipeksi akışına bırakmak istiyordu ve bunu yaptı da. Adeta bulutlarda uçuyordu, ya da internette sörf yapıyordu veya mağra dalışı yapan biri gibi derinlik sarhoşluğuna kapılmıştı. Uyuyordu; uyanmak istemiyordu. Dünyadayken hiçbir şeyden, hatta arada bir dünyaya cennetten düşen kadınlarla yatmaktan bile bu kadar hoşlanmamıştı. Zevkin karlı dokuz binlik doruklarına ilk tırmanışı gerçekleştiriyordu adeta. Sonunda beklenen oldu. “Doruğa ulaştı”. Yani boşaldı! Ne derseniz deyin: beli geldi, orgazm oldu, akıttı, attırdı! Müzikle. Kendi bile buna inanamıyordu. Aklına dünyaya düşen üç kadınla birlikte olduğu akşam geldi. Harikaydı! Önce hep birlikte mum ışığında yemek yemişler sonra yatağa girmişlerdi. Hepsine önce masaj yapmış sonra da yapmıştı. Yıllardır partnermiş gibiydiler muhteşem bir uyum, unutulmaz bir gece ve sabah, neredeyse öğlen. Sonra melekler uçup gitmişti. Sonsuzluğa. Kadınların dünyada hep gittikleri yere. Şimdiyse sadece bir müzikle, kendi kendini tekrarlayan basit bir tınıyla bu orgazmın çok daha iyisini yaşıyordu. Mutlu ve şaşkındı, belki de sadece şaşkın. “Ben hep buradayım” deyip kadın gözden kayboldu. Huzurun ortasında kala kalmıştı. Ölümün iyi mi kötü mü olduğunu düşünüyordu. Yemyeşil çimlere uzandı güneş tatlı tatlı onu okşamaya başladı. Birden meyve kostümlü bir çocuğun belirmesiyle güneş ellerini ondan çekti. Çocuk erik ya da şeftali olmalıydı. Kostümün çocuk tarafından hazırlandığı belliydi. Çocuk adama bakıp gülümsüyordu. Adam “adım Tayfun ya seninki?” diye sordu. Çocuk Tayfun dedi. Adam soruyu anlamadığını tahmin edip yine adını sordu çocuk yine Tayfun dedi. Adam adaş mıyız diye sordu. Çocuk yine Tayfun dedi. Anlaşılan adamı anlamıyor sadece adamdan duyduğu bir şeyi tekrarlıyordu. Hem öyleydi hem de değildi. Bütün sorular aynı cevabı buluyordu. Ümidini tam kaybetmek üzereydi ki çocuk farklı bir şey söyledi: “Gelecekte bizi kan bağlayacak”, ve o da kadın gibi gözden kayboldu. Nedenini bilmiyordu ama adam çocuğu çok sevmişti. Ona bakarken içi aynaya bakarmış gibi bir sıcaklıkla dolmuştu. Çocuğun etkisini atlattıktan sonra yeniden düşünmeye başladı. Ölüm eğer buysa, bunlarla olmaksa, hep kulağındaki müziği duymaksa galiba fena bir şey değildi. Birden tekrar o kadın beliriverdi. Bu kez gözüne daha da güzel görünüyordu. Kadın şeffaf beyaz bir elbise giymişti. Zaten müziğin ritmiyle yeterince baştan çıkmış olan adam iyice azmıştı bu görüntü karşısında. Hayatında , yani yaşarken, hiç tahrik olmadığı kadar tahrik olmuştu. Kadın ona yaklaştı ve onu öptü. Gerisi ise sözcüklerle anlatılamayacak ve anlatılmamasını gerektirecek kadar güzel ve özeldi. Yaklaşık bir buçuk saatlik bu süre dünyadaki hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar güzeldi. Gerçek anlamıyla mükemmel! Hatta eriştiği zirve dokuz binlik bir zirveyi bırakın Marsın doruklarını bile aşardı. Yüzlerinde bir tebessüm ikisi de el ele çimlerin üzerine sırt üstü uzanmışlardı. Adam yine bu ölümü düşünmeye başladı. Öldükten sonra yaşadıklarını düşündü ve bunları dünyada yaşadıkları ile karşılaştırdı. Ölümün daha güzel bir yaşama doğum olduğuna karar verdi. Ölüm mükemmeldi!
Tayfun Durali 1998
|
© 2001 Contact Webmaster