| israile boykot için yapabileceğimiz küçük şeyler de var. ama kurşun sıkmak kadar mühim olabilir.
|
|||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||
| YAŞAYAN FİLİSTİN
GERÇEĞİ Bilindiği üzere son zamanlarda uluslararası çapta etkinliği olan basın organlarında ne zaman Ortadoğu konusu gündeme gelse hemen beraberinde bir de "barış süreci"ne temas edilmektedir. Ne var ki, görünüşte birtakım "barış" anlaşmalarının imzalanmış olmasına rağmen bugün Filistin sorunu yine bir kanayan yara özelliğini korumaktadır. Sözde "barış" İsrail'e işgal etmiş olduğu topraklar üzerinde meşruiyet kazandırmaktan ve Filistin meselesini sırtlarında bir yük gibi gören dolayısıyla bu yükten kurtularak İsrail'le doğrudan diplomatik ilişkiler içine girmek için gerekçe arayan Arap liderlerin önünü açmaktan başka hiçbir yenilik getirmemiştir. Öte yanda Filistin halkının mağduriyeti ve ezilmişliği ise katlanarak devam ediyor. Yıllardan beridir devam eden haksızlıklar, işkenceler, toprak gaspları, toplu sürgünler vs. dolayısıyla aslında bütün insanlığın ortak bir sorunu olması gereken Filistin sorunu, bugün dünyaya hükmetmeye çalışan birtakım güçler tarafından önce Arap ve Ortadoğu sorunu haline getirildi. İkinci merhalede sorunu, FKÖ ile İsrail arasındaki bir sorun şeklinde sundular. Bunun arkasından da sözde bir "barış" merhalesi geldi ve birtakım anlaşmaların altına imza atıldı. Ama Filistin halkının acıları, ızdırapları bitmedi. Sizlere bu raporumuzda Filistin'de bugün yaşanan gerçekleri anlatacağız. Burada vereceğimiz bilgiler Betselim adındaki ünlü İsrail insan hakları örgütü de dahil olmak üzere değişik uluslarararası ve ulusal insan hakları örgütlerinin hazırlamış olduğu raporlardan derlenmiştir. Bu bilgiler, zihninizde oluşabilecek "Türkiye'de "Filistin'le Dayanışma ve Dostluk Derneği" adında bir dernek kurmaya neden ihtiyaç duyuldu?" sorusuna cevap vermeye de yetecektir. Filistin Halkı Şimdi Daha Perişan Bilindiği üzere günümüz şartlarında siyâsi bağımsızlığın temel şartlarından biri ekonomik bağımsızlıktır. Bir toplumun ekonomik hakları kendisine verilmedikten, kendi ayaklarının üstünde durmasına müsaade edilmedikten sonra başına sözde "özerk" yönetimin geçirilmesinin o topluma hiçbir yararı olmaz. Hatta o sözde özerk yönetim o toplumun sırtında yeni bir yük olacağından yeni sorunlar getirecektir. İşte bugün güya özerkleştirildiği ileri sürülen Filistin bölgelerinde yaşanan durum budur. 13 Eylül 1993'te Oslo'da ve 4 Mayıs 1994'te Kahire'de imzalanan anlaşmalardan sonra kurdurulan özerk yönetimin sorumluluğuna verilen bölgelerde yaşayan Filistinli halkın bugün karşı karşıya olduğu durum söz konusu anlaşmaların arka planındaki gerçekleri daha da gün yüzüne çıkarmaktadır. Bu bölgelerde on binden fazla aile günlük ekmek ihtiyacını karşılama imkânından bile mahrum iken özerk yönetime nakdi yardım yapan ülkelerin bu yardımların polis teşkilatında kullanılmasını şart koşmaları oldukça ilginçtir. Bunun yanısıra ayni yardımların da çoğunlukla polis teşkilatında kullanılacak araç ve gereçlerden ibaret kalması bu konudaki hayretlerimizi daha da artırıyor. Demek ki amaçlanan şey orada yaşayan insanların sıkıntılarının giderilmesi değil daha çok sık boğaz edilmesi. Özerk Bölgede Ekonomik Sıkıntılar ve İşsizlik Özerk yönetimin sorumluluğuna verilen Gazze bölgesi dünyada nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu bölgedir. Bu bölgede km2 başına 2617 kişi düşmektedir. Km2 başına düşen insan sayısının Almanya'da 227, Fransa'da 106, Türkiye'de 77 olduğunu düşünürsek Gazze'deki nüfus yoğunluğunun ne kadar yüksek olduğunu daha net bir şekilde anlamamız mümkün olur. Gazze'deki bu nüfus yoğunluğu 1948 savaşındaki mülteci akımlarından ve işgal yönetiminin kasıtlı uygulamalarından kaynaklanmaktadır. 1948 savaşında işgalcilerin Filistin topraklarının önemli bir kısmını ele geçirmeleri ve BM Genel Kurulu'nun 181 sayılı kararıyla işgal edilen bu topraklar üzerinde İsrail'in kurulmasına fırsat verilmesi üzerine çok sayıda Filistinli o zaman henüz Mısır yönetiminde olan Gazze'ye iltica etti. Mısır'ın 1967 Haziran savaşından yenilgiyle çıkması üzerine Gazze bölgesi de İsrail'in eline geçti. Gazze'deki bu nüfus yoğunluğunun birinci sebebi 1948'de işgal edilmiş topraklardan bu bölgeye yönelik mülteci akımı olduğundan bölgedeki nüfusun üçte ikisini de mülteciler oluşturmaktadır. Yani bu bölgede yaklaşık olarak 625 bin mülteci yaşamaktadır. Bu mültecilerin yarıdan çoğu da (yaklaşık 335 bin kişi) mülteci kamplarında yaşıyor. Bütün bu mülteciler ve özellikle mülteci kamplarında yaşayanlar ekonomik yönden oldukça zor şartlarda hayatlarını sürdürmektedirler. Çünkü bunların hepsi işgalciler tarafından ele geçirilen gayri menkullerini ve mal varlıklarının çoğunu terkederek sadece başlarını alıp o bölgeye sığınmak zorunda kalmış kimselerdir. Özerk yönetimin kurdurulması Gazze'deki o yüzbinlerce mültecinin durumunu değiştirmedi aksine daha da kötüleştirdi. Çünkü onların asıl vatanları ve toprakları üzerindeki İsrail hâkimiyetini resmileştirerek onların yeniden kendi öz yurtlarına ve topraklarına dönme ümitlerinin önüne set çekmiş oldu. Bununla birlikte kendilerine herhangi bir iş imkânı ve geçim kaynağı da sağlamadı. Gazze nüfusunun üçte ikisini oluşturan mültecilerin durumu böyleyken geçmişte onları bağrına basmış olan yerlilerin durumları da çok iyi sayılmaz. Her şeyden önce bu insanlar kendilerine sığınan kardeşlerinin dertlerini ve sıkıntılarını paylaşmak zorunda kaldıklarından kendileri de çeşitli ekonomik zorluklarla karşı karşıya gelmişlerdir. Öte yandan 1967'de Gazze'nin de işgal edilmesiyle başlayan kasıtlı uygulamalar bölgedeki ekonomik durumun daha da kötüleşmesine, işsizlik oranının günden güne artmasına yolaçtı. Özerk yönetimin işbaşına gelmesinden sonra ise bölgedeki işsizlik oranı daha da arttı. Çünkü daha önce çok sayıda Gazzeli 1948'de işgal edilmiş topraklara girerek çalışma imkânı bulabiliyordu. Özerklik anlaşmasından sonra araya sınır konduğundan bu geçişler vizeye bağlandı. Öte yandan İsrail yönetimi de anlaşma şartlarını gerekçe göstererek geçişleri iyice kısıtladı. Bunun yanısıra izinsiz geçişleri engellemek amacıyla geçiş kapıları dışındaki kısımları tel örgüyle kapattığı gibi belli aralıklarla gözetleme noktaları kurdu. Bu durum dolayısıyla Gazze'de işsizlik oranı % 60'ı geçti. Özerk yönetim de zaten Oslo ve Kahire anlaşmalarında önüne sürülen şartları kabullenirken böyle bir sonucu kendi eliyle hazırlamıştı. Bütün bu sebeplerden dolayı bugün Gazze'de yaşayan halkın % 98'i uluslararası standartlara göre fakirlik sınırının altında bir gelirle geçinmek zorundadır. Bunların içinde hiçbir yerden geliri olmayan on binden fazla aile mevcuttur. Bunları ise genellikle işgalciler tarafından şehid edilenlerin veya hapse atılanların aileleri oluşturmaktadır. Özerk yönetim bu durumdaki ailelerin dertlerine çare aramak yerine İsrail yönetiminin istek ve zorlamaları doğrultusunda yeni tutuklamalar yaparak herhangi bir yerden gelir sağlama imkânına sahip olmayan ailelerin sayılarını daha da artırdı. En son rakamlara göre özerk yönetim polisleri tarafından tutuklu bulundurulanların sayıları 400'ü geçti. Özerk yönetim bununla da kalmayarak İsrail'i memnun edebilmek için Filistin Devlet Güvenlik Mahkemesi adında bir mahkeme kurmak suretiyle tutuklananların uzun süre zindanda tutulabilmeleri için sözde yargı mekanizması oluşturma yoluna gitti. Özerk yönetimin "güvenlik" sistemine temas etmişken bu yönetimin polis teşkilatının ve diğer güvenlik organlarının Filistin ekonomisine getirdiği külfetten söz etmeden geçemeyeceğiz. Özerk yönetimin kurdurulmasındaki asıl amaç İsrail'i sıkıntıya sokan bağımsızlık mücadelesinin ve özellikle İslâmi hareketin önünü kesmek olduğundan bu yönetimin emrindeki güvenlik güçlerine büyük önem verilmektedir. Dolayısıyla bugün bu yönetimin emrinde, gizli ve açık istihbarat organları dahil olmak üzere, beş ayrı güvenlik organı bulunmaktadır. Bütün bu organlarda çalışan görevlilerin toplam sayıları göz önünde bulundurulduğunda özerk yönetimin sorumluluğuna verilen bölgelerde oturan her yirmi kişiye, bunların içinde çalışabilecek durumda olan her altı kişiye bir güvenlik görevlisinin düştüğü görülür. Bu durum çalışabilecek durumdaki her altı sivilin bir güvenlik görevlisini beslemek zorunda olması anlamına gelir. Fakirlik oranının % 98'i işsizlik oranının da % 60'ı bulduğu bölgedeki halkın bu yükü kaldıramayacağı açıktır. Dış yardımların özellikle polis teşkilatına tahsis edilmesi biraz da bu yüzdendir. Bu teşkilatın sürekli dış yardımlarla ayakta duramayacağı ortada. Bundan dolayı özerk yönetim lideri Arafat daha şimdiden ilginç vergi uygulamaları getirerek yönetimindeki halkı sık boğaz etmeye başladı. Arafat Umduğunu Bulamadı Yasir Arafat, siyonist İsrail yönetimi karşısında pek çok taviz verdikten sonra Filistin topraklarına döndüğünde kendisini İsrail'le işbirliğine teşvik eden ülkelerin yaptığı yardım vaadlerinden dolayı hayli ümitliydi. Yıllardan beri intifadadan başı dertte olan İsrail'i düzlüğe çıkarma çabası içinde olan ülkelerin vaadlerine göre Dünya Bankası'nın öncülüğünde ve gözetiminde Arafat yönetimine birinci yılda 670 milyon dolar yardım yapılacak ve bu miktar ilk beş yıllık dönemde 2.4 milyar doları bulacaktı. Ancak bu yardımların önemli bir kısmı faizli kredi olarak verilecekti. Dünya Bankası'nın ve onun arkasındaki güçlerin Arafat yönetimine böyle faizli krediler vermekteki amaçları Filistin toprakları üzerinde kurdurdukları eli kolu bağlı özerk yönetimin geleceğini de ipotek altına almaktı. Kredici ülkeler Arafat yönetimine güvenmediklerinden, sağlayacakları kredilerin onun tarafından serbestçe kullanılmasına fırsat vermeme kararı almışlardı. Bu amaçla kredilerin kullanımını murakabe etmek amacıyla bir heyet oluşturulması ve bu heyetin kredileri sağlayacak ülkelerin doğrudan gözetiminde ve direktifleri doğrultusunda çalışması da karara bağlandı. Böyle bir heyetin oluşturulmasındaki asıl amaç verilecek kredilerin Filistin'in ekonomik bağımsızlığını amaçlayan yatırımlar için kullanılmasına fırsat vermemekti. Kredici ülkeler, birçok İslâm ülkesine karşı uyguladıkları "öldürmeme-kaldırmama" politikalarını Filistin halkına karşı da uygulamayı amaçladıklarından verecekleri kredilerin Filistin topraklarındaki işsizlik ve fakirlik problemlerini çözmeyi amaçlayan yatırımlara yöneltilmesine de fırsat vermemek niyetindeydiler. Ancak bütün bunlara rağmen Arafat uyine de mduğunu bulamadı. Kendisine verilecek kredilerin oluşturulacak uluslarası heyetin gözetiminde kullanılması şartını kabul etmesine rağmen vaadedilen paraları alamadı. Örneğin Filistin'e dönüşünün birinci ayında kendisine verilmesi kararlaştırılan 40 milyon doların yerine sadece 10 milyon dolar teklif edildi. Arafat 40 milyon doları tam olarak alabilmek için 10 milyonu kabul etmedi. Tabiatıyla kredici ülkelerin bu tutumu Arafat'ı ümitsizliğe yöneltti ve Arafat bu ümitsizliğini şu sözleriyle dile getirdi: "Yardım verecek ülkeler tarafından bize sunulan vaadlerin tümü kâğıt üzerindeki mürekkepten başka bir şey değildir. Bu vaadlerden hiçbir şey yerine getirilmedi, hiçbir şey. Anladığım kadarıyla bunlar sadece vaadlerden ibarettir, vaadlerden." Filistinliler Fakirleştiriliyor Bugün özerk yönetimin sorumluluğuna verilen Gazze bölgesinde beş kişilik bir ailenin bir aylık mutfak giderleri asgari beslenme şartlarına göre 250 doları bulmaktadır. Oysa işsizlik oranının % 60'ı bulduğu bu bölgede çalışabilen kesimin aylık gelirleri şöyledir:
Bu bölgede kişi başına düşen yıllık milli gelir ortalama 590 dolardır. Hâlen İsrail işgali altında bulunan Batı Yaka (Batı Şeria) bölgesinde ise kişi başına düşen yıllık milli gelir 1200 dolar civarındadır. Oysa yahudilerde bu miktar kişi başına yıllık 13.330 doları bulmaktadır. Bunun yanısıra yahudilerde ortalama 5 kişiye bir motorlu araç düşerken, Filistinlilerde 16 kişiye bir motorlu araç düşmektedir. Yahudilerin yoğun olduğu bölgelerde 350 kişiye bir doktor düşerken, Filistinlilerin yoğun olduğu Batı Yaka'da 1500 kişiye bir doktor düşmektedir. Filistinlilerin bugün içinde bulundukları ekonomik durum birtakım kasıtlı uygulamaların doğal sonucudur. Gazze ve Eriha bölgelerinde özerk yönetim kurdurulunca İsrail yönetimi, fakirliğin insanları İslâmi akımların saflarına katılmaya yönelttiğini, dolayısıyla dünya ülkelerinin buna karşı özerk yönetimi maddi yönden desteklemeleri gerektiğini söylüyordu. Oysa bu iddiasına kendisinin bile inanmadığı, bu sözleri sırf Filistin halkını fakirleştirmeyi amaçlayan birtakım kasıtlı uygulamalarını kamufle etmek amacıyla söylediği bizzat kendi uygulamalarından anlaşılmaktadır. Gazze ve Batı Yaka bölgelerini sık sık ekonomik ablukaya alması, bu bölgelere giriş çıkışları engelleyerek oralarda yaşayan halkın günlerce işlerine gitmelerini engellemesi bunun göstergesi. Filistinli
Tutukluların Izdırabı Bugün İsrail cezaevlerinde altı binden fazla Filistinli siyâsi tutuklu bulunmaktadır. Bunların birçoğunu da kadın ve çocuk tutuklular oluşturuyor. Aslında FKÖ'nün imzaladığı özerklik anlaşmalarına göre İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutukluların büyük bir çoğunluğunun serbest bırakılmaları gerekiyordu. Fakat İsrail yönetimi tutukluların çok az bir kısmını, söz konusu anlaşmaları desteklediklerine ve İsrail'e karşı tavır almayacaklarına dair bir belge imzalamaları şartıyla serbest bıraktıktan sonra vakit kaybetmeden onlardan boşalan yerleri yeni tutuklamalarla doldurmaya başladı. Sözünü ettiğimiz o nisbi serbest bırakma işleminde de öncelikle bir belge imzalama şartı konulmak suretiyle grup ayrımı yapıldı. Söz konusu belgeyi imzalamayanlar serbest bırakılmadılar. Bu ayrımcılıkta FKÖ de İsrail'in yanında yer aldığından imzalamış olduğu anlaşmanın tutuklularla ilgili maddesinin gereği gibi uygulanması için herhangi bir girişimde bulunmadı. Tutukluların
Yaşadığı Dram İsrail zindanlarındaki Filistinli tutukluların tam bir insanlık dramı yaşadıkları, bu insanların işgal yönetiminin görevlileri tarafından her türlü insanlık dışı muameleye ve işkencenin her şekline maruz bırakıldıkları çeşitli insan hakları kuruluşlarının raporlarında tescil edildi. Örneğin İnsan Hakları İçin Uluslararası Dayanışma Kurumu'nun ve Betselim İnsan Hakları Örgütü'nün raporlarına göre intifadanın başladığı 8 Aralık 1987 tarihinden Şubat 1995 sonuna kadarki süre içinde İsrail zindanlarındaki Filistinli mahkumlardan 35 kişi işkenceyle öldürüldü. İsrail zindanlarında hayat sürdürüp de sağ kalabilenlerin de pek yaşadıkları söylenemez. Çünkü buraları dünya cehennemi olarak isimlendirenler yanlış konuşmuş olmazlar. İsrail zindanlarında hayat sürmeye mahkum edilen Filistinlilerin ne gibi şartlarda varlıklarını devam ettirebildiklerinin anlaşılması için bir örnek olarak en-Nakab çöl hapishanesinden sözedeceğiz. en-Nakab çölü İsrail'in 1948'de işgal etmiş olduğu toprakların güney kesiminde bulunmaktadır. Burası yeşil alana sahip olmadığından İsrail, nükleer santrallerinin çoğunu buraya kurmuştur. Örneğin İsrail'in en büyük, en ünlü ve en eski nükleer reaktörü olan Dimona bu çöldedir. İşte bu nükleer reaktörlere komşu olan çöl hapishanesinde bugün 700 Filistinli siyasi tutuklu bulunuyor. Bunların çoğu gizli dosya bulundurmak, şüpheli kişilerle ilişki içine girmek vs. gibi düzmece gerekçelere dayanılarak buraya doldurulmuşlar. Hapishane denilince etrafı yüksek duvarlarla örülmüş müstahkem binalar akla gelir. Ama en-Nakab hapishanesi öyle değil. Çadır hapishanesi olarak bilinen bu zindanda mahkumlar etrafı dikenli tellerle örülmüş çadırlarda kalıyorlar. Ancak tutuklulara tahsis edilen çadırlar çöl şartlarına uygun olmadığından buradaki mahkumlar yazın yanıyor, kışın donuyorlar. Çadırların arasında fareden yılana her türlü haşerata rastlamak mümkün. Temizliğe dikkat edilmediğinden çadırların içinde bit, pire vs. açıktan dolaşma imkânı bulabiliyorlar. Hapishane meskun bölgelerden uzak olduğundan tutukluların yakınları tarafından ziyaret edilme imkânları da oldukça kısıtlı. Kötü şartlardan dolayı hasta olanların, yaşlılıklarından dolayı bakıma ve tedaviye muhtaç olanların seslerine kulak asan yok. en-Nakab hapishanesi sadece bir örnek. Batı Yaka'nın Cenin şehri yakınlarında bulunan Fari'a hapishanesinin, Nablus'taki Cuneyd hapishanesinin de ondan farkı yok. Kısaca, İsrail'in bağımsızlık mücadelesi vermeye kalkışan Filistinliler için kurduğu hapishanelerin hiçbirinin diğerinden farkı yok. Kadınlar
ve Çocuklar da Zindanlarda İsrail zindanlarına doldurulanların hepsinin ergenlik yaşına girmiş erkeklerden oluşmadığını, onların yanısıra kadınların ve çocukların da hayli yekün teşkil ettiklerini yukarıda söylemiştik. Ramallah'taki ed-Damir İnsan Hakları Kurumu İsrail zindanlarında çok sayıda genç kız ve bakıma muhtaç çocukları olan kadın bulunduğunu bildirdi. Mandela İnsan Hakları Örgütü de İsrail zindanlarındaki tutukluların 200'ünü 18 yaşın altındaki çocukların oluşturduğunu bildirdi. Çok
Yönlü Zulüm İsrail zindanlarındaki insanların ızdırapları sadece yaşadıkları şartların kötü olmasından kaynaklanmıyor. Bu insanların aynı zamanda çeşitli işkencelere maruz bırakıldıklarına yukarıda işaret etmiştik. Bunun yanısıra hastalıklarından dolayı tedaviye ve bakıma muhtaç olanların tedavi görmelerine fırsat verilmiyor. Örneğin bazı insan hakları örgütlerinin Telmund ve Levati hapishanelerinde yatan bazı kadınların acil ameliyata ihtiyaç duydukları doktor raporlarıyla birlikte yetkili organlara bildirildiği halde ilgilenen olmadı. Bunun yanısıra çocuk tutuklulardan bazılarının aşırı şekilde dövülmekten veya kötü muameleden dolayı çeşitli psikolojik ve nörolojik rahatsızlıklara maruz kaldıkları Mandela İnsan Hakları Örgütü'nün hazırladığı bir raporda dile getirildi. Bunun yanısıra bazen tutuklular mahkeme tarafından kararlaştırılan ceza sürelerini doldurdukları halde tam çıkmaya hazırlanırken ellerine bir kâğıt sıkıştırılıyor. Kâğıtta cezasının yeniden baştan başlatılacağı veya bir süre uzatıldığı yahut mahkemenin önceki kararda verilen ceza süresini yeterli bulmadığından o kararı bozduğu ve davanın yeniden ele alınacağı bildiriliyor. Bu şekilde ceza tekrarı işlemleriyle birkaç kez karşılaşanlar bile var. Dışardakiler
Rahat mı? Tutuklular zindanlarda bu muamelelere maruz kalırken onların dışardaki yakınları ve çocukları da büyük bir ızdırap içindeler. Örneğin zindanlarda tutulan çocuklu kadınların bakıma muhtaç küçük çocukları binbir türlü sıkıntıyla karşı karşıyalar. Bunun yanısıra erkek tutukluların da çoğunun aileleri çalışma imkânına veya geçimini temin edebilecekleri bir gelire sahip değiller. Şimdi anne baba ve beş çocuktan oluşan bir aile düşünün. Baba şu Ağustos sıcağında en-Nakab çöl hapishanesinde dikenli tellerin arasına sıkıştırılmış çadırda farelerin, yılanların, kertenkelelerin, bitlerin, pirelerin arasında varlığını sürdürmeye çalışıyor. Anne ise beş çocuğuyla Gazze'nin kenar mahallelerinden birinde üzeri teneke parçalarıyla, mukavvalarla, kartonplaklarla örtülmüş bir gecekonduda hayat mücadelesi veriyor. Ama bir yerden geliri olmadığı için çoğu zaman çocuklarına bir sıcak çorba bile pişiremiyor. Bazen çocuklarını tencerenin içine attığı birkaç taş parçasını kaynatarak avutmaya ve böylece uyutmaya çalışıyor. Yani baba en-Nakab çölündeki hapishanede anne ve çocuklar ise Gazze açık hava hapishanesinde hayat mücadelesi veriyorlar. Hepsinin hürriyetleri ellerinden alınmış, hepsi insanlık açısından utanılacak bir hayata mahkum edilmişler. Şimdi bir başka aile düşünün. Aynı şekilde anne baba ve beş çocuktan oluşan. Bu ailenin fertlerinden anne Levâti hapishanesinde yatıyor. Hasta olduğunu ve acilen tedavi görmesi gerektiğini insan hakları kurumlarına bildirmiş. İnsan hakları kurumları onun raporlarını yetkili organlara iletmiş ama kimse kulak asmamış. Öte tarafta baba, aralarında iki veya en fazla üç yaş fark olan ve en küçüğü daha doğru dürüst yürüyemeyen beş çocuğa bakmak zorunda. Bununla birlikte çocuklarının aç kalmaması için her sabah erken saatlerde işe gitmesi ve akşam geç saatlere kadar çalışması gerekiyor. Çocuklarının küçüklerini büyüklerine emanet ederek işe gitmekten başka çaresi yok. Artık o çocukların akşama kadar neler çektiklerini, ne tür sıkıntılarla karşı karşıya geldiklerini Allah bilir. Anne ve babanın ızdırabını anlatmaya ise kelimeler yetmez. Bütün bunların birer senaryo olduğunu falan sanmayın. Bu, Gazze'deki, Batı Yaka'daki ve diğer Filistin topraklarındaki binlerce Filistinli ailenin yaşadığı dram. Tutuklular
Başkaldırıyor İşte bu dramı yaşayan binlerce insan özerk yönetimin kendi haklarını savunmadığını, kendilerini hep oyuna getirdiğini, İsrail yönetiminin kabul ettiği anlaşmanın bile gereği gibi uygulanması için girişimde bulunmadığını görünce kendi haklarını bizzat kendileri savunmak, seslerini bütün dünyaya duyurmak için harekete geçmeye karar verdiler. "Tutukluların intifadası" diyebileceğimiz bu hareket önce 16 Haziran 1995'te Cuneyd hapishanesinde açlık greviyle başladı. Açlık grevi daha sonra bütün İsrail hapishanelerine yayıldı ve değişik gruplara mensup beş binden fazla tutuklu bu greve iştirak etti. Dışardaki Filistinli halk da açlık grevine katılarak ve çeşitli gösteriler düzenleyerek tutukluların direnişini destekledi. Ancak özerk yönetim yine İsrail'le işbirliği yaparak tutukluların bu eylemlerinin başarıya ulaşmasını engelledi. İşkence
İsrail'de Kanuni Uygulama Yukarıda, İsrail zindanlarındaki tutukluların ızdıraplarından söz ederken bu tutuklulara işkence edildiğine de kısaca temas etmiştik. Bu konunun biraz tafsilatına girmek istiyoruz. İsrail kanunları, iç istihbarat örgütü Shin-Bet bünyesinde çalışan görevlilerin siyâsi tutukluları itirafa zorlamak amacıyla işkence yapmasına izin vermektedir. İsrail Yüksek Mahkemesi, Aralık 1994 başlarında İşkenceye Karşı Halk Konseyi tarafından Shin-Bet elemanlarının Filistinli tutuklulara işkence yapmalarının yasaklanması için açılan davayı reddetti. Mahkeme sadece söz konusu konseyin Shin-Bet elemanlarının başvurduğu işkence metodlarından bazılarına itiraz için yeni bir dava açabileceğini açıkladı. İsrail ordusuna bağlı bir araştırma merkezinin, Batı Yaka bölgesinde görevlendirilmiş olan İsrail askerleri arasında gerçekleştirdiği bir araştırma sonucunda, bu askerlerin % 46'sının, insanlara akıl almaz derecede işkence ve bedensel taciz yapıldığına şahit oldukları ortaya çıktı. Araştırma sonuçlarına göre bu uygulamalar İsrail askerleri tarafından Filistinlilere karşı çoğunlukla önemli bir gerekçe gösterilmeden yapılıyor. Sözlü hakaretler, maddi varlıklarda meydana getirilen tahribatlar ve ev yıkımları ise bunun dışında. Uluslararası İnsan Hakları Dayanışma Kurumu İsrail yönetimini tutuklu bulundurduğu Filistinlilere ağır işkence metodları uygulamasından dolayı kınadı. Açıklamada İsrail polisinin son zamanlarda psikolojik ve bedensel taciz ve şiddetli acı veren işkence uygulamalarını artırdığına dikkat çekildi. Adından daha önce de söz ettiğimiz Betselim İnsan Hakları Örgütü Mart 1995 başında yayınladığı raporda intifadanın başladığı 1987 Aralık ayından Şubat 1995'in sonuna kadar işgal altındaki Filistin topraklarında İsrail askerleri tarafından öldürülen Filistinlilerin sayısının 2405'i bulduğunu, bunlardan 35'inin aşırı dövme veya işkence sonucu hayatını kaybettiğini bildirdi. Aynı bilgi İnsan Hakları İçin Uluslararası Dayanışma Kurumu'nun raporunda da yer aldı. İşkence yüzünden ölümler bu raporların yayınlandığı tarihlerden sonra da devam etti. İşte birkaç örnek: Mahmud Abdullah Umran adında, 17 yaşında bir Filistinli genç tutuklu bulunduğu, Batı Yaka'nın el-Cenin kentindeki Fari'a hapishanesinde soruşturma esnasında uygulanan işkence yüzünden hayatını kaybetti. Mahkeme yönetimi ise Umran'ın intihar ettiğini ileri sürdü. Ancak cesedinin üzerinde otopsi yapılmasına izin vermedi. Mahmud Abdullah Umran 26 Aralık 1994 tarihinde İsrail askerleri tarafından evinden alınıp götürülmüş ve öldüğünün açıklandığı tarihe kadar kendisinden hiç haber alınamamıştı. Abdussamed Hasan Harizât adlı 30 yaşındaki bir Filistinli de Kudüs'teki el-Meskubiyye tutukevine yapılan işkence ve dövme dolayısıyla durumunun ağırlaşması üzerine kaldırıldığı Kudüs Hedâsâ Ayni Kârim hastanesinde 25 Nisan 1995 Pazartesi günü hayatını kaybetti. Kudüs Hedâsâ hastanesi yetkilileri Abdussamed Harizât'ın hastaneye getirildiği sırada şuurunu kaybetmiş olduğunu ifade ettiler. Yapılan açıklamaya göre Harizât hastanede otuz saat şuursuz şekilde yattı ve daha sonra kurtarılamayarak hayatını kaybetti. Mahmud Abdullah Umran'ın cesedinde otopsi yapılmasına izin vermeyen İsrail yönetimi Betselim İnsan Hakları Örgütü'nün ısrarı dolayısıyla Abdussamed Harizat'ın cesedinde otopsi yapılmasına izin vermek zorunda kaldı. Betselim Amerikalı bir otopsi uzmanını da yapılacak işlemleri murakabe etmesi için davet etti. Sonuçta, 28 Nisan 1995 Cuma günü geç saatlerde açıklanan otopsi raporlarında Abdussamed'in daha önce geçirmiş olduğu herhangi bir hastalıktan dolayı değil kafasından şiddetli şekilde dövülmesi dolayısıyla öldüğü duyuruldu. Abdussamed Harizat'tan önce de 8 Nisan 1995 tarihinde Dellâl Ma'zuz adlı 29 yaşında bir Filistinli genç Sarfend cezaevinde soruşturma esnasında uygulanan işkenceden dolayı hayatını kaybetmişti. Filistin
Topraklarına Yerleştirilmiş Bombalar: Yahudi Yerleşim Merkezleri İsrail askerlerinin gözetiminde el-Halil katliamını gerçekleştiren Baruch Goldstein adlı yahudi Kiryat Arba yahudi yerleşim merkezinin sakinlerindendi. Bu durum 1967 Haziran savaşında işgal edilmiş Filistin topraklarına kurulmuş olan ve sayıları 200'ü bulan yahudi yerleşim merkezlerinin Filistin halkının güvenliği açısından önemli bir tehdit unsuru olduğunu da ortaya koyuyordu. Bu olayla birlikte, büyük çoğunluğu İsrail yönetimi tarafından silahlandırılan 150 bine yakın yahudi yerleşimcinin oturduğu bu yerleşim merkezlerinin her an patlayabilecek durumda birer bomba niteliği taşıdığı bir kez daha ortaya çıktı. Aslında bu saldırı yahudi yerleşimcilerin gerçekleştirdiği ilk saldırı değildi. Yahudi yerleşimciler gerek Hz. İbrahim Camisi'ne ve gerekse diğer mabedlere daha önce de çeşitli saldırılar düzenlemişlerdi. Ama İsrail hükümeti, sürekli tehdit altında olan Filistinli Müslümanların güvenliği için hiçbir girişimde bulunmazken yahudi yerleşimcilerin çoğunu silahlandırdı. Olay, Gazze - Eriha anlaşmasının tutarsızlıklarından birini de ortaya koyuyordu. Çünkü söz konusu anlaşma, özerklik verileceği ileri sürülen ve Filistin topraklarının % 2'den daha azını oluşturan Gazze ve Eriha bölgelerindeki yahudi yerleşim merkezlerinin kalmasını öngörüyordu. Üstelik anlaşmaya göre bu yerleşim merkezlerinin güvenlikleri İsrail askerleri tarafından sağlanacaktı. Barışın
Gölgesinde Yahudi Yerleşimi İsrail, FKÖ ile imzaladığı barış anlaşmasının gölgesinde çeşitli oyunlar çeviriyor. Bu oyunların başında da işgal altındaki Filistin topraklarına yeni yahudi yerleşim merkezlerinin kurulması ve bölgedeki Filistinli nüfusun azaltılması geliyor. Asker
- Yerleşimci İşbirliği İsrail hükümetinin hukuk danışmanı Mihail ben Beir işgal altındaki Filistin topraklarında görevlendirilmiş olan İsrail askerlerinin bölgedeki yahudi yerleşimcilerle işbirliği yaparak Müslümanlara yönelik kanuna aykırı hareketler yaptıklarını ve çeşitli saldırılar düzenlediklerini bildirdi. Ha Aretz gazetesinin yazdığına göre Ben Beir konuyla ilgili olarak İsrail başbakanı Rabin'e sunduğu raporda ordudaki yetkililerin söz konusu olaylardan dolayı askerlere karşı herhangi bir soruşturma yapmadıklarını, zaten ordunun bu tür olayları soruşturabilecek bir mekanizmaya sahip olmadığını dolayısıyla bu olaylarla ilgili soruşturmanın polis tarafından yapılması gerektiğini ifade etti. Öte yandan Rabin'in ordu mensuplarının yahudi yerleşimciler hakkında hukuki soruşturma açmalarına şiddetle karşı olduğu, buna karşılık polis yetkililerinin de gerekli insan gücüne sahip olmadıklarını gerekçe göstererek Batı Yaka'daki yahudi yerleşimcilere yönelik soruşturmaları üzerlerine almak istemedikleri bildirildi. Batı Yaka'daki yahudi yerleşimcilerin askerlerle işbirliği yaparak Müslümanlara karşı işledikleri eylemlerin soruşturması konusundaki bu polis - asker tartışması ve her bir tarafın sorumluluğu üzerinden atmaya çalışması söz konusu eylemleri gerçekleştirenlerin önlerini açıyor. İsrail kaynakları da bu yetki ve sorumluluk tartışmasının meselenin çözümünü uzatacağına ve söz konusu fiillerin artmasına yolaçacağına dikkat çektiler. Yahudi yerleşimciler bu yetki kargaşasından yararlanarak çeşitli eylemler gerçekleştiriyorlar. Gerçekleştirdikleri eylemler içerisinde camilere, mezarlıklara ve benzeri mekânlara saldırma, çocuk kaçırma, kadınları rencide etme vs. gibi çok değişik fiiller var. İşte bunlardan birkaç örnek: Batı Yaka'nın Beytilaham şehri yakınında bulunan Nihâleyn köyünün sâkinleri, köylerinin doğusunda bulunan Danyal yahudi yerleşim merkezinde oturan bazı yahudi yerleşimcilerin köydeki camilere saldırdıklarını ve son derece çirkin hareketler yaparak camileri kirlettiklerini bildirdiler. Köy halkı söz konusu yerleşimcilerin bu tür saldırıları daha önce de birkaç kez gerçekleştirdiklerine dikkat çekerek onların bu tahrikçi saldırılarının engellenmesi yönünde hiçbir girişimde bulunulmadığını dile getirdiler. Batı Yaka'nın Nablus şehri yakınlarında bulunan Kefer Kadum köyü sakinleri yahudi yerleşimcilerin sık sık tarım arazilerine ve ağaçlara saldırarak tahribat yaptıklarını, ağaçları kestiklerini bildirdiler. Uluslararası Hukuk Konseyi'ne üye olan el-Hak İnsan Hakları Örgütü'nün hazırladığı bir rapora göre yahudi yerleşimciler Filistinlilerin ekonomik durumlarını kötüleştirmek amacıyla onların mal varlıklarına zarar vermeyi amaçlayan eylemlerini özellikle barış anlaşmasından sonra hayli artırdılar. Bu amaçla 1994 zeytin devşirme mevsiminin başlamasıyla birlikte, Nablus'un Sâlim kasabasında 100 zeytin ağacını yaktılar. Raporda bu ağaçları yakma ve kesme işini 60 kadar yahudi yerleşimcinin gerçekleştirdiği ve bunların genelinin Kudüs'teki bir yahudi okulunun öğrencisi oldukları ifade edildi. Örgütün raporunda İsrail yönetiminin yahudi yerleşimcilerin eylemleri karşısında gevşek davrandığı, bu tür eylemleri tekrarlamalarını engelleyecek bir ceza vermediği, çoğu zaman bu eylemleri gerçekleştirenleri tamamen cezasız bıraktığı, dolayısıyla bu tutumuyla saldırgan yerleşimcilere cesaret verdiği dile getirildi. Bu sayılanlar sadece birkaç örnek. Tamamına yakını silahlı olan yahudi yerleşimciler bunlar gibi daha yüzlerce eylem gerçekleştirdiler ve eylemlerine sürekli yenilerini ekliyorlar. Yahudi yerleşimciler Filistinlileri rahatsız edici eylemlerini İsrail ordusunun Batı Yaka'dan çekilmesi durumunda da sürdürecekleri yolunda tehditler savuruyorlar. Bu tehditleriyle sürekli bir potansiyel tehlike olduklarını vurgulamış oluyorlar. Maariv adlı İsrail gazetesi konuyla ilgili haberinde bir siyonist liderin: "Ordunun çekilmesi durumunda kendi toplumumuzun sorumluluğunu kendimiz üstleniriz" dediğini ve bu durum karşısında kendi milis güçlerini oluşturacakları yolunda açıklamada bulunduğunu yazdı. Filistin özerk yönetimi kendi sorumluluğuna verilen bölgelerdeki yahudi yerleşim merkezlerine herhangi bir müdahalede bulunamıyor. Bu merkezlerin güvenliklerinden de Filistin polisleri değil İsrail askerleri sorumlu tutuluyor. İsrail yönetimi şimdi de bu yerleşim merkezlerini özel yollarla belli merkezlere oralardan da yeşil hat içinde kalan yani resmiyette "İsrail" olarak gösterilen bölgeye bağlamak ve özerk yönetimin sorumluluğuna verilen bölgeden tamamen bağımsız hâle getirmek için çaba harcıyor. Filistinli
Mültecileri Kim Düşünecek? 1948'de İsrail resmen kuruluşunu ilan edince ve bu devletin kuruluşu 181 sayılı BM Genel Kurulu kararıyla te'yid edilince çok sayıda Filistinli kendi öz vatanını terkederek başka topraklara sığınmak zorunda kalmıştı. 1948'de İsrail'in kuruluşunun ilan edilmesinden sonra ilk mülteci akını o zaman henüz işgal altında olmayan Gazze ve Batı Yaka'ya olmuştu. Bu yüzden özellikle Gazze'de o toprakların besleyebileceği sayının üstünde insan toplandı. 1967 Haziran savaşında Gazze ve Batı Yaka'nın da İsrail tarafından işgal edilmesi üzerine buralarda yaşayan çok sayıda Filistinli başka ülkelere iltica etmek zorunda kaldı. Bu tarihten sonra en büyük mülteci akını da Lübnan ve Ürdün'e oldu. Bugün bu iki ülkede bir milyona yakın Filistinli mülteci bulunmaktadır. Gazze'de yaşayan halkın üçte ikisinin mülteci olduğundan yukarıda söz etmiştik. Ayrıca başta Körfez ülkeleri olmak üzere birçok Arap ülkesinde, çeşitli Avrupa ülkelerinde ve ABD'nde de çok sayıda Filistinli yaşamaktadır. Bunlarla birlikte yurdundan uzakta yani diasporada, mülteci sıfatıyla yaşayan Filistinlilerin sayısı yaklaşık üç milyonu bulmaktadır. Gazze - Eriha anlaşmasıyla birlikte Filistinli mültecilerin yurtlarına dönmelerinin yolu da kapatılmış oldu. Çünkü bu anlaşma Gazze ve Eriha toprakları dışında kalan Filistin toprakları üzerindeki İsrail hâkimiyetini resmileştirdi. Gazze'de zaten kapasitesinin üstünde insan yaşamaktadır. Eriha ise Batı Yaka'nın içerisinde küçük bir kasabadır. Dolayısıyla mülteci durumundaki Filistinlilerin Gazze ve Eriha topraklarına dönmesi mümkün değildir. Özellikle Lübnan ve Ürdün'de yaşayan mülteci Filistinliler oldukça kötü şartlarda, sefil ve perişan halde hayatlarını sürdürmektedirler. Buralardaki mülteci kampları altyapı hizmetlerinden büyük ölçüde mahrumdur. Buralarda ikamet eden mültecilerin çoğunluğu aynı zamanda işsiz olduklarından sürekli dışarıdan gelen yüzeysel yardımlara el açmaktadırlar. Bu mülteciler bu sefalete hep bir gün kendi öz vatanlarına dönebilecekleri ümidiyle katlanıyorlar. Öte yandan birçok Arap ülkesinde yaşayan çok sayıda Filistinli mülteci hâlâ yaşadıkları ülkelerde "vatandaş" sıfatı kazanamamışlardır. Bunlar hâlâ mülteci ve "vatansız" konumundadırlar. İsrail hükümeti işgal altında tuttuğu Filistin topraklarındaki yahudi nüfusunu artırmak için sürekli Filistinlilere ait toprakları zorla sahiplerinin ellerinden alırken ve değişik dünya ülkelerindeki yahudileri buralara göç etmeye teşvik ederken yurtlarından çıkarılmış Filistinli mültecilerin vatanlarına dönmelerini engellemek için her yola başvuruyor. İsrail dışişleri bakanı yardımcısı Yoshie Pilin yaptığı bir açıklamada İsrail yönetiminin Filistinli mülteciler konusunda Arap teklifini kabul etmek zorunda olmadığını ifade etti. Yoshie Pilin bu açıklamasını Filistinli Mülteciler Komitesi'nin Amman'da yapılması planlanan toplantısında 800 bin mültecinin Batı Yaka ve Gazze'de bulunan evlerine dönmelerine imkân sağlanması talebinde bulunalacağının bildirilmesi üzerine yapmıştı. Yoshie Pilin konuyla ilgili olarak İsrail radyosuna yaptığı açıklamada yurtlarından sürgün edilen veya mülteci durumunda olan Filistinlilerin evlerine dönmelerine imkân sağlanmasını öngören bütün taleplere karşı veto haklarını kullanacaklarını söyledi. İsrail Adalet bakanı da konuyla ilgili açıklamasında İsrail hükümetinin mülteci durumundaki Filistinlilerin Gazze ve Batı Yaka'ya geri dönmelerine müsaade etmeyeceğini söyledi. Madrid'de başlayıp Vaşington ve Oslo'da devam eden FKÖ - İsrail görüşmelerinde mültecilerin sorunlarına çözüm getirecek bir şey ortaya konmadı. Gazze - Eriha anlaşmasıyla da bu mültecilerin önleri tamamen kapatıldı. Bugün bu mülteciler sahipsizliğe terkedilmiş görünüyor. Kimse onların sorunlarını gündeme getirmeye yanaşmıyor. Peki sayıları milyonları bulan, vatanlarından uzak bu insanları kim düşünecek? Onların dertleriyle kim ilgilenecek? Toprak
Gaspı Bütün Hızıyla Sürüyor İsrail yönetimi FKÖ'yle de işbirliği yaparak Filistinli mültecilerin yurtlarına dönme yollarını tamamen kapatmaya çalışırken yahudi akımının hızlanmasını sağlamak, yeni yahudi yerleşim merkezleri kurmak ve hâlen Filistin topraklarında yaşayan Filistinlileri göçe zorlamak amacıyla toprak gaspı işlemlerini bütün hızıyla sürdürüyor. Bu toprak gaspı işlemlerinde en büyük pay da Kudüs'e düşmektedir. Bilindiği üzere Kudüs'ün doğu kesimi İsrail tarafından 1967'de işgal edildi. İsrail daha sonra "Kudüs bizim birleşik ve ebedi başkentimizdir" sloganını ortaya atarak şehrin doğu kesimini de 1948'de işgal etmiş olduğu topraklara ilhak etti. Sonra da Kudüs'ü başkent ilan etti. Bugün Doğu Kudüs'de Müslüman nüfusunu azaltmak amacıyla bu kesimde hızlı bir şekilde toprak gaspı ve ev yıkımı işlemlerini sürdürüyor. Merkezi Batı Yaka'nın Ramallah şehrinde bulunan el-Hak adlı insan hakları örgütü İsrail işgal yönetiminin 1967'de Doğu Kudüs'ü işgal etmesinden buyana Filistinlilere ait 24 bin dönüm araziyi kamulaştırdığını bildirdi. el-Hak örgütünün hazırladığı rapora göre Kudüs'teki toprak gaspının en büyük kısmı bugün "barışçı (!)" gibi gösterilen ve şimdiki lideri Nobel barış ödülüne lâyık görülen İşçi Partisi iktidarlarında gerçekleştirildi. İşçi Partisi'nin iktidarda olduğu dönemlerde 22 bin 200 dönüm arazi gaspedilirken, Likud Partisi'nin iktidarda olduğu dönemlerde 1800 dönüm arazi gaspedildi. En büyük gasp işlemi ise İşçi Partisi'nin iktidarda olduğu 1968-70 yılları arasında gerçekleştirildi. Bu dönemde gaspedilen toprakların miktarı 16 bin 570 dönümü buldu. Yine aynı örgütün verdiği bilgilere göre işgalciler söz konusu tarihten buyana dünyanın çeşitli yerlerinden gelen 168 bin yahudiyi Kudüs'e ve civarına yerleştirdiler. Bu yahudiler bugün Kudüs ve çevresindeki yirmi kadar yahudi yerleşim merkezinde ikamet ediyorlar. Yahudiler bu yerleşim merkezlerinin tümünü kapsayan alanı "Büyük Kudüs" olarak adlandırıyorlar. Kudüs belediyesi de şehirdeki yahudi nüfusu çok göstermek, dolayısıyla uluslararası platformda işgal yönetimine gerekçe oluşturmak amacıyla şehir yerleşim alanını 2001 yılında söz konusu yerleşim merkezlerinin tamamını kapsayacak şekilde 108 km2'ye çıkarmayı planlıyor. Belediye de bu yöndeki projesini "Büyük Kudüs" projesi olarak adlandırıyor. el-Hak örgütünün verdiği bilgilere göre işgal yönetimi bir yandan yahudileri Kudüs'e yerleştirmek amacıyla çaba harcarken diğer yandan da şehrin yerlisi durumundaki Filistinlileri göçe zorlamak amacıyla muhtelif baskı uygulamalarına başvuruyor. Bu baskı uygulamalarına rağmen bugün hâlâ Kudüs'te kalabilen Filistinlilerin sayısı 154 bini buluyor. (Kudüs'ün belediye sınırları dahilinde kalan kısmının tamamının nüfusu ise 560 bin civarında.) İşgal yönetimi şehirdeki Filistinlileri göçe zorlamak amacıyla bir yandan evlerini yıkarken bir yandan da yeni ev yapmalarını engelliyor. el-Hak örgütünün raporuna göre sadece intifadanın başladığı tarihten buyana Kudüs'te 14 Filistinlinin evi herhangi bir gerekçe gösterilmeden yıkıldı. Ayrıca Kudüs belediyesi çeşitli gerekçelerle Filistinlilere ait 40 evin yıkılması için emir çıkardı ve bunlardan 9'u uygulandı. Bunun yanısıra yahudilerin Kudüs'te yeni inşaat yapmaları için her türlü kolaylık gösterilirken Filistinlilerin karşısına çeşitli zorluklar çıkarılıyor. Örneğin bir Filistinliden inşaat ruhsatı alabilmesi için 15 - 20 bin dolar (700 - 900 milyon tl.) civarında rusum isteniyor. Oysa çok düşük gelirlerle hayatlarını sürdürmek zorunda olan Filistinlilerin bu rusumu ödeyebilmeleri mümkün değil. el-Hak örgütünün raporunda Kudüs'teki İsrail yağmasına BM teşkilatının da sessiz kaldığına dikkat çekildi. BM'nin Kudüs'le ilgili kararlarına göre İsrail'in 1967'de işgal edilmiş olan Doğu Kudüs'ten herhangi amaçla olursa olsun toprak istimlak etmemesi gerekiyor. Çünkü burası BM kararlarında işgal altında gösteriliyor. Ancak BM bugüne kadar Kudüs'teki toprak yağmasına herhangi bir şekilde müdahale etmedi. Bilindiği üzere son olarak aldığı, Doğu Kudüs'te 530 dönümlük bir arazinin istimlak edilmesine dair kınama kararı da ABD tarafından veto edildi. Kutsal şehir Kudüs'te durum böyleyken 1967'de işgal edilmiş topraklardan olan Batı Yaka'da da pek farklı değil. Kudüs belediyesinin 2001 yılında Kudüs'ün yerleşim alanını 108 km2'ye çıkarmayı amaçlayan "Büyük Kudüs" projesinden yukarıda söz etmiştik. Bu, şehir çevresindeki 9 kasabayla Batı Yaka köylerinden 60 köyün de şehre katılmasıyla mümkün olacak. Öte yandan 1967 savaşından bugüne kadar Batı Yaka'daki toprakların % 73'ü gaspedilmiştir. Kahire ve Oslo anlaşmaları bu toprak yağmasının önlenmesi yönünde hiçbir şey getirmedi. Oslo anlaşmasının imzalandığı 13 Eylül 1993 tarihinden sonraki bir yıl içinde Batı Yaka'da 247 bin m2 alan gaspedildi ve bu topraklar üzerinde toplam 7540 m2 inşaat yapıldı. Bu bölgedeki yahudi yerleşimcilerin sayısı ise % 10 oranında arttı. Camiler
de Mazlum İsrail'in işgal altında tuttuğu topraklarda uyguladığı zulüm ve haksızlıklardan nasiplerini alanlar sadece insanlar değil. Bunun yanısıra camilerden mezarlıklara kadar pek çok tarihi ve kültürel miras da bu zulümden payını alıyor. Uluslararası haber ajanslarından Quds Press, İsrail'in İslâmi vakıf mülkleriyle ve mabedlerle ilgili uygulamaları hakkında bir rapor hazırladı. Rapora göre İslâmi tarihi mekânlara ve mabedlere tecavüzler İsrail'in kuruluşuyla birlikte başladı. İsrail, 1950'de çıkardığı ve Kayıp Kişilerin Mülkleri Kanunu adını verdiği bir kanunla İslâmi vakıf mülkleriyle ilgilenme işini Kayıpların Mülkleriyle İlgili Kayyımlık diye adlandırdığı komisyona verdi. Bu, İslâmi vakıf mülklerinin kayıp kişilere ait mülkler olarak değerlendirilmesi anlamı taşıyordu. Daha sonra bu kanunun 3. maddesinde değişiklik yapılarak söz konusu kayyımlığın İslâmi vakıf mülklerini sadece İsrail ekonomisine katkıda bulunmak amacıyla istimlak edebileceğine dair açıklama getirildi. Öte yandan 1977 tarihli İsrail Ceza Kanunu mukaddes mekânlara yönelik tecavüzlere ağır cezalar getirirken, bu cezalar İslâmi mukaddes mekânlara yönelik tecavüzlere karşı işletilmedi. Bu konuda gösterilen gevşeklik ve vurdumduymazlık İslâmi kutsal yerlerin birçok kez saldırıya uğramasına ve kirletilmesine yolaçtı. Bu saldırılar sadece kişiler eliyle yapılmadı. Aynı zamanda çeşitli komisyonlar vasıtasıyla da gerçekleştirildi. Birçok camiye el konularak değişik amaçlarla kullanılmaya başlandı. İşte bunlardan birkaç örnek: Kuzey Hittin köyünün camisi yakındaki bir kibbutch'un (genel çiftliğin) sığırları için ahır olarak kullanılmaktadır. el-Aksa İslâmi Mukaddesatı Koruma Derneği'nin başkanı Kâmil Reyyân söz konusu camiyi temizlemek ve içinde namaz kılmak amacıyla 9 Mayıs 1992 tarihinde etrafında bir günlük kamp kurmak istedi. Kendilerine haber verilenler belirtilen gün, erken saatlerde kamp yerine geldiler. Ancak temizlemek istedikleri Kuzey Hittin Camisi'nin çevresinde kalabalık bir polis grubunu ve İsrail sınır güvenlik kuvvetlerini karşılarında buldular. Öte yandan ahır olarak kullanılan caminin etrafına da tel örgü çekilmişti. Akdeniz sahilinde, Hayfa ile Nitanya şehirlerinin arasında bulunan Kaysâriyye köyünün camisinin bir bölümü lokanta ve kumarhaneye dönüştürüldü. Bi'ru Sebu' Camisi müzeye dönüştürüldü. Aynu Havd camisi, içinde kumar da oynatılan kahvehaneye dönüştürüldü. el-Maliha köyünün camisi yahudi sinagoguna dönüştürüldü. Taberiye'deki iki büyük cami kasıtlı olarak kapalı tutulmaktadır. Her iki cami de içine atılan çöplerle, artıklarla dolmuştur. Taberiye belediyesi bunlardan el-Bahri camisini tamir ederek belediye müzesi haline getirmek istemektedir. Yafa (Tel Aviv) camilerinden birisi ve Tayeretu'l-Kermel camisi yahudi sinagoguna dönüştürülmüştür. el-Halil'deki Hz. İbrahim Camisi'nin üçte ikilik kısmı yahudi sinagoguna çevrilmiştir. İsrail'in bu tür uygulamaları sadece camilere ve mescidlere özel değil. Bunun yanısıra Müslüman mezarlıkları ve tanınmış Müslüman önderlerin türbeleri de bu saygısızlıktan payını alıyor. Örneğin Süheyl Hasan Şükri adında biri İstiklâl vakfının mütevelli heyet başkanı sıfatıyla, İsrail İskân bakanlığıyla Hayfa'daki İstiklal kabristanın beş dönümlük kısmının istimlak edilerek üzerinde 150 yerleşim birimi, 7 dükkan, 150 m2 genişliğinde bir kulüp, 2 adet çocuklar için spor salonu yapılmasına imkân veren bir anlaşma imzaladı. Anlaşma karşılığında vakfa ayrılan pay da 4 dükkan, 12 yerleşim birimi, kulüp ve bir spor salonu. Bunun yanısıra Tel Aviv'deki Şeyh Munis Mezarlığı adındaki Müslüman mezarlığı otopark yerine dönüştürüldü. Kudüs'teki Me'menullah mezarlığına yapılan bir saldırıda bazı mezarlar tahrib edildi. Bu saldırıyı düzenleyenlerin kimlikleri el-Aksa İslâmi Mukaddesatı Koruma Derneği tarafından belirlenerek yetkili organlara verildiği halde üzerine gidilmedi. Bunun yanısıra Seleme ve Ummu Reşreş kabristanlarının tamamı istimlak edilerek üzerlerine evler inşa edildi. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sahabilerinden olan Ebu Hureyre (r.a.)'nin türbesi müzeye, Temim ed-Dâri (r.a.)'nin türbesi ahıra, Hz. Sekine (r.anha)'nın türbesi de çeşitli çirkin işlerin işlendiği eğlence yerine dönüştürüldü. Mabedlerin ve kutsal yerlerin böyle amacı dışında ve oraların kudsiyetine ters düşecek şekilde kullanılması üzerine İsrail yönetimi tüm İslâmi vakıfların mülklerini araştırmak amacıyla komiteler oluşturdu. Fakat bu da sonuç vermedi. el-Aksa İslâmi Mukaddesatı Koruma Derneği başkanı Kâmil Reyyan İsrail televizyonunun 14 Ekim 1994 tarihinde yayınladığı bir programda bu komitelerin üyelerinin tümünün İslâm düşmanlıklarıyla tanınan veya casusluk yaptıkları konusunda haklarında şüphe bulunan kimselerden oluştuğunu ifade etti. İslâmi kutsal yerlere ve mabedlere yönelik bütün bu saldırılara karşı 1948'de işgal edilmiş olan Filistin topraklarındaki Müslümanlardan bir grup bu mekânları korumak ve oraların İslâmi kimliklerine kavuşturulması için açılan davaları takib etmek üzere adından yukarıda da söz ettiğimiz el-Aksa İslâmi Mukaddesatı Koruma Derneği'ni kurdular. Bu cemiyet son zamanlarda bölgedeki İslâmi vakıf mülklerinin yerlerini, özelliklerini ve alanlarını belirlemek, bu yerlere ulaşılmasına yardımcı olacak haritalar ve planlar çıkarmak amacıyla bir Araştırma ve Planlama Merkezi de kurdu. Mescidi
Aksa Tehdit Altında Mescidi Aksa bilindiği üzere Müslümanların ilk kıblesi ve harem mescidler olarak adlandırılan kutsal camilerin Mekke'deki Mescidi Haram'dan ve Medine'deki Mescidi Nebevi'den sonra üçüncüsüdür. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de Mescidi Aksa'dan adıyla söz etmekte ve bu mescidin etrafının mübarek kılındığını bildirmektedir. Mescidi Aksa'nın İslâm'daki üstünlüğü ve önemi hakkında ayrıca birçok hadisi şerif vardır. İslâm inancına göre yeryüzünün en faziletli mekânları camiler, camilerin de en faziletlileri Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa'dır. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Mescidi Aksa aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir. Bu özelliğinden dolayı da İslâm'da ayrı bir öneme sahiptir. Bu kutsal mabedin İslâm'daki önem ve üstünlüğünün bir sebebi de Resulullah (s.a.s.)'ın isrâ ve mirac olayına şahid olmasıdır. Günümüzde bu kutsal cami yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Siyonistler bu caminin Süleymân heykelinin diğer adıyla Siyon mabedinin bulunduğu yere yapılmış olduğunu ileri sürmekte ve camiyi yıkarak yerine daha önce var olduğunu iddia ettikleri heykeli dikmek istemektedirler. Hatta Ağlama Duvarı'nı takdis etmeleri de bu yüzdendir. Çünkü Ağlama Duvarı'nın daha önce Mescidi Aksa'nın yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri mabedden geriye kalan tek şey olduğunu ileri sürüyorlar. Bu yüzden Ağlama Duvarı'nın önünde sadece ağlamakla kalmıyor aynı zamanda intikam yemini yapıyorlar. Siyonistler Mescidi Aksa'yı yıkarak yerine Siyon mabedini veya diğer adıyla Süleyman heykelini dikebilmek için bu kutsal mescide birçok kez saldırı ve sabotaj düzenlediler. Bu saldırı ve sabotajlarda bazen Mescidi Aksa yakılmak istendi. Bazen değişik yerlerine bol miktarda patlayıcı madde yerleştirilerek havaya uçurulmasına teşebbüs edildi. Bazen de daha başka girişimlerde bulunuldu. Örneğin 21 Ağustos 1961 tarihinde Denis Ruhan adlı fanatik bir yahudi Mescidi Aksa'yı yakma girişiminde bulundu. Nisan 1980'de ünlü yahudi terörist Meir Kahane, Mescidi Aksa'nın bir yerine bol miktarda patlayıcı madde doldurarak bunu patlatmaya teşebbüs etti. 8 Nisan 1982'de bazı siyonist teröristler Kâh adlı siyonist terör örgütüyle işbirliği yaparak Mescidi Aksa'nın ana girişine bol miktarda patlayıcı madde yerleştirdiler. Ancak bu patlayıcı madde cami görevlileri tarafından patlamadan ortaya çıkarıldı. 10 Nisan 1982'de Meir Kahane taraftarlarından bir grup yahudi terörist zorla Mescidi Aksa'ya girmek istedi. Cemaatin ve cami görevlilerinin engel olması üzerine çıkan çatışmada cami korumalarından iki kişi öldürüldü. 21 Mart 1983'te Mescidi Aksa'ya gizli bir yoldan girmek için tünel açıldığı tesbit edildi. Ancak tünel tamamlanamadan ortaya çıkarıldığı için teşebbüs başarılı olamadı. 27 Şubat 1984'te bir grup silahlı yahudi, caminin doğu tarafından Rahmet kapısının yakınından içeri girmek istedi. Ancak cami koruma görevlileri onların içeri girip bir katliam gerçekleştirmelerini önlediler. İsrail yönetimi bu sabotajları düzenleyenleri genellikle "deli" diye niteleyerek ilk sorgulamadan sonra serbest bıraktı. Bu saldırıların en geniş çaplısı da 8 Ekim 1990 tarihinde gerçekleştirilen ve 30 Müslümanın şehid edilmesine, 800 Müslümanın da yaralanmasına yolaçan saldırıdır. Tarihe "Kudüs katliamı" olarak geçen bu saldırı, İsrail yönetiminin bazı fanatik yahudi gruplarını kışkırtması sonucu gerçekleştirildi. İsrail o dönemde Körfez krizi dolayısıyla dünya kamuoyunun dikkatlerinin Körfez tarafına çevrilmesini fırsat bilerek terörist yahudileri kışkırttı. Polisler de bu yahudilere yardımcı oldular ve sözünü ettiğimiz büyük katliam gerçekleştirildi. Bu saldırının asıl amacı ise Mescidi Aksa'nın bazı bölümlerini yıkmak ve zaman içinde tamamını yıkabilmek için ilk adımı atmaktı. Ama Filistinli Müslümanlar bu kutsal camiyi canlarıyla savunarak siyonistlere orayı yıkma fırsatı vermediler. İşgal yönetimi son birkaç yıldır Mescidi Aksa'yı yıkabilmek için farklı bir metod izliyor. Eski yahudi eserlerini ortaya çıkarmaya çalıştığı gerekçesiyle Mescidi Aksa çevresinde ve altında kazılar yapıyor. Bu kazıların asıl amacı ise mescidin temellerinin altında boşluklar oluşturulması, temellerinin dayandığı kayaların tahrib edilmesi ve böylece mescidin kendiliğinden yıkılmasına yol açılmasıdır. Kudüs İslâmi Vakıflar Meclisi Kasım 1994 sonlarına doğru yaptığı açıklamada, Yasir Arafat'ın liderliğindeki özerk yönetimin işbaşına getirilmesinden sonra Mescidi Aksa çevresindeki kazıların daha da yoğunlaştığını ifade etmişti. Adı geçen meclisin açıklamasında Mescidi Aksa'nın bitişiğindeki Ağlama Duvarı çevresinde yapılan kazıların mescidin bazı duvarlarını tehlikeye soktuğu vurgulanıyordu. İslâmi Vakıflar Konseyi yetkililerinin verdiği bilgilere göre İsrail'in görevlendirdiği arkeoloji uzmanları Mescidi Aksa'nın dayandığı kayaları parçalamak amacıyla kazılarda kimyasal madde de kullanıyorlar ve bunu kayaları parçalama işlemlerinin dışarıdan duyulmamasını sağlamak amacıyla yapıyorlar. Bu arada geçmişte yapılan kazıların, Mescidi Aksa'nın dış kısmındaki bazı duvarlarının yıkılmasına yolaçtığını hatırlatalım. Eğer İsrail'in uygulamaları karşısındaki sessizlik devam ederse Hindistan'daki Babür Camisi'ni yıkan hinduların gösterdiği cesareti İsrail yönetimi de Mescidi Aksa'ya karşı gösterebilir. Filistin
Polisi Neyin Nesi? Filistin emniyet teşkilatının genel müdürlüğüne getirilen Tuğgeneral Nasr Yusuf, Filistin el-Muslime'nin Aralık 1994 sayısında yayınlanan röportajında şöyle diyordu: "Biz bir anlaşma imzaladık. Bu anlaşma bizim için bağlayıcıdır. Bu anlaşma doğrultusunda birtakım yükümlülükler üstlendik. Bu yükümlülüklerimizi yerine getirmek zorundayız." Nasr Yusuf'un kasdettiği bu yükümlülüklerin neler olduğunu Filistin polisinin bir yıllık icraatlarından anlamak mümkündür. Her şeyden önce Filistin polisi özerk yönetimin sorumluluğuna verilen topraklarda güvenliği sağlaması için kurdurulmamıştır. Eğer güvenliği sağlamak üzere kurdurulmuş olsaydı özerk yönetimin sorumluluğuna verilen Gazze ve Eriha toprakları üzerindeki yahudi yerleşim merkezlerinin güvenliği de ondan sorulurdu. İsrail bu yerleşim merkezlerinin güvenliğini yine kendi askerlerine verdi. Filistin polisini ise sadece Filistin halkıyla karşı karşıya bıraktı. Yani intifadanın sıcak günlerini yaşadığı sıralarda İsrail askerlerine taş atan ve Arafat'ın "küçük generallerim" dediği kişilerle yine Arafat'ın "büyük generalleri" karşı karşıya geleceklerdi. Özerk yönetimin sorumluluğuna verilen bölgelerde Filistin polisinin yanısıra çok sayıda da İsrail askeri bulundurulmaktadır. Bunların yahudi yerleşim merkezlerinin güvenliği için bulundurulduğu ileri sürülüyorsa da zaman zaman Filistin polisiyle birlikte olaylara müdahale ettikleri görülmektedir. Bu askerler de hesaba katıldığında, örneğin Gazze bölgesinde fiili eylemlere katılabilecek durumdaki her 5 kişiye en az bir güvenlik görevlisinin düştüğü ortaya çıkar. En katı despotik ülkelerde bile böyle bir durumla karşılaşmak mümkün değildir. Özerk yönetim anlaşmasının uygulamaya geçirilmesinden sonra Arafat'ın polisleri de kademeli şekilde Gazze şeridine ve Eriha kasabasına dolmaya başladılar. Polisler başlangıçta iki üç ay kadar bir süre, halkın içine biraz girebilmek ve onların içindeki grupları tanıyabilmek amacıyla gerçek yüzlerini göstermediler. Ancak Eylül 1994'ün başlarında İslâmi anlayış sahibi dört kişiyi hiçbir gerekçe göstermeden tutukladılar. Tutuklamalar Ekim 1994'te de devam etti. Adeta İsrail'in özerklik anlaşmasına karşılık serbest bıraktığı birkaç yüz Filistinlinin yerlerinin boş kalmaması için özerk yönetim bizzat kendisi seferber olmuştu. 12 Ekim 1994 tarihinde Nachson Mordohay Waksman adlı İsrail onbaşısının HAMAS mensubu bazı Filistinliler tarafından kaçırılması üzerine özerk yönetim polisleri Gazze'de HAMAS mensuplarına karşı geniş çaplı bir tutuklama kampanyası başlattılar. Bu tutuklama kampanyasında 400 HAMAS mensubu adı geçen askerin kaçırılması olayıyla herhangi bir bağlantılarının olup olmadığına bakılmaksızın tutuklandı. Tutuklamalar sonraki dönemlerde de bütün hızıyla devam etti. Polisler sadece tutuklama yapmakla kalmadılar. Bunun yanısıra kendi vatandaşlarının üzerine ateş ederek ölmelerine veya yaralanmalarına yolaçmaktan da geri kalmadılar. Bu tür saldırıların en dehşetlisi de 18 Kasım 1994 Cuma günü Gazze'de gerçekleştirilen katliamdır. Bu tarihte polislerin, gösteri yürüyüşüne hazırlanan bir kalabalığın üzerine otomatik silahlarla ateş etmeleri sonucu 13 kişi ölmüş, 200 kişi de yaralanmıştı. Filistin
Polislerinin İşkenceleri Arafat'ın polisleri özerk yönetim bölgelerine gelmeden önce Arap dünyasında işkence konusunda en ihtisaslı elemanlara sahip olduğu bilinen Mısır'da özel eğitimden geçirildiler. Bu özel eğitim esnasında işkence eğitimi almış olmaları kuvvetli ihtimaldi. Zaten göreve başlamalarından sonraki işkence uygulamaları da böyle bir eğitim aldıklarını ortaya çıkardı. Filistin polisinin Eylül 1994'te ve Ekim 1994'ün başlarında tutukladığı kişilerin 50'si 17 Ekim 1994'te serbest bırakıldı. Bunlardan bazıları yapılan kötü muameleden ve işkenceden dolayı acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duymaları sebebiyle serbest bırakılmışlardı. Serbest bırakılan gençlerden Halid el-Katati, soruşturma esnasındaki muameleden dolayı solunum güçlüğü çekmeye başlamış ve tıbbi muamele esnasında da konuşma kabiliyetini kaybetmişti. Adı geçen genç aynı zamanda kısmi felce uğramıştı. 16 Ocak 1995'te tutuklanan Selmân Sâlim Celâyita adındaki 45 yaşında bir Filistinli, Eriha'da özerk yönetime bağlı polislerin yürüttüğü soruşturma esnasında hayatını kaybetti. Filistinli Vatandaşların Haklarını Savunma Yüksek Konseyi bu olayın özerk yönetimin işbaşına gelmesinden sonra polis soruşturması esnasında meydana gelen ikinci ölüm olayı olduğuna dikkat çekerek adı geçen kişinin ölüm sebebinin ortaya çıkarılması için soruşturma açılmasını taleb etti. Ancak özerk yönetim bu talebe kulak asmadı. Faili
Meçhul Cinayetlerin Arkasında Filistin Polisi Filistin polisi İsrail güvenlik güçleriyle birçok konuda işbirliği yapmaktadır. Faili meçhul cinayetler de bu işbirliğinin ürünlerindendir. 22 Haziran 1994'te Gazze'de Nasır Saluha adında bir kişi akşam saatlerinde evinden kaçırıldı ve bir gün sonra kurşunlarla delik deşik edilmiş halde cesedi bulundu. İslâmi Cihad Örgütü'nün Gazze'deki liderlerinden Hâni el-Abid 2 Kasım 1994'te bu şekilde bir cinayetle öldürüldü. Aynı şekilde HAMAS'ın Gazze'deki mensuplarından Yusri el-Hıms planlı bir suikast sonucu hayatını kaybetti. 22 Aralık 1994'te Eriha'da, İbrahim Muhammed Yaği adlı bir genç sabah işine giderken bazı kişilerin saldırısı sonucu hayatını kaybetti. Gerek Gazze'de gerekse Batı Yaka'da buna benzer daha birçok faili meçhul cinayet işlendi. Bu cinayetleri İsrail'in yerleştirdiği ve Filistin polisinin koruduğu ajanların gerçekleştirdiğini çeşitli kuruluşlar ve örgütler dile getirdiler. Örneğin Gazze'deki Hak Örgütü 4 Kasım 1994 tarihinde yayınladığı bildiride özerk yönetimin, Hani el-Abid'in öldürülmesi planlarından haberinin olduğunu hatta Mayıs 1994'ten beri bu konuda kendisine uyarıda bulunulduğunu, İsrail istihbarat örgütlerinin ta o tarihten buyana böyle bir suikast hazırlığı içinde olduklarını dile getirdi. Aynı şekilde Muhammed İbrahim Yaği'nin öldürülmesinden sonra yapılan bir açıklamada da bu cinayetten Filistin polisinin sorumlu olduğu ve Filistin polisinin bu tür faili belirsiz cinayetlere imkân sağlamakla İsrail'in kendisine verdiği görevi yerine getirdiği ifade edildi. Filistin Polisi Basın Özgürlüğüne de Karşı Filistin polis müdürü Gazi el-Cubâli, Kudüs'te yayınlanan dört gazeteyi HAMAS'ın 26 Kasım 1994'te Gazze'de gerçekleştirdiği yürüyüşe 70 bin kişinin katıldığını yazdıklarından dolayı Gazze bölgesine sokmadı. el-Cubâli bu gazetelerin söz konusu yürüyüş hakkında sadece kendi verdiği bilgileri yazmalarını istemişti. Kendisi bu yürüyüşe sadece altı bin kişinin katıldığını onlardan da bin kişinin el-Fetih mensubu olduğunu ileri sürmüştü. Bu yasaklamalar daha sonraki dönemlerde de devam etti. Örneğin Kudüs'te yayınlanan el-Kuds ve en-Nehâr gazeteleri, bazı haberleri Filistin polisinin istemediği şekilde yazdıklarından dolayı 3 Aralık 1994 tarihinde Gazze'ye sokulmadılar. Polisin müdahalesinden önce sokulmuş olanlar da daha sonra toplatıldı. Ancak polis müdürü el-Cubâli daha sonra bu gazetelerin kendi polislerince toplatıldığı haberlerini yalanladı. Polisler 14 Mayıs 1995 sabahı Gazze'deki günlük gazetelerden el-Vatan'ın idare merkezine silahlı bir baskın düzenleyerek gazetenin yöneticilerinden bazı kişileri tutukladılar. Polisler bir gün önce de adı geçen gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü Seyyid Ebu Musâmih'i herhangi bir gerekçe göstermeden tutuklamışlardı. Özerk yönetim 15 Mayıs'ta açıkladığı bir kararla da el-Vatan gazetesinin yayınını üç ay süreyle durdurduğunu bildirdi. Öte yandan gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü Seyyid Ebu Musâmih de özerk yönetimin sözde DGM'si tarafından hızlı şekilde yargılanarak iki yıl hapis cezasına çarptırıldı. Seyyid Ebu Musâmih hakkındaki mahkeme kararı tutuklanmasının üzerinden iki gün geçmeden verilirken, idare ettiği gazetenin kapatılması kararı da gazete merkezine baskın düzenlenmesinin üzerinden yirmi saat geçmeden verildi. Sonuç Bütün bu bilgiler Filistin sorununun hâlâ sıcaklığını koruduğunu, Filistin'in bir kanayan yara olmaya devam ettiğini ortaya koyuyor. Bu yaranın sarılması, orada mağdur edilen insanlara el uzatılması, onların dertleriyle dertlenilmesi, bütün dünya Müslümanlarının kutsal mabedlerinden olan Mescidi Aksa'ya ve Filistin topraklarındaki diğer İslâmi eserlere sahip çıkılması ise sahip olduğumuz inancın bir gereği olduğu gibi aynı zamanda bir insanlık görevidir. Bizler de bu şuur ve anlayışla harekete geçerek "Filistin'le Dayanışma ve Dostluk Derneği"ni kurduk. Allah'ın izniyle çalışmalarımızı başlatmak için de kolları sıvadık. Basın yayın organlarından da bizim bu yöndeki çalışmalarımızı doğru bir şekilde ve gereği gibi kamuoyuna yansıtmalarını bekliyoruz. |