Tanrı'nın Varlığı
Tanrinin
Varligi
February
20 2003 at 8:49 PM utarid (no login)
from
IP address 195.175.151.238
--------------------------------------------------------------------------------
Arkadaslar
asagida Tanrinin varlığıyla ilgili güncel tartışmaları iceren bolumlerini
sunacagim makaleyi Ondokuz Mayis Univ. Ilahiyat Fak. Ogretim Uyesi Yard. Doc.
Dr. Cafer Sadık Yaran yazmis. Makalenin asli Ağustos 1995’te Seul’de
gerçekleştirilen bir sempozyumda (International Conference on the Unity of the
Sciences) “Scientific Objektivity and Theistic Belief” başlığı adı altında
sunulmuş; ve In Depth dergisinin 5. cilt, I. Sayisinda (Winter 1995-96)
yayinlanmis.
Makale
aslinda çok uzun. Büyük bölümü “Bilimsel Nesnellik ve Teistik Inanc” adi
altinda din-bilim tartismalari uzerine. Ben icinden Tanrinin varlıgına iliskin
delilleri ozetleyerek buraya yazicam. Bunlar sırasıyla:
1.Kozmolojik
Kanit ve Buyuk Patlama Kurami
2.Tasarım
Kanıtı ve Temel Sabitler
3.Inayet
delili ve Insanci ilke
Ilk
olarak makalenin Kozmolojik Kanit ve Buyuk Patlama Kurami ile ilgili bolumunu
ozetleyerek yaziyorum. Diger iki kaniti daha sonra vakit buldugumda yazarim.
Byes.
utarid
(no
login)
195.175.151.238
Kozmolojik Kanit ve Buyuk Patlama Kurami February 20 2003, 8:51 PM
Bilimsel
gelismelerin çağdas insanin dini fikirleri üzerinde değişik etkileri oldu. Bu
bağlamda Büyük Patlama kuramı çarpıcı örneklerden biridir. Onun özellikle
Tanrinin varlığının kozmolojik kanıtı üzerinde doğrudan etkileri olmuştur.
Kozmolojik kanit genellikle evrenin bilfiil var olduğu olgusundan, veya onun
değişme, hareket, nedenlilik gibi özelliklerinden kalkarak; Tanrı’nın, evrenin
veya onun bu genel özelliklerinin sebebi olarak var olduğunu öne süren birçok
değişik şekillerde sunulmaktadir. Şu veya bu versiyonu ile o, Yunanlı,
Müslüman, Yahudi ve Hiristiyan düşünürlerce kullanılmıştır. Ne varki
ondokuzuncu yüzyıla doğru , kozmolojik delili de icine alan felsefi teoloji,
Hume ve Kant’ın güçlü septik etkisini hissetmeye başladı. Onlar aklın asla
felsefi kanıtlar yoluyla Tanrının varlığı konusunda doğruluğu kanıtlanmış bir
sonuca ulaşamayacağını savundular.
Buna
rağmen, son yıllarda, kozmolojil delilin bazı formları, özellikle iki yetkin
felsefeci, Richard Swinburne ve William Lange Craig, tarafından etkili bir
biçimde savunuldu. Swinburne, “tümevarımsal Kozmolojik Kanıt”ını esas
itibariyle evreni öncesiz bir varlık olarak düşünen Lebniz’in görüşleri üzerine
dayandırır. Aşağıdaki paragraf onun delilini basit ifadelerle özetlemektedir:
“
Eğer Tanrı varsa, onun bir evrenin sonluluğu ve karmaşıklığını içeren bir şey
yaratması şansı oldukça büyüktür. Bir evrenin sebepsiz olarak var olması çok
gayri muhtemeldir, fakat Tanrının sebepsiz olarak var olması çok daha
muhtemeldir. Evrenin varlığı tuhaf ve şaşırtıcıdır. Eğer onun bir Tanrı
tarafından meydana getirildiğini varsayarsak, o zaman anlaşılabilir
kılınabilir. Bu varsayım sebepsiz bir evrenin varlığını varsaymaktan daha basit
bir açıklama başlangıcını bir postulat olarak kabul eder; ve bu, sebepsiz Tanrı
varsayımının doğru olduğuna inanmanın dayanağıdır.”
Swinburne’un
kozmolojik delil versiyonu esas itibariyle zaman içinde evrenin başlangıcına
değil basitlik ilkesine (principle of simplicity) dayandığı için, onun büyük
patlama kuramı ile yakın bir ilişkisi yoktur.
Diğer
taraftan William Craig, kendi isimlendirmesiyle “Kelam’ın Kozmolojik Delili”
versiyonunu, Kindi ve Gazali gibi Müslüman düşünürler üzerine dayandırır.
Delilin bu biçiminin büyük patlama kuramı ile yakın ilişkisi vardir. Craig’e
göre bu delil şu şekilde ortaya konulabilir:
1.
Var olmaya başlayan her şeyin, varlığının bir sebebi vardır.
2.
Evren var olmaya başlamıştır.
3.
Öyleyse evrenin varlığının bir sebebi vardır.
Craig
birinci öncülün sezgisel olarak aşikar olduğunu, hiç kimsenin ciddi olarak onu
inkar etmediğini savunur. Anahtar öncül kesinlikle ikinci öncüldür: evren var
olmaya başlamıştır. Bu öncül geçmiş zamanlarda, sonsuz zamansal serilerin
bilfiil (reel) varlığının imkansızlığını isbatlamaya yönelmek gibi sadece
felsefi akıl yürütme yoluyla savunulmaktaydı. Bu türden kanıtlar hala bazı
çağdaş savunucular bulabilmekteyse de, başka birçok felsefeci septik bir tutum
içindedir. Örneğin Richard Swinburne’a göre, evrenin bir başlangıcının olduğunu
göstermeye yönelik olarak öne sürülen a priori kanıtlarda pek umut yoktur.
Fakat bunu göstermeye yönelik a posteriori kanıtların belli bir geleceğinin
olması mümkündür. Nitekim evrenin zamanda bir başlangıcının olduğu son yıllarda
bilimsel kozmoloji tarafından güçlü bir biçimde desteklenmiştir. Şu sıralar
bilim adamları arasında yaygın olan görüş evrenin bir başlangıcının olduğudur.
Evrenin
açıklanışına ilişkin iki rakip teori vardır; biri, evrenin belirgin bir
zamansal başlangıcının olduğunu göz önünde tutarken; diğeri onu basitçe öncesiz
bir varlık olarak tasvir eder. Son yıllarda, alternatifi olan Büyük Patlama
kuramı lehine ortaya çıkan delilerin artışı karşısında Durgun Durum kuramına
dayalı açıklamanın etkisi azaldı. Büyük Patlama kuramına göre evren zamanda
belli bir noktada belli bir noktada başladı, evrenin bu başlangıcından önce ne
zaman, ne uzay, ne de madde vardı; evreni oluşturacak potansiyel, tekillik
(singularity) diye bilinen bir kütlede yoğunlaşmıştı. Bu tekillik 15 milyar yıl
önce aniden patladı; ve sadece nükleer reaksiyonlar yoluyla daha büyük
elementlerin kendisinden üretildiği çok miktarda hidrojenin yaratılmasıyla
değil, aynı zamanda uzayın kendisinin de yaratılmasıyla sonuçlandı. Madde ve
uzayın var olmaya başlamasının ilginç yan ürünü de maddenin bir fonksiyonu olan
zamandı. Bu durumda mutlak başlangıcı olan evren modeli, sadece mantıksal
olarak tutarlı olmakla kalmayıp, bilimsel verilere de uymaktadır. Dolayısıyla
bugün, yukarıdaki kanıtın ikinci öncülünü (Evren var olmaya başlamıştır)
anlamak da benimsemek de daha kolay hale gelmiştir.
Çağdaş
ateist felsefecilerin önde gelenlerinden biri olan J.L. Mackie bu kanıtlamaya
itirazda bulunur; ve, “Büyük patlama, daha gerisine doğru tahminde
bulunabileceğimiz herhangi bir yasa bulamadığımızdan dolayı kendisini
açıklayamayacağımız ölçüde kökten bir sıçrama olarak alınmak zorunda olsa bile,
onu bazı fiziksel önceleyenlere (antecedents) sahip olması gerektiğini biz
çıkarsamalıyız.” der. Bu itiraz güçlü bir itiraz gibi görünmektedir. Zira bazı
“fiziksel önceleyenler”, (büyük patlama anının öncesinde, bilim bahsetmese de
bazı fiziksel varlıklar) olması gerektiğinden bahsetmek büyük patlamanın
bilimsel tasvirine uygun düşmektedir. Nitekim dört önemli bilim adamı Büyük
Patlamayı şu sözlerle tasvir etmektedir. “Evren yaklaşık bir Hubble zamanı önce
sonsuz bir yoğunluk durumundan ortaya çıktı. Uzay, zaman ve evrendeki tüm madde
bu olayla yaratıldı.”
“Sonsuz
yoğunluk” hali, “hicbir şey” (nothing) tamamen eşittir. Gerçek dünyada sonsuz
yoğunluğa sahip olacak hiçbir şey olamaz, zira bu nesne herhangi bir kütleye
sahipse, o zaman sonsuzca yoğun olamaz … Bu durumda, büyük patlama modelinin
tam anlamıyla uygulanışının gerçekten mecbur ettiği şey, “yoktan yaratılış”tır.
(creatio ex nihilo)
Şu
halde, büyük patlama kuramının, kozmolojik kanıtın en önemli öncülünü (Evren
var olmaya başlamıştır) açıkça desteklediği ve doğru çıkardığı görünüyor. Buna
göre var olmaya başlayan her fiziksel şeyin varlığının bir sebebi varsa;
fiziksel evren de belli bir zamanda var olmaya başlamışsa, o zaman bu evrenin
de varlığının bir sebebi olduğu, bu sebebin de fizik ötesi bir yaratıcı Tanrı
olduğu sonucuna varmak son derece makuldur.
HACI
(Login
omerusta)
66.30.227.242
TANRI'YA EVET.. DINLERE HAYIR! February 20 2003, 10:12 PM
Sevgili
Utarid;
Hadi
diyelim Tanri var.. Bu evreni yaratti. Insani yaratti..
Peki
bu sacma sapan dinleri basimiza neden musallat etti.
Neden
hic degismedigine inandigimiz Kur'andaki sapkinliklara bas vurdu.
Kadinlari
dovme emrindan, kolelige kadar bugun cag disi kalan asiriliklarin zamaninin
gececegini bilmiyor muydu?
Gelecegi
gormemis miydi?
Insanlara
karsi neden bu kadar beceriksiz ya da ilgisiz bir tutumu var?
Ayrica
neden bize verdigi ipuclarinda kendisine gerek olmadigini ihsas ediyor? Mevcut
fizik yasalarini neden kendisine gereksinim olmayacak sekilde yaratmis?
Madem
evreni ve bizi yaratti, neden bize yuz cevirdi? Neden bizim basimiza 200'un
ustunde kanser belasi verdi? Neden herbirimiz icin ayri bir olum yolu secti?
Neden bu vahsetleri yapiyor? Neden? neden?
Neden
mi?
Evet,
Allah var elbette.. Ama var oldugunun farkinda degil. Gucunun bilincinde
degil.. O bizden de zavalli. Bizim elimizde bir oyuncak.. Biz ne dersek onu
yapiyor. Isteklerimizi yerine getirmeye can atardi ama, onlari yapmak elinden
gelmiyor. Iyi niyetli belki ama, impotent.. Beceriksiz.. Belki de bir facia
karsisinda, elinden bir sey gelmedigi icin, bizimle beraber o da agliyor..
Seytana bile soz geciremiyor.
Boyle
bir yaratici icin sukran duygularimizi belirtmeliyiz elbette. Ama sadece evreni
ve bizleri yarattigi icin.. Bizlere bu evreni gorme, deneyimleme, ondan ve
kendimizden hoslanma olanagi verdigi icin.. Allah'a sukran duymamizin baska bir
nedeni oldugunu sanmiyorum.
Tanri'nin
varligi akademik bir tartismanin otesine gidemez. Pratik hic bir onemi yoktur
bu tartismanin. Bizi kendisine olan sadakatimizle olcen bir Tanri var olamaz. O
Tanri bazi insanlarin hasta imajinasyonunun urunudur.. Onlar peygamber olunca
bu sakat hayal urunu bir din olarak basimiza bela olmaktadir..
Tanri'ya
evet.. Dinlere hayir..
Postman
(no
login)
195.175.113.135
Big Bang Cosmology and Atheism February 20 2003, 11:14 PM
Why
the Big Bang is No Help to Theists
by
Quentin Smith
Since
the mid-1960s, scientifically informed theists have been ecstatic because of
Big Bang cosmology. Theists believe that the best scientific evidence that God
exists is the evidence that the universe began to exist in an explosion about
15 billion years ago, an explosion called the Big Bang. Theists think it
obvious that the universe could not have begun to exist uncaused. They argue
that the most reasonable hypothesis is that the cause of the universe is God.
This theory hinges on the assumption that it is obviously true that whatever
begins to exist has a cause.
The
most recent statement of this theist theory is in William Lane Craig's 1994
book Reasonable Faith.[1] In it Craig states his argument like this:
1.
Whatever begins to exist has a cause.
2.
The universe began to exist.
3.
Therefore, the universe has a cause.[2]
In
a very interesting quote from this book he discusses the first premise and
mentions me as one of the perverse atheists who deny the obviousness of this
assumption:
The
first step is so intuitively obvious that I think scarcely anyone could
sincerely believe it to be false. I therefore think it somewhat unwise to argue
in favor of it, for any proof of the principle is likely to be less obvious
than the principle itself. And as Aristotle remarked, one ought not to try to
prove the obvious via the less obvious. The old axiom that "out of
nothing, nothing comes" remains as obvious today as ever. When I first
wrote The Kalam Cosmological Argument, I remarked that I found it an attractive
feature of this argument that it allows the atheist a way of escape: he can
always deny the first premise and assert the universe sprang into existence
uncaused out of nothing. I figured that few would take this option, since I
believed they would thereby expose themselves as persons interested only in
academic refutation of the argument and not in really discovering the truth
about the universe. To my surprise, however, atheists seem to be increasingly
taking this route. For example, Quentin Smith, commenting that philosophers are
too often adversely affected by Heidegger's dread of "the nothing,"
concludes that "the most reasonable belief is that we came from nothing,
by nothing, and for nothing" - a nice ending to a sort of Gettysburg
address of atheism, perhaps.[3]
A
Baseless Assumption
I'm
going to criticize this argument from scientific cosmology, which is the most
popular argument that scientifically informed theists and philosophers are now
using to argue that God exists.
Let's
consider the first premise of the argument, that whatever has a beginning to its
existence must have a cause. What reason is there to believe this causal
principle is true? It's not self-evident; something is self-evident if and only
if everyone who understands it automatically believes it. But many people,
including leading theists such as Richard Swinburne, understand this principle
very well but think it is false. Many philosophers, scientists, and indeed the
majority of graduate and undergraduate students I've had in my classes think
this principle is false. This principle is not self-evident, nor can this
principle be deduced from any self-evident proposition. Therefore, there's no
reason to think it's true. It is either false or it has the status of a
statement that we do not know is true or false. At the very least, it is clear
that we do not know that it is true.
Now
suppose the theist retreats to a weaker version of this principle and says,
"Whatever has a beginning to its existence has a cause." Now, this
does not say that whatever has a beginning to its existence must have a cause;
it allows that it is possible that some things begin to exist without a cause.
So we don't need to consider it as a self-evident, necessary truth. Rather,
according to the theists, we can consider it to be an empirical generalization
based on observation.
But
there is a decisive problem with this line of thinking. There is absolutely no
evidence that it is true. All of the observations we have are of changes in
things - of something changing from one state to another. Things move, come to
a rest, get larger, get smaller, combine with other things, divide in half, and
so on. But we have no observation of things coming into existence. For example,
we have no observations of people coming into existence. Here again, you merely
have a change of things. An egg cell and a sperm cell change their state by
combining. The combination divides, enlarges, and eventually evolves into an
adult human being. Therefore, I conclude that we have no evidence at all that
the empirical version of Craig's statement, "Whatever begins to exist has
a `cause'," is true. All of the causes we are aware of are changes in
pre-existing materials. In Craig's and other theists' causal principle,
"cause" means something entirely different: it means creating
material from nothingness. It is pure speculation that such a strange sort of
causation is even possible, let alone even supported in our observations in our
daily lives.
An
Uncaused Universe
But
the more important point is this: not only is there no evidence for the
theist's causal assumption, there's evidence against it. The claim that the
beginning of our universe has a cause conflicts with current scientific theory.
The scientific theory is called the Wave Function of the Universe. It has been
developed in the past 15 years or so by Stephen Hawking, Andre Vilenkin, Alex
Linde, and many others. Their theory is that there is a scientific law of
nature called the Wave Function of the Universe that implies that it is highly
probable that a universe with our characteristics will come into existence
without a cause. Hawking's theory is based on assigning numbers to all possible
universes. All of the numbers cancel out except for a universe with features
that our universe possesses, such as containing intelligent organisms. This
remaining universe has a very high probability - near 100% - of coming into
existence uncaused.
Hawking's
theory is confirmed by observational evidence. The theory predicts that our
universe has evenly distributed matter on a large scale - that is, on the level
of super-clusters of galaxies. It predicts that the expansion rate of our
universe - our universe has been expanding ever since the Big Bang - would be
almost exactly between the rate of the universe expanding forever and the rate
where it expands and then collapses. It also predicts the very early area of
rapid expansion near the beginning of the universe called
"inflation." Hawking's theory exactly predicted what the COBE
satellite discovered about the irregularities of the background radiation in
the universe.[4]
So
scientific theory that is confirmed by observational evidence tells us that the
universe began without being caused. If you want to be a rational person and
accept the results of rational inquiry into nature, then you must accept the
fact that God did not cause the universe to exist. The universe exists
uncaused, in accordance with the Wave Function law.
Now
Stephen Hawking's theory dissolves any worries about how the universe could
begin to exist uncaused. He supposes that there is a timeless space, a
four-dimensional hypersphere, near the beginning of the universe. It is smaller
than the nucleus of an atom. It is smaller than 10-33 centimeters in radius.
Since it was timeless, it no more needs a cause than the timeless god of
theism. This timeless hypersphere is connected to our expanding universe. Our
universe begins smaller than an atom and explodes in a Big Bang, and here we
are today in a universe that is still expanding.
Is
it nonetheless possible that God could have caused this universe? No. For the
Wave Function of the Universe implies that there is a 95% probability that the
universe came into existence uncaused. If God created the universe, he would
contradict this scientific law in two ways. First, the scientific law says that
the universe would come into existence because of its natural, mathematical
properties, not because of any supernatural forces. Second, the scientific law
says that the probability is only 95% that the universe would come into
existence. But if God created the universe, the probability would be 100% that
it would come into existence because God is allpowerful. If God wills the
universe to come into existence, his will is guaranteed to be 100% effective.
So
contemporary scientific cosmology is not only not supported by any theistic
theory, it is actually logically inconsistent with theism.
Notes
1.
William Lane Craig, Reasonable Faith (Wheaton, Ill.: Crossway, 1994)
2.
Ibid., p. 92
3.
Ibid.
4.
Confirmation of Hawking's theory is consistent with this theory being a
reasonable proposal for the form that an (as yet) undeveloped theory of quantum
gravity will take, as Hawking himself emphasizes. See Chapter 12, William Lane
Craig and Quentin Smith, Theism, Atheism, and Big Bang Cosmology (Oxford:
Clarendon Press, 1993).
DEHA
(no
login)
212.146.156.133
Re: Tanrinin Varligi February 20 2003, 11:38 PM
…'
Bu durumda, büyük patlama modelinin tam anlamıyla uygulanışının gerçekten
mecbur ettiği şey, “yoktan yaratılış”tır. (creatio ex nihilo)'
Yoktan
yaratılışı iddia eden herhangi bir din var mı?
Mesela
Kuran dan yoktan varedilmeye dair ne gibi bir kanıt sunulabilir?
'Buna
göre var olmaya başlayan her fiziksel şeyin varlığının bir sebebi varsa;
fiziksel evren de belli bir zamanda var olmaya başlamışsa, o zaman bu evrenin
de varlığının bir sebebi olduğu, bu sebebin de fizik ötesi bir yaratıcı Tanrı
olduğu sonucuna varmak son derece makuldur.'
Yukarıdaki
yazıda da söylenildiği üzere eğer zaman büyük patlama ile başladı ise,büyük
patlamadan önce zaman yoktur.Zamanın olmadığı bir durumda ise bir şeyin büyük
patlamaya sebeb olduğunu söylemek saçmadır,çünkü büyük patlamaya neden olan her
neyse büyük patlamadan önce bunu gerçekleştirmelidir,oysa büyük patlama öncesi
zaman olmadığından,büyük patlamanın 'Öncesi' olamaz,dolayısı ile sunulan kanıt
saçmadır.
Nedensellik
yasası zamana tabiidir ve zamanın olmadığı durumlarda geçersizdir.
Ayrıca
aktardığım cümle oldukça zorlamalı ve uyduruk,sebeb aranırken 'Fiziksel' olma
şartı yerleştirilirken,'fiziksel evren'in sebebinin ise 'fizik ötesi' olması
gerektiği tamamen keyfi bir şekilde monte edilmiş.
Bu
tip sonu başından belli zorlamalı yazılarda genellikle önce son cümle yazılır
ve onun üstüne abuk subuk cümleler ve her nedense bir kaç ünlü isim
yerleştirilerek iş güya bitirilir,fakat biraz dikkatli okunur ve biraz da
üzerinde düşünme zahmetine katlanılırsa,önyargı,bilgisizlik ve keyfiyetin
alenen sırıttığı hemen gözlemlenir.
utarid
(no
login)
195.175.151.29
Tasarım Kanıtı ve Temel Sabitler February 21 2003, 2:59 AM
Tasarım
kanıtının (the argument from design) farklı şekilleri vardır. Bununla birlikte
bu tür delillerin hepsi, bir takım ihtimaliyetçi veya anolojik akıl
yürütmelerle, dünyadaki teleolojik düzenin gözlemlenmesinden yola çıkarak, bu
düzenliliğin sebebinin Tanrı olması gerektiği, dolayısıyla Tanrının var olduğu,
sonucuna ulaşan çıkarımlar olarak nitelendirilebilir. Tasarım kanıtı Tanrının
varlığı hakkında öne sürülen en eski kanıtlardan biridir. Tarihsel olarak bu
kanıtın altın çağı, onyedinci yüzyılda modern bilimin yükselişini takip eden
takip eden iki asırdır. Newton’un doğal teolojisi onu taçlandırmıştır; ve
onsekizinci yüzyılın sonlarında ve ondokuzuncu yüzyılda bu kanıt, bir taraftan
Hume ve Kant’ın mantıksal eleştirileri, öbür taraftan Darwin’in deneysel
eleştirileri ile karşılaşmış; birçok kişiye göre bunlar, artık bu delilin
herhangi bir gücü olmadığını göstermişlerdir.
Buna
rağmen, tasarım kanıtı yirminci yüzyılda yeniden ifade edilmiş, yeniden
canlandırılmış; ve bilhassa son zamanlarda birçok bilim adamı, felsefeci ve
teolog nazarında yeniden itibar kazanmıştır. Bunda birçok faktör rol oynamış
olabilir. Her şeyden önce, bilim ve dine karşı son zamanlarda bir tutum
değişikliği oldu. Alvin Plantinga’nin dediği gibi: “Genel olarak Batı
dünyasında, 20, 30 yıl öncesine göre şimdilerde dine karşı daha fazla bir ilgi;
bilim hakkında düşünme biçimlerinde de bir tür gevşeme var. Bunun yanında, din
felsefesinde de daha teistik ve gelenekçi bir dönüş oldu …
Son
on yıllarda, tasarım kanıtının yeniden canlanmasına ve yeniden formule
edilmesine katkıda bulunan daha özel ve daha doğrudan ilişkili gelişmeler de
oldu. Son yirmi ve otuz yıl boyunca, kozmoloji uzmanları, fizikçiler ve gök
bilimciler, bir gün içinde insan hayatı var olacaksa, evrenin yapısı ve
gelişiminde karşılanması gereken bir takım özel şartlar belirlediler. Çoğu kere
“kozmik uyuşumlar” olarak isimlendirilen bu özel şartların keşfi, fizikçileri,
bu kozmik uyuşumları bizim kendi varlığımızla ilişkilendiren İnsancı İlkeyi
formule etmeye sevketti. Bunlar tatmin edici bir açıklama getiriyordu; ve bazı
bilim adamları ve felsefeciler için, kozmik uyuşumlar ve tasarım kanıtı
arasında bir ilişki görmek zor olmadı. Nitekim, bu delilin son zamanlarda
birçok bilim adamı nezdinde önem kazandığını belirtmekte yarar vardır. Hatta
bazılarına göre, bu kanıt teologlardan ziyade bilim adamlarının elinde daha
ikna edici bir şekilde yeniden hayata kavuşturulmuştur.
Tasarım
kanıtının, dünyadaki çeşitli tasarım örneklerince desteklenen, özü itibarıyla bir
çeşit sezgi veya içgörüye dayalı, örneklemsel bir kanıt olduğu söylenebilir. Bu
delille uzun zamandır kullanılmakta olan, fakat Paley’ci versiyonun görünüşteki
düşüşünden sonra delile özellikle hakim olan bir örnekle açıklama grubu, canlı
hayata yardım etmek için inorganiklerin uygunluğu idi. Frederick Tennant’a
göre, bugün teleolojik delil yanlısı, inorganik ve organik alemler arasında
görünen gayeliliğin sürekliliğine, veya birindeki adaptasyonun diğerindeki
adapte ediciliğine bağlı olduğuna dikkat çeker. Tennant. “dünyamızın canlı
varlıkların yurdu olmaya uygunluluğunun, belli bazı astronomik, termal,
kimyasal vb. temel şartlara ve görünüşe göre birbirine nedensel olarak bağlı
bulunmayan niteliklerin uyuşumuna bağlı oldugunu” savunuyordu. Tennant ve takipçileri,
bu tür bir antropik kanıttan, çoğu kez genel yuvarlak sözler şeklinde
bahsedebiliyorlar ve bunu örneklendirmek için çok az sayıda özel deneysel olgu
örneği bulabiliyorlardı.
Ne
varki son yirmi veya otuz yıl boyunca, bilimsel topluluk, yeryüzünde canlı
hayatın ortaya çıkması ve akıllı hayatın gelişmesine evrenin imkan tanıması
için, ne kadar kompleks ve hassas şartların bir araya gelmesi gerektiğinin
keşfedilmesiyle hayrete düştüler. Günümüzde fizik, astrofizik, klasik
kozmoloji, kuantum mekaniği ve biyokimyanın çeşitli alanlarında yapılan çeşitli
keşifler, bu zamanda yeryüzünde şuur sahibi bir karbon-temelli hayatın
varlığının, fiziksel ve kozmolojik sabitlerin hassas dengesine bağlı olduğunu
tekrar tekrar ortaya koymaktadır; öyleki bu sayısal oranların herhangi biri çok
hafifçe değiştirilmiş olsa, bu denge alt üst olur hayat var olmazdı. Bu durum
karşısında bazı felsefeciler, kimi bilim adamlarıyla birlikte, Tennant’ın
kanıtını bu yeni keşfedilmiş kozmolojik verilerle geliştirdiler, ve böylece tasarım
kanıtının daha güçü versiyonunu oluşturdular. Aslında antropik uyuşumların
sayısı, “ince bir biçimde ayarlanması gerektiği görülen otuz kadar faktörü”
içine alan uzun bir liste oluşturur. Biz burada onların sadece birkaçını kısaca
anabiliriz:
“Eğer
nükleer zayıf kuvvet hissedilir derecede daha güçlü olsaydı, o zaman Büyük
Patlama bütün hidrojeni yakıp helyuma dönüştürüdü. Bu durumda da ne su ne de
uzun ömürlü sabit yıldızlar olabilirdi. Onu hissedilir derecede zayıf yapmak
dayine hidrojeni yok ederdi: ilk zamanlarda oluşan nötronlar protonlara
dönüşmezdi.”
“Yıldızların
içinde bol miktarda karbonun yaratılması için, “nükleer güçlü kuvvet”,
olduğundan belki yüzde bir oranı kadar küçük bir orandan ne daha güçlü ne de
daha zayıf olmalıdır. Onun gücünü belki yüzde iki oranında arttırmak,
protonların oluşmasını önlerdi – bu durumda hicbir atom olmazdı – veyahut
onları dipprotonlara bağlardı; bu durumda da yıldızlar, güneşimizden
milyarlarca kere daha hızlı yanarlardı. Öte yandan onun gücünü aşağı yukarı yüzde
beş oranında azaltmak, yıldızlara ait yanmayı imkansız kılarak, deuteronu
çözerdi.“
“Elektromanyetizmin
çok hafifçe daha güçlü olmasıyla, yıldızlara ait ışık saçma şiddetle düşerdi. O
zaman ana seri yıldızların tamamı kırmızı yıldızlar olurdu: muhtemelen hayatın
evrimini destekleyemeyecek ve her halde demirden daha ağır elementleri meydana
getirmek için gerekli olan süpernova patlamayacak kadar soğuk yıldızlar. Eğer o
çok haifçe daha zayıf olsaydı, o zaman bütün ana seri yıldızlar, cok sıcak ve
kısa ömürlü mavi yıldızlar olurları.”
“Yıldızların
hepsinin kırmızı veya hepsinin mavi yıldızlar olmaması için elektromanyetizmin
iyi-ayarlanmış olması gerektiği, iki kuvvet arasındaki oran çok önemli olduğu
için, çekim gücünün iyi-ayarlanmış olması gerektiği konusunda yeniden ifade
edilebilir. Yıldızların ve gezegenlerin oluşması, ve yıldızların milyarlarca
yıl sabit bir durumda yanması için çekim gücünün de iyi-ayarlanmasına ihtiyaç
vardır.”
“Herhangi
bir makul hayat türünün gelişme şansının bulunması için, çeşitli parçacık
kütlelerinin uygun değerler alması gerekmiştir. Birinci olarak eğer –yaklaşık
binde bir olan- nötron-proton kütlesi farkı, elektron kütlesinin neredeyse tam
olarak iki katı olmamış olsaydı, o zaman bütün nötronlar protona dönüşürdü
yahut da bütün protonlar tersinmez bir biçimde protona dönüşürdü. Bu iki
durumdan hangisi olursa olsun, kimya ve biyolojinin üzerine dayandığı yüz
civarındaki sabit otom türü olmazdı. İkinci olarak, süper ağır parçacıklar
patlamanın ilk ilk anlarında aktiftirler. Onların kütlelerindeki oldukça küçük
değişikler, madde parçacıklarının fotonlara oranında oranında felakete neden
olacak değişikliklere yol açabilir; bir kara delikler evreni yahut da
galaksiler oluşturmayacak kadar seyreltilmiş bir madde evreni sonucu verebilirdi.
Bundan başka süper ağır parçacıklar, protonların çok çabuk çöküşünü engellemek
için çok ağır olmak zorundaydılar.”
……………
……………
Bu
kozmolojik uyuşumların delillendirme gücü, dünyada hayatın idamesine yardım
eden yeryüzüne ait şarların uyuşumuna da dikkat edildiğinde daha fazla
olacaktır. Erol Harris’in sözleriyle özetlemek istersek, dünya; “doğru
büyüklükte, doğru türden bir yıldızın yörüngesinde dönen, doğru bileşimli bir
atmosferle kuşatılmış, ve gezegenler arasında eşsiz bir hidrosferle donatılmış bir
gezegendir. O hayatın yayılması ve idamesi için hepsi elverişli ve çoğu da
zorunlu olan olağan üstü özellikleri bulunan elementler ve bileşikleri
bünyesinde barındırır.”
Yeryüzünde
hayatın varolabilmesi için zorunlu olan bu olağan üstü kozmik oranların ve
özelliklerin keşfedilmeleri, Tanrı’yı, evrendeki düzenin sebebi olarak
delillendirmeye çalışan klasik teleolojik delilin gücünü ve etkileyiciliğini
yeniden arttırmıştı. Bunlar evrenin sadece düzenli değil, inanılmaz ölçüde ve
olağan üstü derecede düzenli ve çok hassas bir biçimde ayarlanmış olduğunu
göstermektedirler. Üstelik bu durum sadece evrenin kozmik tarihinin son
dönemlerinde veya evrenin dünyanın etrafını saran sınırlı bölgelerinde değil,
zaman olarak onun ilk başlangıç safhalarından beri ve mekan olarak onun her bir
bölgesinde keşfedilebilen gerçeklerdir.
Bu
kozmik uyuşumları rastlantı olarak değerlendirmek çok naiv bir açıklama olurdu.
Bu tür keşiflerin birçok bilim adamı ve felsefeciyi, böylesine hassas bir
dengenin, bir tesadüf olarak basitçe görmezden gelinemeyeceğini sonucuna
götürdüğü bilindiğinde, bunlar nasıl açıklanacaktır? Bunları açıklamak için iki
ana alternatifin olduğu görünmektedir: birisi, “çok evrenler”in varlığı
hipotezine dayalı ateistik yorum, diğeri Tanrı’nın tasarımı ve yaratmasına
dayalı açıklama.
Çok
evrenler görüşünü savunmak için değişik kuramlar öne sürülmektedir. Örneğin
J.A. Wheeler, bir salınan (oscillating) evrenler modeli ileri sürmektedir: Her
bir devirin yeni fiziksel yasalar ve sabitler seti ile ortaya çıktığı Büyük
Patlama, Büyük Sıkışma, Büyük Patlama, ve bu şekilde devam edip duran evrenler.
A.D. Linde, şişen (inflationary) evrenler modeli önermektedir. Buna göre bizim
gözlemlenebilir evrenimiz, asıl daha büyük evrenden şişerek ortaya çıkmış olan
pek çok birbirinden farklı mini-evrenlerden sadece biridir. Bilimsel
literatürde en yaygın ve ciddi olarak tartışılan çok evren senaryolarından biri
de H. Everett’in “Çok Alemler Kuantum Kuramı”dir. Bu genellikle bize,
birbiriyle hemen hemen hiçbir etkileşimi olmayan gittikçe farklı dünyalara
(Worlds) ayrılan ve baş harfi büyük harfle yazılan bir Evren (veya Kainat,
Universe) sunan bir model olarak anlaşılır. Her Dünya, kuantum mekaniğinin
gerçekten mümkün gördüğü olaylar setleri arasından bir seçimi yansıtır.
Ne
varki, yukarıdaki senaryoların hepsi de ciddi bilimsel ve felsefi itirazlarla
karşı karşıyadırlar. Genel olarak dikkate alındıklarında, felsefi açıdan bunlar
“Ockham’in usturasi” nin en aşırı inkarını temsil ederler, zira bu ilkeye göre,
bir mümkün açıklamalar seti içinde en makul olanı, en sade fikirler ve en az
faraziyeler içerenidir. Bizim bir tane gözlemlenebilir evrenimizin olağan üstü
özelliklerini açıklamak için, sonsuzca başka evrenler varsayımını yardıma
çağırmak, şüphesiz kozmik uçlara aşırı bagaj taşıyor, ifrata kaçıyor. Tamamen
bilimsel görüş açısından ise, çok dünyalar hipotezi, tasavvur edilebilir
herhangi bir deney tarafından ne doğrulanabilir ne de yanlışlanabilir. Bu sözü
edilen başka evrenlerin varlığını gösterecek hiçbir deney yoktur. Nitekim Paul
Davis’e göre:
“Çok
evren kuramcıları, teorilerinin öne sürdüğü başka dünyaların ilke olarak bile
asla teftiş edilemeyeceğini kabul etmekteler. Kuantum şubeleri arasında seyahat
etmek yasaktır. Bundan başka, şişen veya salınan evren modellerindeki düzenli
bölgeler, uzay ve zamanın hiçbir gözlemcinin çok evrenlerin varlığını empirik
olarak doğrulamayacağı veya reddedemeyeceği kadar müthiş genişlikleri nedeniyle
birbirinden ayrılmışlardır.”
Bu
durumda Richard Swinburne’un dediği gibi, “alternatif açıklamadan hiçbir
şekilde açıkça daha basit olmayan bir formülün tercih edilen yorumunu kurtarmak
için ve (her halukarda belli bir oran içinde bulunmak zorunda olan) sınır
şartlarının çok dar oranından kaçınmak için sonsuzca evrenlerin olduğunu
varsaymak, delilik gibi görünüyor.” Paul Davis’e göre “Böylesine teorik bir
yapının, nasıl olup da tabiatın bir özelliğinin, bilimsel anlamda bir
açıklaması olarak kullanılabildiğini anlamak zordur. Şüphesiz, bir kimse sonsuz
bir evrenler dizisine inanmayı, sonsuz bir Tanrıya inanmaktan daha kolay
bulabilir, fakat böyle bir inanç gözlemden ziyade imana dayanmalıdır.” John
Leslie’nin ifadeleriyle, “böyle güçlüklerle karşılaşıldığı için, çok evrenler
yaklaşımını reddetmenin ve onun yerine, güvenimizi Tanrı hipotezi lehine koymanın
her bakımdan daha iyi olacağı sonucuna varabiliriz.” Eğer ilahi tasarım
görüşünün tek rakip alternatifi olan çok evrenler hipotezi, fizik değil
metafizik ise, o zaman, Polkinghorne’un dediği gibi “herhangi bir eski evren
olduğu için değil, verimli bir sürece muktedir olmasını murat eden bir
Yaratıcının yaratması olduğu için taşıdığı bu özelliklerde sadece bir tek
evrenin var olduğu görüşü, eşit oranda tutarlılığa ve daha büyük bir ekonomiye
sahip olan metafiziksel öneridir.”
Fakat
yukarda daha belirgin olan hatalı tutum, çok evrenler olabileceğini varsaymak
değil, bilinen evrenin başlangıcından beri sergilediği hassas dengeyi izah
ederken Tanrı açıklamasından kaçıp rastlantısal oluşumu makul göstermek için,
varsayılan bu evrenlerin mevcut evrenden daha düzensiz olduklarını; bu düzenli
evrenin ise, sonsuz sayıda düzensiz evren arasından tesadüfen çıkmış bir tane
düzenlisi olduğu yorumuna ve buna dayalı ateistik sonuca ulaşma gayretidir.
Oysa bilinenden bilinmeyene doğru mantıksal bir çıkarımda bulunulduğunda,
çıkarıma yön vermesi gereken, bilinenin temel özellikleridir. Elimizdeki
örnekte olduğu gibi, bilinen tek evren çok düzenli ise, ve bilinmeyene ait tek
ipucumuz bu ise, normal akıl yürütme, eğer gerçekten varsalar, bilinmeyen
evrenlerin de en az bilinen kadar düzenli olabileceği sonucuna götürmelidir,
tam tersine değil.
Sonuç
olarak, bilinen evrenimizin başlangıç koşulları ve temel sabitlerindeki olağan
üstü kozmik oransal uyuşumların son yıllardaki keşfinin, Tanrının varlına
inancın klasik delillerinden olan tasarım kanıtının örneklemsel zeminine,
çok-evrenler senaryoları ve yorumlarıyla gölgelenemeyecek ölçüde, yeniden büyük
bir güç ve zenginlik kattığı görülmektedir.
Mantık
(no
login)
172.149.166.217
Kozmolojik Kanıt February 21 2003, 8:12 AM
Tanrı'nın
varlığına dair öne sürülen ve tasarım kanıtıyla birlikte en çok dile getirilen
kanıttır.
Fakat
hem ulaşacağı sonucu baştan içinde içermesiyle, hem de dayanaksız kabuller
yapmasıyla diğer teist mantik yürütme biçimlerinden farksızdır.
Her
şeyden önce, bana göre bu konuda dile getirilmesi gereken en önemli nokta şudur
ki, bu kanıtın gerçekten birşeyleri kanıtladığı farzedilse bile, kanıtlamaya en
çok yaklaştığı şey, evrenin bir sebebi olduğudur. (Gerçi bunu da kanıtlayamaz
ama buna sonra değineceğim). Fakat evrenin bir sebebi olduğunu kanıtlamak,
teistik bir Tanrı'nın varolduğunu kanıtlamaktan çok uzaktır. Teistik Tanrı
(dinlerin Tanrı'sı), bir "kişi"dir, bir "karakter"dir.
Cismi vardır ya da yoktur ama bu Tanrı bir "özne"dir. Ayrıca,
insanlarla devamlı bağlantı kurmaktadır, insanlar arasından seçtiği kişilerle
konuşmakta, hatta bu kişilerin günlük hayatlarındaki ayrıntılara karışmaktadır.
Evrendeki onca gezegen arasında bizim dünyamızdaki insanlarla ve olaylarla
ilgilenmekte, bizleri evrende kendisinden sonra en önemli varlıklar ilan
etmektedir. Bunlara teistik inançtaki bin türlü başka saçmalığı da
ekleyebilirsiniz.
Halbuki
kozmolojik argümanda dile getirilen Tanrı, çok daha bulanık ve felsefi bir
tanımdır. Kozmolojik argüman amacına ulaşıtığı takdirde, olsa olsa evrenin bir
sebebi olduğunu kanıtlayabilir. Fakat bu sebebin nasıl birşey olduğu konusunda
hiçbir şey söyleyemez. Bu sebep akılsız, bilinçsiz, kör bir sebep de olabilir,
akıllı, bilinçli fakat birden fazla olan bir sebep de olabilir. Böyle bir
sebebin varolması gerektiği gösterilebilse bile, bu sebebin ne evrenin dışında
olduğu (ondan bağımsız olduğu) ne de soyut bir varlık olduğunu gösterilemez.
Hatta bu sebep sadece sonsuz boşluktaki küçük bir simetri bozunumu dahi olabilir.
Ki bu kozmoloji alanında son yılların popüler fikirlerinden biridir. (Yani
evrenin, daha doğrusu büyük patlamanın, sonsuz boşluktaki küçük bir simetri
bozunumunun zincirleme reaksiyon gibi büyüyerek oluşmuş olabileceği fikri).
Tanrı
tartışmalarını böyle bir derin felsefi platforma taşımak teologların bir
taktiğidir. Bu yolla iddia ettikleri fikirlerin saçmalığını örtmüş olurlar.
Derin felsefi konulardan bahsetmekle, içinde onca saçmalık taşıyan dinlere her
nasılsa destek çıkarmış olurlar.
Fakat
bunların tümü, gerçekten de kozmolojik argümanın evrenin bir sebebi olduğunu
kanıtlaması durumunda geçerli, ki bunca felsefi cambazlık, malesef bu kadarını
bile beceremez.
Çünkü,
yukarıda ingilizce olarak asılmış yazıda da ifade ettiği gibi, varolmaya
başlayan birşeyin ille de bir sebebi olması gerektiği mantıksal olarak
gösterilemez. Sebepsiz varoluş da mümkündür, en azından anlaşılır birşeydir ve
olağandışı değildir.
Bu
fikrin olağandışı olmadığının bir kanıtı, fikrin destekçi bulabilmesidir. Yani
"Varolmaya başlayan birşeyin sebebi olmalıdır" yargısı a priori doğru
değildir. A priori doğrular, kim duyarsa duysun, eğer ciddi konuşuyorsa itiraz
edemeyeceği ifadelerdir. "Her karenin dört kenarı vardır" gibi.
Halbuki evrenin sebepsiz varolması konusunda herkes aynı fikirde değidir.
Aralarında ünlü Tanrıbilimci (teolog) Swinburn'ün de bulunduğu pek çok kişi
(inançlı ya da inançsız), sebepsiz evren fikrini olası karşılayabilmektedir.
(Olası olmasıyla, doğru olması ayrı konudur ve inançlılar arasında da sebepsiz
evren fikrini mümkün fakat geçersiz görenler vardır). Doğal olarak, ateistler
arasında da sebepsiz evren fikrini mümkün ve geçerli görenler vardır.
Ayrıca,
bugün kozmolojideki pek çok gelişme (örneğin Stephan Hawking'in çalışmaları)
evrenin gerçekten de sebepsiz olarak ortaya çıkmış olabileceğine işaret
etmektedir. Yani kozmolojik bulgular (ve big bang), sanılanın aksine Tanrı'nın
varolduğunu değil, tam tersi daha çok varolmadığını desteklemektedir.
Kısacası,
kozmolojik kanıt, diğer tüm Tanrı kanıtları gibi boş ve geçersiz bir laf
kalabalığıdır.
Sovyet
(Login
Galilei_)
213.243.30.8
DEHA February 21 2003, 8:14 AM
Çok
bir yazı yazmışsın...
"Nedensellik
yasası zamana tabiidir ve zamanın olmadığı durumlarda geçersizdir."
Buna
birşeyler daha eklemek istiyorum.
"Nedensellik
yasası" deyince aklınıza acayip şeyler gelmesin. Burada zamana tabi olan
şey, nedenler ve sonuçlardır. Birşeyin başka birşeye neden olması için ilk
şart, zamanın akıyor olmasıdır.
Yani
bu durum, "zamanın başlangıcı" deyiminin kendi içinde çelişkili ve
tümden anlamsız olduğunun başka bir ifadesidir.
Mantık
(no
login)
172.149.166.217
utarid February 21 2003, 8:15 AM
Tasarım
kanıtına sonra değineceğim. Şu anda vaktim yok.
DEHA
(no
login)
212.154.67.33
Re: Tanrinin Varligi February 21 2003, 10:58 AM
Yine
bir yığın Yeni Fizikçi adı ve bilimsel terimlerle dolu bir yazı var önümüzde.
İddia
bu evrenin tasarımla yaratıldığı,nuklear kuvvetlerin veya evrenin genişleme
hızının çok isabetli tayin edildiği.
Evren
'var olmaya başlamadan önce' tasarım yapan Tanrının zamanın içinde olması
gerekliliği bir yana,her şeye kadir bir Tanrı neden tasarım veya ince
hesaplar,ayarlamalar yapsın.
Yani
nükleer kuvvet bugünkünden bir trilyon misli daha güçlü olsa,Tanrı istiyorsa bu
evren ayakta duramazmıydı,ya da canlıları istediği materyalden veya istediği
şartlarda yaratamzmıydı.Tanrı istese canlılar Bir trilyon derecede
yaşayamazmıydı?
Tanrının
evreni yaratırken bir takım yasalara ve hesaplara uyduğunu söylemek aslında
sonsuz kudreti sınırlamaktan başka bir şey değildir.
Tanrı,Ancak
böyle bir evreni ayakta tutabilir veya böyle bir evrende canlılığı
geliştirebilirdi,aksi takdirde buna muktedir olamazdı demektir.
Her
şeye kadir ve sonsuz güç sahibi için bütün olasılıklar,olası ve eşit
mesafededir ve bu evrenin Tanrı kudreti bağlamında oluşturulabilecek ve ayakta
tutulabilecek sonsuz sayıdaki evrenlerden hiç bir üstünlüğü yoktur,ve bu
anlamda hiç bir evren hiç bir tasarım gerektirmez.
Tasarım,Allahın
sıfatlarına aykırıdır,şu an isterse bütün kuvvetleri tersine çebvirebilir ve
atmosferide CO2 ile doldurur,ne evren çöker,ne de yaşam biter.
Tasarım
kavramı,fizik evren içinde,zaman,mekan ve nedensellik yasası varlığında
geçerlidir,fizik ötesine uygulanması mümkün değildir.
Tasarım
doğal seçilim süresince gelişmiş,hayatta kalmaya yönelik zekasal bir
etkinliktir,Tanrının hayatta kalması bahis konusu olmadığından,ne tasarıma
ihtiyacı vardır,ne de zeka'ya!
utarid
(no
login)
195.175.150.40
İnayet delili ve İnsancı İlke February 24 2003, 8:14 PM
İnayet
delilinin tarihi aslında felsefe tarihinin ilk donemlerine kadar izlenebilir.
On sekizinci yuzyılın yazarları, inayetin işleyişini asıl itibariyle nesnelerin
genel olusumu ve akısında gorduler. Dunya duzenlidir, belirli yasaları vardır;
farklı kısımları birbirine ve canlı varlıkların ihtiyaclarına harika bicimde
uymaktadır. Tanrının inayeti onun, insanların ahlaki disiplini için uygun bir
yer olmasını sağlamıştır. O, tasaramladığı amaca uygun bir dünyadır. Genel
ifadelerle onsekizinci yuzyıl insanı için inayetin anlamı, “gelecekteki bir
hayat icin inansın hazırlanmasına uygun bir ortamı ve fırsatı saglayacak
olayların iyilikçi bir olusumunun ve akışının iyilikseverliği yüzünden Tanrı
tarafından hazırlanması” olarak özetlenebilir. R. Swinburne’ un inayet deliline
göre, dünyamız “normal olarak insana 8ve hayvanlara), yiyecek, içecek,
güvenlik, vb. biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarını tatmin etme fırsatı
vermekte inayetsel (providental) bir dünyadır, bunun yanında insanlara (ve
hayvanlara) başka insanların ve hayvanların biyolojik ve psikolojik
ihtiyaçlarını tatmin etme ile işbirliği, arkadaslık vb. kendi psikolojik
ihtiyaçlarını karşılama fırsatı vermede de yine inayetseldir”
Tabiatın
insan ihtiyaçları icin sergilediği inayetsel durum bazı alimlere öyle çarpıcı
göründü ki, bunlar bazen “gaye” terimini kullanmaya cesaret ettiler ve bazen
ılımlı, bazen daha kesin anlamda insan tabiatının amacı olarak
değerlendirdiler. İnayet veya gaye delilinin ılımlı versiyonun savunucu
olmasıyla örnek olarak gösterilebilecek olan F. Tennant, teolojik açıklama ve
antropik dünya görüşü arasında yakın bir ilişki görmektedir. O, bir tür insan
merkezcilik tasvir eder ve onu savunur; fakat ona göre antroposentrizim,
insanın, Tanrı’nın altında en yüce varlık olduğunu, veya ilerleyen kozmik
gelişimin son safhası olduğunu, yahut ilahi tasarımın amacı ve bütün amacı
olduğunu iddia etmez. Bundan ziyade, antroposentrizm, tabiat aleminde insanın
altında hiçbir nihai gaye seçilemediği yerde, böyle bir gayenin, rasyonellik,
değerleri takdir etme, kendi kıymetini belirleme, ve ahlaklılık gibi
özelliklere sahip varlıklarda bulunabileceği anlamına gelir.
Insanın
tabiattaki bu inayetsel ve ayrıcalıksal durumu, eskiden olduğu gibi çağımızda
da Tanrı’nın varlığını gösteren bir delil sayılmakta, önemli bir işaret değeri
taşıdığı savunulmaktadır.
A.J.
Ayer , bu yaklaşıma ciddi bir itirazda bulunmaktadır. Ona göre, dünyanın
yaratılış amacının insanların ortaya çıkmasıyla bir ilişkisi varmış gibi
düşünmek, “belki insanın kabul etmesi doğal olan fakat bilimsel delillerin
tarafsız bir incelenişi sonucunda hemen hemen hiç desteklenmeyen bir görüştür.
İnsan, sadece evrenin küçük bir kenarında çok geç bir dönemde sahnede görünmüş
olmakla kalmaz; bir kez göründükten sonra, orada kalıcı olması da pek muhtemel
değildir.”
Uzun
süredir görünüşte oldukça ikna edici görünen bu itiraz, hala belli oranda bir
güce sahip görülebilir. Fakat onun etkileyiciliğinin, antropik uyuşumlar ve
ilkenin keşfedilip önceki döneme oranla bugün çok daha az olduğu bir gerçektir.
Çünkü bu türden itiraza Tennant’ın 1930 larda verdiği cevap son zamanlarda
bilimsel keşiflerce güçlendirilmiştir. O, dünyayı çölde bir vahaya benzetenlere
karşı, bu düzenli vahanın, evrenin kalan kısmından ayrı tutulabilecek bir parça
olmadığını savunmuştu. Ona göre, vahaya benzetilen düzenli dünya ile, kaos ya
da çöle benzetilen evrenin kalan kısmı, birbirine bağlıdırlar. Çöl olduğu gibi
olduğu için, vaha da olduğu gibidir; ve birinin düzenliliği adeta diğerinin iznine
bağlıdır. İşte bu evren, dünya ve insan arasındaki birbirine bağlılık ve izin
konusunu, insancı ilke (Anthropic Principle) son zamanlarda çok daha detaylı ve
bilimsel şekilde ortaya koymuş görünmektedir.
İnsancı
ilke, fizikçi Brandon Carter tarafından ilk defa 1974’te öne sürüldükten sonra
artık bilimsel ve kozmolojik eserlerde sık sık görülmektedir. Bilim adamlarının
yanında bu ilke bilim felsefecilerinin de dikkatini çekti ve bu konuda onlar da
birçok eser verdiler. O aynı zamanda din felsefecilerini de üzerinde düşünmeye
ve Tanrının varlığına inanç bakımından onu değerlendirmeye sevketti. İnsancı
ilkenin tam olarak ne anlama geldiği ile ilgili karışıklıklara neden olan
birkaç farklı biçimi vardır. Böyle fikir ayrılıkları ile karşılaşıldığında
yapılacak şeyin en iyisi, onu zayıf ve güçlü insancı ilkeler iki farklı biçimde
ilk defa öne süren Carter’den doğrudan alıntılar yaparak işe başlamak olsa
gerektir. Zayıf inancı ilke (WAP) şöyle ifade edilmektedir: “Gözlemciler (veya
müşahitler, observers) olarak varlığımızla uyuşur olacak ölçüde, evrendeki
yerimizin zorunlu olarak ayrıcalıklı olduğu gerçeğini hesaba katmaya hazırlıklı
olmalıyız.” Güçlü insancı ilke de (SAP) şöyle ifade edilmektedir: “Evren ve
bağlı olduğu temel parametreler, belli bir evrede içinde gözlemcilerin
yaratılışını kabul edecek biçimde olmalıdır.” Güçlü insancı ilkenin özellikle
de “teleolojik” versiyonu ya da yorumu, inayet delilini desteklemektedir. Onun
burada aktarılan formulasyonundaki “olmalı” (must be) ifadesi, teleolojik
olarak anlaşılmakta ve yorumlanmaktadır. Bu, “gözlemcileri meydana getirmek ve
varlıklarını devam ettirmek amacıyla “tasarlanmış” tek bir mümkün Evrenin var
olduğu”nu iddia etmektir. Güçlü insancı ilkenin bu amaçsal formulasyonu:
“Hayatı
meydana getirmek için, evrenin, hayatın ortaya çıkışı için yeterli özellikleri
geliştirdiğini ileri sürerek, WAP’in etkililiğini açıklar. Buradaki “…mek için”
(in order to) teriminin varlığı, şüphesiz bu modeli teleolojik, yani
amaç-yönelimli olarak tanır. Buradaki amaç, hayatın hayatın varlığıdır… Bundan
başka, birçok farklı versiyon ortaya atılmaktaysa da, nihayette, bunların hepsi
bir çeşit doğa üstü varlığa götürmektedir.”
Fizikçi
Freeman Dyson bir dizi antropik uyuşumun desteğinde şöyle yazmaktadır:
“Evrende
kendimi yabancı gibi hissediyorum. Evreni ne kadar çok incelersem ve onun
yapısının ayrıntıları üzerinde ne kadar çok çalışırsam, evrenin bizim geliyor
olduğumuzu bir anlamda bilmiş olması gerektiğinin o kadar çok delilini
buluyorum… Evrenin yapısı ile hayat ve zekanın gerekleri arasındaki özel ahenk,
olayların planlanışında zihnin öneminin üçüncü tezahürüdür.”
Paul
Davies de benzer görüşlere sahiptir. Ona göre dört asır önce bilim, Tanrı
tarafından tasarlanmış amaçlı bir yapı olan kosmos içinde insanlığın sıçak ve
rahat yerini tehdit eder göründüğü için din ile çatışmaya girmişti. Kopernik
ile başlayan ve Darwin ile sona eren devrim, insanları değeri düşük hatta ve
hatta abes görme etkisi doğurmuştu. Artık insanlara büyük planın merkezinde bir
yer verilmiyor; bunun yerine ilgisiz bir kozmik dramada tesadüfi ve görünüşe
göre anlamsız bir rolleri olduğu varsayılıyordu. Oysa, Davies’in haklı olarak
“bilim; insanları, kör fiziksel rastlantısal ürünleri olarak göstermenin
aksine, bilinç sahibi organizmaların evrenin temel özelliği olduğu izlenimine
vermektedir. Biz doğanın yasalarına derin, ve inanıyorum ki anlamlı bir şekilde
yazılmıştık.
O
halde, Ayer’in yukarıda ileri sürdüğü gibi, evrendeki kısmi yerimizin
naturalistik dünya görüşünü destekler mahiyette görülmesi gerektiği tezi, artık
bir zamanlar olduğu kadarki bir güçlükle savunulamaz. İnayet delilinin,
fiziksel evrenle ilgili bugünkü bilimsel bilgiler ve kozmik ilkeler açısından
bakıldığında hala savunulabilir olduğu görünüyor.
Sonuç
olarak, son zamanlardaki bilimsel keşiflerin, objektif bilimsel bilgi ile
teistik inanç arasında herhangi bir ciddi çatışmaya neden olmadığı
gözükmektedir. Aksine, bilimsel bilginin bugünkü durumunun, temel teistik
inaçları, özellikle de Tanrı’nın varlığı inancını destekler mahiyette gelişmeler
kaydettiği son zamanlarda çok daha aşikar olmuştur. Geleneksel teistik inancın
çağlar boyunca ya saf iman ile inanılan ya da felsefi kanıtlarla savunulan çoğu
öğeleri, son zamanlarda güçlü bilimsel destekler kazanmışlardır. Bu bağlamda
ilk önce büyük patlama kuramının, teistik kozmolojik en önemli öncülüne güçlü
bir destek sağladığını gördük. İkinci olarak, evrenin temel sabitleri ile
ilgili bilimsel bilgilerin, son zamanlarda teistik tasarım kanıtını yeniden
güçlendirdiğini tesbit ettik. Son olarak insancı kozmolojik ilkenin geleneksel
inayet deliline sağladığı desteği inceledik. O halde, objektif bilimsel bilgi
ve onlara dayalı felsefi çıkarımlar ve yorumların, Tanrının varlığıyla ilgili
teistik inançlar için makul bir zemin ve birikimsel gerekçeler sağladığı sonucu
ortaya çıkmaktadır.
Bununla
birlikte burada belki şunu da ilave etmekte yarar vardır. Tanrı’nın varlığına
inanç, şüphesiz yukarda irdelediğimiz türden bilimsel bilgilerin tasdikine
bağlı değildir. İnanç bundan önce ve bunları aşan bir özellik arz eder. Bununla
birlikte bu tür bilimsel yahut kozmolojik uyuşumların varlığı konusu da önemsiz
değildir. Aksine bilimsel bilgi ve teistik inanç arasındaki karşılıklı olumlu
ilişkinin, insanları hakikate ve hakikatin birbirine inanması ve bunu araması
için son derece önemli ve yararlı olduğu gözükmektedir.
utarid
(no
login)
195.175.150.40
Teizm ve Big Bang Kozmolojisi ( I. Bölüm) February 24 2003, 8:19 PM
İslam
düşüncesinde Kelam geleneği Aristoculuğu ve özellikle Aristoteles’in (İ.Ö.385-322)
maddî dünyanın ve hareketin ebediyeti tezini reddetti. Gazâlî (1058-1111) ile
son bulan kelâmcı düşünürler (Mütekaddimîn İslâm Kelâmcıları) evrenin bir
başlangıcı olduğunu ve bu nedenle zaman içerisinde yaratıldığını ispatlamaya
teşebbüs ettiler. Kelâmın temel argümanı aşağıdaki biçimdedir:
1.Evrenin
bir başlangıcı vardır.
2.Her
başlangıcı olan bir nedene (illete) sahiptir.
3.O
halde, evrenin bir nedeni vardır ve bu sebep Tanrı’dır.
Şu
noktaların her biri üzerinde ayrı ayrı duracağız: evrenin başlangıcı, neden
sonuç ilişkisi alanı ve evrenin yaratıcısının tabiatı.
Evrenin
Başlangıcı
Kelam
geleneğinin evrenin başlangıcının varoluşu hakkında bir çok tezi vardı. Bu
tezler William Lane Craig [1] tarafından son yıllarda yeniden kullanılmaya
başlandı. Bu felsefî tezlere ilaveten evrenimizin başlangıcına dair bir gurup
fizikî delil de vardır. Diğer taraftan katî başlangıcın imkanına karşı felsefî
deliller vardır. Burada Kant’ın (1724-1804) Critique of Pure Reason’da ilk
antinominin antitezlerini müzakeresinde bu delilleri sunuşuna, son olarak,
Stephen Hawking’in A Brief History of Time’da başlangıçsız bir evrenin
spekülatif modelini ortaya koyuşuna değinilecektir.
Evrenin
Başlangıcının Felsefî Delilleri
Kelam
geleneğinde evrenin başlangıcına dair iki tür felsefî tez bulunuyordu.
Birincisi (Aristoteles’den ödünç alınan) geçmişin unsurlarının hala aktüel
olduğu varsayımıyla birlikte hakikî sonsuzluğun imkansız olduğu tezi üzerine
inşa edilmişti. İkincisi zamanın birbirini izleyen eklemlenme süreci vasıtasıyla
düzenlendiği görüşünü esas alır. [2] Sonuç olarak, ancak sonsuz aralıksız
ardıllar serisi tamamlanabildiği taktirde sonsuz bir geçmiş mümkün olabilirdi
ki bu açıkça imkansızdır.
Aristoteles
aktüel (fiilî) sonsuzun imkansız olduğunu kabul etti. Çoğu filozof, matematikçi
ve bilim adamı Aristoteles’in döneminden XX. yüzyıla kadar onunla hemfikir
idiler. Bununla birlikte önemli sayıda filozof ve matematikçi, matematiğin(ilk
kez George Cantor [3] (1845-1918) tarafından XIX. yüzyılın sonlarında formüle
edilen) sonsuz modern set teorisindeki gelişmenin, aktüel sonsuzun mümkün
olduğunu gösterdiğine inanıyorlar. Cantor kendisi sonsuz toplanmanın (bütün
doğal sayıların toplanması veya bütün hakiki değerli fonksiyonlar gibi)
varoluşuna inanan bir Hıristiyan idi. O, Tanrısal aklın sonsuzluğunu takip
etti. Konu şöyle agnostik (bilinemezci) bir dilemma haline getirilebilir: şayet
sonsuz diziler mümkünse, bu, sayesinde dizinin kendisi aracılığıyla
varolabileceği sonsuz bir aklı gerekli kılacaktır. [4] Diğer bir seçeneğe göre,
eğer sonsuz dizi imkansız ise, bu durumda geçmişin sınırlı olması gerekecekti
ki bu bizi zamanın ve hareketin başlangıcı olan bir nedeni öne sürmeye zorlar.
William
Lane Craig bi’l-fiil (aktüel) sonsuzluğu göstermenin imkansız olduğu
varsayımıyla bir çok paradoks ortaya koyan kelâmcı düşünürlerin başını
çekmektedir. Bu konuya (Matematikçi David Hilbert tarafından ortaya konan)
“Hilbert's hotel” modeli bir örnektir. Şayet Cantor sonsuzlukları mümkün
olsaydı, her biri için doğal sayı verilen sonsuz sayıda odaları olan bir otel
bulunabilirdi. Günün sonunda bütün odalarının doldurulduğunu varsayalım. Işık
veren hiçbir boşluk işareti kalmayınca bitkin bir yolcunun gelip kalacak bir
yer istediğini farz edelim. Yolcu iyi bir kuramcı ise, otelin bol miktarda odası
olduğuna dikkat çeker: şayet her misafir şimdiki odasından (oda n) bir sonraki
odaya (oda n+1) nakledilse, her misafire hala yer verilebilir ve buna ilaveten
1. oda kullanılabilir. Haddi zatında şayet bir toplantıya sonsuz sayıda
katılımcı gelse, tüm konuklar odalara yerleştirilebilir. Her hazır misafirin n
odasından 2n odasına nakledilmesi gerekir. Sonuç olarak, yeni gelen herkes için
çok sayıdaki oda sayesinde bütün tek numaralı odalar kullanılabilir hale gelir.
Gazâlî
başka bir örnekten söz eder. Sınırsız bir geçmiş içerisinde güneş ve ayın her
birinin dünya etrafında dönmüş olduğunu varsayalım. Güneşin her devri için ayın
on iki devri vardır. Zamanda geriye gittikçe, bütün olarak alındığında, aylar
ve yılların miktarı arasındaki açık önce olduğundan daha çok büyür. Fakat (Her
ikisi de sonsuz) Denk sayıda geçmiş aylar ve yıllar vardır. Cantorian kuramı şu
paradoksal sonuç ile uyuşmaktadır: ayların ve yılların esas sayıları tam olarak
aynıdır. Bertrand Russell (1872–1970) “Tristam Shandy paradox” olarak
isimlendirdiği benzeri bir paradoksu müzakere eder. Tristam otobiyografisini
yazmaktadır. Tek bir günlük hadiseleri yazmak bütün bir yılını alır. Shandy
işini sonsuz miktarda bir zamanda tamamlayabilir. İşte tersyüz edilmiş bir
zaman biçiminin paradoksu: (Tristam’ın kahin olduğunu varsayalım) kendi
geleceği hakkında yazsın. Geçen yıl bu günün hadiselerini yazmış olsun; geçen
yıldan önce de dünün hadiselerini yazmış olsun. Bugün şimdi sonsuz geçmişinin
bütün hadiselerini rapor eden sonsuz otobiyografisini tamamlamış olsun. Shandy
her defasında işinin gerisinde kalacaktır. Yani 1000 yıl önce o hala sadece son
üç günün hadiselerini yazıyor olurdu.
Aristoteles
bi’l-fiil sonsuzluğun imkansızlığı konusunda aynı fikirdedir. Bununla birlikte
o, evrenin sonsuz yaşta (kadîm) olduğuna inanıyordu. Açık bir şekilde,
Aristoteles çok uzak geçmişteki hadiselerin hâlâ herhangi bir fiilî anlamda ele
alınabileceğine inanmamıştı. O geleceğe bağlı hadiselerin halihazırda aktüel
olduğu görüşünü açık bir şekilde reddetti. Belki o, kesin olarak hiçbir iz
bırakmadığı için uzun süre önce olan geçmiş olaylar hakkında aynı şeyi
söyleyecekti. Bu konuda kelâmcı düşünürler geçmiş ile gelecek arasında açık bir
fark olduğu deliline başvurdular. Maziye tesir etme yahut etkileme fikri, geleceği
etkilemenin asla mümkün olamayacağı yönünden kusurludur.
İkinci
bir kelam delili zamanın ardıl eklemlenmeler süreci tarafından kurulduğu fikri
üzerine inşa edildi. Sonsuz bir geçmişe sahip olmak için, gerçekliğin tastamam
bitirilmiş sonsuz bir ödeve sahip olmuş olması gerekecekti. Mamafih, sonsuz bir
ödev zaman içinde tamamlanamaz. Birinci f zamanında tamamlandığı taktirde,
sonra t-1 zamanında, sonsuz ödev tamamlanmamış kalacaktı. Yine de t ile t-1
arasındaki fark sonlu olduğundan dolayı, sonsuz bir ödev t-1 zamanında evvelce
tamamlanmış olacaktır. Yalnızca geçmişin t’de tamamlanması, geçmişin t-1’de
tamamlanmasından bir gün daha uzun olma bilgisine göre bu iki sonsuz görev
farklı olmalıdır. Bununla birlikte sonsuz dizilere uygulandığında “bir gün daha
uzun” ifadesi anlamsızdır.
Kelam
tezinin gözden kaçırır gözüktüğü şey, ölçünün sonsuzluğu (esas sayılar) ile
tertibin (sıra sayıları) sonsuzlukları arasındaki farktır. t zamanında ilk
tamamlanan sınırsız bir silsiledir. Yani bu silsile daima t’ye göre daha erken
meydana gelmektedir. Geçmiş zaman serisinin büyüklüğünün tamamen aynı olması
gerçeğine karşın bu dizi t-1 zamanında tamamlanan ilk silsileden farklıdır.
t-1’de biten seri kapsamazken, t de nihayet bulan t-1 zamanını kapsar.
Kelam
tezleriyle alternatif Aristocu gelenek arasında dikkat edilmesi gereken çok
önemli bir fark: sınırsız bir geriye gitme fikrinin kelam tezlerinde açık bir
rol oynamamasıdır. Sonsuz nedensel bir geriye gidişin varlığı ile sonsuz geçmiş
bağımsızdırlar; diğeri olmaksızın birini ele alabiliriz. Örneğin, biz sonu
olmayan bir ilk nedene doğru geriye nedenlerin izini sürerek, bütün nedensel
geri gitmeleri sınırlı olan sonsuz yaşta bir evren tasavvur edebiliriz. Evrenin
her tarafı yalnızca sonlu bir şekilde eski olabilecekken, bütün taraflarının
ardılları sonsuz olabilecektir. Aksine, sonsuz bir mazi olmadan sonsuz nedensel
geri gidişlere sahip olabiliriz. Her reel sayı için r’nin 0 dan daha büyük
olduğunu varsayalım, bir zaman anı ve t+r zamanında olan farklı bir hadise
vardır. t+1 hadisesinden başlatarak ve t ye daha yakın olana (oraya hiç
ulaşmaksızın) ilerleyerek sonsuz çoklukta hadise aracılığıyla geriye
ilerletebiliriz.
Sonlu
Geçmişin Fizik Delili
Geçmişin
sınırlılığına işaret eden şu iki tür fiziki delil vardır: termodinamik
mütalâalar ve kozmik genişleme argümanı. Termodinamik, evrenin zaman üzerinde
artış gösteren düzensizliğini (entropy:disorder) dikte etmektedir. Evren halen
sonsuz bir zaman süresine sahip olmuş olsaydı, ölüm ısısı durumuna, yani bütün
enerjinin içerisinde ikinci bir sürekli hararet formundaki düzensiz bir biçimde
dağıtıldığı duruma ulaşmış olacaktık. Biz bütün evrenin tüm yönlerde düzenli
bir şekilde genişlediğini gözlemleriz. Evren sonsuz bir zaman süresine sahip
olsaydı, maddenin yoğunluğu 0 (sıfır) olacaktı. Haddi zatında, gittikçe artan
bir şekilde güzel bir, bilimsel fizikî tekillik kanıtına sahip olacaktık. Uzay
ve zamanın yaklaşık 16 milyar yıl önce kesin bir başlangıcı vardır. Big Bang
(büyük patlama) hadisesiyle evrenimiz olağan üstü bir şekilde meydana
gelmiştir.
Aktüel
delilin itibarı evrenin durmadan genişlemeye devam edeceği yolundaki hipotez
lehinde görünüyor. Yerçekimi kuvveti genişlemenin tersine çevrilmesine yol
açmada yetersizdir. Bu evrenin daimi bir kararsızlığının imkanını bertaraf eder
görünüyor. Her Big Bang’te nihai olarak Big Crunch [5] tarafından takip edilme
bulunur. Böylelikle, delil Big Bang’in evrenin en başlangıcı olduğunu öne
sürer.
Son
yıllarda (Big Bang ile ortaya çıkan uzay ve zaman konisi olarak
tanımlayabildiğimiz) evrenimizin çok daha büyük bir âlemin sadece küçük bir
parçası olduğu yolunda birtakım spekülasyonlar olmuştur. Bazı durumlarda
sınırlı zaman için kullanılan delil eşit kuvvette birçok evrenin kökenine
taalluk eder. Diğer durumlarda, spekülasyonlar birden çok mümkün evrenin kökeni
hakkında hiçbir kesin sonuç vermeyecek bir biçimde belirsizdir. Yaratıcının
tabiatını ele aldığımız son (4.) konuya uzandığımızda, Big Bang’in kökeninin
teistik olmayan o kadar çok izahları var ki, yaratılışın kati başlangıcı hakkında
Big Bang’in teşhisine çok aceleci dalma konusunda bazı uyarıları haklı çıkarır.
Kant’ın
İlk Antinomisi
Aydınlanmanın
büyük Alman filozofu İmmanuel Kant, İnsan aklının kozmoloji ödevi açısından
tümüyle yetersiz olduğuna inanmaktaydı. İnsan aklı “fenemonal dünya” –insanın
mümkün tecrübe alanı- hakkında bilgi elde edebilir. Kant, bir bütün olarak
evrenin tecrübemizin nesnesi olmadığını kabul etti. Dolayısıyla evrenin tabiatı
hakkındaki herhangi bir spekülasyon beyhudedir. Özellikle de Kant, kozmosun
yapısını araştırmaya her teşebbüs ettiğinde, insan aklının kaçınılmaz bir
şekilde bizatihi tutarsızlıklara düşeceğine inandı. Bu çelişkileri
“antinomiler” olarak adlandırdı. Kant’ın ilk antinomisi, evrenin yaşı ve boyutu
ile ilgilidir. Teze göre, evren yaş ve uzayda sınırlıdır. Antiteze göre, evren
her iki açıdan sonsuzdur. Kant, antinominin her iki kısmına da zorlayıcı delil
verilebileceğine inandı. Kant tezlerinin kanıtında kelamî delilin şu iki
formundan birini kabul etti ve kullandı: ardıl eklemlenme (teselsül) [6]
delili.
Antitezlerin
bir tarafında Kant, âlemin uzaysal sınırı fikrinde olduğu gibi evrenin
başlangıcı fikrinin tutarsızlığını tartışır. Kant şayet evren t zamanında
varolmaya başlarsa, t’den önce, esnasında hiçbir şey olmayan, sonsuz bir “boş
zaman” genişliğinin uzanmış olmalısı gerektiğini varsayar. Aynı şekilde Kant,
evrenin uzaysal sınırları ötesinde sonsuz bir “boş uzay”ın uzanabileceğine
inandı. Hiçbir şey bir anı diğerinden ayıramadığından dolayı Kant,
Aristoteles’in boş zamanın imkansızlığı delilini tekrarlar. Benzer bir şekilde
Kant, böyle bir boş uzayın imkansızlığı konusunda ısrarlıdır.
Kant
bu işletimsel, yahut metodolojik prensibi bir metafizik tez haline
dönüştürmeksizin bilimin, evreni uzay ve zaman açısından sonsuz olarak ele
alması gerektiğine inandı. Modern kozmoloji antitez bakışın bilimsel gereklilik
olduğu iddiasını çürütür gözüküyor. Genel kabul gören kozmolojiye göre, evren
uzay ve zamanın her ikisi açısından da sınırlıdır. Aynı zamanda, kozmoloji boş
uzay ve zaman görüşünü reddederken Aristoteles ve Kant ile aynı şeyler söyler.
Bu iki görüşün uzlaşması mümkündür. Zira kozmoloji uzay ve zamanı bizzat
sınırlı tutar. Orijinal tekillik öncesinde, zaman yoktur. Uzay sonlu fakat
nihayetsizdir. O sınırlı bir küre yüzeyi gibi kendi üzerine geri kavislidir.
Kant’ın
bilimsel kozmolojiye yol gösterici bir prensip olarak sunduğu antitez çözümünün
başarısızlığı uyarıcı bir not olarak değerlendirilmelidir. Bilime metodolojik
kurallar dikte etme konusunda dikkatli olmalıyız. Teorileri ya da modelleri
zorlamak, bilim adamlarının avutulmasına müsaade eder. Bilim adamı delili
izlemede, nereye götürürse götürsün, hatta doğa üstü bir istikamete götürmesine
dahi açık olmalıdır.
....
utarid
(no
login)
195.175.150.40
Teizm ve Big Bang Kozmolojisi (II. Bolum) February 24 2003, 8:24 PM
Hawking’in
Değilci-Tekillik Modeli
“A
Brief History of Time”ında Stephen Hawking başlangıçsız yeni bir evren modeli
sundu. Hawking evrenin uzay ve zamanda sonluluğu görüşüne karşı çıkmaz.
Dolayısıyla 16-10 milyar yıldan daha önce zaman yoktu. Bununla birlikte şayet
evren sonsuz küçük bir dereceye düşse ve biz “imgesel zaman” olarak bilinen
matematiksel bir teknik kullansak, düzgün, sakin yüzey olarak kuzey kutup gibi
Big Bang ve güney kutup gibi Big Crunch ile uzay-zaman modeli kurabiliriz.
Hawking’in modeli uzaysal zaman gerektirmektedir. Zamanı uzamsal boyuta çevirme
iyi bilinen üç uzay boyutundan farksızdır. Bundan dolayı onun modeli değişim ve
oluşun radikal bir reddini gerektirir: evren değişmeyen, çok boyutlu varlığını
defaten alan bir bütündür. Değişim yalnızca statik boyutlar boyunca
çeşitlenmedir.
Hawking’in
modeli, onun (henüz mevcut olmayan) bir kuantum gravite teorisi kabulüne
dayanan son derece spekülatif bir modeldir. İlaveten, Big Crunch neticesine
karşı delil kurmak Hawking’in modelinin simetrisini bozar. Bununla birlikte
Hawking’in modeliyle ilgili en önemli problem inanç dışı bir zaman ve değişim
görüşüyle birleşmesidir. Fizikî bir teoriyi metafizik bir araştırmada kullanan
kimse GIGO prensibinin (kendinde değersiz olan başka şeyde de değersiz
olur=kendini olumlamada başarısız olan başkalarını olumlamada da başarısız
olur) farkında olmalıdır. Fizikî bir teori metafizikte kullanıldığında da bir
kimse metafizik absürdlükleri (saçmalıkları) birinin bu teori hakkındaki
yorumlarıyla birleştirmemelerinde dikkatli olmalıdır. Aksi takdirde birinin, bu
yorumlar üzerine bina edeceği herhangi metafizik neticeler önceki
anlamsızlıklar tarafından bozulacaktır. Hawking’in tezinde, o imgesel zaman tekniğini
kullanır ve bu tekniğin evrenin gerçek tabiatını yansıtıyor olduğu yorumunda
bulunur. Bu Hawking’in, zamanın bir uzaysal boyuttan farkı olmadığı
varsayımıyla yola çıktığı anlamına gelir ki evrende gerçekliği yoktur. Bu
apaçık hatadır: fizik bize, hayret uyandıran bir çok şey anlatır, fakat şayet
bir fizikçi bize zamanın geçmesi gibi şeylerin olmadığını söylerse, ciddi bir
hatanın yapıldığı sonucuna ulaşmak için sağlam esaslara sahibiz. Hawking’in
modelinin zamanı güvenilir bir yolla ele alıyor olduğu yorumunu yapar yapmaz
(Hawking’in kendisinin de kabul ettiği gibi) önceki tekilliğin yeniden
belirdiğini görürüz.
Nedenselliğin
Evrenselliği
Kelâmî
tez varoluşa geçen her şeyin varlığa çıkışının bir nedenine sahip olması
gerektiği varsayımına dayanır. Bu neredeyse hemen herkesin (Hume 1711-1776 gibi
skeptiklerin bile) kuşkulanmanın güç olduğunu kabul ettiği bir prensiptir.
Belirli bir şeyin herhangi bir neden olmaksızın gerçekten vücut bulmaya
başladığına inanmak özellikle zordur.
Bununla
birlikte Quentin Smith [8], Kuantum mekaniğinin bize kimi delillerle
hadiselerin nedensiz olarak meydana gelebileceğini temin ettiğini
savunmaktadır. Heisenberg’in belirsizlik prensibinin, ilerlemede öngörüde
bulunulamayan kati mikroskobik hadiseler var olduğunu garanti ettiği doğrudur.
Smith’in argümanı onun nedenselliği ve tahmin edilebilirliği şu şekilde tespit
edişine dayanır: nerede tahmin edilemezlik varsa, orada bir neden yokluğu
vardır.
Bu
üst düzeyde tartışmalı bir neden görüşüdür. Smith’in nedensellik ile determinizmi
karıştırıyor gözüktüğünü söylememe müsaade edin. İndeterministik görüşte ve
gerektirmezci neden anlayışında akıldışılık yoktur. Bir uranyum atomunun
çökmesine kendisini önceleyen atomun pozisyonu tarafından neden olunur. Bunlar
bu iradenin herhangi bir pozisyonu tarafından önceden belirlenmiş olmasalar
bile, benzer şekilde benim irade gücüm benim hür fiillerimin nedenidir.
Diğerleri
boşluktan bi’l-kuvve (kuvve halinde olup eyleme geçmemiş, potansiyel halde)
partiküllerin (zerre, tanecik) yaratılışını eşyanın nedensiz olarak varlığa
çıkabileceğine delil olarak kullanmaktaydılar. Şayet enerjinin içerimi ve
varoluş periyodu yeterince küçük ise, Heisenberg’in belirsizlik prensibi
partiküllerin yokluktan (ademden) meydana gelmesini ve kısa süre sonra yok
olmasını mümkün kılar. Bununla birlikte bu argüman hiçbir enerji yahut
partiküller ihtiva etmeyen şey ile sâfî (tam, sırf) yokluk arasını ayırt etmede
başarısız olur. Kuantum mekaniğinde boşluk [9] (halâ), hiçlik değildir. O,
bi’l-kuvve mevcut olan arazî partiküllerin indeterministik [10] nedenidir.
Smith, aslî tekilliğin illetlendirilemeyebilecek olduğunu akla getiren ikinci
bir argümana sahiptir. Nedenler (illetler) umumiyetle etkilerden (sonuç, malül)
zaman bakımından önce gelirler. Kozmolojinin genellikle kabul edilen modeline
göre tekillikten önce zaman yoktur. Sonuç olarak tekilliğin sebepsiz olduğuna
inanmak için iyi bir nedenimiz var.
Elbette
bu tekilliğe herhangi bir fizikî durumun öncelenmesi neden olmamıştır. Kelamî
delilin savunduğu şey tabiat üstü (süpernaturel) bir nedenin varlığını tam
olarak müzakere etmeyi gerektirir. Problem “fizikî bir nedenin imkansızlığı
herhangi bir nedenin varlığından kuşku duymak için bir gerekçe temin eder mi?”
şeklinde konabilir.
Yaratma
ve zaman arasındaki ilişki hakkında düşünmekten önemli bir çok soru ortaya
çıkar?
•
Evren ne zaman başladı?
•
Tanrı ne zaman yarattı?
•
Evreni ne önceler? (evrene ne tekaddüm eder?)
Evrenin
hacminin sıfır olduğu, sıfır zamanı temsil eden tekillik anlamında t’yi
kullandığımızı düşünelim. Evren t=0’da mı yoksa ondan sonra bir noktada mı
başladı? Kimileri tekilliğin sadece bir genişleme sürecinin ideal limitinden
başka bir şey olmadığını savunmaktaydılar. Bu görüşün ana nedeni, sıfır hacmi,
sonsuz yoğunluk ve ısının evrenimizin mümkün fizikî halleri olmadığı
kuşkusudur. Bu görüşe göre evren t=0’dan sonra hemen varlığa geçer.
Bu
imkan, sınırsız, zamansal bir geri gidiş problemini yeniden açar. Evrenin
sonsuz bir şekilde çok sayıda farklı aşamaları var mıydı? T’nin gerçek
değerlerine her tekabüliyet (karşılık gelme, uyma) sıfıra gittikçe daha çok
yakınlık mıydı? Şayet sonsuz geri gidişin imkanını reddedersek, o vakit evrenin
sadece sınırlı çoklukta farklı hallerinin ve her meydana gelişin birtakım
sınırlı zaman aralıkları esnasında bulunduğunu söylememiz gerekir. Bu nedenle
evrenin varoluşunun t=0 dan t=r ye olan periyot esnasında bir takım pozitif r
için sürdürülen bir en erken safhasına sahip olmuş olmalıyız.
Tanrının
evreni yaratma fiili ne zaman oldu? Burada şu dört imkandan söz edilebilir:
1-
t=0 öncesi bir zamanda.
2-
t=0 zamanında,
3-
t= 0 zamanından sonraki bir zamanda,
4-
Zamanın söz konusu olmadığı sonsuzluktan.
Şayet
ilk hipotezi kabul edersek, şu iki tür zamanın arasını ayırmamız gerekir;
fizikî yahut ölçülebilir (tekillik ile başlayan) zaman ve metafizik yahut
tabiat üstü (muhtemelen ebedî olarak, tekillik öncesi bir zaman periyoduna
uzanan) zaman.
İlk
üç hipotez arasında seçim bize Zeno’un paradoksunun bir versiyonunu sunar.
Evren t=0 zamanına kadar varlığa çıkmadığı için, şayet biz nedenin t=0 dan önce
olduğunu söylersek, o zaman Tanrı’nın fiili etkisiz olmuş gözükecekti.
Alternatif olarak şayet biz nedenin t=0 da yahut sonrasında olduğunu söylersek,
Tanrı’nın fiili gereksiz gibi görünecekti. Zeno’un paradoksu sadece yaratma
açısından değil, bir anlık eylem teorilerinin herhangi birisi için de bir
problemdir. Örneğin bir bilardo topunun fizikî temas eylemi yoluyla ikinci bir
harekete neden olduğunu farz edelim. Şayet biz ikinci topun temas anında zaten
hareket halinde olduğunu söylersek, o zaman birinci topun hareketi gereksiz
gözükür. Bununla birlikte şayet biz ikinci topun temas anında henüz hareket
etmiyor olduğunu söylersek o vakit birinci topun hareketi herhangi bir etkiye
sahip olmada başarısız olmuş gözükür. [11]
Paradoksun
en genel çözümü aşağıdaki biçimdedir. Bir anlık noktalarda değil sınırlı
aralıklar üzerinde vuku bulan sebep ve sonucu düşünelim. Neden ve sonuçların
ortak bir sınır noktası paylaşarak hadiselere bitişik olması gerekir. Sınır
noktası ne bir hadisenin meydana gelmesi ne de bir oluşun durma ve başka bir
oluşun başlama durumudur. Mesela temas noktasında ikinci top henüz hareket
etmemektedir, fakat hareket etmeye başlama pozisyonunda bulunur. Benzer
şekilde, t=0 zamanında, evrenin henüz bulunmadığını, ancak varlığa geçiş
halinde bulunduğunu söyleyebiliriz. Daha önce önerdiğim gibi evrenin
varoluşunun birinci safhası t=0 zamanında bir ara başlangıçtır. Öyleyse
Tanrı’nın yaratma fiili ne zaman meydana gelir? Onun yerini ya bir anlık hadise
olarak t=0 zamanında yahut bütünüyle bizim zaman boyutumuzun dışına
yerleştirmemiz gerekir.
Sonsuz
zamansızlıktaki bir eylem ya da durum zaman içinde bir etkiye sahip olabilir
mi? Bizim kendimizle ilişkisiz başka zaman boyutları olabilir mi ve bir
boyuttaki hadiseler diğerlerindekileri etkileyebilirler mi? Kendimizi bir kez
daha zaman ve neden ilişkisi hakkında derin sorularla karşı karşıya buluyoruz.
Evrenin
t=0 zamanında varolmaya başladığını varsaydığımızda (nedensel bir düzen
içindeki) evreni ne önceler? Bu durumda da başka mümkünlerden söz edilebilir.
1-Sonsuz
bir boş zamana gerilemek.
2-Tanrısal
aklın çeşitli pozisyonlarınca doldurulan sonsuz bir zamansal geri gidiş. [12]
3-Bir
tür pozisyonlar tarafından doldurulmuş, başka bir zaman boyutunun sonsuz bir
geri götürülüşü.
4-Zamansız
bir sonsuzluk hali.
Sınırsız
bir geçmişin imkanına karşı kelâmî delili kabul eden birisi (1) ya da (4) ü
kabul etmeye zorlanacaktır. Gazâlî ve William Lane Craig her ikisi de (4) ü
seçer gözüküyor. Karşıt görüşteki Hugh Ross (3). Şıkkı kabul eder gözüküyor. O
zamanın tanımı bakımından nedensel dizi boyutu olduğunu savunur. Sonuç olarak,
şayet hiçbir zamansal öncelik yoksa, nedensel öncelik de olamaz.
(2)
ve (3) seçenekleri, şayet her ikisi de aklî geçmişi sonsuz bir şekilde uzun
olan bir Tanrı’yı işe katıyorsa, Aristocu felsefenin kozmolojik deliline
takılmaya meyletmektedir.
(2)
ve (3) seçenekleri şayet her ikisi de aklî mazisi sonsuz bir şekilde uzun olan
bir Tanrı’yı işe, katıyorlarsa, her ikisi de Aristotelyen felsefenin kozmolojik
delilinin bir hata oluşuna uzanmaktadırlar. O zaman Tanrısal aklın dahilî
hallerini işin içine sokan sonsuz bir nedensel geri gidişi teslim etmeleri
gerekecek.
Yakup
b. İshak el-Kindî’nin (800-873) de dahil olduğu bazı erken dönem Müslüman
düşünürler (1). seçeneği kabul ettiler.
Onlar
çok daha erken dönemde ya da sonradan, daha ziyade Tanrı evreni yarattığında
evrenin varlığa geliş nedeninin yalnızca O’nun hür iradesinin kullanımı ile
açıklanabilmesi problemini tartıştılar. Bütün bu boş zaman anları eşittirler ve
Kindî iradenin fonksiyonunun seçilemez seçeneklerin arasında tercih yapmak
olmasını tartıştı.
Yaratıcının
Tabiatı
Şayet
kelâmî delil başarılı ise evrenin bir nedene sahip olduğu sonucuna ulaşırız. Bu
nedenin kendisinin ise başlangıçsız (kadîm) olması gerekir. Aksi halde O
yalnızca evrenin bir parçası olabilecek ve onun nedeni olamayacaktır. Bu
nedenin evreni var etmek için sonsuz kudrete sahip olması gerekir. Bununla
birlikte kelâmî delilin bize böyle sonsuz varlığı yahut zorunlu varlık anlayışını
bize nasıl verebileceğini anlamak güçtür. Nedenin kimliğini tespit etmek de bir
takım güçlükler taşır. Aksi takdirde evrenin daha erken olmayıp da Tanrı’nın
onu yarattığında varlığa çıkışının nasıl olduğunu açıklamak imkansız olacağı
için yukarıda bahsettiğimiz gibi bazı kelamcılar evrenin nedeninin hür iradeye
malik zatî bir yaratıcı olması gerektiğini savunmuşlardır. Bu düşünürler
evrenin başlangıcı ile Tanrı arasında bu indeterminist alakayı anlatmak için
“determinasyon” konseptini ilk kez ortaya attılar.
William
Lane Craig, tekilliği olan, zamansız bir sonsuzlukla eylem yapabilenin, zaman
evrenini var kılanın her şeye kadir bir varlık olabileceğini savunur. Craig
ilâhî bir kararın zaman var olsun şeklinde eylemini tasarımlar. Craig
zamansızlık evrenine bağlı olarak ortaya çıkan bu suretle zaman boyutunu ortaya
koyan (zaman varolsun şeklindeki) ilâhî kararın eylemini tasarımlar. O bu
evreni, zatî bir yaratıcıyı var kabul etmek suretiyle en iyi şekilde
açıklayabileceğimiz sonucuna varır.
Yaratılış
fikri ex nihilo mudur? Şans eseri evrenin var edilişi o evrenin zaman içinde
bir başlangıcını gerektirmez mi? Maimonides ve Hawking gibi bazıları böyle
düşünmektedirler. Hawking açık bir şekilde şayet evrenin başlangıcı yoksa o
zaman zatî bir Tanrı tarafından yaratılmış olamayacağını varsayar. St. Thomas
Aquinas [13] (1225/1227-1274), aksi görüştedir. O Tanrı’nın hür olarak yaratma
eyleminin sonsuzlukta olduğunu ileri sürer. Bu hür eylemden meydana gelen evren
Tanrı’nın seçimine göre bir başlangıca sahip olur ya da olmaz. Mevcut haliyle
evren bir başlangıca sahip görünüyor. Fakat bu yaratılış için vazgeçilmez bir
gereklilik değildir.
Not:
Teizm ve Big Bang Kozmolojisi adli makalenin orginal ingilizce versiyonu
http://www.leaderu.com/offices/koons/docs/lec5.html adresinden ulasabilirsiniz.
Makale Robert C. Koons'un Texas Üniversitesinde verdiği “Theism and Big Bang
Cosmology” adını taşıyan beşinci konferansının cevirisidir.
HACI
(Premier
Login hacihaci)
66.30.227.242
TANRI'NIN VARLIGININ KANITI VARDIR... February 25 2003, 12:33 AM
Sevgili
Utarid;
Boyle
uydurma ileti ve makalelerle ve zorlanarak Tanri'nin varligi kanitlanamaz...
Tanri'nin
varligini kimse kanitlayamaz..
Degil
Tanri'nin varligini, bu iletileri yazmamis olsa idim, benim bile varligimi
kanitlayamazdiniz. Hatta bu iletileri yazdiktan sonra bile kanitlayamazsiniz.
Biri "Haci diye bir zindik var" diye bir laf atsa ortaya, hanginiz
benim varligimi kanitlayabilirdiniz? Belki de bir sahtekar benim adima
yazmaktadir o yazilari?
Birak
bu sacmaliklari..
Tanri'nin
kaniti icin tek bir kosul vardir..
Onun
disinda hic bir sey Tanri'nin varligini kanitlamaz.
O
da Tanri'nin gokyuzunde tepemize dikilmesi ve "ulan zindiklar, ben varim..
Iste tepenizdeyim. Caniniza okurum"........ demesidir..
Bunun
disinda kimse Tanri'nin varligini kanitlayamaz..
Haci'nin
varligini bile kanitlayamayan gafiller kuramsal bir Tanri'yi nasil
kanitlayacaklar?
Abesle
istigal ediyorsunuz.....
Haci
utarid
(no
login)
195.175.151.97
Tanrinin Varligi February 25 2003, 2:26 AM
Sevgili
Haci!
Benim
amacim kesinlikle Tanrinin varligini kanitlamak degil, zaten o yazilari
yazanlarin amaci da o degil. Dikkat edersen ben hep sunu soylemisimdir.
Tanri'nin varligi mantiksal spekulasyonlar ve ampirik yontemlerle kanitlanamaz.
Kanitlandigi an inanc konusu olmaktan cikar. Tanriya inanmayan kalmaz. Bu
Tanrinin da istemedigi bir durum.
Benim
yukardaki yazilari yazilari yazmamin sebebi bilimsel verilerin ve metafiziksel
spekulasyonlarin Tanrinin yoklugunu isbatlamaktan ve Tanri yoktur seklinde
kesin bir yargida bulunmaktan uzak oldugunu gostermek.
Paul
Davis’in su tesbiti cok ilginc geldi bana:
“Böylesine
teorik bir yapının, nasıl olup da tabiatın bir özelliğinin, bilimsel anlamda
bir açıklaması olarak kullanılabildiğini anlamak zordur. Şüphesiz, bir kimse
sonsuz bir evrenler dizisine inanmayı, sonsuz bir Tanrıya inanmaktan daha kolay
bulabilir, fakat böyle bir inanç gözlemden ziyade imana dayanmalıdır.”
Keske
ateist arkadasin birisi de A.J. Ayer den bir makale kopyalasa, inan ateist
falan demem zevkle okudurdum.
Byes.
utarid
(no
login)
195.175.150.9
Sevgili Deha! February 25 2003, 4:14 AM
Tanrı
doğa yasaları ile sınırlı değildir, o eğer uygun görürse onları yaratır,
degistirebilir ve bir süre için askiya alabilir. Bu durum dolayisiyla Teizim
Tanrının her şeye gücü yeten oldugunu iddia eder. Ancak bu iddiayi nasıl
anlayacagimiz konusunda dikkatli olmaliyiz. Her şeye gücü yeten bir varlik her
şeyi yapabilir. Ancak bu durum, onun evreni aynı anda hem var, hem de yok
olabileceği, 2+2 yi 5 yapabilecegi, bir şekli aynı anda hem yuvarlak hem de
kare yapabilecegi anlamina gelemez.
Teistik
gelenegin cogu Tanrının bunlari yapamayacagini iddia etmistir; bunun nedeni
Tanrinin zayif olması degil, ancak bir sekli “aynı anda yuvarlak ve kare
yapmak” gibi sözlerin anlamlı bir şey anlatmamalaridir. Cünkü hem kare hem de
yuvarlak olan hicbir sekil yoktur ve olamaz da. Bir şeyin kare oldugunu
soylemek, bir bakima o seyin yuvarlak olmadigini soylemek demektir.
O halde
teknik anlatimla, Tanri mantıksal olarak olasi olmayan (kendi icinde çelişki
iceren) şeyi yapamaz. Tanrı evreni var edebilir, ve Tanri evreni var
etmeyedebilir, ancak Tanri evreni ayni anda hem var hem de yok edemez.
Eger
isteseydi Tanri aydaki ya da marstaki hayat sartlarina uygun canli da
yaratabilirdi. Ya da oyle bir canli turu olustururdu ki bu canli turu dunya
haric her yerde yasayabilirdi. Bahsettigin diger olasiklari gerceklestirmek de
Tanri icin mumkun.
Ama
burada bahsedilen tasarim olmasi muhmetemel fiziksel tasarimlar degil. Tanri
neden oyle degil de boyle tercih yapmis, zaten bu sorunun cozumu oldugunu
sanmiyorum. Biz fenomenal alemdeki gorunen teleolojik düzeni ve bu duzenin arka
planinda bir Tanrinin olup olamayacagini sorguluyoruz.
Byes.
knz
(no
login)
195.174.108.13
Re: Tanrinin Varligi February 25 2003, 7:49 AM
""""Ama
burada bahsedilen tasarim olmasi muhmetemel fiziksel tasarimlar degil. Tanri
neden oyle degil de boyle tercih yapmis, zaten bu sorunun cozumu oldugunu sanmiyorum.
Biz fenomenal alemdeki gorunen teleolojik düzeni ve bu duzenin arka planinda
bir Tanrinin olup olamayacagini
sorguluyoruz.""""""
Tasarım
'a inanmıyorum mesela. Bu dünyanın, yaşam şartlarının tasarlandığına
inanmıyorum. ezelden, edebe
yaklaşımına
da uymuyor. herşey hep vardı. Herşey bilgiydi.elektron'a ait her bilgi vardı,..
herşey
yok olsa bu bilgi yok olur mu ? potansiyel bir oluşumdur. tetiklendiğinde
kinetik olur
neden
böyel tercih yapmış ?
Bakalım
tercih var mı ? Biz 4 boyutlu bir küpün asla
resmedemeyiz.
ama 4 boyutlu küp vardır,
Eğer
yokluk olsaydı her şey tamam olurdu.eksiksiz olurdu. varlık varsa eğer eksiksiz
olması için herşeyin(mümkün olan,olabilen ) olması gerek, bütün zamanlarda ..